Selâmün_aleyküm
  Gdolu Kurban Olurmu
 

GDO’lu Kurban Olur mu?

Kurban Bayramı için sayılı günler kaldı. Bayram günü tespitinde bile ortak hareket etmeyi beceremeyen Müslümanlar, bu bayramda da farklı günlerde bayram yapacak. Türkiye 25 Ekim’de bayram yapacak, Suudi Arabistan ise 26’sında. Derin dünya devletinin maşası BM ve 5’li çetesinin uygulamalarını veya beceriksizliğini haklı olarak eleştiren Türkiye, Müslümanların ortak bayram günü belirlemesi konusunu da eleştirir mi acaba?

Tek başına çözümlenmeyen bu hâl İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, kuşları korkutmak için tarlalara konulan korkuluklar kadar- bile fonksiyonu olmadığını göstermek için yeterli. İnsanlar bu ülkede kurbanı, adet yerini bulsun, gelenek veya İslamî bir emir olmak üzere üç nedenle keserler. Nedenleri herkesin kendini bağlar elbet. Ancak dileğimiz herkesin inanarak ve Allah’ın bir emrini yerine getirmek amacıyla kesmesi.

Bayram öncesi kürsülerden kurban edilecek hayvanın kulak, kuyruk, diş ve boynuzlarının yapısı hakkında klasik bilgiler mutat olduğu üzere tekrara tekrar dile getirilecek. Fakat hiç kimse bu hayvanların ırkları ve beslenmeleri ile ilgili bir cümle bile kurmayacak. Oysa bütün mezhepler; helâl olmayan gıdalarla beslenmiş hayvanların kesilmeden önce hapsedilmesini ve her hayvanda farklı süre olmak üzere, helâl ve temiz gıdalarla beslenerek temizlendikten sonra kesilmesini ister.

Batılıların “arî ırk yaratma” dedikleri projeleri, sadece insanlar için geçerli değildi elbette. Aynı şeyi insandan önce, bitki ve hayvanlarda denediler. Bu nedenle veterinerler ve besiciler de arî ırk tabirini sık sık kullanırlar. İşte bugün çeşitli yöntemlerle elde edilen bu sözde arî ırk hayvanlar, arî yemlerle hayvan hapishanelerinde besleniyor. Diğer taraftan küçükbaş, büyükbaş ve de tavuk yemlerine; GDO’lu soya ve mısırların yanı sıra, kan ve diğer hayvansal atıklar, antibiyotikler, hormonlar ve başka kimyasallar ekliyorlar. İpini koparınca yani özgür olduğunu hissedince, büyük bir şehri savaş alanına çeviren, sonunda bir kurşuna veya uyuşturucu iğnelere teslim olan havyan, onu anlayacak birini bulamasa da, aslında bir ömür yaşadığı hapis hayatından kurtulmanın tadını çıkarmaya çalışıyor.

TÜM YEMLER GDO’LU

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selim Çetiner, GDO taraftarı almasına rağmen “Biyogüvenlik Kurulu’nun GDO onaylarına katılmam mümkün değil” diyor. Genetik mühendisi olan Prof. Çetiner bir çalışmasını şöyle aktarıyor: “Türkiye’nin dört bir köşesinden toplayarak test ettiğimiz 51 yem örneğinin 50 tanesinde, GDO içeriği tespit ettik. Kaçınılmaz olarak çok ufak aile işletmeleri hariç, hemen hemen tüm hayvancılık işletmeleri hayvanlarını, AB ülkelerinin tamamında olduğu gibi, Türkiye’de de GDO’lardan üretilen yemlerle beslemektedir.”

“Biyogüvenlik Kurulu’nun GDO onaylarına bilimsel ve yasal açıdan katılmıyorum” diyen Prof. Çetiner, GDO’lu yemlerin ve GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların, etiketlenmemesinden de şikâyetçi. GDO taraftarı birini bile isyan ettiren Türkiye’nin, neye hizmet ettiği ayan beyan ortada. Hayvanların ülkemizdeki beslenme şekillerinin, kurbanın ve insanların sıhhatini etkileyecek olması büyük bir vebal değil mi?

GDO; ETE, SÜTE VE YUMURTAYA GEÇİYOR

İtalya’da Catania Üniversitesi Biyomedikal Bilimleri Bölümü’nden Agodi, Barchitta, Grillo ve Sciacca’nın yaptıkları araştırmada, marketlerden alınan 12 markaya ait 60 farklı süt örneği analiz edilir. Analiz sonucunda GDO’lu mısır ve soyayla beslenen hayvanlardan elde edilen bu sütlerin yüzde 25’inde GDO’lu DNA parçaları bulunur. GDO’lu DNA zincirinin parçaları, pastörize edilen üründe dahi yer almaktadır. Araştırmalar, GDO’lu yemlerin bir yandan hayvanları kanser yaptığını ve kısırlaştırdığını, diğer yandan da et, süt ve yumurta yoluyla insanlara da geçtiğini ispat etmiştir. Süt ineklerinin sütlerinde, kan ve dışkıları ile on iki parmak bağırsaklarında transgenik bitki DNA’sına rastlanan İtalya’daki Cattolica S. Cuore Üniversitesi’nce yapılan araştırmada, GDO’lu yemle beslenen hayvanların kanında, karaciğerinde, dalağında ve böbreğinde GDO’lu DNA’ların tespit edilmesi, tehlikenin hangi korkunç boyutlara eriştiğini gözlerin önüne seriyor.

HAYVANIN YEDİKLERİ KURBAN’IN SIHHATİNİ BOZAR MI?

Fıkıhçılar leş yiyen bir çoban köpeğinin sürüde bulundurulamayacağını, hakeza leş yiyen bir av köpeğinin yakaladığı avı yemenin de caiz olmadığını belirtirler. O halde şu soruyu soralım: Peki, av ve çoban köpeğinin bile ne yediği ile ilgilenen bir din, nasıl olur da insanların yediği/kurban edeceği hayvanların ne yediği ile ilgilenmez? Aslında hayvanların ne yediği ile ilgilenmeyen din yani İslam değil, günümüz Müslümanları, hatta fıkıhçılarıdır. Müslümanların kusurları hiçbir şartta İslam’a fatura edilemez.

Görüştüğüm fıkıhçıların kahir ekseriyeti ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Fıkıh Komitesi, “GDO’nun helâl olmadığı” fetvasını veriyor. İslam; insanlarda olduğu gibi, etini, sütünü ve yumurtasını yediğimiz hayvanlar ile av ve çoban köpeği gibi istifade ettiği hayvanların beslenmesinin de ‘helal ve temiz’ olmasını ister. Yani köpeğinize bile kendiliğinden ölmüş bir hayvanın etini yediremezsiniz. Peki, İslam helâl olmayan GDO’lu yemleri tüketen bir hayvanın et, süt ve yumurtasını helâl kabul eder mi? Peki, GDO’lu yemler, kan ve hayvansal atık içeren yemlerle beslenen hayvanların kurban olmasına izin verir mi?

Elbette fetva makamında değilim. Söyleyeceğim her şey, soru sormak, sesli düşünmek ve nefsime yönelik uygulamaları okurlarımla paylaşmaktan ibaret. GDO, kan ve hayvansal atık içeren yemlerle beslenen hayvanların et, süt ve yumurtalarını ve bunlardan elde edilmiş mamulleri kullanmayı kendim için caiz görmediğim gibi, buna rıza göstermeyi de zulme ortaklık sayarım. İçimdeki, kalbimdeki müftüye sordum o böyle diyor. Belki sizde sorar ona ittiba edersiniz. Temiz beslendiğinden emin olduğunuz bir hayvan alır, kurban edersiniz. Maharet kurban kesmek değil, kabul edilebilecek bir kurban kesmektir.

(Kemal Özer, Ekim 2012)



Avrupalı bilim adamlarından Michael Antoniou, GDO’lu yemlerin farelerde kanseri tetikediğini bilimsel olarak ispatladı. Türkiye de, GDO’lu tarım ürünlerinin ve hayvan yemlerinin ithalatının serbest olması ve kurbanlık hayvanlar da dahil çoğu hayvanın bu yemlerle beslenmesi gelecek büyük tehlikenin habercisidir. (2012)



Ekmekte GDO Skandalı

Mehmet Ali Önel yönetimindeki Deşifre programı, damacana su skandalının ardından dün gece büyük yankı uyandıran GDO dosyasını açtı. Fransız bilim adamları geçtiğimiz günlerde GDO’lu mısırla beslenen farelerin yüzde 80′inde kansere rastlandığını ileri süren bir araştırma yayımlayınca gözler bir kez daha GDO’lu gıdalara çevrildi. Birçok Avrupa ülkesi GDO’lu ürünlere yasaklama getirdi. Türkiye’de ise hayvan yemi dışında GDO’lu ürünlerin, ithalat ve tarımı yasak. Hayvan yemi olarak yurda giren GDO’lu ürünlerin gıdalarda katkı maddesi olarak kullanılıp kullanılmadığını araştıran Deşifre ekibi, sofralarımızdaki zehirin izini sürdü. İstanbul genelinde faaliyet gösteren ünlü marketlerden 30 farklı numune toplandı. Bu numuneleri TÜRKLAB üyesi yetkili laboratuvarlarda analiz ettiren program ekibi çikolatadan et ürünlerine kadar çeşitli kalemlerde üründe GDO taraması yaptırdı. Analizler sonucunda numunelerin çoğunda kansere yol açtığı bilimsel raporlarla kanıtlanan GDO’lu katkı maddelerinin kullanıldığı ortaya çıktı. Aralarında ünlü markaların da olduğu (ancak isimler şimdilik gizli tutuluyor) GDO’lu gıdaların listesi tüyler ürpertici.

GDO’lu Çıkan Ürünler

» İnegöl Köfte
» Galete unu
» Çavdar unu
» Hazır Ekmek karışımı un
» Hazır kıyma
» Adana Köfte
» Mısır Çipsi
» Kakaolu Kremalar

Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan zararlarından dolayı ekimi ve tüketimi yasaklanmış, Amerika’da topluma verdiği hasarları kanıtlanmış olan GDO (Genetiği Değişirilmiş Organizmalar) yine o ülkelerin büyük şirketleri tarafından Türkiye’ye sokuluyor. Ülkeleri ticari oyunlarla transgenik ürün ekmeye zorlayan güçler Türkiye’de de bu oyunu yasalaştırmak istiyorlar. Başbakanlıkta bekleyen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı onaylanırsa Türkiye hem toplumsal hem de ekolojik olarak çok büyük sorunlarla karşılaşabilir! İşte belgelerle GDO’ların dünyaya verdiği zararlar!

GDO’yu ilk yasalaştıran baba Bush

Irak’ı bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003′te Başkan Bush GDO’ların stratejik bir konu olarak ABD’nin savaş sonrası dış politikasının önceliği olduğunu vurgularken belki de nadir doğrularından birini söylüyordu. 1970′lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80′lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı “Baba Bush”tu; 1988′de başkan olduğunda da, ABD’de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora’nın kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu. Bunlara kulak tıkayan Başkan Bush 1992′de noktayı koydu: “Genetiği değiştirilmiş (GD) mısır, soya fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve yiyecekler ‘büyük ölçüde’ doğal olanlara denktir!”

GDO piyasasında başrolde hep Monsanto var!

ABD yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto şirketinin piyasaya giren ilk patentli GDO ürünü “rBGH” yani büyüme hormonu içeren süt oldu. Monsanto’nun iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30 daha fazla süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için azımsanmayacak miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu sütün sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği, bu hormonun inekte IGF-1 adı verilen başka bir hormonu da arttırdığıydı. Bilim adamları hayvanlarda insülin benzeri bu büyüme faktörünün (IGF-1 ) artmasının kansere yol açabileceği söylüyordu. Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı. Yürümekte bile zorlanan bu hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla antibiyotik verildi. 1990′ların sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde 70′i artık hayvanlardı! Ve tabii et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe dirençliydi artık.

1991′de FDA’da GDO’larla ilgili politikaları belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu. Kurumun başındaki Michael R. Taylor’a göre GDO’lu ürünlerin etiketlenmesine gerek yoktu. Taylor daha sonra Monsanto’nun başkan yardımcısı oldu. 1994′te FDA, bu sütün “etiketlenmeden” satışını onayladı. rBGH’nin insan üzerindeki etkileriyle ilgili hiçbir test yapılmamıştı. Bilim en az iki yıl süren testler öngörürken, farelerde bile sadece 90 gün test edilmişti. Tüketici, farelerde lösemi ve tümörlere yol açan madde içeren kanserojen bir besin tükettiğini bilmiyordu! Ve FDA, Monsanto’ya “tamiri mümkün olmayan zarar” vereceği gerekçesiyle hükümet dışında kimsenin bu testin sonuçlarını görmesine izin vermedi.

Oysa Kanadalı bilim adamları yaptıkları araştırmayla bu sütün insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını açıkladı. Süt, 1999′da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Kanada CBC televizyonunun iddiasına göre Monsanto yetkilisi rBGH’nin araştırılmadan satışı için Kanada sağlık yetkililerinden birine 1–2 milyon dolar rüşvet teklif etmişti. 1998′de FOX TV, rBGH skandalıyla ilgili bir dosya hazırladı fakat Monsanto’nun baskısı nedeniyle hiç yayımlayamadı. Hazırlayanlarsa kovuldu. Peki bilim adamlarının uyarılarına rağmen, ABD yönetiminin başta kendi halkı olmak üzere, tüm dünyayı riske atmasının nedeni neydi?

Yeşil Devrim

Öte yandan, 1947′de Nelson Rockefeller’in kurduğu Uluslararası Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC) ve dev tarım şirketlerinden Cargill melez mısır tohum çeşitlerini üretmeye başladı. Melez tohumların kendine has kimyasallara, gübrelere ve makinelere ihtiyacı vardı. Bunların satışı da ABD’li tarım şirketlerinin kontrolündeydi. O sıralar amacı modern tarım yöntemlerini uygulayarak ürünü arttırmak ve açlığı azaltmak olan “Yeşil Devrim” Meksika’dan başlayarak, tüm Latin Amerika’ya, ardından da Hindistan ve Asya’ya yayılıyordu.

Yeşil Devrim’in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına olumsuz etkileri, melez türlerin toprağı bozması ve ürünün azalması idi! Ürünü azalan çiftçiler, üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl yeniden almak zorunda kaldı. ‘Devrim’e büyük sulama projeleri eşlik etti. Dünya Bankası yeni barajlar için borçlar verdi; ülkeler borç batağına sürüklendi. İşlerini kaybeden çiftçilerse ABD şirketleri için ucuz işgücüne dönüştü.

1990′lara gelindiğinde “açlıkla mücadeleye kararlı” ABD eliti bu kez de dünyada 2,5 milyar insanın ana besin kaynağı olan pirince göz dikmişti. Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya’daki bütün önemli pirinç türlerini depoluyordu. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto ve diğer dev şirketlerin laboratuarlarında genetik olarak değiştirildi ve patentlendi!

Bu çalışmalardan birinin mahsulü “Altın Pirinç” olarak anılıyor. Vücutta A vitamini üreten beta-karoten, pirince turuncu rengini veriyordu. A vitaminli pirinç Asya’da kötü beslenen çocuklara sözde ilaç olacaktı. Hatta Bill Clinton, 1999′da “Altın Pirinç, günde 4 bin kişinin hayatını kurtarabilir” diyordu. Söylenmeyense A vitamininin “hipervitaminoz”a yani A vitamini zehirlenmesine yol açabileceğiydi. Bu da beyin dâhil pek çok organa zarar veriyordu. İsviçreli Syngenta ve ABD’li Monsanto bu pirinci patentledi. Eski bir Syngenta çalışanı Steven Smith, Haziran 2003′teki ölümünden önce şunları söylüyordu: “Size GDO’nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi ve ekonomik niyet ister, sadece üretim ve dağıtım değil.”

Soya cumhuriyetleri

Artık sıra genetik olarak değiştirilmiş tohumların test edilmesine gelmişti. Bunun için de “arka bahçe” kullanıldı. Önce Arjantin, ardından Meksika, Brezilya ve Paraguay. Arjantin’de 1989′da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos Menem’in ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD’de yazıldı ve böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi aldı. Arjantin’in borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasulyesi yetiştirmekti. 1991′de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya ekimine ayrıldı. 1996′da Monsanto Arjantin’de Roundup Ready (RR) soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve her şey böyle başladı.

GD soya daha az insan gücü gerektiriyordu. Çoğu çiftçi topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 2004′e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya ekiliydi. Arjantin’in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü. Arjantinli bilim adamı Walter Pengue “Bu yolda gidersek 50 yıl sonra hiçbir şey yetiştiremeyeceğiz” diyordu. Tohum saklama geleneği sona erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto’dan yeni tohum alırken satıştan da kâr payı ya da vergi ödüyorlardı.

Soya dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002′deki ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Arjantinliler artık taze meyve, et, süt, yumurtadan oluşan beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti. Hükümet, soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Hatta Rus Bilimler Akdemisi’nden Dr. Irina Ermakova GD soyayla beslenen dişi ve erkeklerden doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü söylüyordu. Arjantinliler’e söylenmeyen başka bir gerçek de tek yönlü beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu. Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı. Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin’de Monsanto soyası dışında başka bir şey yetişmez oldu.

“Le Monde Selon Monsanto” (Monsanto’ya Göre Dünya) isimli belgeseli ve kitabı şu sıralar Fransa’da en çok okunanlar listesinde birinci sırada olan Marie-Monique Robin’in Arjantin’in Pampa bölgesiyle ilgili gözlemleri de tabloyu netleştiriyor. Mısır, buğday, hintdarısı, yağlı tohumlar, ayçiçeği, yer fıstığı, soya, sebze ve meyve yetiştirilen bu bölge, nüfusunun 10 katına yetecek kadar üretim yapıyor ve ihraç ediyordu. Taa ki GD soyayla tanışana kadar.

Arjantin’de GD soya ekili alanlar 2000′de 8,3 milyon hektardan 2001′de 9,8’e, 2002′de 11,6’ya, 2007′de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken çiftçilerin sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991–2001 arası kapısına kilit vuran çiftçi sayısı 150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk etti. Kaliteli et ve sütleriyle ünlü Arjantin’de süt üretimi 1996′dan 2002′ye kadar yüzde 27 düşünce ilk kez Uruguay’dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar artmıştı. 2003′te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki yüzde 130 arttı.

GD soya yasadışı yollardan Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Uruguay’a da yayıldı. 1997′de Monsanto Brezilya’nın en önemli tohum üreticisi şirket olan Agroceres’i aldı. Eylül 2003′te AB, ithal ettiği GD ürünlerin etiketlenmesi zorunluluğunu getirdi. Fakat Brezilya’da yasadışı olarak yetiştirilen soyanın GD olup olmadığını kimse bilmiyordu. Sonunda Devlet Başkanı Lula da Silva bir kararname imzalayarak GD soyanın satışını, 2005′te de ekimini yasallaştırdı. 2003′te Brezilya’da yetişen soyanın yüzde 30′u GD idi. Monsanto’ya ton başına 10 dolar kâr payı ödemek zorunda olan çiftçiler 16 milyon tonla ilk yılda Monsanto’ya 160 milyon dolar kazandırdı. GDO bariyeri her geçen gün eriyordu.

7000 yıllık mısırda GDO kirliliği

Meksika’nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti’nde 150 çeşit mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının serbest ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD’den mısır ithal etmeye başladı. 1994–2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düştü; küçük çiftçiler de topraklarını terk etti. 2001′de Meksika Çevre Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13′ünde yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında GDO bulaşması saptandı. 29 Kasım 2001′de Nature Dergisi’nde yayımlanan, David Quist ve Ignacio Chapela imzalı bir makaleye göre yerel “Crillo” mısırı artık saf değildi. Oysa Meksika’da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün temeli olan mısır çeşitliliğini korumak için 1998′de GD mısırlar üzerine bir moratoryum verilmişti.

GDO Soykırımı

Topraklarının yarısı GDO’ya teslim olan Paraguay’da da tohumların satışı ve ekimi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi yasallaştırıldı. Mısır, tatlı patates, her türlü fasulye, şeker kamışı, meyvenin yetiştiği ve ailelerin kendi kendine yettiği ülkede şimdi her şey sojeros’un (soyacıların) elinde. Taktikse hep aynı: Soyacılar ailelerle kontrat yapıyor, çocuklarına gıda ve oyuncak veriyor. Sonra arsaları üç yıllığına kiralıyor. Ardından küçük bir yaşam alanı kalan ve ilaçlamadan etkilenen ailelere arsalarını yok pahasına satmalarını öneriyor, sonra da ‘soya’ ekiyorlar. Paraguay’da resmi verilere göre her yıl 100 bin çiftçi şehre göçüyor.

2 Ocak 2003′te Paraguaylı 11 yaşındaki Silvino evine giderken ilaçlama yapılan soya tarlalarının yanından geçti. Şiddetli mide bulantısı ve baş ağrısı nedeniyle üç gün hastanede kaldı. Eve geldikten sonra başka bir ilaçlamaya dayanamadı ve öldü. Annesiyse soyacıların hükümetten bile güçlü olduğunu söylüyordu. Yani Monsanto gittiği yerlerde, ürünleriyle sadece zararlı böcekleri öldürmüyordu Hindistan’da ekilmek üzere tasarlanan Monsanto’nun “Bollgard” pamuğu böceklere direnecek ve daha fazla kâr sağlayacaktı. Çiftçilere tohum, gübre ve ilaç satıldı. Ve burada da çiftçiler bir süre sonra ya işlerinden oldu ya da borçlarını ödeyemez duruma geldi. Temmuz 2005′te GD pamukla tanıştıktan sonra Maharashtra Eyaleti’nde 2006′ya kadar 1280, 2007′de de 1168 intihar oldu. Ve her sekiz dakikada bir hayatlarına son veren çiftçilerin ölüm şekli de manidardı: Pestisit içerek!

Afrika’ya zorla acil açlık yardımı

Monsanto’nun GD teknolojisini yaymak için başvurduğu yöntemlerin arasında baskı ve rüşvet de vardı. Örneğin; Endonezya Hükümeti’nden üst düzey bir yetkiliye GDO’lu ürünlerin taranmadan satışa sunulması için 50 bin dolar rüşvet ödemişlerdi. 6 Ocak 2005′te Monsanto’ya iki dava daha açıldı. Yine Endonezya’daki 140 yöneticiye 1997-2002 arasında GD pamuğun ekimi için 700 bin dolar verilmişti. Ayrıca tarım bakanlığından üst düzey bir yöneticiye de 374 bin dolarla lüks bir ev önerilmişti. Bu ödemeler sahte pestisit faturalarıyla belgelenmişti.

2001′de IMF ve Dünya Bankası Malawi hükümetinden dış borçlarını ödemesi için acil durum gıda rezervini elden çıkarmasını istedi. Oysa ülkenin insanlarını besleyecek gıdası dahi yoktu. Böylece ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) 250 bin ton fazla GD mısırını Malawi’ye hibe etti. İngiltere Başbakanı’nın bilim danışmanı Prof. David King ABD hükümetinin GDO teknolojisini Afrika’ya yayma çabasını “kitlesel insan deneyi” şeklinde tanımlayarak kınadı. Ekim 2002′de Guardian’da çıkan bir makalede, ABD’nin acil açlık yardımı adı altında, Güney Afrika’nın altı ülkesine stok fazlası GD mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe’nin ana gıdasıydı. Riski göze almayıp reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı.

(Gıda Güvenliği Hareketi, 2009)

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 2 ziyaretçi (30 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=