Selâmün_aleyküm
  Gercek Asiklar
 



KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN İLE HÜRREM SULTAN
Ülkeler fatihi Kanuni Sultan Süleyman'ın gönlünü ı Hürrem Sultan fethetti. Muhteşem Süleyman' ın Hürrem Sultan'a aşkı sevgili karısının kolları ve gözyaşları arasında ölmesine kadar sürdü ve ondan sonra da devam etti. Aşk mı? Onların aşkı devlet erkinin üstünde bir aşktı.
 
 Kanuni'nin hareminde beyleri ve Kırım hanları tarafından sunulmuş pek çok cariye vardı. Fakat Kanuni, Hürrem'i tanıdığı günden beri cazibesine kapılmış, ona aşık olmuştu.
 Osmanlı'nın en güçlü kadınlarından Hürrem Sultan'ın Slav asıllı olduğu söylenir. Ukraynalılar ise Hürrem Sultan'ın Ukraynalı Roxelana olduğundan emin. İlk kez saraya, bir yabancı kadın, padişah eşi olarak Hürrem Sultan'la girmiştir.
 
 Hürrem Sultan, Rus asıllı olan bu cariye Kanuni Sultan Süleyman'ın karısı olarak imparatorluk yönetimini etkilemiş, oğullarının taht mücadelesinde oynadığı rol, daha doğrusu oğlu 2'nci Selim'i tahta geçirme çabası ile Osmanlı döneminin en güçlü kadınlarından biri olmuştur. Kanuni'nin aşırı güven ve sevgisini kazanarak onun nikahlı eşi olduktan sonra belli bir plan dahilinde çalıştı, el altından çeşitli entrikalar uygulayarak on altıncı yüzyıl Osmanlı tarihini olumsuz yönde etkiledi. Kanuni'nin, Gülbahar Hatun'dan olan veliahtı Sultan Mustafa'yı ortadan kaldırmak için çeşitli entrikalar ile önce Gülbahar Hatun'u, ardından kırk yaşındaki veliaht Mustafa'yı boğdurttu. Devlet yönetimine de hakim olan Hürrem Sultan, İran savaşını destekledi. Ruslar ve Lehlerle barış içinde yaşanılmasını sağladı.
 
 İstanbul'da bugün Haseki olarak anılan semtte yaptırdığı külliye ile adına külliye tesis edilen ilk padişah eşi olma özelliğine de sahiptir.
 Osmanlının kudretli padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman 'ın ''Muhibbi Divanı''ndaki aşk şiirleri, onun yalnız güçlü bir devlet yöneticisi ve imparatorluk kurucusu olduğu kadar, gönül dünyasındaki zenginliğini anlatmaktadır. "Cihan Padişahı" aynı zamanda aşk şairidir. Çıktığı uzun seferler sırasında çok sevdiği Hürrem Sultan'a aşk şiirleriyle bezenmiş mektuplar göndemiştir.
 
 N'ola baksam şem'i hüsnüne gönül pervaneveş
 Dostum sen şem olacak âşıkım pervanedir.
 Gülşen-i hüsnünde dil mürgün yine saydetmeye
 Zülfünün ağında Muhibbî hâli anın divanedir.
 
 Hürrem Sultan ise mektuplarına, "Hazret-i Sultanım" diye başlar ve "Yüz(ümü) yere koyup, kutsal ayağınızın bastığı toprağı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve sermayesi sultanım, eğer bu ayrılığın ateşine yanmış ciğeri kebap, göğsü harab, gözü yaş dolu, gecesini gündüzden ayırt edemeyen, özlem denizine düşmüş çaresiz aşkınız ile divane, Ferhat ile Mecnun'dan beter tutkun kölenizi sorarsanız, ne ki sultanımdan ayrıyım" diye dil döker, saraydan ve şehir ahalisinden yazmayı da ihmal etmez:
 
 "Padişahım yine cariyenizi topraktan kaldırıp, tezkire gönderip, Mahmut Çelebi'den beş bin filori bağışlamışsınız. Bir günün için Allah'ın bin yardımı olsun. Şimdi benim sultanım, bu ne zahmet idi, kutsal bıyığınızın kılı bana beşbin filoriden değerlidir. O bağış bize canımızdan fazla minnettir. Benim sultanım, ondan sonra şehir etrafından sorarsanız, şimdilik hastalık vardır."
 
 Hürrem Sultan'ın tarihte oynadığı rol, bu tatlı dil ile daha da anlaşılır hale geliyor.
 Topkapı müzesi arşivindeki mektuplar da bu aşkın kanıtlarından bazılarıdır.
HÜRREM SULTAN DAN KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'A MEKTUP
Sultanım, Padişahım;
 
 Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarınızı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım, eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap,gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark bi-çare, aşkınız ile müptela, Ferhat ile Mecnun'dan beter şeyda kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım, bülbül gibi ah u feryadım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir halim var ki, Allah, kafir olan kullarına dair vermesin.
 
 Benim devletim, benim sultanım, özellikle, bir buçuk ay olduğu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden, Allah biliyor ki , hiçbir şekilde rahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz ağlayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihan gözüme dar oldu. Ne yapacağımı bilmeden ağlayıp gözyaşları içinde gözüm kapıları gözlerken, ol ferdü rabbü'l alemin, aleme rahmet eden subhan-ı Yezdan, cümle aleme inayet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetiştirdi. Ve bu haberi işitince Allah biliyor ki, benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can buldum.
 
 ………Benim Sultanım, şehir hakkında soracak olursanız; şimdilik henüz hastalık devam etmektedir. Ancak önceki gibi değildir. İnşallah Sultanım gelince, Allah'ın inayetiyle de geçer gider. Azizlerimiz, hazan yaprağı dökülünce geçer derler.
 
 Benim Sultanım, sık sık mübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye, tazarru ve iltimas ederim. Zira ki, billah yalan değil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse alem gulguleye gelir. Türlü türlü sözler söylenir. Yoksa sadece kendi nefsim için istediğimi sanmayın. Hürrem
 


LEYLA İLE MECNUN
 

Konusu bir Arap efsanesinden alınmıştır. "Beni Amir kabilesinden Kays ile Leyla daha okulda iken birbirlerini severler. Leyla' nın annesi bunu duyunca kızını okuldan alır. Sevgilisini göremez olan Kays çöllere düşer. Mecnun diye anılmaya başlar. Kays'ın babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."
Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı kendinden uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.

"Derler ki.. Leyla ile Mecnun birbirlerinden ayrı düştükten sonra sonra Mecnun çöllere düşmüş Leyla'sını bulmak için aylarca çöllerde sersefil olmuş.

Leyla'da onu bulmak için çöllere koyulmuş bırkaç ay sonra karşılaşmışlar, Leyla hemen koşmuş, sarılmış mecnununa..

-Mecnun ben geldim, kavuştuk işte..

Mecnun hiç tepki vermemiş sonra :

-Sen kimsin ' demiş.

Leyla şaşırmış.

-Nasıl tanımazsın beni? Benim LEYLA, demiş.

Mecnun bomboş gözlerle bakmış ona..

-Peki sen Leyla isen, benim içimi yakan, ruhumu kavuran Leyla kim? "
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez."Der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:

"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Dertlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.
(Fuzûli' nin 1535' te yazdığı Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi.)

SIGMUND FREUD İLE MARTHA BERNAYS
Dünyanın tartışmasız en büyük ruhbilimcisi olarak tanınan Freud eşi Martha Bernays' la ömür boyu süren bir beraberlik yaşadı. 1986 da Viyana'ya yerleştikleri yıl, evleninceye kadar oldukca sorunlu bir nişanlılık dönemi yaşadılar. Freud'dan altı yaş küçük olan Martha babası öldükten sonra da uzun süre Freud'den ayrı kaldı. Annesinin zorlamasıyla aile Wandsbek' e taşındı. Annesi ayrı yerde uzun bir ayrılığın onları ayıracağını düşünüyordu. Ona göre kızı kansızlık çekecek belki ama Freud'de sınavlarda başarısız olucaktı.
 
 Böylece Martha dört yıl Freud un öğretim görevlisi olmaya hak kazanmasını bekledi. Freud Wandsbek' e çok nadir gelmesine izin veriliyordu. Buna rağmen aşkları sürdü ve Freud'le Martha her gün birbirlerine mektup yazdılar.
MEKTUPLAR
Sevgili canım, benim aşkımın tüm ulviliğini ne yazık ki yoksulluğumun tüm disipsizliğini, ancak senin davranışlarından sonra anlayabileceğim. Bunu çok iyi biliyorum. Bunun ne derece önemli olduğunu idrak etmeye devam ediyorum. Bu küçük güzel kutu ve o hayranlık duyulası fotoğraf karşımda olmasaydı yaşananların sadece birer düş olduğunu zannedecek ve gözlerimi açmaktan korkacaktım. Fakat arkadaşlarım bunun bir gerçek olduğunu söylüyorlar. Bunun gerçek olması gerekir. Martha benimdir. Herkesin kendisinden hayranlıkla söz ettiği bu genç kız ilk karşılaşmamızdan itibaren tüm karşı koymalarıma rağmen kalbimi caldı. Oysa ben tam olarak kendime güvenemiyorum.Kur yapmaktan çekiniyordum, o bana gelip bendeki değeri, bana özgü değerlere dönüştürdü, bana yeni bir umut en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda çalışmak için taze bir güç bahşetti.
 
 Benim biricik sevgilim, sen yeniden döndüğünde o cana yakın varlığınla beni tedirgin eden beceriksizliği ve çekingenliği yenmiş olacağım, o minnacık güzel odamızda yeniden başbaşa kalacağız;sen koltuğa oturmuş ve ben ayaklarımı yuvarlak tabureye uzatmış olarak..
 
 Ne güneşin batışından konuşacağız ne sabahın oluşundan.. o can sıkıcı endişelerin yolculukların gündem oluşturmayacak kaygıların artık bizi ayıramıyacağı dönemden konuşacağız.
 
 İşte bugün de bitti, kağıdımda hiç boş yer kalmadı, gene de seninle gevezelik etme arzumun önüne geçemiyorum. Hoşckal ve bu zavallı adamı ne kadar mutlu ettiğini unutma.
 
 Senin Sigmund un



KLEOPATRA- MARCUS ANTONIUS
Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi"... böyle diyor Romalı ünlü tarihçi Plutarkhos. Kimine göre, o erkek delisi bir kadındı. Kimine göre ise, beyninde her türlü entrikanın dolaştığı kötü ruhlu bir kadın. Romalı şair Horacius, Kleopatra'nın öldüğü gün "zafer flamalarının çıkartılıp, evlere asılmasını" önermişti. Üzerine filmler çevrilmiş, erkekleri tuzağına düşüren, entrikalar çeviren ve rakiplerini zehirle ortadan kaldırmayı hedefleyen, tutkulu ve hırslı bir kadın olarak seyirciye sunulmuştu.
 
 Oysa gerçekte, VII. Kleopatra, yani son Mısır kraliçesi ve son firavun, gerek karakter bakımından gerekse fiziksel açıdan, hiç de anlatıldığı gibi bir insan değildi. Her şeyden önce kısa boyluydu. Vücudunun çok güzel olduğu söylenemezdi, ancak hatları düzgündü. Gözleri ve teni açık renkteydi. Üçgen bir yüz hattına, iri ve uzun bir burna, dar bir alna sahip... En tipik özelliği ise alt dudağı... Kalın ve etli alt dudağı, Ptolemaios Hanedanı'ndan geldiğinin en somut kanıtı...
 
 Karakterine gelince... Kraliçenin saray entrikaları konusunda uzman olduğunu herkes kabul ediyor. Ancak unutmayalım ki, 18 yaşındayken kokuşmuş bir krallığın iplerini elinde tutuyordu. Üstelik, bütün bölgenin tek hakimi olan Romalılar'ın ağır baskısı altındaydı. Onlarla iyi geçinmek ve ülkesini onlara bırakmamak amacındaydı. Roma ile her zaman bir ittifak aradı. "güzel olmaktan çok, zeki ve kültürlüydü".. Kleopatra, tam 12 dili mükemmel derecede konuşuyordu.
 
 "Nil'in Kraliçesi" adıyla tarihin en gizemli kadını Cleopatra daha 15 yaşındayken babasının ölümü üzerine tahta çıkmıştı.Geleneklere göre, erkek kardeşi Ptolemaios ile evlenmek zorundaki Kleopatra, en büyük kardeş olarak Mısır tahtına geçti.Kısacası o bir Mısır firavununun sevgili kızıydı. Ezilip boyun eğdirilmiş bir halkın öfkesine ve kendi soyunun ihanetlerine karşı savaştı. Her yanından saldıran düşmanlarına karşı tahtını korudu, sürgüne gitti, dünyanın en büyük aşklarından birini yaşadı ve düşmanlarına karşı paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdu. Bütün bunları yirmi yaşına varmadan yaptı. O, Kleopatra'ydı.
 
 Sezar'ın, Roma'nın en güçlü adamının aşkını kazandı ve ona hayatı boyunca sahip olduğu tek oğulu verdi. Fakat Sezar katledilince, cesur Marküs Antonius'u tanıdı. Antonius'la büyük aşkını yaşadı.
 
 Milattan önce 41'de, Roma ordularının komutanı Antonius, Doğu eyaletlerinin idaresine atandıktan sonra Kleopatra'yı Mısır'ın altın ve buğday ihtiyacını görüşmek üzere Tarsus'a davet etti ve ikili birbirine aşık oldu.Burada başlayan aşk Romalı komutan Oktavius'un saldırısı nedeniyle hüzünle sonuçlanır.
 
 Romalılar Kleopatra'nın yine bir komutanı kendisine aşık etmesine tahammül edemediler. Onların aşkını kabul etmediler. Aşıklar Oktavius'un ordularının önünden İskenderiye'ye kadar kaçtı. Burada ilk önce yakalanacağını anlayan Antonius sevgilisine veda ederek intihar etti. Ardından kölesinin getirdiği incir dolu sepette saklı zehirli yılanı göğsüne bastırarak Kleopatra intihar eder. Bu masalsı, trajik aşk pek çok filme ve edebiyat eserlerine konu olmuştur.
 
 Liz Taylor ve Richard Burton da "Kleopatra" filminin setinde tanıştı. Birbirlerine delicesine aşık olunca eşlerinden ayrılıp evlendiler. 22 yıl boyuncu bir dargın, bir barışık yaşayan çift, 1984'te Burton'un zamansız ölümüyle ayrıldı. Ve Cleopatra- Antonius efsane aşkı onlarla yeni bir boyutta yeniden hayata geçti.


ROMEO İLE JULIET
 

'Romeo ile Juliet', büyük İngiliz oyun yazarı Shakespeare'in (1564-1616) gençlik yıllarında, sanatının ilk döneminde yazdığı eserlerden biridir. Oyunun içindeki bir söze dayanılarak, bunun 1591 yılında yazılmış olabileceği düşünülmektedir. Konusu, İtalyan hikayecisi Bandello'nun (aşağı yukarı 1485-1553) bir hikayesinden alınmıştır Bandello gerçek bir olayı anlatmaktadır.

İtalya'da Verona'da Capulets ve Montagues aileleri yıllardır kan davasını sürdürmektedirler. Bu ailelerde karşılıklı o kadar çok ölüm olmuştu ki
Sonunda yönetici Prens Escalus yine bir çatışma çıkarsa ağır cezalar uygulayacağını iki aileye kesinlikle bildirir.

Montegu ailesinin genç oğlu Romeo, Roseline'neye çılgın gibi tutkundur fakat Roseline onu reddeder. Romeo'nun en yakın arkadaşı ve aynı zamanda yeğeni olan Benvolio onu teselli etmek için Capulet'lerin düzenledikleri maskeli baloya gitmeye zorlar. Orada Roseline'den çok daha güzel kızlar olduğunu, o kadar üzülmeye değmeyeceğini göstermek ister.

Romeo ve Benvolio baloya giderler. Capulet ailesinin kızı Juliet'le Romeo birbirlerini görür görmez aşık olurlar. Ve o günden sonra da gizli gizli buluşmaya başlarlar. Juliet'in dadısı onların buluşmalarını sağlar. Romeo her gece gizlice Juliet'in odasına balkondan girmektedir. Evlenmeye karar verirler. Bir rahip onları gizlice evlendirecektir. Rahip iki aile arasındaki düşmanlığı bu evliliğin kaldıracağını kabul ederek onları evlendirmeyi kabul etmiştir.

Lady Capulet'in yeğeni Tybalt bir öğleden sonra sokakta Romeo ve onun arkadaşı Mercutio 'ye rastlar. Tybalt Romeo'ya ağır hakaretlerde bulunur fakat Romeo Juliet'i düşünerek onu yanıtlamaz. Arkadaşı Mercutio Romeo'ya yapılan korkaklık ve ağır hakaretleri kabul edemez ve Tybalt ile çatışır. Romeo engel olamaz. Tybalt ve Mercutio düelloya tutuşurlar, Mercutio ölür ve Romeo bunun üstüne Tybalt'la düello eder ve o da onu öldürür. Olayı duyan Prens Romeo'nun yakalanmasını emreder.

Bu arada Juliet'in ailesi kızlarını Paris ile evlendirmek isterler. Juliet bütün bu olanların acısını yaşarken evlilik teklifini defalarca reddeder. Romeo prensin askerlerinden kaçar. Prens onun hakkında sürgün cezası verir. Büyük bir mutsuzluğa düşen Romeo'yu rahip umutlandırır. Öğütler vererek onu gönderir. Yine bu olaylardan sonra ailesinin Paris'le evlendirmek istemesi üzerine mutsuzluğa düşen Juliet'e rahip öğütler verecek ve Romeo'ya kavuşabilmesi için bir yol gösterecektir. Rahip, Juliet'e bir iksir verir. Bu iksiri içtiğinde herkes onu öldü zannedecektir. Oysa o sadece bir gün süreyle uyuyacaktır. Plana göre, uyandıktan sonra Romeo'nun yanına gidecektir. Rahip sürgündeki Romeo'ya bir mektup yazar ve iksiri Juliet'e verir. Mektup Romeo'nun eline ulaşmaz. Fakat Juliet'in Paris'le evleneceği haberini alır ve yasağa rağmen geri döner. Döndüğünde öldüğünü zanneder Juliet'in. Biraz sonra Paris gelir. İkisi de Juliet'in öldüğünü sanırlar. Paris'in kışkırtmasıyla Romeo yine istemediği halde onu öldürür ve Juliet'in yanına yatarak kendini hançerle intihar eder. Zaten Romeo Juliet'in yanında ölmeye gelmiştir. O sırada Juliet yavaş yavaş uyanır ve Romeo'yu yanında görür. Romeo'nun, kendisinin öldüğünü zannederek intihar ettiğini anlar ve o da Romeo'nun hançerini göğsüne Romeo'nun intiharına eşlik eder. Ölümsüz aşklarına ölümle kavuşmayı yeğlemişlerdir.

Bu iki ölüm düşman ailelere büyük bir şok yaşatır. Prens'in önerisiyle aileler arasındaki düşmanlık ortadan kaldırılmıştır. Capulet ve Montague'ler ağır acılarıyla baş başa kalmışlardır.

"Aşkların aşkı Romeo ve Juliet, Romeo'nun gözünün önünden bir an bile ayırmak istemediği bir kadına çılgınlar gibi tutulmasıyla başlıyor. Bu kadının adı Rosalind. Romeo, Juliet'le karşılaştığında ise Rosalind'in ömrü bir anda üzerine tıklandığı anda yok olan bir internet sayfasınınkine eşdeğer oluyor. Aşk böyledir demek istiyor Shakespeare. Gelir, geçer. Eğer çok ciddiye alınırsa da, öldürür."

Benim düşmanım olan adındır yalnızca
Sen sensin, Montague olmasan da
Hem Montague nedir ki ?
Ne eli bir erkeğin
Ne ayağı, ne kolu
Ne yüzü, ne de başka bir parçası
N'olur başka bir ad bul kendine..

Adın ne değeri var ki
Şu gülün adı değişse bile
Kokmaz mı aynı güzellikte?

Romeo'nun adı olmasaydı,
Kusursuzluğundan hiçbir şey kaybolmazdı


ROMEO: Oradaki, şu tüm meyve ağaçlarının tepelerini yaldızlayan Kutsal ayın üzerine yemin ediyorum.
JULlET: Ayın üzerine yemin etme.
Her ay, yuvarlak dairesinde değişen vefasız ayın üzerine. Yoksa senin aşkın da onun gibi değişken olabilir.
ROMEO: O halde neyin üzerine yemin edeyim?
JULlET: Hiç yemin etme.
Ya da istiyorsan, o zarif benliğinin üzerine yemin et. O, benim putperestliğimin tanrısı. Ve o zaman sana inanırım.
Romeo and Juliet
 

William Shakespeare
seveceksen ölçülü sev ki sevgin uzun sürsün;
cok hizli giden de cok yavas giden gibi gec varir hedefe
romeo-juliet

yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
işte, bunun için korkuyorum;
beni de sevdiğini söylüyorsun...
Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni,
 Değmez, bu yangın yeri avuç açmağa değmez,
 Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
 Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
 Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
 O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
 Ezilmiş, hor görülmüş, el emeği, göz nuru,
 Ötekiler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
 Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
 Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
 Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
 Değil mi kötüler kadı olmuş Yemene:
 Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
 Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
Ne tunç ne taş ne toprak ne de sonsuz denizler
 Acıklı fâniliğe karşı koyamazken,
 Nasıl bu kör öfkeyle güzellik cenge girer
 Çabasında en fazla bir çiçek gücü varken?
 Ah, nasıl göğüs gersin yazın tatlı rüzgârı
 Gaddar günler dört yandan üstüne yürüdükçe,
 Bozguna uğrattıkça yenilmez kayaları,
 Çelik kapılar bile zamanla çürüdükçe?
 Ne korkunç bir düşünce!
 Ah, nerde saklı dursun
 Çağların mücevherleri
 Çağların sandığından?
 Hangi zorlu el var ki bu koşuyu durdursun?
 Güzellik yağmasını kim esirgesin ondan?
 Yok hiçbiri. Meğer ki mucize sürsün de
 Sevdiğim ışıldasın kara yazı üstünde.
III
 Kölen olmuşum senin, elden başka ne gelir,
 El pençe divanım ben arzuna, buyruğuna;
 Geçirdiğim saatler baştan başa bir hiçtir,
 Sen istemezsen eğer hizmetlerim boşuna.
 Haddim değildir küsmek sonu gelmez anlara.
 Senin için, sultanım, saatleri gözlerken.
 Ayrılık acısını düşünmem kara kara
 Sen bir kere kölene uğurlar olsun dersen.
 Kıskanç kuşkularımda haddim değildir sormak
 İçli dışlı olduğun kimdir, nedir işlerin;
 Nasibin bir put gibi hiç düşünmeden durmak
 Saçtığın mutluluğa yanarak derin derin.
 Öyle körkütük sadık bir köledir ki sevda,
 Seni kötü göremez bir kötülük yapsan da.
 Bakın ama, kızıl bir örtüye bürünmüş sabah, doğudaki
 yüksek tepenin çiğleri üstünde yürür.)
yeni bir ateş söndürür başkasının yaktığını
 yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı
 başın döndü mü öbür yana döndür başını
 başkasının güçsüzlüğüyle iyileşir umutsuz keder
 gözlerine yeni bir zehir bul ki
 yok etsin ötekinin zehrini...
 

William Shakespeare


Tıpkı Shakespeare?in Romeo ve Juliet?inde olduğu gibi. ?Romeo: Senin dudaklarınla, dudaklarım günahtan arındı. Juliet: Öyleyse şimdi günah dudaklarımda kaldı. Romeo: Öyleyse ver bana günahımı geri.?

Savaşır gözlerimle gönlüm öldüresiye
Senin güzelliğinin ganimeti yüzünden:
Gözüm kovar gönlümü seni görmesin diye,
Gönlüm ister gözüme pay vermemek yüzünden.
Gönlüm bildirir senin orada yattığını
Öyle bir hücredeki giremez billur gözler;
Gözüm inkara kalkar gönlün anlattığını,
Güzel yüzünün ona sığındığını söyler.
Gönlü dinleyip karar vermek için toplanır
Düşünceler kurulu:soruşturur hakçası
Kurulun yargısıyla bir karara bağlanır
Seven gözün payıyla duyan gönlün parçası:

Senin dış güzelliğin olur gözümün payı,
Gönlüm kazanır aşkın gönlündeki dünyayı
Vurgunum gözlerine, o gözler acır bana:
 Bilirler, yüreğin hor görüp işkence eder;
 Seven yaslılar gibi kara çekmiş sırtına,
 Kıvranışımı özlü bir şefkatle süzerler.
 Sabahleyin göklerde ışıyan güneş bile
 Yaraşamaz Doğunun soluk yanaklarına,
 Akşama yol gösteren gür yıldız, görkemiyle
 Böyle ışık saçmaz loş Batının yarısına:
 Yaşlı gözlerin daha çok yaraşır yüzüne.
 Bana da bir pay ayır yüreğindeki yastan:
 Seni yas daha güzel gösterir ele güne;
 İşte acıma duygun sana biçilmiş kaftan.
 "Güzel ancak karadır," diye yemin ederim,
 Senin renginden yoksun olan çirkindir derim.
Kölen olmuşum senin, elden başka ne gelir,
 Gece gündüz el pençe divanım buyruğuna;
 Geçirdiğim saatler baştan başa bir hiçtir
 Sen buyurmuş değilsen çabalarım boşuna.
 Senin için, sultanım, saatleri gözlerken
 Ben kimim ki küseyim sonu gelmez günlere,
 Kara kara düşünmem, acı çekmem özlerken
 Uğurlar olsun dersen kölene sen bir kere
 Ben kimim ki kıskanıp kuşkulanıp sorayım
 Kimle içli dışlısın, nedir yaptığın işler;
 Derdim günüm put gibi düşünmeden durayım,
 Mutlu kıldıklarını bilmek içime işler.
 Öyle körkütük sadık bir köledir ki sevda,
 Seni kötü göremez bin kötülük yapsan da
Tanrı beni ilkbaşta sana kul yaptı, sonra
 Keyfine el koymayı kurmamı yasak etti.
 Ya da özlem duymamı hesaplı zamanlara;
 Kölenim ya, boş vaktin olsun diye bekletti.
 Ah, bırak katlanayım, el pençe divan: değer,
 Senin özgürlüğünün tutuklu yokluğuna;
 Her mihnete sabreder, her azara baş eğer,
 İncittin diye hiç suç yüklemez bile sana.
 Sen nerde olursan ol, yetkin, güçlü, özgürsün;
 Hâkimsin dilediğin gibi kendi vaktine:
 Canın neyi isterse varsın o keyif sürsün,
 Kendine suç işlersen kendin bağışla yine.
 Beklemek cehennemdir, ama beklerim seni,
 İyi kötü demeden, suçlamadan keyfini.
Sahiden uyuyor mu?
 Ahh! Kim vurmuş kumrumu?
 Ben geldim, civanım, yiğidim, kalk!
 Kalksana, konuşsana!
 Görmüyor musun? Yoksa...
 Örttü mü, gözlerini kara toprak?
 Bu zambak dudaklara,
 Şu zeren yanaklara,
 Acımadın mı hiç kahpe felek?
 Aşıklar, aşk timsali,
 Gözü pırasa yeşili
 Piremuz bırakıp gitti beni!
 Hadi gel, tezcanlı ecel,
 Gel bana, geline gel,
 Batır mum sarısı ellerini,
 Batır benim de kanıma!
 Madem kıydın canına,
 kopardın onun bamtellerini.
 Konuşma artık, ey dil,
 Sadık kılıç, naz etme, gel,
 Odlara yanmış bağrımı dağla!
 Bıçaklar kendini.
 Geldim yolun sonuna,
 Uğurlar olsun bana!
 A dostlar, o dostlar, kalsın siz de sağlıcakla!


SALVADOR DALİ İLE GALA
SALVADOR DALİ 1904 'de Fiqueras'da doğdu. Sürrealismin en büyük ressamlarındadır. Ve dahi olarak tanınmıştır. Yaşamı da çılgınca geçmiştir. Bir hukukçu olan babası Salvador Dali Cusi serbest düşünceli bir adamdı. Annesinin üzerine aşırı düştüğü Salvador, çok sinirli bir çocuktu. On yaşındayken izlenimcileri, 14 yaşında 19. yy.'ın "debdebeciler" dediği akademik ressamlarını keşfetti. O sıralarda kendisi için "methiyeler" yazan çocukluk arkadaşı Federico Garcia Lorca en yakın arkadaşıydı.
 
 Skandalı çok severdi.. Ona Salvador (İspanyolca El Salvodor = Kurtarıcı) adını vermişlerdi. Çünkü, Dali'ye göre resim sanatını "soyut resim, akademik gerçek üstücülük, dadacılık ve bütün öteki karmaşacılıkların yarattığı ölüm tehlikesinden kurtarması alnında yazıyordu. Katalanların yalnızca yiyebildikleri, dokunabildikleri, görebildikleri şeylerin varlığına inandıkları söylenir. Ne yediğimi biliyorum; ne yaptığımı bilmiyorum. Yiyecek içecekle ilgili bu tür sabuklamalar Dali'nin resimlerinde sürekli olarak karşımıza çıkar. Söz gelimi o ünlü eriyen saatler, erimekte olan Camambert peyniriyle ilgili bir düşten esinlenmiş akıp giden, giderken çevresindeki her şeyi de götüren zamana ilişkin metafizik birer imgedirler. Zamanın tüm moda akımlarını Dali'ye çocuk oyuncağı gibi geliyordu.
 Salvador çalışmalarının çoğunu Paris'te sürdürdü ama Amerika, İngiltere ve memleketi İspanya'dan da hiç ayrılamadı. Herkesi yapıtlarıyla olduğu gibi, sıradışı kişiliğiyle de etkliyordu .
 
 Dali'nin yaşamındaki dönüm noktasını oluşturan asıl olay, Gala'nın girmesiydi. Çocukluk düşlerinde canlandırıp adını gizemli bir önzesiyle "Galuchka" koyduğu, Ampurdanlı Kız gibi resimlerine konu yaptığı genç kadınların ete kemiğe bürünmesiydi Gala. Salvador Dali ile tanışıp sınırsız bir aşka sürüklenen Rus ressam Gala, severek evlendiği eşiyle çocuğunu bırakıp çılgın ressama koştu. Özgüvenli, becerikli, girişken, ne istediğini bilen kişiliğiyle, cazibesiyle ve fettanlıkla `çocuk-kadınlık` arasında salınan imgesiyle Gala Diakonova, Dali ile İspanya'da dini seromoniyle evlendi ve çılgınlıklarla dolu 50 yıl geçirdi Bu aşktan da hiçbir zaman pişmanlık duymadı.
 
 İki çılgın aşık sanatlarıyla dünyaya kendilerini ve aşklarını kabul ettirmişlerdi. Londra'daki bir gerçeküstücü sergide konuşma yapan Dali dalgıç giysisiyle geldiği salonda boğulma tehlikesi geçirdi. 1938 'de Londra'ya gitti. Freud'u gördü ve birkaç portresini yaptı. 1940 'larda Gala ile birlikte Paris'e yerleştiler. 1948 'e kadar orada kaldılar
 
 1982 'de Gala öldü. İlham perisi ölmüştü Dali'nin ve bunu kabul edemiyordu .
 Dali bundan sonraki yaşamını Gala'ya armağan ettiği şatoda devam etti.Orada çalışıyor ve yaptığı her resmi ölmüş sevgilisine ithaf ediyordu. Şatodan hiç ayrılmadı. Dali 1984 'de odasında çıkan yangın sonucu ağır yaralandı.
 Daha sonra Torre Galatea'ya, Gala ile yaptırdığı yazlık evine yerleşti ve yemek yemeyi reddederek 23 Ocak'ta orada öldü. Sevgili eşi Gala'ya kavuşmayı bekliyordu ve kendi isteğiyle onun yanına göçtü.

YUSUF İLE ZÜLEYHA
Aslı Zelicka'dır, Potifar'ın eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyha'nın aşkı.
 
 Yusuf, İbrani Peygamberi'dir. Yakup peygamberin oğlu... Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir. Yusuf, Kur'an'ı Kerim'de de yer alır [Yusuf Suresi]. Aşkları masal değil , öykü değil, efsanedir artık.
 
 Kenan ülkesinde yaşayan Yusuf - ki adı İbranice Yosaf'dır- babası Yakup peygamber tarafından çok sevilince onu kıskanan kardeşleri tarafından kör kuyuya atılır.Ve kervancılar tarafından kurtularak köle olarak Mısır'da satılır. "Mısır Azizi" Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Kıtfir'in karısı Züleyha çılgınca aşık olur.
 
 Züleyha'nin Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk.. Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığını vardır hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf'u gördüm" diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış..
 
 Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf" diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf'un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş.
 
 Fakat Yusuf efendisiyle evli olan Züleyha'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece.. Oysa Züleyha kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. Hatta şöyle bir söylence vardır.
 
 "Züleyha, birgün bütün kadınları evine davet etmiş.. Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymakı için bıçak vermiş.. Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf'a seslenerek, "Onların yanına çık" demiş. Karşılarına çıkan Yusuf'u gören kadınlar güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar." " İşte sizin gördüğünüz güzellik benim Aşkımdır! " diye haykırmış Züleyha.
 
 Fakat Züleyha'nın ağır aşkı Yusuf'un zindanı boylamasına neden olmuş. Yıllarca peygamber sabrıyla zındanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyha'yla evlenmiş.
MEKTUP
 

ZÜLEYHA'NIN YUSUF'A MEKTUP YAZMASI

...

"Yusuf" yazdı Züleyha,sayfanın ortasına.Hala hitaptaydı kalemi,bir satır ileri geçemedi.

Bir satır ileri geçsem hitaptan,dedi,yanacağım.Ses verdi içinden bir ses:"Yan o zaman,yan o zaman!"

Züleyha devam etti:

"Ah benim Yusuf'um,ah benim,ah/senim,dedi,başka bir şey diyemedi."

Züleyha Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf "diye başladı,"Yusuf " diye bitirdi.Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.Ve Züleyha'nın lügatinde "Yusuf"tan öte sözcük yok.

"Yusuf,dedi,kelamım artık sende hükümsüz.Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme.Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var,ah ki dünya onun üzerinde durur,gökkubbe onun hararetiyle döner.."
Züleyha'nın gülümsemesi

"Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha'nın yüzüne bakmaya başladı meczub, "Züleyha..." dedi, "sevindir beni!" Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.
"Züleyha..." dedi, "Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem."
Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha'nın gülümsemesi."

YUSUF İLE ZÜLEYHA'dan(kalbin üzerinde titreyen hüzün)

.........Rabbim,dedi Yusuf,sen bana,kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda,Züleyha'yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki, isteğe yaklaşınca,istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim,senden gelen yasaklar "yapma"ile değil"yaklaşma"emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha'nın ırmağına,yaklaştıktan sonra "yapmam"diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan "yapma" değil "yaklaşma".

Öyleyse aslolan :"yaklaşma"Öyleyse Rabbim insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda,şu odada,sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni insan yaratılmışlığın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

Rabbim,diye devam etti Yusuf duasına.İ stemeyi istemek kadar istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma,nefsimin altından kalkamam.Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman'ı aşamam.Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

Böyle dua edince Yusuf,ona Rabbinden bir işaret geldi.Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde,her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olma yürekliliği ile peygamberdi.Ve o iffet demekti.
SONRA:YUSUF'UN ELLERİ

Yusuf'un elleri bir salkım üzüm

Bir ak zambak ,şakağında Yusuf'un eli

Kimi parmakları elif,tırnakları karanfil

Kimi parmakları kalem,tırnakları gül

Elleri Yusuf'un

Elmacık kemiklerinde gezinirken bir dağ lalesi,incecik bıyıklarının üzerinden geçerken bir demet kiraz çiçeği,gül yağıyla ovalarken sakalını bir sümbül çelengi.siyah,simsiyah saçlarınıngecesine düşerken Yusuf'un elleri,bir nar çiçeği.

Bir nar çiçeğini ezebilir mi benim Yusuf'um

Yusuf'un elleri yoksa ben de yokum

Yusuf'un elleri,alnında bir esmer kelebek,Yusuf'un eli şahdamarında,Züleyha'ya yakın ölüm

Dudaklarının üzerinde duraklıyorsa bir an,Züleyha'nın kalbi demektir Yusuf'un elleri

Çenesine dayalıysa Yusuf'un elleri, Züleyha'nın kalbinde demektir Yusuf'un eli

Kaç zamanı araladı Yusuf'un elleri

Kaç zamandır yed-i beyza Yusuf'un eli

Yanağında gezinirken,bir demet nergis,bir sap suçiçeği Yusuf'un elleri

Bir yasemen dalı,dizinin üzerinde unutulmuşsaYusuf'un sağ eli

Bir Yusuf çiçeği

Yusuf'un sol eli

....

ZÜLEYHA'NIN YUSUF'U HATIRLAMASI

Zaman geldi zaman geçti.

Züleyha efendi,Yusuf köleydi.Ama Züleyha bir kadın,Yusuf bir erkek şimdi.

Kim kaderin Züleyha'yı köle etmek için önce Yusuf'u pazarlara düşürdüğünü tahmin edebilirdi ki?Yusuf'un gelişi ahir ise evvelin yittiğinden kim söz edebilirdi?Değil mi ki evvel olan bazen ahir gelirdi.

Geceydi.Aşk,gökyüzünün tabakalarını inip de birer birer,Züleyha'nın kalbinin zarına değdi,o en içteki fuada işledi.

Yusuf'un kokusu dokundu önce Züleyha'nın ruhuna.Sonra sesi.

Oysa Züleyha rüyasında ne kokuyu,ne de sesi bilmişti.

Sesi ve kokusu ruhuna çarptığında,Züleyha,Yusuf'u hatırladı.

Züleyha Yusuf'u hatırladı ama bu ilk hatırlayışta tenden cana,candan tene dönecek olan döngü içinde önce teniyle hatırladı.

Bir kadınla bir erkeğin birbirine irtibatlanmasında,yalnız başına kaldığında eksik kalan o basamakta hatırladı.Güzelliği farketmeden güzelliğin cezbesinde kaldı.

Züleyha uyandı.

Ama Züleyha,rüyasında bir velinin şüphesiyle değil,teninin ürperişiyle uyandı.

Bir yangının hararetine düşen tapınaklar geldi tapınaklar geçti içinden Züleyha'nın .

Kendisi bilmiyordu,hiç kimseler henüz bilmiyordu.Ama yürünecek yolu vardı.

Ku-yı dilaraya hu demeye,

Kalbin hassas terazisine düşmeye,

Çok çile,

Çok gözyaşı,

Çok zaman vardı.

Geceydi.

Nil kıyısında gece hiç bu kadar yağmurlu,yağmur hiç bu kadar karanlık olmamıştı.

Yusuf'un elleri,Yusuf'un gözleri,Yusuf'un alnı.

Yusuf şimdilik Züleyha için sadece bu kadardı.
.......................

Züleyha kendi kalbine baktığında,Yusuf'u neden sevdiğini ve Yusuf'u nasıl sevdiğini merak etti ilk kez.Perdeler kalktı kalbinin üstünden.Işık.

"Yusuf,seni sevdiysem"dedi Züleyha,hükümdarın tahtına hükümdardan başkası oturamayacağından.Şehzade için saklanan giysiler ancak şehzadenin bedenine uyacağından.Padişahların ülkeler fethettiği görülmüştür de,kölelerin ülkeler fethettiğine bir Yusuf'ta tanık olmuşuzdur.Görüyorsun ya Yusuf,seni sevdiysem yazgım bana yapacak başka bir şey bırakmamış olduğundan.Senin güzelliğin gibi benim de muhabbetimin nedeni olmadığından.......

NAZIM İLE PİRAYE
Nazım Hikmet yaşamı boyunca bir çok kez aşık oldu.Nazım' ın en güzel aşk şiirlerinin yazdığı, en uzun süre evli kaldığı kadın ise Piraye'ydi. Nazım Hikmet ile Piraye'nin aşkı dillere destan oldu. Nazım hapse girince bu aşk daha da güçlendi. Büyük şair, 13 yıl süren mahpusluğun son demlerine yaklaştığı zaman bu kez Münevver Andaç'a aşık oldu. Piraye ise Nazım'a duyduğu büyük aşka rağmen aradan çekilmek zorunda kaldı.
 
 Nazım ile Piraye genç kadın eşinden henüz boşandığı sırada tanıştılar.Sanat eleştirmeni ile 16 yaşında evlenen Piraye nin 2 çoçuğu vardı.Bunlardan biri eleştirmen Mehmet Fuat Bengü' ydü. Nazım Piraye' yi çok sevdi ,evlilik yaşamlarının 13. yılında büyük şair ceza evindeydi.
 
 Nazım 1933 den 1950 ye kadar 17 yıl boyunca kendisine yazdığı mektupları, Piraye bir tahta bavulda sakladı.
MEKTUP
Sevgili!
 
 Bütün bir uykusuz geçen geceden sonra sana bu mektubu sabah sabah yazıyorum.Oğlumla beraber çıkarıp gönderdiğiniz resim uyutmadı beni.Niçin uyutmadı?Neden uyutmadı? Bu niçine nedene cevap vermek için baştanbaşa bir şiir kitabı yazmak lazım. O kitap günün birinde yazılacaktır.Şimdi muhakkak olan bir şey varsa bütün bir gece uyumadığımdır.
 
 Bana aşk mektubu gönder diyorsun şimdiye kadar gönderdiklerimin çoğu neydi zaten.Sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. Ben her yerde her zaman yıldızlı bir denizin üstünde çam agaçlı bir balkonda olsun, karanlık yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada , bir hapishanenin görüşme yerinde olsun ,mektupla olsun, mektupsuz olsun , nesirle olsun şiirle olsun ,içimden her gelişte sana seni seviyorum demişimdir.
 
 Ben aşk mektubu yazmasını beceremedim sen yazda bana model olsun diyorsun.Buranın ölçüsüyle böyle bir mektup için üç sene yatılır billahi…Zati sen benden daha iyi şairsin ,sen benden çok daha derinsin yavrum.Ben belki daha sanatkarım.
 
 Benden emin olmam beni öyle bahtiyar öyle mağrur kıldı ki…Bir binbir gece şehrinin altın kakmalı kapılarından muzaffer girmiş bir eski kahramanı gibi hissediyorum kendimi…
 
 Nazım
KARIMA MEKTUP
11/kasım/1933
 Bursa Hapishanesi
 
 Bir tanem!
 Son mektubunda: Başım sızlıyor yüreğim sersem! diyorsun."seni asarlarsa seni kaybedersem";diyorsun;"yaşayamam!"Yaşarsın karıcığım,kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;yaşarsın,kalbimin kızıl saçlı bacısı en fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı.
 Ölüm bir ipte sallanan bir ölü.Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm.Fakat emin ol ki sevgili;Zavallı bir çingenenin kıllı ,siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma,mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nazım a!
 
 Ben alacakaranlığında son sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim ve yalnız yarı kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim.
 Karım benim!iyi yürekli altın renkli gözleri baldan tatlı arım benim: ne diye yazdım sana idamımın istendiğini daha dava ilk adımda ve şalgam gibi koparamıyorlar kellesini adamın.
 
 Haydi bunları boş ver bunlar uzak bir ihtimal!Paran varsa bana fanila bir don al,tuttu bacağımın siyatik ağrısı,ve unutma ki daima iyi şeyler düşünmeli mahpusun karısı
 Nazım
PİRAYE İÇİN
 

12. yy.da gerçekten yaşamış biri filozof diğeri öğrencisi iki aşığın kavuşamayan, acıtan bir aşkın kahramanlarıdır "Abelard ve Heloise"

Abelard döneminin 'radikal' filozofu, Heloise de onun güzeller güzeli öğrencisi. Birbirlerini gördükleri anda aşık olmuşlardır. Heloise soylu bir ailenin kızıdır ve vasisi olar güçlü yönetici dayısı bu aşka asla onay vermeyecektir. Gizlice evlenirler. Bir çocukları olur. Fakat Heloise'in dayısı bunu duyduğu an Abelard'ı hadım ettirir ve ikisi de ayrı ayrı birer küçük manastıra sığınırlar.

Fakat bu korkunç engeller bile onları ayıramaz. Ve bir gün Heloise'in eline nerden geldiği bilinmeyen Abelard mektubu geçer. İşte o günden sonra birbirlerini hiç görmeden, ölünceye dek mektuplarla sevdalarını sürdürürler.
Heloise 12. yy. da bir kadın olarak içinde bulunduğu manastırın ağır din baskısına ve cinsiyetsiz aşkına sahip çıkarak aşkın ne denli yüce olduğunu kanıtlamıştır. Ve Abelard da devletin erkine ve yaşadığı tüm acılara rağmen Heloise olan aşkından vazgeçmemiştir.

Fransa tarihinin bu en yürek burkan aşkı 12.yy. dan bu yana pek çok sanatçıya esin kaynağı olmuştur.
Ben böyle seviyorum işte
Zerafetini, gaddarlığını...
Olduğun şairi,
Olmadığın erkeği seviyorum
Bir zamanlar çocuk olduğun
Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum
Heloise

...Tanrı beni bir şair, bir filozof olarak değil,
bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.

Abelard

ABİDİN DİNO İLE GÜZİN DİNO
 

İstanbul'da 1913'te doğan ve çağdaş Türk resim sanatının öncülerinden olan Abidin Dino'nun yaşamı çoğunlukla yurt dışında geçmiştir. Daha doğduğu yıl ailesi İstanbul'dan ayrılarak İsviçre'nin Cenevre kentine yerleşmiştir.
Sanatsever bir ailenin ve çevrenin içinde büyüyen Abidin Dino'nun resme olan ilgisi erken yaşlarda başlamıştı. Bir süre de Fransa'da kaldıktan sonra, 1925'te ailesiyle birlikte İstanbul'a dönen Dino, Robert Kolejine girdi
Dino'nun edebiyata olan ilgisi, ressamlığın yanı sıra daha sonra da sürdü. 1931'de artist adlı dergide ilk çizgileri ve yazıları yayımlanmaya başladığında 18 yaşındaydı. Bu arada Nazım Hikmet'in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çizgileri gelirli bir olgunluğa ulaşmış, ressam olarak kendini kabul ettirmişti. Ama henüz hiçbir resim akımına bağlı değildi. Ağabeyi şair Arif, Dino'nun yenilikçi düşüncelerinden etkileniyor, resim çalışmalarını yenilik arayışları içinde sürdürüyordu.

1933'te ressam arkadaşları Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve heykeltraş Zühtü Müritoğlu ile birlikte "D grubu" adıyla anılacak olan topluluğun kurucuları arasında yer aldı

1933'te SSCB'li yönetmen Sergay Yutkeviç Türkiye'nin kalbi Ankara adlı filmi çekmek için Türkiye'ye geldiğinde, Abidin Dino'nun resimlerini görerek ilgilendi. Dino'nun SSCB'de dekoratör ve ressam olarak kendi çalışmalarına akıtılmasını istedi. Dino bu çağrıya uyarak, SSCB'ye gitti ve 3 yıl orada kaldı.

1937'de Paris'e yerleşen Dino, Bir süre burada da resim çalışmaları yaptıktan sonra 1939'da yurda döndü. O yıllarda ressamlar arasında, İstanbul'da yaşamını güç koşullar içinde kazanan yoksul insanlara, özellikle de ekmeğini denizden çıkaran balıkçılara karşı büyük bir ilgi başlamıştı.

Abidin Dino'nun da içinde bulunduğu "Liman Grubu" diye de anılan "Yeniler" adında bir topluluk 1941'de Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ve yankı uyandıran bir sergi açtı.

Abidin Dino aynı yıl siyasal nedenlerle önce Mecitözü'ne sonra da Adana'ya sürgüne gönderildi. Sürgündeyken Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. "Kel" adlı bir oyun yazdı. Bu dönem resimlerinde Çukurova'nın pamuk işçilerini konu aldı.

Daha sonra İstanbul'a dönen ve 1951'den sonra Paris'te yaşamını sürdüren Dino zaman zaman Türkiye'ye gelerek sergiler açtı.

Sanatçı ayrıca "Çingeneler" (1950) adlı bir filmin senaryosunu yazmış, ve yönettiği "Göl" adlı belgesel bir filmle yurt dışında Flaherty Ödülü'nü almıştır. (1966)

Tabloları bugün pek çok müzede ve koleksiyonda bulunan ünlü ressamımız Abidin Dino, yaşamının önemli bir bölümünü karısıyla birlikte sürgünde geçirdi.

1950'li yılların başında güçlükle Paris
'e giderek orada yeni bir yaşam düzeni kurdu. Eşi Güzin Dino ile birlikte başlayan mutluluklarla, acılarla, hüzünlerle dolu yeni döneminde, gerek Türkiye'de gerekse sürgünde Fransa'da, güç koşullar altında geçen yıllarda pek çok dünyaca ünlü resimlerini hazırladı. Nâzım Hikmet, Aragon, Picasso, Avni Arbaş, Çetin Altan, Yaşar Kemal, Orhan Veli ve daha niceleri A. Dino'nun her zaman yanıbaşında en yakın dostlarıydı.

"Abidin bu hafta Paris'te Villejuif Hastanesi'nde öldü. Sesini yitirdikten, konuşamayacak hale geldikten üç gün sonra... Ona ait aklıma gelen imgelerin hepsi ister istemez yollar, kervansaraylar, yolculuklarla ilgili. Gezginlerin tetikte olma hali vardı onda... Stüdyosundaki küçük kitaplığının ya da geceleri kaldırdığı portatif şövalesinin önünde Abidin durmadan yolculuklara çıkardı. Gezegenlere dönüşen kadın resimleri yapardı... Sonra çiçek resimleri yapardı, onların boyunlarını, aşka giden Boğaziçi geçitlerini... Şimdi acaba Abidin gene yolculuğa mı çıktı..."

John Berger
Abidin Dino`ya
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin...

Nazım Hikmet

Ve işte MUTLULUĞUN RESMİ:
 

Eşi Güzin Dino (Dikel) dilci, öğretim üyesi, çevirmen, yazardır. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Roman Filolojisi Profesörü Eric Auerbach'ın asistanlığını yapmıştır. 1943 yılında, Adana'da ikamete memur edilmiş olan Abidin Dino ile evlenmiştir. 1946 yılında D.T.C. Fakültesi'nde doçent olarak görev yapmış, 1954 yılında Paris'e yerleşen eşinin yanına gitmiştir. Paris'te Ulusal Bilim Merkezi'nde çalışmış, Doğu Dilleri Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Türkiye'de çeşitli Türk romanları üzerine incelemeler, Fransa'da roman ve şiir çevirileri yapmıştır. Çevirileri, ünlü yayınevlerinde, denemeleri, Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır.

MEKTUPLAR
Sevgilim,
 Penceremden, otelinden çıkıp koskoca valizini taşımanı seyrettim. Çabuk dön! Sevmenin de iniş çıkışları var. Hastabakıcı bugün hastalık tabelama bu duygumun derecesini çizdiye, doktor korkacaktır. Sabah komşu binada göğsüme baktılar. İyiyim. Babacan bir doktor yeşil ışık yaktı ameliyata, yine de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz… Kaç gün? Bilmiyorum. Saat 2' de Londra ile konuştum. Monica evde idi. Octavio gidememiş, film ile ilgili kişilerin seyahatte olduğunu tellemişler. Kızmış, Londra'ya dönmüş, Monica'ya. Octavia'nın borcunu unutmamasını hatırlattım. Haber gelmezse yazar ya da telefon ederim.
 
 Ne iğne ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.
 
 Not: Tam zarfı kapatacaktım. Mm. Dessanis midir, Dessis midir,adını belleyemedim,ressam akademi müdürünün karısı geldi. Çok hoş bir bayan. Gitmiş olmana üzüldü, yarın kocası gelecek. Birkaç gün için gidecekler, gelecek hafta sonunda dönecekler.
 
 Ben de biraz sonra gazete alacağım. Tam bunları yazarken, iğne,termometre, kahvaltı geldi, paldır küldür maça hazırlıyorlar, işin ucunda senin olman, hepsinden etkili. Piyes iyi gidiyor.
 
 abidin
 Montpellier.
 3 ŞUBAT 1967
 



 

Elsa, 1896'da Moskova'da Ella Iurevna Kagan olarak doğmuştu. Letonyalı bir Yahudiydi. On beş yaşında, Mayakovski'yle tanıştı. İç mimari okudu. 1915 yılında, Mayakovski'yi kız kardeşi Lili ve kız kardeşinin kocası Ossip Brik'e takdim etti.

Elsa, 1917 devriminden bir yıl sonra Moskova'da görevli Fransız subayı Andre Triolet ile evlendi. Düğün Paris'te yapıldı ve evlilik iki yıl sürdü yalnızca. Elsa Triolet; Paris, Tahiti, Londra derken Berlin'de Lili'sine, arkadaşları Brik, Çolovski, Jacobson ve Mayakovski'ye kavuştu. Çolovski, 1923'te Elsa'nın mektuplarını içeren "Hayvanat Bahçesi" romanını yayımladı. Gorki'yle tanışan Elsa, ustanın teşvikiyle yazmaya başladı. Paris'e yerleşti.

Ve bir gün... La Coupole lokantasının barında, Louis Aragon ile göz göze geldi. Aragon, Elsa'da; Elsa, Aragon'da eridi. Birbirlerine bakarken kendilerini görüyorlardı belki. Boşuna yazmadı herhalde Aragon, "Elsa'nın gözleri..." şiirini.

Yirminci yüzyılın en büyük ozanlarından,. Dada ve sürrealizm sanat akımlarının öncüsü, yazar ve eleştirmedi.
1939'da evlenen Elsa Triolet-Louis Aragon aşkı artık bir efsaneydi. Paris'in otel köşelerinde yaşanan bir efsane. Merkez, Montparnasse'daki Istria oteliydi. O sıralar hemen tüm yazar ve çizerler otellerde yaşıyorlardı. Paris'in küçük otelleri, enteldi. 1951 yılında Aragon, sevgili "öksüzü, köksüzü, yabancı"sı Elsa'ya "küçük bir Fransa köşesi" armağan etmek, bir ev vermek istedi. Varsıl dostları fotoğrafçı Cartier Bresson'dan altı hektarlık bir ormanın içinde, eski bir su değirmeni satın aldı. Değirmeni, iç mimar Elsa döşedi. Picasso, Fernand Leger, Pablo Neruda, Paul Elouard, François Nourrissier, Jean Richard Bloch, değirmenin sürekli konuklarıydı. Hatta Abidin Dino ve Nazım Hikmet de geçtiler değirmenden.

16 Haziran 1970 günü, Elsa ayna gözlerini kapadı dünyaya. "Kızıl At"ın sayfalarına yazdığı gibi, değirmenin bahçesine gömüldü. On iki yıl sonra Aragon da geldi yanına. İki aşık, özel bir yasayla o bahçede yatıyorlar artık.
 

Ünlü değirmenin içinde, zaman Elsa'nın öldüğü gün durmuş gibi. Aragon'un mor kravatı bir etajerin üstüne atılmış. Kravatın yanında Pablo Neruda'nın onlar için düzenlediği fantezi bir aşk mönüsü var. Dışarda ise Rostropovitch'in, Elsa bahçeye gömülürken çaldığı Bach müziği ve Elsa'nın onca sevdiği bülbül sesleri duyuluyor hâlâ.

Değirmenin sahipleri, konukları, hepsi öldüler. Ama ölümsüzleri ölümlülerden ayıran çizgide, hepsi diriler. Çünkü hepsini tanıyor dünya. Dünya döndükçe unutulmayacaklar.

ELSA'NIN GÖZLERİ
 

Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdaylar üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar

Ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Perumdur benim Golkondum, Hindistan'ım

Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.

ARAGON
ELSA'YA ŞİİRLER
 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu durdurulmuş zamanın işkencesi mavi çanaklarda kan gibi
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler Asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgim hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün sevgim
Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak birşey ellerin için kararan birşey bakışının altında
İşte bu yüzdendir sık sık seni seviyorum deyişim
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakca kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim Bu konuşma
Ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden Pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim.


ARAGON
BIRAKIP GİTTİN BENİ
BEETHOVEN VE ÖLÜMSÜZ SEVGİLİSİ
Ludwig van Beethoven hiç evlenmedi. Ama çevresinde, kendisine yakınlık gösteren epeyce kadın vardı. Öldükten sonra çekmecesinde " Ölümsüz Sevgiliye" ait bir mektup bulundu. Kimdi bu ölümsüz Sevgili?
 
 Ünlü bestecinin1816'da yayımladığı "Uzaktaki Sevdiğime" adlı yapıtından ve müzik öğretmenine umutsuz bir aşktan sözedişinden yola çıkan uzmanlar üç işim üstünde durdular. Antonie Brentano, Josephine Deum ve Dorothea Ertmann.
 
 Fakat bunlar arasında en güçlü aday ilkiydi. Ve Beethoven 1823 yılında Diabelli Çeşitlemeleri'ni ona adadı. 57 yaşında gözlerini hayata kapadığı zaman hala Ölümsüz Sevgilisi'ne duyduğu sonsuz aşkı hasta yüreğinde en değerli sır olarak taşıyordu.
ÖLÜMSÜZ SEVGİLİYE MEKTUP 
 

Ezeli yarim,

Yataktayken bile düşüncelerim üzerinize üşüşüyor. Kimileyin sevinçle, kimileyin hüzünle. Yazgı'nın dualarımızı işitmesini bekliyorum. Bu hayata göğüs gerebilmem için ya tümüyle sizinle birlikte olmalıyım ya da sizi hiç görmemeliyim. Evet, kollarınıza uçup göğsünüzde gerçek barınağımı bulduğumu söyleyene ve kollarınız arasında ruhumu kutsal ruhlar aleminde savrulmaya bırakana dek yaban ellerde bir avare olma azmindeyim.

Heyhat, ne yazık ki bu böyle olmak zorunda. Dinginliğe ereceksiniz, size olan sadakatimden emin olduğunuzda bu dinginliğiniz daha da büyüyecek.

Şunu iyice bilmelisiniz ki sizden gayri hiçbir kadın bu yüreğin sahibi olamaz.Asla asla!
Ah Tanrım, insan böylesine değerli bir kadınla neden hicranı yaşamak zorunda! Şu anda Viyanal'daki yaşamım sefilce. Aşkınız beni fanilerin hem en mutlusu hem de en mutsuzu kıldı.

Bu yaşta, artık hayatımda bir düzene ve dengeye gereksinim duyuyorum.Yaşamakta olduğumuz ilişkide bu iki duygu bir arada olabilir mi?

Meleğim, az önce postanın gideceğini duydum. Dolayısıyla bu mektubun eline hemen ulaşabilmesi için burada kesmem gerekiyor.

Sakin olun. Beni sein. Bugün.. dün..ne gözyaşartıcı bir özlem size duyduğum.. size.. siz..hayatımherşeyim.. size en içten dileklerimi sunuyorum.

Ah n'olur beni sevmeye devam edin, bu aşığınızın sadık yüreğini kesinlikle yanlış değerlendirmeyin.
Hep sizin
Hep benim
Hep ikimizin


Ludvig van Beethoven

I. ABDÜLHAMİD İLE RUHŞAH
İmparatorluğa hükmeden, orduları kumanda eden koca bir Osmanlı padişahı, haremindeki kadınlardan birine delicesine aşık olur mu? Ona mektuplar yazıp " Ayaklarının altına yüzünü sürerek rica ederim" diye odasına davet eder mi? Topkapı Sarayı Müze'si Arşiv'indeki mektuplar gösteriyor ki ,Osmanlı İmparatorluğu'nun başına geçen 1. Abdülhamit böyle büyük, derin bir aşkı yaşamış Ruhşah'ıyla.
 
 I. Abdülhamid tahta geçtiğinde 49 yaşındaydı. Ömrünün 43 yılını saraydan hiç çıkmadan, kapalı kaldığı odada, kitaplarla uğraşarak geçirmişti. Ruhşah için yazdığı mektuplar belki, bu okumaların izlerini taşıyordu: "Kuşca canım, efendim yoluna feda olsun. Hak Taalâ'nın birliği hakkıyçün bilesiz kademin turabına yüz sürerim."
 Ruhşah'ın ikbal ya da Kadın Efendi olduğuna dair bir kayıt yok . Bu yüce aşkın varlığı ise Topkapı Sarayının içinden dışarı taştığı biliniyor yalnızca.. Ruhşah'ın akibeti ise belki kıskanç bir el tarafından sona erdirildi..
 
 1.Abdülhamit'den Ruhşah'a
 Fesüphanallah! Ben kulun siz efendime bu kadar kavuşmayı arzularken benim üzüntüme, elem ve kederime ve perişan halime, derman ve açılmış yarama merhem olursun diye sizden umut beklerken, geceleri yatağıma gelmemenizin sebebi ne olabilir? Ama Allah hakkı için benim ızdırabımı dindirir. Sen bana bu anımda merhamet etmezsen kim merhamet eder. Vallahi bu halimle her gece sabahlarım, bu gece de böyle sabahlamam hak değil. Bu bir iki gecedir gelirsiniz diye beklerken, senin böyle yapmana Allah razı olmaz. Bu gece de bana gelmezsen bilirim ki, bana karşı sevgin yok. Benim bu halimi gören, düşmanım bile olsa bana merhamet eder. Akşam sabah gelip bir anlık oturman iş değildir. Kulun gelir, beni istemiyor musun diyerek, sabaha kadar ayağına yüzünü sürerdi. Benim sana olan bu halimi de Allah bilir. Eğer dünyada ömrüm tamam olsa, ölsem dahi seni düşünürüm. Vallahi sümme billahi halim çok kötü oluyor. Sen de böyle ettikçe, billahi ölüm bana daha hayırlı geliyor.
 
 Ruhşah'ım Hamid'in sana kurban olsun. Mahlukatı ve alemi yaratan Allah, bir kusur ile insanı azap eylemez. Efendim sana bağlanmış bir köleyim. İster döv, istersen öldür. Bu gece gelmen lazımdır; aksi halde vallahi hastalanmama belki de ölümüme sebeb olursun. Ayağın altına yüzümü, gözümü sürerek rica ediyorum. Allah için kendimi durduramıyorum.
 
 Abdülhamid Ruhşah'ına kul kurban olsun. Bir kusur ile beni unutma. Benim vücudum toprak oluncaya, ölünceye kadar senden vazgeçersem, Allah bana layık olduğumu versin.
 
 Efendim; gideyim, belki beni götür diye buyurursun diyorum, ama sen bana götür demiyorsun. İnşallah-u Teala ömrümüz oldukça birbirimizin oluruz. Canım efendim, ben ayağına yüzümü sürerek senden rica ediyorum.
 
 Efendim, Hamid sana kurban olsun. Bu gece gelirseniz, bu kulunuzu ihya edersiniz. Billahi sabretmeye mecalim kalmadı. Hem onun başlangıç gecesidir, kerem senindir. Bu gece kendimi güç zaptettim. Ayağını öpeyim efendim, Allah_u Teala aşkına beni bu gece mahzun eyleme. Sana kul ve kurban olayım efendim.
 
 Abdülhamid


ERIC MARIA REMARQUE İLE MARLENE DIETRICH
Biri MAVİ MELEK filminin unutulmaz yıldızı, diğeri BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK adlı savaş karşıtı romanın yazarı…. Marlene Dietrich ve Remarque 1937 de, Paris'te Lido da ilk kez karşılaştıklarında sabahın ilk ışıklarına kadar sohbet ettiler ve bu ilişki ona en güzel en özlem dolu en hüzünlü mektupları yazdırdı. Çünkü yaşadıkları aşk dünyanın en büyük aşklarından biriydi.
MEKTUP
Küçük tatlı maymunum, bu ne acımasız bir yaşam.. sen dünyanın öbür ucundasın ve ara sıra telgraf cekiyorsun. Mektup yazmak bu kadar zor mu ?
 
 Erich
 7 ARALIK1937
Garip bir an dolaptan takım elbiseni çıkartıyorsun ve cebinden kırmızı rujlu bir mendil buluyorsun.- Paristen beri unutulmuş ve orda kalmış;-ve sevgilim birden odanın sallanmasını önleyemedim,senin kokun,senin saçların,yumuşak dudakların ordaydı ve kanın o uğultulu çaresiz titreyişini hissettim ve bir yıldırım beni dizimden vurup yere fırlattığına inanırken hala ayakta olduğuma şaşıyordum.
 
 Bu huzursuz geceler -kitap okursun ama sonra aslında okumadığını keşfedersin,kitabı kenara koyarsın, ve evin içinde ve bahçede gezinirsin.-insanlarla konuşursun ama onları hiç dinlemediğini fark edersin,-bir köşeye oturur ve birisi sana hitap edince sıçrarsın,-ellerine bakarsın ve avucunun içinde bir şey olmamasına rağmen senin göğsünü hissedersin.
 
 Birden etrafında kurduğun birazcık suni huzurun aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlarsın siyah alev nasılda hızla çarpar ve her şey bir titremeye sahip olma istemine dönüşür sonra mutsuz ve aynı zamanda mutlu olur insan.
 
 Ve sonunda benim hakkımda ne kadar az şey bildiğini düşünürüm.Gideli çok oldu,-benim için çok uzun,_sadece sen yanımda olmadığın için başka şeylerde üstüne eklediğin için Tanıştığımızdan beri ilk kez çalışıyorum ilk önce antibes de başladı ve Paris le devam etti, ama o zaman sadece bir başlangıçtı ve senin bu konuda daha çok şey bilmeni isterdim. Çünkü eskisinden farklı.İçimde bir çok şey silindi ve yeniden tanımlandı.
 
 Bazen benim hakkımdaki bilgin yola çıktığındaki kadar olsa beni asla sevmezsin diye düşünüyorum ama beklide daha fazlasını biliyorsun.Kesinlikle biliyorsun. Bana tamamen bir hiç olduğum zamanda beni sevebileceğini söylemiştin. bir şeyler görmüş olman gerekir ama bazen şimdi görmeni istiyorum. Sabırlı ol tatlı sevgili birazcık daha sabır beni tekrar görene kadar.
 
 Ellerimde ağırlaştı. İşte bu: Bu da her şeyde daha yetkin olduğumdan -sadece o konuda daha az.O konuda değilim sevgilim, artık olamam. Seni tekrar gördüğüm de nasıl olacağını kestiremiyorum-ama bazen kollarım kopup düşecek ve göğsüm patlayacak ve bir kan gölü oluşacakmış gibi geliyor. Ve o zaman seni tekrar göreceğimi hayal ediyorum.
 
 ERİCH
 20 ARALIK 1938

FRANZ KAFKA İLE MİLENA
Dünyanın en masum aşklarından biri Kafka ile Milena aşkıdır. Birbirlerini görmeden dostça başlayan mektuplar kısa bir süre sonra tutkulu sevgiye dönüşür. Üç yıl süren bu mektuplaşmalarda iki ya da üç kez buluşurlar. Kafka nişanlı, Milena ise evli ve mutsuzdur, ikisi de yahudidir. . Kafka'yı almancadan çekçeye çeviren kadındır Milena. Tanışmaları da bu yüzden olmuştur zaten. Bu çevirileri izleyen yıllarda, uzun uzun, içtenlikle yazışmışlardır. Birbirlerine aşık olmuşlar, birkaç kez de buluşmuşlardır. Ne var ki bu büyük gönül serüveni, hep platonik olarak kalmıştır. O ürkünç yılların labirentlerinde; yahudi olmaları yüzünden, nazilerce yargısız olarak mahkûm edilmiş olmanın o dayanılmaz yılgınlığını yaşamışlardır her ikisi de...
 
 Milena sonradan kocasından ayrılır, Hitler döneminde, yahudi dostu diye toplama kampında özgürlüğüne kavuşamadan ölürken, Kafka'da hastalığını yenemeyip olgunluk döneminde ölmüştür. Dünyanın en platonik, en derin aşkını yaşamışlar ve sonsuzluğa bu aşkla ulaşmışlardır.
MEKTUPLAR
 

Sevgilim, bana böylesine işkence etmen için ne yaptım? Bugün gene mektup yok; ne ilk postadan, ne de ikincisinden. Bana acı çektiriyorsun! Senden bir yazılı sözcük beni mutlu ederdi! Anlaşılan yeterince kahrımı çektin benim; bunun başka bir açıklaması yok, hem şaşılacak bir şey de değil; ama anlaşılamayacak olan, senin yazıp bunu bana söylemen. Gene de yaşamımı sürdüreceksem şu bir türlü sona ermeyen son birkaç günde yaptığım gibi senden boşuna haber beklemeye dayanamam. Ama artık senden haber alma umudunu yitirdim. Bana susarak söylediğin "elveda"yı ben de yinelemek zorundayım. Postaya verilmesin diye bu mektubun üstüne bedenimi kapamak isterdim; ama bunun postalanması gerek. Bundan sonra mektup beklemeyeceğim.
Franz
…………………
Beni sana getirecek bir yol bulmuştum, karanlıktan aydınlığa kavuşacaktım. Bu yolu umutla, sevinçle kazmış, kendimden de bir şeyler katmıştım. Bir çırpıda yüreğimle açtığım bu yolu kapatmak, ağır ağır dönmek, vazgeçmek zor geliyor biraz, elbet yüreğim sızlar. (...) Bak Milena, "En çok seni seviyorum" diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, "Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla" dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki."
…………………………….
'...Milena, Milena, Milena... adından başka şey yazamıyorum... Yazmalıyım ama! Bugün şaşkınım, yorgunum ve sensizim Milena. Nasıl bitik olmayayım?'
Franz Kafka
………
"…..yazdıklarınızı göndermek istemiyorsunuz bana öyle mi? İnanmıyorsunuz bana öyleyse. Kafamda yarattığım kadını sarsar mı sandınız? ..."*
Franz Kafka
………………

"Yarım saattir iki mektubunla kartını okuyorum (Zarfı da; nasıl oluyor da postacılar adresleri okuyabiliyor, şaşırıyorum!), gülerek okuduğumun neden sonra farkına vardım. Hangi kral benim kadar mutlu olmuştur? Odama geliyorum, masanın üstünde üç mektup beni bekliyor, bütün işim açıp okumak onları -ellerim ne ağır iş görürmüş meğer- yaslanıyorum koltuğa bu mutluluğa erdiğime inanamıyorum..."
"Seni sevip sevmediğimi soruyorsun durmadan, çok güç bunun karşılığını vermek Milena, mektupla hiç verilemez hele... Yalnız n'olursun, çağırma beni Viyana'ya, yazma bu konuda; gelmeyeceğim, ama bu konuda ettiğin her söz, etime batan kızgın bir şiş sanki, yakıyor, geçmiyor acısı, gün geçtikçe daha da yakıyor...
Demek çiçek gönderdiler sana? Üzüldüm... Odanda duruyor, öyle mi? Dediğim gibi, odandaki dolap olsaydım, güpegündüz, birdenbire çıkıverirdim odandan... O çiçekler soluncaya değin dışarda dururdum hiç değilse. Hoşuma gitmedi. Her şey o kadar uzak ki..."

………
Durmadan soruyorum kendime:Anladı mı verdiğim karşılığı diyorum,ama öyle bir hava içindeyim ki,başka türlü olamazdı yanıtım; aşırı yumuşaktı bile,aşırı aldatıcı,aşırı göz kamaştırıcıydı.Durmadan gece gündüz soruyorum kendime işte;sizden gelecek mektubu çarpıntılar içinde bekliyorum,boşuna yiyorum kendimi;bir hafta durmamacasına taşa bir çivi çakmakla görevlendirilmişim sanki,ama çivi de işçi de benim Milena!
Bir söylentiye göre-inanmak istemiyorum-işçilerin grevi yüzünden bu akşamdan sonra Tirol postası işlemeyecekmiş.
Senin F.

Seni gördüm düşümde bu sabah gene.Yan yana oturuyoruz…Sen itiyorsun beni,ama kızmadan;gülerek.Üzülüyorum,ittiğin için değil,seni itmeye zorlayan davranışıma üzülüyorum.Sızlanmayan,yakınmayan herhangi bir kadına davranır gibi davranıyorum sana;sessizliğin ardındaki sesi-hem de bana seslenen sesi-duymadığıma üzülüyorum.Duyamadım mı dersin?Duymuş da olsam karşılık veremedim ya!
İlk düşümden daha bitik,daha kötü ayrıldım yanından.Bir yerde okumuş olacağım,bir benzetiş geldi şimdi usuma:
Ateşten örülmüş uzun yalımlardır sevgilim,dolaşır yeryüzünü,sarar beni.Ama sardıklarını değil,görmesini bilenleri sürükler ardından…
Senin
(Adımı da yitirdim!Küçüle küçüle 'Senin' kaldı yalnız.)

NOT:Milena'nın Kafka'ya yazdığı mektuplar bulunamamıştır.Yalnız,Kafka'nın yakın arkadaşı Max Brod,Kafka'yı anlatan kitabında,Milena'nın kendisine yazdığı birkaç mektubu yayınlamıştır.Kafka'yla ilgili bu mektuplar,Milena hakkında çok az da olsa bir fikir veriyor.
MİLENA'DAN ORTAK ARKADAŞLARI MAX BROD'A…
Sizden çok büyük bir dileğim var;bilirsiniz,Franz yazmaz durumunu,'iyiyim' diyor,'sağlığım gereğinden daha da iyi'deyip geçiştiriyor hep.Çok güç bu sevgili adamı anlamak.Onun için size yakarıyorum,gerçekten yakarıyorum size:Üzüntülerinin nedeni bensem,ağrılarına benim yüzümden katlanıyorsa,hemen yazın bana,olur mu?Ele vermem sizi söz veriyorum.Yazacağınızı ummak bile rahatlattı beni.Nasıl yardım edebilirim ona,bilmiyorum;gene de bir yardımım dokunabileceğini sezinlemiyor değilim.İnsan sizi sevmek,sizinle övünmek zorundaymış…Franz öyle diyor.Ben de aynı şeyleri duyuyorum sizin için: Sonsuz bir güven var içimde size karşı,şimdiden teşekkür ederim.
 
 M.P. 21 TEMMUZ 1920

HENRY MİLLER İLE HOKI TOKUDA
Ünlü Amerika'lı yazar Henry Miller aşklarıyla da tanınmıştır. Marlyn Monreo'yla yaptığı evlilik herkes tarafından bilinir. Ama Henry Miller en büyük aşkını Hoki Tokuda'yla, geç yaşlarında yaşamıştır.
 
 1966 da Henry Miller 75 yaşındaydı. 1966'nın şubat ayında Miller, yakın arkadaşı Dr. Lee Siegel'in evine masa tenisi oynamaya gittiğinde Hogi Tokuda ile karşılaştı. Tokuda 27 yaşında, çok güzel bir kadındı ve ülkesinden yeni gelmişti. Usta bir caz şarkıcısı ve piyanistti. Kısa süre sonra Miller, onun sahneye çıktığı " Imperial Gardens'a gitmeye başladı ve ona sırılsıklam aşık oldu. Tokuda ve Miller 10 Eylül 1967 de evlendiler. Ve ayrıldıktan sonra da aşklarını tüketemediler ve aşk mektupları sürdü.
MEKTUP
Henry Miller'den Hoki Tokuda'ya
 
 Birtaneme,
 
 Ve aşk şarkısı hala sürüyor.
 Hiç " curette" diye bir şey duydun mu? Kürtajdan sonra rahmi kazımak için kullanılan bir aletin adı. Bu öğleden sonra sanki ruhumun içinde "curret" kullanmışsın gibiydi. Artık " Japon hastalığı" ndan ölmeyeceğime emin olabilirim. Hem bana acı ve azap veren bu yaranın artık iyileştiğini hissediyorum. Bir başka savaşta çarpışmak için yaşayacağım, belki de her zamankinden daha çılgınca aşık olmak için. Nasıl bir cerrahsın sen! Ne sihirbazsın! Hepsi bir damla kan akmadan kayboldu. " Romantik Şanssızlıklar Kitabı" na bugünü ve saati not etmeliyim.
 
 Gerçekten, sevgili Hoki, sen düşündüğümden daha güçlü, daha cesaretli, daha dürüst ve daha hassassın. Açık sözlülüünün beni bu deli aşk hastalığının yaratabileceği yanılgılardan korumak için olduğunu biliyorum. Bu bana " The Tale of the Genji" ( Genji'nin hikayesinden bir cümle hatırlatıyor. " Bizi cezbedenler genellikle keşfedilmemiş olanlardır ve Genji ona en az cesaret verenlere en derin bir biçimde aşık olma eğilimini gösterir."
 
 Seni düşlediğim gibi değil, olduğun gibi kabul etmem gerektiğini söylemiştim. Seni kendini eleştirirken, zayıflıklarını, zaaflarını, yanlışlıklarını açıklarken dinlemek; sonunda kadının aşığını belirli bir uzaklıkta tutarak " Tamam teslim oluyorum; bana sahip olabilirsin ama benim bir cüzamlı olduğumu bilmeni istiyorum" dediği duygusal bir oyunu izliyormuşum gibiydi. Onun " Benim istediğim aşkı hiçbir erkek veremez" dediğini duymaktansa, böyle gaddar bir durum daha iyi olabilir.
 
 Eğer sana uykusuz bir gece ve kendimi verseydim, bu, güzel bir kadının yanında ona dokunmaksızın yatmak zorunda olduğum, hayatımdaki çok ender anlardan biri olurdu. Şafak söktüğünde en azından yüzüne bakabiliyor olurdum. Geceleri yüzünde incelenip keşfedilecek apayrı bir dünya var. Bu Hoki'nin uyanık zamanlarında takındığından tamamiyle farklı bir çehre. Bazı okyanus tanrıçalarınınki gibi lavdan oyulmuş, bir yabancının çehresi. Eski zamanları hatırlatırcasına oyulmuş hatlar gözler kapalıyken daha da gizemli. Neredeyse vahşi bir yüz; çok çok eski bir şehirden -Akor Wat gibi- veya Atlantis'in sular altındaki kalıntılarından dirilip de gelmiş gibi. Uykuda değil de zaman efsanesinde kaybolmuş, yaşlanmayan biriydin. Dünyaya sunduğun yüz bir çeşit çehreyi tanıdıktan sonra uzun süre sonra da uykudaki yüzünü hep hatırlayacağım. Bu yüz senin hiç görmemiş olduğun hayali bir yüz olacak ve ben onu durmadan değişen Hoki ile durmadan araştıran Henry arasında gizli bir bağ olarak hep koruyacağım. Bu benim hazinem ve tesellim.
 
 ……… Senin için " Seni Seviyorum" " Seni Özlüyorum" " Seni İstiyorum" " Sana İhtiyacım Var" demek ne kadar güç olsa da , daima yanında olacağım. (her zaman ve her koşulda orada olacağım!) Teselli edici olmak, hiç de yabana atılacak bir görev değil. Bunu bilmek bütün aptalca sorularıma verilebilecek en iyi cevap. Bu, Meryem Ana'nın parmağını bir çocuğun dudaklarına koyarak, " Şşş, sus yavrum! " demesi gibi bir şey.
 
 Burada kesiyorum. Saat onbir ve hala yediğim birkaç lokma bir şeyle duruyorum, üstelik dünya turuna çıkmış birkaç kaçıkla iki saatlik olanüstü bir konuşma yaptım.
 
 Bu gece seninle rüyalarımda buluşacağım. Beni gülüşümden tanıyacaksın. Ve sen Azumaya'nın şu sözlerini söylüyor olacaksın. " Kapı sürgülü değil. Çabuk gel ve benimle konuş. Ben başkasının gelinimiyim ki böyle dikkatli ve utangaç olasın? "
 
 Henry-San'ın
 " İyi Geceler" diler
 Ağustos 1966

KIZKUMU AŞIKLARI


Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz...
 Hal böyle olunca, kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii... Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını... Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya...
 
 Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşklarını yaşıyorlar.
 Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor.
 Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru...
 
 Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız...
 
 Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara...
 İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor!
 Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla...
 Kız kayığa kadar koşabiliyor...
 
 Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip salıyor okunu...
 Ve ne yazık !
 Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor...
 
 Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış...
 Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!...Yalnızca Marmaris'e 1.5 saat uzaklıktaki denizin içinde, kızın akan kanıyla kızıla boyanmış yolun tam ortasında, bir heykel var şimdi..
 Bu masala dönüşen gerçek aşkın anısına dikilmiş.
 
KRAL EDWARD İLE WALLIS SIMPSON


Dünyanın en büyük aşklarından biri de İngiltere'de Kral Edward ve uğruna tahtı bıraktığı Amerikalı Wallis Simpson'ın aşkıdır.
 
 ABD'nin Baltimore şehrinde doğan Wallis Simpson, oldukça zengin bir aileden gelmesine rağmen, babasının ölmesiyle sıkıntılı bir genç kızlık dönemi geçirmişti. 19 yaşındayken bir deniz subayı ile yaptığı ilk evliliği, eşinin çok içmesi sonunda çabucak sona ermişti. İkinci evliliği sırasında İngiltere'de, veliaht Prens Edward ile tanıştı. Windsor Dükü Edward çok zeki ve kültürlü üstelik bütün kadınların aşık olduğu yakışıklı bir adamdı. Ana dili gibi Almanca, iyi Fransızca ve İspanyolca konuşuyordu. Fakat Prens Edward Vallis Simpon'u tanır tanımaz onun büyüsüne kapılmıştı. Oysa güzel bir kadın sayılmazdı ama Wallis çok zevkli, neşeli ve kültürlü bir kadındı. Bir yere girdiğinde o mekan parıldardı. O sırada Galler Prensi ünvanını taşıyan Edward'la Londra sosyetesinde tanıştıktan kısa bir süre sonra birbirlerine aşık olduklarını anladılar.
 
 1936'da İngiltere'de Kral 5. George öldü. 42 yaşındaki varisi 8. Edward adıyla tahta çıktı. Wallis ise sevdiği adamla evlenebilmek için Haziran 1936'da boşanma davası açtı. Ancak iki kere boşanmış bir Amerikalı kadınla, bir yabancıyla, bir kralın evlenmesine İngiliz yasaları, kiliseleri ve gelenekleri izin vermezdi. Evlenmesinin mümkün olmadığını bilen 8. Edward, aynı yılın 10 Aralık günü, sevgilisi Amerikalı dul Wallis Simpson ile evlenebilmek için tacından, tahtından vazgeçmeye karar verdi.
 
 Kral Edward, deli gibi aşık olduğu Amerikalı Wallis Simpson ile evlenmek için tahttan indiğini heyecanlı ama kararlı bir ifadeyle 1936 yılının Aralık ayında radyodan duyurduğu zaman herkes şok olmuştu. Kral Edward aşkı uğruna tahtını kardeşine bırakıyordu. Ve yalnızca 325 gün krallık yapmıştı.
 
 Ve altı ay sonra, 3 Haziran 1937'de, Avrupa'nın romantik gençlerinin göz yaşları arasında, Edward ve Wallis Fransa'da Conde Şatosu'nda evlendiler.
 
 Tacını kaybettikten sonra Windsor Dükü ünvanını alan Edward, 3 Haziran 1937'de Fransa' da, Avrupa'nın romantik gençlerinin göz yaşları arasında, Edward ve Wallis Fransa'da Conde Şatosu'nda sevdiği kadınla evlendi.
 
 O günden sonra Edward ve (uğruna tahtı terk ettiği) Wallis halkın gözünde monarşinin kurbanı, sınır tanımayan aşkın sembolleriydiler.
 
 Bütün dünya bu zarif ve mütevazı çifti 'Tahta ve ülkesine karşı vazifesini yerine getirmeyip aşkı tercih ettiği için Kraliyet Ailesi tarafından dışlanan, Londra Hükümeti tarafından hor görülen bir mazlum' olarak sevdi, kabul etti. .
 Çiftin aşkı, 20. yüzyılın en büyük aşklarından biri olarak çok konuşuldu. Edward 1972'de, Wallis ise 1986'da öldü.
 Kral Edward, dul Amerika'lı Wallis Simpson için tahtını terk edince, İngiltere tarihi mi değişti? Hayır. Ama kralların da aşık olunca, saltanatı terk edeceğini ve aşkın gücünü insanlık bir daha anladı..

ROSENBERGLER


Birçok kişi tarafından Amerika'da McCarthy dönemine özgü aşırılıkların sonucu olarak değerlendirilen davada, Rosenbergler'in masum olduğu dile getirilmiş, hem ABD içinde, hem de uluslararası alanda Rosenberglerin serbest bırakılması için kampanyalar düzenlenmişti. Ancak, dava sırasında Rosenberglere "suçu kabul etme" baskısı yapan ABD yönetimi, bunun için "hayatlarını bağışlama ve serbest bırakma" gibi öneriler de getirmişti. Ama Rosenbergler, bu teklifleri reddedip, masum olduklarını yinelemişlerdi.
 
 Ve gerçekten de masum oldukları 50 yıl sonra anlaşılmıştır. Sovyet casusu oldukları iddiasıyla idam edilen Ethel ve Julius Rosenberg'in davasının baş tanığı Ethel'in kardeşi David Greenglass, yalan ifade verdiğini itiraf etti. Rosenbergler mahkemeye çıkarıldığında suçlama altında olduğunu ve karısı Ruth ile birlikte mahkum edilmekten korktuğunu, daha sonra McCarthy'nin yardımcısı olan savcı yardımcısı Roy Cohn'un yalan söylemesi için kendisini cesaretlendirdiğini anlattı
 
 Ethel ve Julius Rossenberg elektrikli sandalyede idam edilerek haksız yere öldürüldüler ama onların aşkı ölümsüzdü. Ve ayrı ayrı hücrelerden birbirlerine yazdıkları mektuplar, bütün dillere çevrilerek bu aşkın ölümsüzlüğüne tanıklık etti.
MEKTUPLAR
Benim canım sevgilim,
 
 Beni saran kollarından koparken ne kadar isteksizdim ahh.. Ve hücreme yaklaşırken adımlarım nasıl geri geri gidiyordu bilsen... Hücre- sessiz, acımasız ve umursamaz tavırlı, sahibinin gidişinin farkında değilmiş gibi görünen ama sonunda döneceğini bilerek böbürlenen hücre, orada beni bekliyordu. Dudaklarım, konulmaz bir açlık içinde, seninkilerle kenetleneli yalnızca üç gün oluyor. Daha üç gün önce, yıllardır sevdiğim, garip bir aşinalık, garip bir yabancılık duyduğum, sayısız geceler boyu yanında yattığım ve tatlı uyuduğum o varlığa kondu gözlerim. Takvime göre yalnızca üç gün, bana sorarsan aradan birçok evren çağı geçti ve ben seninle sanki hiç konuşmadım da konuştuğumu düşte gördüm. Sevgilim "kendimden geçtim " derken benim yerime de konuşmuş oluyorsun. Tırmandığın basamaklar, içeri girdiğimde beliren görüntün. Manny'nin kulağıma boğuk boğuk gelen sesi, içinde bulunduğumuz oda .. Hepsi ve herşey öyle çılgın bir gümbürtüyle bilincime aktı ki, ağzımı açamaz oldum . Sonra, fiziksel selamlaşmamızın acı veren eşsiz tadına daha tümüyle varmadan, bununla birlikte, içtikçe daha çok susadığımın bilincinde olarak ayrıldığımı ve kaldırılmaz bir masanın aramızda olduğunu gördum..!
 Ahh, Monsieur, Je t'aime, Je t'adore. Büyük yalnızlık duyan karın Ethel
 ( Ethel ve Julius Rosenberg'lerin hapishanede birbirlerine yazdığı mektuplardan)

SIMONE BEAUVOIR İLE NELSON ALGREN




Simone de Beauvoir , yazmak ve direnişi öğretmekle bütünleşmiş entelektüel bir kadın. Fransız yazar, büyük düşünür. Feminist akımın öncüsü.. Jean Paul Sartre' la birlikte VAROLUŞÇULUK akımının öncülerinden.. Ama Simone, Amerika'ya yaptığı bir yolculukta Nelson Algren'le tanıştı. Ve aşık oldu. Hem Amerika'yı keşif hem yakıcı bir tutku anlamını taşıyan bu aşk,1947 yılından 1964' e kadar mektuplar aracılığıyla sürdü. Ve bu aşk ondan sonra da bu ünlü düşünür kadının hayatında, en büyük etken olarak kaldı ve anıldı. 

MEKTUPLAR

Nelson aşkım biliyorsun o sevgili mektuplarının altına el yazınla yazdığın ismini nasılda seviyorum, işte bu yüzden bu ismi kullanmaya karar verdim.Yakışıklı bir adamın kullanabileceği güzel bir isim.Sana çok yakışıyor. senin ismin ya bu yeter aslında . Seninle ilgili hiçbir şeyden şikayetci değilim,her şeyini olduğu gibi kabul ediyorum.
 
 İşte böyle biricik aşkım. Bu sabah köy nasıl güzeldi bir bilsen. Öyle huzurlu öyle sessiz öyle sıcaktı ki bu güzelliği ingilizce kelimelerle anlatamam. Aslında İngilizce yazmak benim için bir açıdan iyi. Böylece kötü edebiyat yapamam, aslında hiç edebiyat yapmam.
 
 Sadece söylemek istediğim şeyi en kısa yoldan söyleyeceğim:köy huzur doluydu,sessiz ve sıcaktı ve çok güzeldi. Akşam yemeğinden sonra bahçede uzun uzun oturup maviliğini pembeliğini kaybeden gökyüzünü,çatılarda belirmeye başlayan pırıl pırıl ay ışığını seyrettim. İki gözü ve yüreği olan bir insan olduğum için öyle mutlu oldum ki, bahçede tomurcuk veren öyle güzel güller var ki, senin benim için aldığın çiçekler ( bu çiçekleri büyük bir iştahla yiyorum ) dışında hiçbir çiçeği sevmem ama bu güller büyüledi beni: Bu kadar güzel şeyleri kimsenin vermemiş olması çok tuhaf. Sanki bir hediye gibiler ama kimsenin vermediği bir hediye. Bazı insanlar Tanrının bunları bahşettiğini düşünebilir : ama hiçbir tanrının bahşedemeyeceği hediyeler bunlar. Kiraz ağaçlarını da çok seviyorum Saint Remy 'den Paris'e kadar tren yolunun kıyısında kiraz ağaçları vardı hepsinini dallarını kiraz basmış. Çocukluğumdan beri gördüğüm eski bir resim bu, yine de yeni gibi sana olan aşkım her gün nasıl yenileniyorsa bu resim de her yaz öyle yenileniyor …
 
 Dün gece çok geç yattım, şimdi öyle yorgunum ki şu anda yataktayım , uyuyacağım ancak birkaç kelime daha yazabilirim. Yazarken neler saçmaladığım hiç önemli değil, beni ilgilendiren sadece sana yazdığım gerçeği. Seni öpebilmek gibi bir şey bu. Fiziksel bir şey ,sana mektup yazarken parmaklarımda sana olan aşkımı hisedebiliyorum . Kişinini birine olan sevgisini sadece kafasında değil, bedeninin yaşayan herhangi bir parçasında hissetmesi müthiş bir şey. Yazmak öpüşmek kadar güzel değil ,hatta biraz yavan ,yalnız ve hüzünlü;ama hiçbir şey yapamamaktan iyidir.Başka bir seçeneğimde yok zaten. Görüyorsun işte aklıma ne gelirse yazıyorum ,hoşcakal dememek için aptalca şeyler yazıyorum .
 
 Bu sabah gecen gece tanıştığım Amerikalı kızla bir saat geçirdim. Cafe De Flore un terasında oturup konuştuk. Güzel bir kızdı ;ama aptalın tekiydi yine de İngilizce konuştuğum için mutluyum. Başlarda çok utandım sonra kelimeleri hatırlamaya başladım. Buradan bahçeden, pencereden saat başı uçakların yavaş yavaş havaalanına indiğini ya da şiddetle uçuşunu görüyorum. Ne zaman bir uçak görsem aklıma sen düşüyorsun aklıma, bir olaya da gerek yok aslında sen hep aklımdasın. Benimle yaşıyorsun gece gündüz..
 
 Şimdi benimle uyuyacaksın. Hoşcakal hoşcakal, çok yorgunum. Hoşcakal demek istemiyorsam rüyalarıma konuk ol. Rüyalarıma girme nezaketini gösteremiyorsun hiç, keşke bu akşam girsen. Bu mektubumla öpüyorum seni sonra ışıkları söndürüp gözlerimi kapayacak, dudaklarımda dudaklarının tadını hissetmeye çalışacağım. Kollarının belimi sardığını hissedeceğim, böyle uyuklarım inşallah.
 
 Simone 'un
 29 HAZİRAN 1947 SALI

KATHERINE HEPBURN İLE SPENCER TRACY


 


 

Beyazperdenin öncü feministi; hep erkeklerle eşit, giderek üstün olmaya girişmiş ve bunu her zaman da başarmış olan çağdaş kadın portresi ve Oscarlarına bakılırsa yüzyılın en iyi oyuncusu Katharine Hepburn'un asıl ünü Spencer Tracy ile yaşadığı büyük, ölümsüz aşkıyla sürmüştür.

Sinemanın "aykırı" oyuncusu Katharine Hepburn... Hollywood'un en parlak dönemlerinde yıldızlaştı ve kariyerinin sonuna kadar da saygı duyulan bir entelektüel ve hayranlık uyandıran bir "kraliçe" olarak kaldı. İlk filmlerinde genellikle güçlü kadın rollerinde göründü. Kariyeri boyunca 12 kez aday gösterildiği Oscar'ı 4 kez kazanarak bir rekora imza attı.

Feminist bir annenin entelektüel kızı olarak, Hollywood'un erkek egemen yapısı içinde kendine ait bir alan yarattı ve hayata karşı duruşuyla "diğerlerinden" ayrıldı Katherine Hepburn. Bir röportajında "Kayda değer bir hayat yaşadım, ama annem ve babamla karşılaştırıldığımda vasat kalıyorum" demiş olsa da o hep farklıydı, hep ayrı...


Kurallarını erkeklerin koyduğu bir dünyada kendi doğrularının peşinden gitti ve inandıklarından hiç ödün vermedi. Parasız röportaj yapmayı reddetmesi, hayranlarından uzak durması, özel yaşamını gizli tutmak istemesi bu ödünsüz tavrının yansımasıydı hep. Kendini ifade etme biçimiyle ve film setlerinde yönetmenlerle kurduğu ilişkiyle "aykırı" bir yıldız kimliği yarattı. Çağdaşı kadınların aksine o hep pantolon giymeyi yeğledi. Herkesin başka biri olmak istediği bu dünyada, kendisi olmayı ve öyle kalmayı seçti. Dönemin suya sabuna dokunmayan salon komedilerine bile bugün bile etkisini kaybetmemiş gibi görünen bir derinlik ve zeki bir espri anlayışı katmayı başarmıştı.

1999'da Amerikan Film Enstitüsü'nün "bütün zamanların en büyük kadın oyuncusu" ilan ettiği Katharine Hepburn, 29 Haziran 2003'te 96 yaşında yaşama veda etti.

Katharine Hepburn hayatı fırtınalarla yaşadı. Bu fırtınalardan en büyüğü Spencer Tracy ile 1942 yılında "Woman of the Year" filminde rol almasıyla başladı. Bu filmdeki rolü ile yeniden Oscar'a aday gösterilen Hepburn, sahne arkasında ise Tracy ile büyük bir aşk yaşamaya başladı. Tracy'nin 1928'den beri evli olması ve üstüne üstlük koyu bir katolik olan Tracy'nin eşinden boşanmaması nedeniyle ikili hiç evlenmedi. Ama ilişkileri, Tracy 1967 yılında ölene kadar sürdü. Birlikte 9 filmde rol aldılar. Sinema tarihinin en mükemmel çifti olarak gösterilen Hepburn ve Tracy, hala Hollywood'un bu alandaki en büyük ilham kaynağı. Aşkları tüm olanaksızlıklara karşı direnmişti. " Onun için her şeyi yaparım" diyordu Katherine Hepburn. Ve Spancer Tracy de evli olması, boşanmasının imkansızlığına karşın 30 yıla yakın zaman yalnızca Katherine Hepburn'u sevdi. Ölürken de yanındaydı sevdiği kadın.

 

bırakıp gittin beni bütün kapılarda
bütün çöllerde tek başıma kodun
şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin
sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam
hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını
denizde dalgakırandan da bos boşluğunu bir günün
seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği

bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz
her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni
yarim kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin
düsen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden

başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç
bana bakıp görmediğin için
ben yokken içini çektiğin için

ayağına düsen gölgene acıdın mi hiç sen

ARAGON
MUTLU AŞK YOKTUR
Hiçbir şey elinde değildir insanın:
 Ne gücü, ne güçsüzlüğü, ne de yüreği.
 Açtığını sansa da kollarını, gölgesi bir haçtır onun.
 Paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.
 Bir garip, bir acılı boşluktur günleri.
 Mutlu aşk yoktur.
 
 Bir başka kader için giydirilmiş
 Silahsız askerlere benzer hayatı.
 Çaresiz, kararsız kaldıktan sonra akşamları,
 Neye yarar ki sabahları erkenden uyanmaları.
 Söyle bunları bir tanem, tut gözyaşlarını.
 Mutlu aşk yoktur.
 
 Güzelim, sevgilim, kanayan yaram benim.
 Yaralı bir kuş gibi taşırım yüreğimde seni.
 Ve onlar bakarlar bilmeksizin, geçerken biz,
 Tekrarlayıp ardımdan benim ördüğüm sözleri:
 Ve apansız ölürler iri gözlerin için
 Mutlu aşk yoktur.
 
 Vakit yok artık öğrenmeye hayatı.
 Ağlasın birlikte yüreklerimiz gün ışıyıncaya dek.
 Küçümencik bir şarkı için bile nice mutsuzluk gerek.
 Bir ürperişi bile nice pişmanlıkla ödemek.
 Bir ezgi için bile nice gözyaşları dökmek
 Mutlu aşk yoktur.
 
 Hüsranla bitmeyen aşk yoktur.
 Yara açmayan aşk yoktur kalpte.
 İz bırakmayan aşk yoktur insanda.
 Ve tıpkı senin gibidir vatan aşkı da.
 Gözyaşlarına boğulmayan aşk yoktur.
 Mutlu aşk yoktur.
 İkimizin aşkıdır bu gene de.
 
 LOUİS ARAGON

Sevgilim
Masamın başında penceremin önünden yazıyorum sana, şimdi Ferit buradaydı, Çarşamba onlara yemeğe gideceğim. Simone bu akşam St. Cere'ye gidiyor, sabah Secuirite Social'e gittim, benim reçeteleri vermeleri için, gene, senin Carte de Sejours'un lazım, onu bana hemen yolla, iki günde ben de sana yollarım, fotokopi istemiyorlar.
Bu sabah, senden mektup yoktu, Octavio'nun çeki de, acaba sen doğru bankaya mı yolladın? Almanya'dan resimlerin parası geldi,senin bankana yatırdım mektubu; benim imzamla oluyormuş. Yarın vergi declarationu için gideceğim, şimdilik hep böyle işlerle meşgulüm, hizmetçiyi şimdilik tutacağım ev biraz temizlensin, sonra vazgeçerim,80 frank ayda. Ev bildiğin gibi hoş fakat sensiz.
M.Demoisoin selam söyledi sana. Bir iki güne kadar muntazam çalışmaya gayret edeceğim. Sana gelecek hafta Françoise Hugo gelecek, önce telefon edecek. Cecile'de gelecek buraya dönmeden. Mmm.Yvonne (bakkal) da seni sordu.
Ben seni düşünüp seni konuşmaktan başka bir şey yapamıyorum ciddi.
Çok öperim.


Güzin
3 NİSAN 1967
 
ARAGON İLE ELSA

Ne güzel şey hatırlamak seni;
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmaklarının ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipek dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

NAZIM HİKMET
PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ 21-22 ŞİİRLERİ
 

22 Eylül 1945

Kitap okurum:
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim:
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim:
karşımda sen oturursun,
çalışırım:
karşımda sen.
Sen ki, her yerde "hâzırı nâzır"ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin:
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
MEKTUP 06
Bu geç vakit
 bu sonbahar gecesinde
 kelimelerinle doluyum;
 zaman gibi, madde gibi ebedî,
 göz gibi çıplak,
 el gibi ağır
 ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
 kelimeler.
 Kelimelerin geldiler bana,
 yüreğinden, kafandan, etindendiler.
 Kelimelerin getirdiler seni,
 onlar : ana,
 onlar : kadın
 ve yoldaş olan...
 Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
 kelimelerin insandılar...
 
 NAZIM HİKMET
MEKTUP 05
 

Saat beşte akşam oluyor:
insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla.
Yağmur taşıdıkları belli.
Birçoğu
elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar...
Bizim odanın yüz mumluğu,
terzilerin gaz lambası yandı.
Terziler ıhlamur içiyorlar...
Kış geldi demektir...
Üşüyorum.
Fakat kederli değilim.
Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır:
kış günleri hapisanede,
sade hapisanede değil,
bu kocaman
bu ısınası
bu ısınacak dünyada
üşüyüp
kederli olmamak...

NAZIM HİKMET
MEKTUP 04
 

Sıcaklar bildiğin gibi değil
ve ben ki yalı uşağıyım,
deniz ne kadar uzak...

İkiyle beş arası
cibinliğin altına uzanarak
ter içinde
kımıldanmadan
gözlerim açık
dinliyorum sineklerin uğultusunu.
Biliyorum:
şimdi avluda
duvarlara çarpıyorlardır suyu,
kızgın, kırmızı taşlar tütüyordur.
Ve dışarda, otları yanmış kalenin eteğinde
bir kezzap aydınlığı içindedir
simsiyah kiremitleriyle şehir...

Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor.
sonra kayboluyor birdenbire.
Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup,
yumuşak, tüylü ayaklarıyla dolaşarak
bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak.
Ve zaman zaman
ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde
bir korku halinde tabiatı...

Bir zelzele olabilir.
Zaten üç günlük yere geldi,
salladı çapanoğlu Yozgad'ı.
Ve yerlilerin kavlince:
altı tekmil tuz madeni olduğundan
yıkılacak Çankırı şehri
kıyametten kırk gün önce.
Yatıp bir gece
başın bir kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha...
Ölümün bu kadar körü ve mendeburu...
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
daha bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,
birçok
çok mühim şeyler.

NAZIM HİKMET
MEKTUP 03
 

Bugün çarşamba:
- biliyorsun -
Çankırı'nın pazarı.
Demir kapımızdan geçip
kamış sepetimizde bize kadar gelecek
yumurtası, bulguru,
yaldızlı, mor patlıcanları...

Dün köylerden inenleri seyrettim:
yorgundular,
kurnaz
ve şüpheli,
ve kaşlarının altında keder.
Erkekler eşeklerde,
kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler.
Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır.
Herhalde iki çarşambadır pazarda:
kırmızı başörtülü
'kibirsiz' İstanbulluyu aramışlardır...

NAZIM HİKMET
MEKTUP 02
 

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî'den:
'Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.

Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî'yi oku.
Ve Pîrâyende'm benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana:
'- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin...'

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin...

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
'Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.'
Kavaklar pamukluyor Gazalî'de,
fakat
görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında
büyük, lâciverdî bahçem.
A s l o l a n h a y a t t ı r...

Beni unutma Hatçem...

NAZIM HİKMET
MEKTUP 01
 

Saat dört
yoksun
Saat beş
yok
Altı, yedi,
ertesi gün, daha ertesi
ve belki
kim bilir...
Hapisane avlusunda
bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı.
Gelirdin,
yan yana otururduk,
kırmızı ve kocaman
muşamba torban dizlerinde...
Kelleci Memedi hatırlıyor musun?
Sübyan koğuşundan.
Başı dört köşe,
bacakları kısa
ve kalın
ve elleri ayaklarından büyük.
kovanından bal çaldığı adamın
taşla ezmiş kafasını.
'hanım abla' derdi sana.
Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı,
tepemizde,
yukarda,
güneşe yakın,
bir konserve kutusunun içinde...
Bir cumartesi gününü,
hapisane çeşmesiyle ıslanan
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun?
Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta,
aklında mı:
'Beypazarı meskenimiz, ilimiz,
kim bilir nerede kalır ölümüz....? '
O kadar resmini yaptım senin
bana birini bırakmadın.
Bende yalnız bir fotoğrafın var:
bir başka bahçede
çok rahat
çok bahtiyar
yem verip tavuklara gülüyorsun.
Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu,
fakat pek ala gülebildik
ve bahtiyar olmadık değil.
Nasıl haber aldık
en güzel hürriyete dair,
nasıl dinledik ayak seslerini
yaklaşan müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde...

NAZIM HİKMET



ABELARD İLE HELOISE






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 100 ziyaretçi (156 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=