Selâmün_aleyküm
  F Tipi Hikaye
 

Türkiye’deki cezaevleri ve mekansal etkilerinin bir sonucu olan mahkumlarda yersizleşme ve ev olana yabancılaşma üzerinden bakarak yapılan değerlendirme çalışmasıdır.  Ağırlıklı olarak ele alınan konu; özellikle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan ve uzun süreler cezaevlerinde yaşamak zorunda kalan mahkumların “yuva” / “ev” kavramına uzaklaşarak, varlıklarını kaybetmeleri üzerinedir.  Sonuç olarak amaç, cezaevlerinin bir takım mekansal ve işlevsel sorunlarını ortaya koymak ve bu sorunlarla beraber gelen yersizleşme ve yabancılaşma olgusunun nasıl ortaya çıktığı anlamak üzerine hazırlanmıştır.

Giriş

Ev dediğimiz, insanoğlunun; kutsalın ışığı altında sınırlarını çizdiği, temellerini attığı, insanların kendileriyle, kendi varoluş hakikatlerinin arasında engellerin olmadığı bir zaman dilimi içerisinde duvarlarını ördüğü ve çatısını şiirle çaktıkları mekandır.  Tüm bu yuva arayışı yani barınma ihtiyacı, insanın tüm fiziksel, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları ile beraber “bu dünyada yaşama şeklini” belirleyen olgudur. Bu olgu holistik bir takım kavramlarla açıklanamayacak kadar karmaşık ve özel bir durumdur. Ancak bu karmaşık olgunun tek basit ve herkes için geçerli bir durumu vardır ki o da herkesin barınma ihtiyacı olduğudur.  Cezaevleri, ev ortamlarından kopmuş insanların yeni evlerine alışma süreçleri ve bu süreçteki verdikleri mücadeleleri, onların yaşama şeklini çok önemli bir noktada etkilemektedir. Özellikle koğuş sisteminden oda sistemine geçişle beraber tek kişilik odaların bulunduğu F-tipi cezaevlerinin mekan açsısından kalitesi uzun süre tartışmalara sebep olmuştur. Varlığın ev ile ilişkilendirildiği bir noktada ev ve barınma kavramını kaybetmek zorunda kalan mahkumlar için koğuşlar yersiz alanlar halini almıştır. Bu hiçbir yere ait olamama durumu ile bulunduğu yere yabancılaşan insanlar kendi benliklerinden uzaklaşarak kaybolmuşlardır.

1. Bölüm

Heidegger’in bahsettiği ev insanın yeryüzüyle olan bağı “dünyadaki köşesidir”. İnsan yeryüzündeki köşesini kendine yer edindiğinde evi ve kendisi arasında özel bir diyalog başlatır. Heidegger’in dediği gibi insan evi çağırır. (Zizek,2012) İnsan evi çağırdıkça ev insanın içinde büyümeye başlar ve büyüyen bu varlık insanı sarar, insanla bütünleşir. Ev insanı ele geçirir. Ortaya çıkan hem bir anlatımın oluşumu hem de kendi varlığımızın oluşumudur. Burada anlatım varlığı yaratır. Varlık ise evi ve bireyi…  (Heidegger,2008) Peki, cezaevlerinde evlerini kaybetmiş insanlar için varlıklarından bahsetmek ne derece mümkün olabilir? Ya da bu insanlar için ev neresidir? İçinde bulundukları mimari koşullar onları evlerini bulmaya yardımcı olabilmekte midir?

Heidegger (2008) “kendine özgü bir tarzda yeryüzü ve gökyüzünü, Tanrısal olanları ve ölümlüleri kendinde bir araya toplayan” bir evin var olduğunu ve o evin yolunun bulunması, yuva denilen yere dönülmesi gerektiğini, ancak eve ulaşıldığında bütünleşip, tamam olunabileceğini söyler. Ancak bahsedilen bu yol düşünüldüğü kadar basit değildir. Nalbantoğlu, Heidegger’in bahsettiği bu yolu yüksek ağaçların arasından uzanıp giden rengarenk çiçeklerle bezenmiş bir yoldan ziyade alacakaranlıkta, belirli belirsiz bir patika olarak dile getirir.(1997) Cezaevlerinde uzun süredir bulunan mahkumların birçoğunu bu yolu kaybetmiştir veya aramayı bırakmıştır denebilir.

Heidegger, Varlık ve Zaman’da “Varlık” ı anlamak için, “Dasein” yani orda olma halini anlamak gerektiğini savunur. Varoluşçuluk felsefesine göre, insan varlığı “Dasein” ‘in tekinsiz ve esrarengiz olma halini açığa çıkarır. Bu esrarengiz olma hali “evde olmama” varlığının olmama durumu ile ilgilidir.  Özetle denebilir ki; evinden kopmuş – evini kaybeden insanlar varlıklarını da yitirmişlerdir.  Kelime, yalnızca bir ‘tedirginlik’ ‘tekinsizlik’ (İng. uncanniness ) durumunu değil, düz anlamıyla ‘eve-benzemeyeni ‘ev-olmayanı da kapsamaktadır. Buna göre, kamusalda kendini yerinde duyan Dasein’in gerçekliği, endişesinde ve tedirginliğinde yani evsizliğinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Heidegger için unheimlichkeit, (İng. uncanniness) yani bu belirsizlik ve yersizlik, ‘evde-olmamak’ (das Nicht-nicht-zuhause-sein) anlamına da gelmektedir. (Heidegger, 2004)

Öte yandan, Ersoy’a göre bir “ilişkiler seti olarak ev”in temel unsuru zaman olmaktadır, çünkü “ilişki” kavramı mutlak anlamda bir “süreç” içerir. (2005) Süreçlerin nitelikleri, ritimleri, şiddetleri ve aralıkları değişken olabilir. Rapoport (1990), bir sistem olarak “çevre” nin  – evin – mekan, zaman, anlam ve iletişim olmak üzere dört ana bileşenden oluştuğuna dikkat çeker. Cezaevinde uzun süre kalma haliyle;  mekanın yani evin mekansal değişimi, sürenin boyut değiştirmesi, bir takım anlamların yok olmasıyla beraber iletişimin kopması gösterir ki sonuç olarak ev kavramı yitirilir. Öte yandan, Marcus, ev zaten kişinin aynasıdır der. Kendi varlığını arama eyleminde insan bilinçsiz olarak evini de arayacaktır. (1995) Karşı bir bakış açısı olarak, Adorno içinde yaşadığımız çağda bir ev inşa etmeyi olanaksız görür. Ona göre ev geçmişte kalmıştır. Bir evin sahibi olma arzusuna yenik düşmemeyi hala en doğru davranış biçimi olduğunu düşünür. Toplumsal düzenle ilişkimizi kendi ihtiyaçlarımız izin verdiği sürece özel yaşamımızı sürdürmek, ama onun hala toplumsal bir dayanağı ve bireysel bir anlamı olduğu yanılsamasına kapılmamak gerektiğini dile getirir.  (Adorno, 1997) Uzun yıllarını ülkesinden, anayurdundan uzak kalmış olan Adorno, bir Yahudi-alman olarak ülkesine döndüğünde doğduğu topraklardaki tüm yaşananlardan sonra bir evinin olamayacağına neredeyse emindir. Bu yüzden Adorno bir ev inşa etmenin gerekliliğine hiçbir zaman inanmamıştır. (Adorno, 1997)

Heidegger’e göre en azından çaba gösterilmelidir.  Yeryüzünün, Gökyüzünün, Kutsal olanların ve Ölümlülerin sade birliğinde duranlar, yola düşmekle, karanlık bir ormanın kuytu bir köşesinde virane halde durmakta olan evi bulmakla ve onu yeniden inşa etmekle yükümlüdür. Çünkü kadim çağlardan kalma bir alışkanlıktır eve dönmek.

‘’Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, oraya dönmeyi düşleriz’’ (Bachelard, 2008 s.157).

Peki ya oraya dönülmezse ne olur? Cezaevlerinde evlerinden çok uzak kalan insanlar için ev yolu kaybolursa varlığından uzaklaşma, yersizleşme durumu nasıl ortaya çıkar?

Lefebvre’a göre, yerin sınırlarının yok olarak yersizleşme durumuna geçmesi, bulunduğu coğrafyaya, kültürel yapıya, düşünsel dizgeye, tarihine, geleceğine, özellikle de bulunduğu zamana ait olamaması;  bu zamanda ya da şu zamanda üretime geçememesi, kendine ait bir yurt edinmemesi anlamına gelir. (1998)  Sayılan olgulara yabancılaşma durumu ve akabinde gelen yersizleşme hali bir sistemin veya grubun parçası olamama, tekil bir öğe olmanın ilerisine geçememe durumudur. Başka bir deyişle mimari tasarımı yönlendiren veriler bütünü olarak yerleri yer yapan niteliklerin giderek ortadan kalkması, çevrenin iletişimsel gücünün azalması, mimarlık kuramında ise söylemlerin anlatımsal bütünlüğünün kalmayışı, kavramların ait olduğu düşünce yurtluklarından kopma sürecidir. Bu noktada insan, hiçbir canlı ve cansız varlıkla iletişim kuramamakta önce kendine sonra da etrafındaki her şeye yabancılaşmaya başlamaktadır. Hegel’in yabancılaşma kavramında insan, çevresine yabancılaşmakta, kendisini düşünen ve hisseden bir varlık olarak görmemektedir. (Zizek, 2012)  Hegel’in bu varlık tanımı Heidegger’in Varlık tanımıyla belli bir oranda benzerlik gösterir. Hegel’e göre insanın doğaya ve kendi ruhuna yabancılaşmasının sebebi ürettiği mal ve eşyalardır. İnsan, varlığını ancak ürettiği mal ve eşya aracılığıyla kanıtlayabildiğine inanmakta, böylece de insan yasamı, mutsuz bilincin ve korkuların bir urunu haline gelmektedir. Marx (2011)’a göre ise yabancılaşma, emeğin isçinin dışında olması, onun özüne ilişkin olmaması ve isçinin kendi emeğini, üretimini yadsıması sonucu isine, emeğine, içinde yasadığı doğaya, kendi öz doğasına ve diğer insanlara uzaklaşmasına neden olan eylemdir. Özetle denebilir ki insanın kendinden bir parçası olduğuna inandığı evi, öznelliğini yitirmeye başladığı an itibariyle yabancı bir yer olma durumuna geçmeye başlamaktadır.

2. Bölüm

Fairweather’e göre, tüm kültürlere, farklı yaşam stillerine tek bir cevap verebilecek tasarım şekli, formülü veya kriteri yoktur. (2000) Cezaevleri tasarımı düşünülürken, bina çevresinin önemini, kurumun yeri ve büyüklüğünü, bütüncül felsefeyi,  şiddet ve şiddet korkusunu, memnuniyeti ve personelin algısındaki güvenliği, tasarım ve yapım için tüm bu ilişkisini düşünmek gerekir. Ancak her ne kadar, mahkumlar üzerinde birçok çalışma yapıldığı halde, yeterli olmamış,  Ev kavramını kaybetme ve bunun mahkumlar üzerindeki psikolojik etkisi varlığı baki kalmıştır.

Hamurcu’nun belirttiği gibi Türkiye’de özellikle tartışma konusu olan F-tipi cezaevleri; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış, organize ve terör suçluların bulunduğu koğuşlar bütünüdür. (2006)  2002 yılında Türk Ceza Hukuku’nu aldığı kararla ölüm cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrilmiştir. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin bildirgesine göre, mahkumların küçük gruplar haline getirilerek F-tipi tek veya 3 kişilik koğuşlara yerleştirilmesi, çok uzun zaman dilimi içerisinde mahkumların başka hiç bir kimseyle iletişime geçirilmemesi, düzenli bir egzersize olanak sağlanmaması, eğitim alanlarının olmaması durumlarını çok ağır bir dille eleştirmiştir.  Örneğin, Kartal Özel Tip Cezaevi mahkumları, koğuşlarına günde 24 saat boyunca kapalı tutulmaktadırlar. Bu süre içinde sadece haftada bir gün yarım saatlik ziyaretçi görüşü izinleri vardır. (2002) Günün 24 saatini aynı yerde geçiren bir adam için ev bir kaçış veya sığınma noktasından çok farklıdır. Bu noktada bahsedilen ev- yer ve anlam ilişkisi kopma noktasına uğramıştır. Ev olana yabancılaşma ile birlikte insanın kendisine yabancılaşma söz konusudur.

Resim 1.1 F tipi tek kişilik koğuş fotoğrafı

Resim 1.2 F tipi cezaevi örnek plan şeması

  ‘’Duvar suskundur, kapı ise konuşur. Kapı, insanların mekânı ve onun dışında kalan her şey arasında ilişki kurduğundan içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı ortaya çıkarır. Kendisiyle özgürlük arasına koyduğu sınırı yine kendisi ortadan kaldırır.’’(Simmel,1994,s.3)

Resim 1.1’de görüldüğü üzere,  koğuşta fonksiyonları ayıracak ne bir ayırıcı eleman ne de bir duvar – kapı mevcuttur. Yeme-içme-boşaltım-uyku hatta nefes almak bile tek bir basit oda içerisinde gerçekleşmektedir. Oysaki ev denen yer için kapı mutlak geçirgenliğiyle çok önemli bir eşik halidir. Heidegger’e göre, “kapı şeyleri sınırlayarak kendi özlerine geri verir. Kapılar zaten sınırlandırılmış olanın iç ve öz uzamına açılmakta ve böylece bize içeri giriş güvencesi vermektedir.” (Nalbantoğlu,1997,s.89) . Kapıların geçirgenliğini kontrol edebilme yetisi, insanın bulunduğu yeri evi olarak kabul etmesinde yardımcı olacaktır.  Çünkü kapı varlığı açar. Kapıdan anlarız ki varlık bir geçittir. Kapının yeri bize bu geçidi anlatmak istemektedir. Yalnızca geçirgenliği sayesinde varlık, kendimizin halini alır. (Sözer,1999) Heidegger evin odalarını insanın mezarı olarak da nitelendirir.  Yaşam ve ölüm arasındaki bir yer olmasından bahseder. (2008) Öte yandan, Gürbilek,  aynı oda içerisinde uzun süre kalmanın, kişinin odasını, odasının içindekileri ve kendisini nesneleştirmeye başlamasına sebep olur der. Bu işlem önce etrafındakilere sonra kendine yabancılaşmayla devam eder. (1999)

Süreklilik zincirinin kurulduğu evsel mekan, insana zamanla gelişen bir tanıdıklık hissini yaşatmaktadır. Bu durum evi anlamlandıran önemli bir niteliktir. Her ev, günden güne, yaşandıkça bilinçdışı bir halle çok bilinen bir yer haline dönüşür. Bu tanıma durumu bedensel aktivitelere de yansır.  (Ersoy,2002) Örnek olarak, evde karanlıkta ışığı açmadan dolaşabilmek evin tahmin edilirlik özelliğini gösterir. Ev, bedensel deneyimler bütünü halini almanın yanı sıra deneyimlerin, geçmişle kurulan bağın bir parçası haline dönüşür. Marcus, evin insanın kendisine benzemesinin sebebini evin hatıralarla depolanması üzerine olduğunu dile getirir. Bu hatıralar deposu insanın çocukluktan itibaren kişiliğinin ve kimliğinin gelişmesinde çok önemli bir etki yaratır.  (1995) Bu demektir ki, çocukluk ve çocuğun evle olan anıları, gelecek için önemli bir bağdır. Cezaevlerindeki insanların daha önce kök saldıkları, anılarını depoladıkları evi terk edip ev özelliği göstermeyen yersiz bir mekan içinde sınırlandırılmaları bir takım sorunları da beraber getirecek olması kaçınılmazdır.  Örnek olarak; Erkan ve Yılmaz, cezaevindeki tutuklularda sık görülen problemlerinin egosantrizm ve kimlik kaybının olduğunu dile getirir.(2006)   Buna ek olarak, McConville ve Fairweather, (2000) cezaevlerinde bir takım psikolojik ve mental sorunlara çok sık rastladıklarına değinirken bu sorunsalın dizginlenmesi için cezaevi avlularının ve bu avluda yapılan aktivitelerin çok önemli olduğuna savunur. Günümüz A,B,C ve F tip Cezaevlerinde mahkumlar içeride tutulmak üzere tasarlanmıştır. (Resim 1.2) Öte yandan mahkumların suçlarından arınma sürecinde kendilerini geliştirecekleri mekanlar sosyo-kültürel ve spor alanlarından oldukça yoksundur. Avlular, farklı koğuşlardan gelen insanlar tarafından ortak kullanımda olsa bile, kişiye düşen alan 1 metre kareden az olduğu için bu yerlerde geçen zaman için sağlıklı bir volta molası demek zordur. (Human Rights Watch,2002)

Bu gibi durumlarda avluya açılan pencereler yine cezaevi mekanlarının tasarımında önemli bir yer tutar diyebiliriz.  Yüksek Mimar Ata, her bir oda veya ortak yaşam mekanı penceresi, güneş ışığından maksimum derecede yararlanılabilecek, doğal ışık alacak ve havalandırma yapılabilecek şekilde, demir malzemeden ve parmaklıklarla tasarlanmalıdır demektedir. (2006) Ancak ne yazık ki uygulamada görülür ki, güvenlik sebepleriyle avluya açılan pencereler demirlidir, küçüktür ve açılan kanatları yoktur. Simmel, insanı pencere önünde, ev ile dışarısı arasında yaşayan bir varlık olarak tanımlar. Pencere sayesinde insan, bir yanıyla evdedir bir yanıyla özgürdür ve dışarıdadır der. (1994, s.3)

“Pencerede bir lamba bekler. Bir tek ışığıyla bile insancadır ev. Bir insan gibi görür, geceye açılmış bir gözdür ev.”

(Bachelard,2008,s.75)

“Dışarıya karanlıklara baktığımızda, içerde kendimizi güvende hissederiz. Dışarıdaki karanlığın bizi yutmasına engel olur pencere. Başımız dönüp bilinmeyenin içine düşecek olduğumuzda, düşmemizi engeller. Ama ya tersi bir durum varsa? Evde olanın hayatının şu ya da bu anında mutlaka soracağı sorudur bu. Ya ışık dışarıda, karanlık olan evse? Ya gözetleyen, geceleyen, gören dışarıda (sokakta ya da bozkırda) gözetlenen evdeyse?.Dış dünya eve, ona doğru açılmış olan pencereden sızar. Bize bakar.” ( Gürbilek,1999,s.139)

Ev havasını tükettiğinde, nefes alamaz olduğunda imdada pencere yetişir. Kendini dünyaya açar, farklı düşünme biçimlerini evin içine alır, havasını temizler. Pencere zamana açılır. Zamanın akışı evin içinde hissedilmez. Pencereden gördüklerimiz, dışarısı, zamanı belli eder. Herkes kendi penceresini açar, Böylece dünyanın bütün pencereleri kendilerini açar ve ‘’peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.”(Bachelard, 2008). Bizler de geçmişin anı, olay yığıntısından istediğimizi seçer alırız. Buna ‘tarih’ deriz. Tarihe herkes kendi penceresinden bakar evine, yaşantısına ve en önemlisi kendine,kimlğine.

İnsan her ne kadar parmaklıklar ardında evinden çok uzaklarda ikame etmek zorunda kalsa da, “evi” bulmak üzere bir arayış içine girer. Öyle ki bu durumu gün boyu çağırır. Lefebvre, insanın bulunduğu mekanla gün boyu mutlak bir iletişim halinde olduğunu dile getirir.  Ona göre her toplum, birey kendi benzersiz mekanlarını üretir. (1991) İçinde bulunduğumuz zaman herkesi hiç kimse yaparken herkes kendini farklı kılmak içinde bir üslup peşindedir. Kendi kimliğini yansıtmaya çalışır insan. Herkes konutunu bir üslup çerçevesinde dekore etmeyi arzular. Yaşamın yaşanışında das Man kendini dünyaya bir biçimde altı çizilmiş, belirginleştirilmiş bir üslupla sunmaya gayret eder. (Lefebvre, 1998) Resim 2.1 , 2.2 , 2.3 , 2.4 her şeye rağmen kaybolmuş ev arayışının ve akabinde kimliğin ve üslubun arayışının kanıtıdır.

Resim. 2.1 Bayrampaşa Cezaevi – ibadet / masa üstünde namaz kitabı

Resim. 2.2 Bayrampaşa Cezaevi – wc

Resim 2.4 Bayrampaşa Cezaevi – sevgili özlemi

Gürbilek, dışarıda soğuk bir gece varken içeriyi yanan ateşiyle ısıtan bir ocak ile tanımlar evi. Ocak etrafında ısınmak için toplanır ev ahalisi. Ocak onları bir araya getirir. Anne ocakta aile için yemek pişirir. Böyle düşününce daha da kutsal gelir ev insana. Kutsal olan ışığı evi aydınlatır, güzel bir yemeğin ardından evde olmanın huzuru ve güveni gelir insana. Bu nedenle yemeğin piştiği yerler evin en önemli yerleridir. Çünkü ev artık yaşanan anın evi değildir. Huzur, çocuk ve kutsal olan ev aynı öykünün içinde dolaşır.(1999) Cezaevlerindeki mutfak eksikliği ev hissinin bir diğer kaybolma sebebidir. Resim 3.1 , 3.2 ocağını arayan insanların verdikleri mücadeleyi gösterir.

 

Resim 3.1 İtalya’da bir cezaevi koğuşu – mutfak

Resim 3.2 İtalya’da bir cezaevi koğuşu – mutfak 2

Alcatraz Cezaevi

Sonuç

Adorno’nun dediği gibi yazar bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken, yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun, kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı.  Düşünceden düşünceye geçişler yapar, koridor dediğinde eğleşir. Bazen dar odalarda sıkışmış düşünceyi açabilen bir gizli geçidi keşfediverir. Bir şimşek çakar, Varlık ışıldar. (Adorno,1997)

Ne kadar ağır suç işlemiş olursa olsun, insan onu bir varlık yapan yerde, gereken olanaklarla  barınma hakkına sahip olmalıdır. Cezası çektirilip topluma kazandırılmak istenen bir birey için arınma ve temizlenme önce kendi varlığını sorgulama anında başlayacaktır. Eğer varlığından uzaklaşırsa insan yersiz-yurtsuz kalır. Yerinden edilen bir insan için bir yere ait olma düşüncesi çok uzak kalacaktır. Yabancılaşmış ve evini yitirmiş olanlar Being yani varlık tarafından terk edilmiş olanlardır. Bu noktada bir “insandan” söz etmek her açıdan etmek imkansız olacaktır.


 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 2 ziyaretçi (77 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=