Selâmün_aleyküm
  Hh
 

HACEGAN

Defterdarlık, nişancılık gibi devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında bulunan görevliler hakkında kullanılan tabirdir.

Bunlara "Hacegan-ı Divan-ı Hümayun da denilirdi. Hacegan, halk tarafından hoca suretinde kullanılan Farsça Hace'nin çoğuludur ve halk arasında hoca şeklinde kullanılmıştır. Hace; efendi, ağa, muteber zat, ev sahibi, reis, tüccar, muallim manalarına gelir.

Haceganlığın kuruluş zamanına dair Osmanlı tarihlerinde bir kayıt yoktur. Ancak, Fatih Kanunnamesi'nde Hacegandan söz edilmesi eskiliğinin belgesi olmaktadır.

Hacegan silsilesinin son derecesi, menasıb-ı sitte olarak adlandırılan nişancılık, şıkk-ı evvel, sani ve salis defterdarlıkları, reisülküttaplık, defter emin-liği idi. Tevcihatta bir yıllık olması üzere münavebe menasıbı denilen görevler hacegana ıpkaen veya müceddeden tevcih olunur ve bu menasıbın baş muhasebe, büyük ruznamçe, Anadolu muhasebecisi gibi büyükleri sadrazam kethüdası, defterdar, reisülküttap mazulleri gibi yüksek görevlilere, küçükleri de hacegana ayrılırdı. Bunlardan faydalanamayanlara da atiyye verilirdi.

Haceganlık, vezirliğe yükselebilmek için önemli bir rütbe idi. II. Mahmud dönemindeki yapılan yenilikler ile rütbeler tesis edilmiş, haceganlık rütbe sayılmıştır.

HACI BEKTAŞ-I VELİ

Bektaşi tarikatının piri.

Anadolu Selçuklularına karşı ayaklanarak, 1240'ta idam edilen Baba İshak'ın halifelerinden.

XII. yüzyıl sonlarıyla XIII. yüzyılın ilk yansında Anadolu'ya muhacir olarak gelenler arasında meşhur sofiler de vardı. Melametiyye'nin Horasaniler kolunda Baba İlyas da bunlar arasındadır. Vefaiyye tarikatının ikinci piri sayılan Baba İlyas'a biat edenlere "Babailer" adı verilir.

Bu grubun içerisinde Horasan'dan Sivas'a gelen Hacı Bektaş Veli Amasya'ya geçerek; Baba İlyas'ın Halifesi Baba İshak'a biat etti. Bir süre Kırşehir ve Kayseri'de yaşayan Hacı Bektaş Veli bugün Hacıbektaş ismini taşıyan Sulucakarahöyük'e yerleşti.

Taraftarlarının Baba Resulallah dediği Baba İshak'ın Selçuklulara karşı başlattığı kıyam hareketi, kısa zamanda büyüyerek; Amasya merkez olmak üzere Sivas ve Kayseri'ye kadar yayıldı. Baba İshak'ın peygamberliğine inanan göçebe kitleleri, üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini yenerek başkent Konya'yı tehdit eder duruma geldiler. Sultan II. Keyhüsrev, kendisini emniyette hissetmeyerek Kubadiye Hisar'ına sığındı. 1240 yılında bastırılabilen isyandan sonra, Babailerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi.

Vefaiye tarikatının, Babai halifesi olan Hacı Bektaş Veli, isyandan sonra kurtulabilen Babaileri, Şiileri, Batınileri etrafına topladı. Müridleri tarafından "kalenderler piri", "abdallar serveri" sayıldı. Sonradan kendisine bağlanarak Kalenderi, Abdal, Şemsi, Edhemi, Cami, Celali gibi Şii-Batıni zümrelerini içinde toplayan tarikat Bektaşilik adını aldı.

Eflaki, 1318'de yazdığı "Menakıbu'l Arifin" adlı eserinde, Hacı Bektaş Veli'nin, Baba İshak'ın en meşhur halifesi ve inanç bakımından Batıni akidesi taşıdığını belirterek; Sulucakarahöyük'te (şimdiki Hacıbektaş) Hatun Ana'yı evlat edinip, burada öldüğünü belirtmektedir. Aynı eserde; Menteş isimli kardeşinin Babailer isyanında Sivas'ta öldürüldüğü de anlatılmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, Orhan Gazi devrinde (1326-1359) Yeniçeri ocağına dua etmiş; bu yüzden Yeniçeriler tarafından pir tanınarak bu askerlere "Taife-i Bektaşiyin" ağalarına da "Ağayan-ı Bektaşiyin" denilmiştir. Yeniçerilerin giydiği börkün arkaya sarkan kısmı da Hacı Bektaş Veli'nin anısına atfedilir. Bu inanca göre. Hacı Bektaş kendisine getirilen Yeniçerilerin başına elini uzattığı zaman, arkaya doğru sarkan kol yenini hatırlatmak için börkün arasına bu kısım eklenmiştir. Yeniçeri sözünün de "Yen içeri" sözünden bozma olduğu söylenir. Aşıkpaşazade, müridi Abdal Musa'nın, bir savaşta elifi tacını bir yeniçeriye giydirdiğini, yeniçerilerin bu yüzden Hacı Bektaş'ı benimsediklerini anlatır.

Yeniçerilerin Hacı Bektaş'ı kendilerine pir saymalarında Ahiliğin büyük tesiri olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Anadolu'da yaygın olan Ahilikte her sınıf esnaf kendisini bir pire bağlıyordu. Ahiliğin şeyhi, Şürbi Kavli kollarından seyfi (kılıç) kolu olan Alp-Erenler, Hacı Bektaş'ı kendilerine "serçeşme" tanıdılar. Nitekim 1554te Malkoç Bali tarafından, Hacı Bektaş tekkesinin avlusunda yaptırtılan çeşmede, Hacı Bektaş, "gaziler serdarı" diye anılmaktadır. Böylece yeniçerilikte Bektaşiliği birleştiren görüşlerin bir diğer dayanağı da bu yaklaşım oldu.

Hacı Bektaş Makalat adlı Arapça eserde; şeriat tarikat, hakikat, marifet adını taşıyan dört kapıyla her kapının kırk makamını; ölüm, zahit, arif, muhib gibi tasavvuf terimlerini anlatır. 12 imamın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak gibi Şiiliğin esaslarını savunur. Ayrıca iki sayfalık bir Şathiye'si de vardır. Bektaşiler arasında söylenen, Hacı Bektaş, Bektaş mahlasla şiirler de Hacı Bektaş Veli'ye mal edilir.
 

HACI İLBEY (1352-1364)

Osmanlı serhad beylerinden.

Şeyh Bedreddin Menakıbnamesi'ne göre, Gazi Fazıl'ın ve Gazi İsrail'in akrabasıdır. Karasi Bey'i Tursun Bey'in veziriyken, Osmanlı Beyliği'yle birleşen, Karasi ülkesine vali olan Süleyman Paşa ve Karasi ileri gelenleri onu Rumeli'yi alması için zorladılar. Bunun için kurulan üç serhattan birincisi Hayrabolu yönünde ve Süleyman Paşa'nın komutasında; ikincisi güneyde Gelibolu Kalesi'ne karşı ve Yakup Ece ve Gazi Fazıl komutasında; üçüncüsü ise Kongrı dağı (bugünkü Koru dağ) yönünde ve Hacı İlbey komutasındaydı.

Hacı İlbey buradan Dimetoka yönüne devamlı saldırılara girişti (1357). Süleyman Paşa ölümü ve şehzade Halil'in Foçalılar eline esir düşmesi üzerine Orhan Gazi Bizanslılarla barış yaptı. 1359'da şehzade Halil'in kurtarılmasından sonra Osmanlılar Trakya'da geniş bir harekete giriştiler. Hacı İlbey şehzade Murad kuvvetleri 1361'de Edirne'yi aldılar. 1364 yılında Sırpsındığı savaşında da büyük yararlıklar gösteren Hacı İlbey'in Lala Şahin Paşa tarafından zehirletilerek öldürüldüğü rivayet edilir (1364). Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa'yla arasındaki rekabet, sonraları Beylerbeyi ile uç Beyleri arasında sık sık görülen anlaşmazlıkların ilkidir.
 

HACI İVAZ PAŞA (?-1429)

Osmanlı sadrazamı.

Ahi Beyazid bin İvaz'ın oğlu. Tımarlı sipahi olarak Amasya Beylerbeyliği'nde görev aldı. Çelebi Mehmed'in tahta geçmesi için çalıştı. Bursa'da subaşıyken, Karamanoğullarına karşı kaleyi başarıyla savunduğundan sadrazamlık makamına getirildi (1414). II.Murad Padişah olunca, Hacı İvaz Paşa'yı ikinci veziri yaptı. Veziriazam İbrahim Paşa'yla arası açılınca, padişaha suikast yapmak için üzerinde silah taşıdığı yolunda suçlandı. Üzeri aranınca silah ve zırh bulunduğundan; II Murad tarafından gözlerine mil çektirildi (1427). İki yıl sonra veba salgınından dolayı hastalandı ve 1429'da öldü.
 

HAÇLI SEFERLERİ (1096- 1272)

Hıristiyanların, Hıristiyan inançlarına göre kutsal olan yerleri ele geçirerek Müslümanlardan kurtarmak amacıyla yaptıkları sözde dini seferlere verilen addır.

Haçlı seferleri başlangıçta dini amaçlar taşıyordu. Bu amaçlar, Kudüs başta olmak üzere Müslümanların elinde bulunan tüm bölgeleri fethetmeye yönelikti. Ayrıca İslam dininin son 4-5 yüzyıl içinde büyük bir gelişme göstermesi Hıristiyanları korkutmuş ve Haçlı seferleri, Müslümanlığın ilerleyişini de durdurmak amacını gütmüştür.

Seferin amacı sadece dini değildi: XI. yüzyılda Avrupa'daki ekonomik sıkıntı, birçok kişiyi dini kisve altında Doğu'nun zenginliklerini yağmalamaya yöneltmişti. Bütan bu seferlerin hazırlanmasında, Bizans'ın Anadolu'da gelişen Türklere karşı Avrupalıları kışkırtması da etkili olmuştur.

I.Haçlı seferi (1096- 1099) Anadolu Selçukluları üzerine yapıldı. Haçlılar, Anadolu'yu talan ederek Kudüs'e kadar ilerlediler ve Kudüs'te bir Latin krallığı kurdular.

II.Haçlı seferi (1147-1149) yine Anadolu üzerine yapıldı. Ancak Haçlılar bu defa büyük kayıplarla geri döndüler.

III.Haçlı seferi (1189-1192) 1187'de Kudüs'ün Haçlılardan geri alınması üzerine düzenlendi. Haçlılar bu defa da umduklarını bulamadılar ve ağır kayıplarla geri döndüler.

IV.Haçlı seferi (1204) Bizans İmparatorluğu için büyük bir yıkım oldu. Haçlılar İstanbul'u yağmaladılar ve İstanbul'da 1261 yılına kadar devam eden bir Latin İmparatorluğu kurdular. Bu olay Bizans İmparatorluğu'nun dağılmasına ve Anadolu'da ancak bazı küçük bölgelerde tutunmalarına yol açtı.

V.Haçlı seferi (1217- 1221) de büyük bir bozgunla sonuçlandı.

VI.Haçlı seferi (1228-1229) sonunda Kudüs kısa bir süre için Haçlıların eline geçti. Ancak seferin sonunda Eyyubiler Kudüs'ü tekrar fethettiler.

VII.Haçlı seferi (1249- 1250)nde Haçlılar isteklerini elde edemediler.

VIII. Haçlı seferi (1268- 1272) Tunus üzerine yapıldı. Ancak bu sefer

sırasında salgın çıktı ve Haçlı ordusu geri dönmek zorunda kaldı.

Haçlı seferlerine Avrupa'nın birçok ülkesinde maceraperestler katılmışlardır. Bu sebeple Haçlı seferleri başarıya ulaşamamış ve İslam kültürünün ve uygarlığı ile Anadolu'nun yağmalanması ile neticelenmiştir. Bu sebeple Haçlı seferleri Avrupalılar için düşünce, askerlik ve iktisadi bakımlardan çok yararlı olmuştur. Bu seferler sırasında Avrupalılar kendilerinden kültür ve medeniyet yönünden çok üstün olan Doğu'dan sanat ve teknik alanlarındaki birçok gelişmeleri memleketlerine götürmüşlerdir.

Haçlı seferleri Osmanlı döneminde birçok defalar tekrarlandı. Adı bazen resmen Haçlı ordusu değildi ama, Hıristiyanların toplu olarak Müslümanlara saldırması, onları Balkanlar'dan atmak isteği gibi bir sonuca ulaşmayı planlıyordu.

1344'te İzmir'in zabtı, Sırpsındığı Savaşı (1364), Birinci Kosova (1389), Niğbolu (1396), Varna Savaşı (1444), İkinci Kosova Savaşı (1448), Haçlı ordusunun Avrupa'da ilerleyen Osmanlıları Avrupa'dan atmak için düzenlenmiştir. Son dönemlerde en önemli Haçlı seferi Çanakkale Savaşı'nda gerçekleştirilmiştir. Ancak Haçlılar her zamanki gibi bu seferde de geri püskürtülmüşlerdir.
 

HAÇOVA MEYDAN SAVAŞI (1596)

Osmanlı ordularıyla Alman ordularının, Haçova denilen yerde yaptıkları meydan savaşı.

Sultan III. Mehmed Almanya üzerine çıktığı seferde Eğri Kalesi'ni ele geçirdi (12 Ekim). Eğri'yi geri almak için Arşidük Maximilian kumandasındaki Alman orduları 22 Ekimde karşılaştılar. Vezir Damad İbrahim Paşa, 4. vezir ve komutan Cafer Paşa'ya saldırı emrini verdi.

Bu saldırıya yanındaki, Rumeli Beylerbeyi Veli Paşa katılmadı. 10.000 askeriyle geri döndü. Akşama kadar 1000 Yeniçeri, 100 tımarlı sipahi ve 43 top kaybedildi. Dört gün sonra ordu, Tisa nehrinin Batı kıyısında Haçova denilen yerde mevzilendi. 26 Ekim günü Almanlar saldırıya geçti. Ordunun merkezine kadar giren Almanlar, padişahın geri çekilmesine ve otağına gitmesine sebep oldular. Dağılan ordu birlikleri karşısında geri çekilmeyi düşünen padişahı, Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi engelledi. Ordu vaizi Şeyh Hızır Efendi 100 müridiyle ön saflara atıldı. Bu derviş-gaziler okudukları ayetlerle kaçanları durdurtup, tekrar ordunun toparlanmasını sağladılar. Padişah III. Mehmed'i de yanlarında gören askerler zafer sarhoşluğu yaşayan Alman birliklerini kısa zamanda dağıtarak, Arşidük'ün ordusunu yok ettiler.

Bu zaferle Viyana yolu Osmanlılara açılmış oldu.

Haçova Meydan Muharebesi Osmanlıların zaferle sonuçlanan son meydan muharebesidir.
 

HADEME-İ HÜMAYUN

Osmanlılarda saray hizmetinde bulunanlar için kullanılan bir tabirdir.

Bu terimin ne zaman ve hangi çeşit görevliler için kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması sonucu ortaya çıkmış olabileceği tahmin edilmektedir. II. Abdülhamid zamanında Avrupa saraylarına özenilerek kurulduğu sanılmaktadır. Kaldırılan Yeniçeri Ocağı'nın sarayda yaptığı işin benzerini yapmak amacıyla oluşturduğu ileri sürülmektedir.

II. Abdülhamid döneminde sayıları çok artan Hademe-i Hümayun teşkilatı arasından padişahın seçtiği birkaç kişi, özel haber alma işleri ile görevlendirilir ve rütbe verilirdi.

1908'de Hademe-i Hümayun teşkilatı yeniden düzenlendi; askerlik çağında olanlar askere alındı, yaşı ilerlemiş olanlar emekliye ayrıldı. 31 Mart 1909 inkılabından sonra ise sayıları azaltıldı, görev yetkileri sınırlandırıldı. Osmanlı saltanatının son zamanlarına kadar iş başında bulunan bu teşkilat, saltanatla birlikte ortadan kaldırıldı.

 

HAFİYE TEŞKİLATI

Abdülhamid devrinde, belirli kimseler ve olaylar hakkında gizli bilgi toplamakla görevlendirilen kişilerin (hafiyelerin) çalışmalarını düzenleyen teşkilat.

Resmi Hafiye Teşkilatı, Zabtiye Nezareti'ne bağlıydı ve zaptiye nazırı tarafından idare edilirdi.

Hafiye teşkilatı, Yıldız merkez olmak üzere İstanbul ve çevresini içine alan 21 merkeze bölünmüştü: 1. Yıldız; 2. Beşiktaş (Çırağan, Fer'iye ve Dolmabahçe saraylarından Sarıyer'e kadar); 3.Babıali; 4.Askeri okular; 5.Beyoğlu; 6.İstanbul yakası ve Mevlevihaneler; 7.Üsküdar; 8.Çamlıca ve şehzade köşkleri; 9.Serasker kapısı; 10. Fatih; 11. Medreseler; 12. Şeyhülislam kapısı; 13. Adalar; 14. Liman dairesi; 15. Bakırköy ve Yeşilköy; 16. Şişli; 17.Tersane (Kasımpaşa); 18. Anadolu Hisarı, Kanlıca ve Çubuklu; 19. Tekke ve zaviyeler; 20. Kadıköy; 21. Beykoz.
 

HALAYIK

Cariye, hizmetçi gibi kelimelerin yerine kullanılır.

Türkçeleşmiş bir tabirdir. Genellikle hizmetçi, yani orta işlerini görenlerdir. Cariye gibi halayık da 1908 Temmuzundan sonra ortadan kalkmıştır.

 

HALEPA MİSAKI VEYA HALEPA MUKAVELENAMESİ

Osmanlı Devleti tarafından Girit isyanlarını önlemek amacıyla Girit'e tanınan idare sistemini belirleyen kurallar (25 Ekim 1878).

Gazi Ahmed Muhtar Paşa ile Hanya'da bulunan Batılı konsoloslarının denetimi altında isyancıların temsilcileriyle Halepa'da yapılan bu "misak" ile, 1868 tarihli Girit yönetmeliği geriletilmiştir. Bu misakın ana hükümleri aşağıdadır:

1-Genel vali 5 yıl süre ile atanacak, Müslüman ya da Hıristiyan olabilecek.

2-İl Genel Meclisi 80 üyeden oluşacak, bunun 49'u Hıristiyan, 31'i Müslüman olacak, İl Genel Meclisi yılda bir defa toplanarak mahalli ihtiyaçlar hakkında kararlar alacak.

3-Memurların seçimi tercihen ada halkı arasından yapılacak.

4-Resmi dil Rumca ve Türkçe olacak.

5-Vergi gelirlerinin çoğu adada kamu görevlileri için harcanacak.

6-Kağıt para tedavülden kaldırılacak, basına hürriyet tanınacaktır.
 

HALİÇ

İstanbul yakası ile Beyoğlu'nu ayıran bir iç limandır.

Bizanslıların "Kyryso-keras", Osmanlıların "Haliç-i Konstantiniye", Avrupalıların da "Altın Boynuz" adını verdikleri bu koy, Kağıthane ve Alibey derelerinin birleşen ağzının deniz istilasına uğramasında oluşmuştur.

İstanbul alındıktan sonra Fatih Sultan Mehmed, Haliç'e gereken önemi verdi ve burada bir tersane kurdu. Haliç'e Alibey ve Kağıthane derelerinden çamur sürüklenmesini önleyecek tedbirler aldı.

Daha sonraları tersane kadrosunda bir "Fundacı" birliği kuruldu. Kolağası rütbesinde bir subayın emrinde çalışan bu birliğin görevi, Kağıthane ve Alibey derelerine su akıtan yamaçlara funda, yonca dikerek Haliç'e çamur inmesini engellemek idi. Bütün bu önlemlere ilave olarak dereye setler yapılarak sular havuzlandırılmış ve durulduktan sonra Haliç'e akması sağlanmıştır.

Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan İstanbul Tersanesi'ni genişletti. Gelibolu'nun yerine Haliç'i Osmanlı denizciliğinin merkezi yaptı. Kozluca Deresi ağzına nakledilen tersane, Kanuni devrinde de Kaptan Paşalar için Divanhane ve çeşitli resmi binalar yaptırıldığında Hasköy ve Karaağaç'a kadar genişledi.

XVIII. yüzyılda Eyüp ve çevresinde yüz yirmi kadar yalı ve kasır bulunuyordu. III. Ahmed'in ve damadı Sadrazam İbrahim Paşa'nın yaptırdığı saraylar ve kasırlarla birlikte bu yalılar, Lalezarlar, kaşaneler, bağlar ve bahçeler Patrona Halil İsyanı'nda yıkılıp yerle bir edildi. Daha sonraki devirlerde yerine yenileri yapıldıysa da zamanla onlar da yok olup gitmiştir.

Haliç'te bulunan eserlerden Bahariye Mevlevihanesi'nin bulunduğu yerde İbrahim Paşa'nın inşa ettirdiği Kasr-ı Hümayun, II. Mahmud tarafından tamir görmüş ve devlet adamları ile şehzadelerin bahar mevsimini burada geçirmeleri sağlanmıştı.

Bahariye'deki İplikhane Kışlası daha evvel Hançerli Sultan Sarayı idi. II. Bayezid'in şehzadesi Mahmud'un kızı olan Hançerli Sultan ölünce, bu saray, I. Selim'in kızı ve Lütfü Paşa'nın eşi Şah Sultan'a verilmişti. Şah Sultan sarayın bitişiğinde bir dergah yaptırmış ve kendi türbesi de derghın bahçesine konmuştu. Bir süre sonra III. Ahmed'in kızı Ayşe Sultan'a ve o da ölünce Sultan Mustafa'nın kızı Fatma Sultan'a devredildi. Bu saray, II. Mahmud zamanında tersane için yelken bezi dokumak üzere Evkaf Nezareti'ne bırakıldı. Nezaret burada "İplikhane" adıyla bir bina yaptırmıştı.

Sütlüce'de bulunan Kumbarahane Topçu Kışlası, bir zamanlar tıbbiye mektebi idi. Şeyhülislam Balizade Mustafa Efendi yine burada Murad Molla Yalısını satın alıp vefatına kadar orada oturmuştur. Ve Yalı Hamamı diye anılan ünlü hamamı yaptırmıştır.

Osmanlı devrinde güneyde İstanbul şehrinin surlarının boyunca uzanan Haliç'in Eyüp ve Kasımpaşa gibi şehir semtleri çevresinde bulunan bu konak ve sarayları, XX. yüzyıla doğru Haliç kıyılarının bir sanayi merkezi haline gelmesi üzerine yıkılmış veya eski önemlerini kaybetmişlerdi.
 

HALİL HAMİD PAŞA (1736-1785)

Osmanlı sadrazamı.

Babası Hacı Mustafa Efendi, annesi Zeynep Hanım'dır. İlk tahsilini doğum yeri olan Burdur'da yaptı. Babasının ölümü üzerine annesiyle Isparta'ya yerleşti. Maddi güçlükler yüzünden eğitimini yarıda bırakıp, Isparta Hacı Abidin Efendi Camii'ne imam oldu.

1762 yılında İstanbul'a gelip, Yeni Cami avlusunda arzuhalcilik yaptı. Bir süre sonra da Babıali'ye tayin edildi. Burada Raif İsmail Paşa'nın dikkatini çekerek, 1779'da Reisülküttablık'a sonra da Sadaret Kaymakamlığı'na getirildi. 1782 'de Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa'nın ölümü üzerine sadrazam oldu. İki yıl dört ay bu görevde kaldı.

Bu süre içerisinde çeşitli ıslahat hareketlerine girişti. Dışardan kumaş alınmasını yasaklayarak, yerli malı kumaş ve aba giyilmesini mecbur etti. Zirai üretimi arttırmak için ordu masraflarında tasarruflara girişti. Yeniçeri Ocağı'ndan rüşveti kaldırmak istedi. Lağımcı ve Humbaracı ocaklarını, Tersane'yi ıslah ve Donanmayı takviye etti. Fransa'dan mühendis subaylar getirtti. Bunlara Hendesehane'yi açtırttı. Bu girişimler bazı insanları aleyhinde birleştirdi. Padişah I. Abdülhamid'e Paşa'nın dinsiz ve hırsız, amacının da Şehzade Selim'i padişah yapmak olduğunu belirterek şikayet ettiler. Bunun üzerine sadrazamlıktan azledilen Hamid Paşa, Mekke Şeyhülharem'i olarak Cidde ve Habeşistan Valisi tayin edildi. Ancak yolda arkasından yetişen Karakethüdazade Ali Bey tarafından Bozcaada'da başı kesilerek öldürüldü (1785).
 

HALİL HAYREDDİN PAŞA (CANDARLI KARA HALİL) (? -1387)

Osmanlı sadrazamı.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ünlü Çandarlı ailesinin atası. Eskişehir'in kazası Sivrihisar'ın Cendere köyünde doğdu. Babasının adı Ali'dir. İznik Kadılığı'na getirilmeden önceki hayatı hakkında, kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Orhan Gazi öldüğü zaman, Halil Hayreddin Paşa Bursa kadısıydı (1360). Sultan I. Murad zamanında Kazasker oldu. Rumeli'de fetihlerin genişlemesi üzerine yeni bir ordu kurmakla görevlendirildi. Yeniçeri Ocağı ve Acemi Ocağı'nı kurdu. İlk devlet hazinesini de Karamanlı Molla Rüstem'le birlikte oluşturdu. Böylece Osmanlı Beyliği'nin basit aşiret törelerinden sıyrılarak, köklü devlet olması yolunda önemli adımlar attı. 1385 yılında sadrazam oldu. Bu tarihte Rumeli'ye geçen Halil Hayreddin Paşa, Serez ve Selanik'i aldı. Manastır ve Ohri'yi de alarak Arnavutluk topraklarına girdi. Hayreddin Paşa, Vardar Yenice'sindeyken hastalandı ve nakledildiği Serez'de öldü (1387). Cenazesi İznik'te gömüldü.
 

HAMİDİYE ZIRHLISI

Sultan II. Abdülhamid tarafından 1903'de İngiltere'ye sipariş edilmiş olan 3805 tonluk bu kruvazör Elswick tezgahlarında, 1904'te bitirilerek, "Abdülhamid adıyla donanmaya katılmıştır.

104 m. uzunluğunda, 14.4 m. genişliğinde olup iki adet 15, sekiz adet 12, altı adet 4.7 cm.'lik ve altı adet 37 mm.'lik Armstrong topu ile donatılmıştı ve 22,2 mil sürat yapıyordu.

Hamidiye zırhlısı, 1908 yılında Sisam ayaklanmasının bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır. 31 Mart olaylarını bastıran Hareket Ordusu Komutanı Mahmud Şevket Paşa, Yeşilköy'de karargahını kurduğu zaman, donanma birliklerinin arasında bu gemi de bulunuyordu. Sayısız görevi başarıyla sonuçlandıran Hamidiye zırhlısı, Balkan Savaşı'ndan önce Karadeniz'de, Anadolu'dan Rumeli cephelerine yapılacak askeri nakliyatın korunmasında da kullanılmıştır. Daha sonra Bulgaristan sahillerinin kontrolü vazifesini üstlenen bu gemi, bu arada Kavarna ve Varna'yı da bombalamada kullanıldı. Hamidiye zırhlısı Rumeli'deki Şark Ordusu'nun üstün güçteki Bulgar kuvvetleri karşısında geri çekilmesi sırasında İstanbul'u Bulgarlardan korumak üzere donanmanın Marmara ve Karadeniz sahillerinde giriştiği müdafaa hareketine katıldı ve çok önemli başarılar elde etti. Daha sonra Köstence-İstanbul arasındaki nakliyatı himaye için Karadeniz'e çıktığında Bulgarlar tarafından torpillendi. Tamirinden sonra Çanakkale'ye giderek donanmanın Yunan deniz kuvvetlerini karşılamak üzere giriştiği harekatta kullanıldı.

14 Ocak 1912'de Rauf (Orbay) Bey komutasında boğazdan çıkan Hamidiye, önemli bir ticaret limanı olan Singin, Şıra'yı bombardıman ettiği gibi pek çok gemi ile de savaşa girmişti. Böylece Yunan donanmasından bir zırhlı ile dört muhbirin eksilmesini sağladı; Osmanlı deniz savaşları tarihine parlak zaferler kazandırdı.

Hamidiye I. Dünya Savaşı'nda yarbay Vasıf Muhiddin Bey komutasında çok önemli görevler almıştır. Sonra bir süre okul gemisi olarak kullanılmış; 1924 yılında Deniz Harp Okulu öğrencileri ile tatbikata çıkan Hamidiye uğradığı limanlarda halkın görülmemiş tezahüratıyla karşılanmıştır.

12 Eylül 1924'te Atatük, Karadeniz seyahatini Hamidiye ile yapmıştır. 1926"da Hariciye vekili Tüvfik Rüştü (Araş) Bey'i Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin'le görüşmek üzere Odessa'ya Hamidiye gemisi götürmüştür.

Hamidiye, uzun bir süre Cumhuriyet donanmasının kumandan gemiliğini yapmış, 2 Eylül 1928 tarihinde Atatürk'ün Ertuğrul yatından bizzat idare ettiği tatbikatta komutan gemisi olarak görev almıştır. Bir süre ihtiyat filo sancak gemisi olmuş, 10 Eylül 1964 yılında hurdaya çıkarılmıştır.

 

HARAÇ

Tarım arazisinin gelirlerinden veya çalışanların emeğinden elde edilen gelir demek olan haraç, terim olarak devletçe kişilerden alınan vergi yerinde kullanılan bir deyimdir.

Haraç, Osmanlılarda iki çeşittir. Biri haraç-ı mukaseme, diğeri haraç-ı muvazzafa'dır.

1-Harac-ı mukaseme, arazinin hasılatından, öşürden yarısına kadar alınmak üzere, tayin olunan birimdir. Bölüşme manasına gelen mukaseme yerine verim kabiliyetine göre hasılattan onda bir, beşte bir, dörtte bir, üçte bir ve nihayet ikide bir hisse olmak suretiyle devletle paylaşmayı ifade eder.

2-Haraç-ı muvazzaf, tarıma elverişli arazide, toprağın verimine göre, maktu olarak dönüm veya cerip (60 kadem kare yüzölçümü) miktarlar üzerine uygulanan para veya nakit mal benzeri şeylerdir. Mukasemede haraç yani vergi, hasılatla ilgili olduğundan yıl içerisinde birden fazla ürün alınırsa fazla yapılan her ekim için de vergi alınır. Ancak arazi ekilmemiş ve bu sebeple hasılat alınmamış ise bir şey istenemez. Fakat çifti sahibi bulunduğu toprakta ekim yapmazsa bile vergiyi öder.
 

HARBİYE NEZARETİ

Osmanlı yönetiminde, bugünkü Savunma Bakanlığı'nın görevlerini yürüten seraskerlik müessesesi.

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra 1908'de yetkileri de arttırılarak Harbiye nezareti olarak değiştirildi. Serasker'e de Harbiye nazırı adı verildi. 1826'da yeniçeri ocaklarının kaldırılması ve Nizam-ı Cedid'in kurulması ile ihdas edilen "Seraskerlik" makamına gelenler, bugünkü genelkurmay başkanları ve milli savunma bakanlarının durumundaydı. Eskiden zabtiye kuvvetleri de seraskere bağlıydı. Ancak daha sonra yapılan değişikliklerle serasker bakanlardan daha yetkili, genelkurmay başkanından daha yetkisiz hale geldi. Çünkü "Tophane Müşirliği"nin baktığı askeri fabrikalar, askeri mektepler ve donanma başka makamlara bağlı idi. Harbiye nazırlığı kurulunca, Harbiye nazırları Tophane'yi, askeri fabrikaları, askeri mektepleri de emirlerine aldılar. Yalnız donanma yine ayrı bir makam sahibinin Bahriye nazırlarının elindeydi. Harbiye nazırları mütarekeden itibaren üç defa "Harbiye nazırlığı" makamına gelen ve aynı zamanda sadrazam olan Damad Ferid Paşa dışındakiler hep askerdi ve protokolde sadrazam, şeyhülislam, dışişleri bakanından sonra kabinede dördüncü geliyordu.
 

HAREKET ORDUSU

31 Mart Olayı üzerine, Selanik'ten ayaklanmayı bastırmak için İstanbul'a gelen askeri kuvvetin adı.

İstanbul'da II. Meşrutiyet idaresine karşı geliştirilen ayaklanmanın, askeri tedbirlerle bastırılabileceği fikrinde olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri gelenleri, 3. Ordu Komutanı Mahmud Şevket Paşa'yı bu işle görevlendirdiler. Bunun üzerine Edirne'de bulunan 2. Ordu Komutanı Salih Hulusi Paşa'yı da yanına alan Mahmud Şevket Paşa 15-16 Nisan tarihinde Selanik'ten çıkan Hüseyin Hüsnü Paşa kuvvetleriyle de birleşerek İstanbul üzerine yürüyüşe geçtiler. 22 Nisan 1909'da Yeşilköy önlerine gelen askeri birliklere, İstanbul'dan gelen Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mühendishane öğrencileriyle İttihatçılar, siviller er olarak katıldılar. Bu arada İstanbul'dan gelen kimi Ayan Meclisi üyeleri de Yeşilköy Klüp binasında toplanarak Sultan II. Abdülhamid'in hal 'ini görüştüler. Yeşilköy açıklarına demirleyen donanmadan Hüseyin Rauf (Orbay) Bey de karaya çıkarak donanmasının Hareket Ordusu'yla birlikte olduğunu göstermiştir.

Hareket Ordusu, İstanbul'a vardığında Kurmay Heyeti'nde Hüseyin Hüsnü Paşa'nın başkanlığında Enver Bey, Mustafa Kemal, Ali Fethi Bey, İsmail Hakkı Bey, Ali Hikmet Bey, Muhtar Bey gibi subaylar bulunuyordu.

Ordu 24 Nisanda Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı bölgelerinden İstanbul'a girdi. Beyoğlu ve Sultanahmet çatışmalarla ele geçirildi. Taksim Kışlası da ele geçirilerek Yıldız Sarayı kuşatıldı. Sayıları on bini bulan asi Avcı Taburu askerlerinin silahları toplandı.

3 Nisanda Divan-ı Harbi-i Örfi kuruldu. Üç daireye bölünen sıkıyönetimin başına, Tophane Nazırı Hurşid Paşa, Topçu Livası Hasan Rıza Paşa ve Nazif Paşa getirildi. Asiler çeşitli cezalara çarptırıldı. Bu arada tekrar toplanan Sultanahmet'teki Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan, Padişah II. Abdülhamid'in hal'ine karar verdi. Yerine V. Mehmed tahta çıkarıldı (27 Nisan 1909).

HAREM (HAREM-İ HÜMAYUN)

Osmanlılarda, saray, konak veya büyük evlerde yalnız kadınların, cariyelerin, odalıkların oturmaları için ayrılmış kısma verilen ad.

Buna "harem dairesi" de denir. Harem, girilmesi yasak olan yer anlamına geldiği için, kadınların ikamet ettikleri daireye ve bizzat kadınlara da bu isim verilir.

Halife, sultan, emir ve zenginlerin haremi nikahlı kadınlar, cariyeler, odalıklardan (müstefreşeler), esir kadınlar, harem ağaları, kahyalardan meydana gelirdi. Harem halkını meydana getiren kadınlar, Harem-i Hümayun'dan ancak belli günlerde aile ziyareti, hamam gibi konular dolayısıyla ayrılırlardı. Bu dairedeki kadınlar siyah hadım ağalarının koruyuculuğu altında idiler.

Sarayın kadınlar kısmından başka Enderun kısmına da "Harem-i Hümayun" denilirdi. Çeşitli ırklardan güzel ve seçme kadınları içine alan sarayın harem dairesi, İstanbul Gümrük Emini vasıtasıyla satın alınan sultanlar, Kırım Hanı ve valilerin takdim ettikleri seçme kadınlardan meydana geliyordu. Bunlar saray usul ve terbiyesine göre yetiştirilip padişahın kadınları arasına girerlerdi.

Hür bir kadınla nikah yapan sultan, bu esir kadınlar arasında "müstefreşe" adı altında genellikle dört tanesini seçerdi. Bu kadınlar sultana erkek çocuk doğururlarsa özel bir itibar görürlerdi. Padişaha bir erkek evlat veren ilk kadın "Haseki Sultan (gözde)" ismini alırdı. Eğer bunun oğlu tahta çıkarsa kendisi "Valide Sultan" olurdu. Nikahsız olarak sultan yanında bulunan fakat "kadın'' mevkiine yükselemeyen diğerlerine "odalık" adı verilirdi. Haremin başkanı "Kızlarağası" denilen siyah bir hadım idi.
 

HAREM AĞASI (HADIM AĞASI)

Sarayların ve büyük konakların harem dairelerinde hizmet eden hadım köleler.

Bunlara "Hadım Ağası" veya "Tavası" adı da verilir. Genellikle Kızıldeniz kıyılarında ve Mısır'da simsarlar aracılığı ile elde edilen ve usta cerrahlarca hadım edilen bu siyahi veya beyaz insanlar, görgü terbiye ve nezaket kaideleri yönünden ciddi bir öğrenime tabi tutulurlardı. Saraya alınan harem ağalarından başarı gösterenler yükselirler ve önemli görevlere tayin edilirlerdi. Zamanla, Osmanlı Saraylarında büyük bir nüfuza sahip olan harem ağaları, bir ara sadrazam İbşir Mustafa Paşa tarafından saraylardan uzaklaştırılmak istenmişse de, bu girişim olumlu bir sonuç vermemiştir. 1715 yılında sadrazam Şehid Ali Paşa, Mısır valisine bir emir göndererek bu kuruluşa bir son verilmesini istemiş, ancak bir süre sonra şehid olması yüzünden bu girişim de sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son bulmasından sora harem ağaları kendi hallerine bırakılmıştır.
 

HARİCİYE NEZARETİ

Osmanlılarda Dışişleri Bakanlığı görev (ve yetkisini taşıyan ve Reisülküttablık diye bilinen makamın Sultan II. Mahmud devrinde aldığı ad (1835-1836).

Reisülküttablık müessesesinin, Fatih Kanunnamesi'nde zikredilmiş olması, bu kuruluşun çok eskiden beri Osmanlılarda var olduğunu göstermektedir. Osmanlılarda Reisülküttblık, altı mansıbdan birisiydi ve bu makamın başında bulunan kimse Reisülküttb, Divan-ı hümayun katiplerinin de başı sayılırdı. Ancak, Nişancı'nın maiyyeti içinde sayıldığından büyük ehemmiyeti yoktu.

XVII. yüzyıl sonlarıyla XVIII. yüzyıl başlarına kadar Reisülküttab, Divan-ı hümayun üyesi değildi. Yalnızca Divan-ı hümayundan verilen hüküm ve beratları tashihten sonra, bunların doğrultusunda gerekli işlemleri yapar, hükümdar ve sadrazama gelen namelerin tercüme edilmesi ve cevaplarının hazırlanmasıyla ilgilenirdi. Sadrazamdan sultana ve sultandan sadrazama, yapılan yazışmaları da o yerlerine ulaştırırdı.

Zamanla devletlerarası münasebetlerin artması ve Osmanlıların diğer devletlerde elçiler bulundurmaya mecbur kalmasıyla reisülküttablığın da önemi artmıştır. Sonunda hariçle ilgili işlerin tamamı bunlar tarafından yürütülmeye başlandı. II. Mahmud döneminde dış münasebetlerin iyice artması, bu kuruluşun yeniden ve daha çağdaş bir şekilde teşkilatlandırılması ihtiyacını doğurmuştur. Bunun üzerine Reisülküttablık, Umur-ı Hariciye Nazırlığı adıyla yeni baştan teşkilatlandırıldı (1835). 1837-1838 yılında nazırlık görevlilerinin bağlı bulunduğu Amedi odası memurları, Hariciye ve Dahiliye adıyla ikiye ayrılıp Maruzat odaları adını almışlardır. Son Reisülküttab Yozgatlı Akif Paşa da müşirlik rütbesiyle Umur-ı Hariciye nazırlığına getirilmiş, elçilikler de bu daireye bağlanmıştır. Daha sonra kısaca Hariciye Nezareti adı verilen bu makam, 23 Nisan 192O'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışından sonra Hariciye Vekaleti adını almıştır.
 

HAS

Miktarı yüz bin akçeyi geçen hasılatı temin eden tımarlar hakkında kullanılan bir tabirdir.

Çoğulu "Havas”dır. Osmanlı Devleti'nin fütuhat döneminde arazi tımar, zeamet ve has namıyla üç bölüme ayrılmıştır. Mesela 500 köylü bir sancağın 200 veya 300 köyü ikişer-üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır, hak kazanan askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet veya has itibar edilerek bundan vezirlere, beylerbeyilere, sancak beylerine ve sair ümeraya hisse ayrıldıktan sonra geriye kalan "Hass-ı hümayun" adı ile devlete bırakılırdı. Bu tımar, zeamet ve haslar, sahipleri tarafından ekilip-biçilir; yalnız aşar, ferağ ve intikalde harçlar ile kanunen tayin olunan resimler tımar ve has sahiplerine verilirdi.

Vezirlerle beylerbeyilere ve diğer ümeraya verilen haslara "havass-ı vüzera" denilmiştir.

Hicri XIII. yüzyıla gelinceye kadar devletin kasasına doğrudan doğruya giren varidat cizye, gümrük, maadin ve memlehalar hasılatından ve bazı devletler ile mümtaz eyaletlerden "maktuaf namıyla alınan vergilerden ibaretti. Varidatın önemli bir kısmını teşkil eden aşar ile bazı rüsum has, zeamet ve tımar namlarıyla vezirlerle ümeraya ve tımar ve zeamet erbabı namı verilen muhariblere terkedilmiş ve bunların dirlikleri, yani geçim vasıtaları olmak üzere kendilerine terk olunan varidat ölçüsünde savaş zamanında asker çıkarmaları kanunla tayin edilmişti. Devlete ait olması lazım gelen vergi ve rüsum, bunlardan başka diğer çeşitli hizmetler erbabına da tahsis olunmuştur.

Has, zeamet ve tımar gerçekte aynı şey olduğu halde sahiplerine sağladıkları gelire göre isimler alıyordu. Yıllık yüz bin akçeyi geçen dirliğe "has", yirmi binden yüz bine kadar olana "zeamet", binden yirmi bin akçeye kadar olana da "tımar" adları verilmiştir.

Tımarlar, I. Murad döneminde (1367) tımar ve zeamet olmak üzere ikiyi ayrılmıştır. Bu ayrımda küçük bölüme tımar, büyükçe bölümüne zeamet adları verilmiştir. "Has" daha sonraları ortaya çıkmıştır.

Padişahlar ile şehzadelerin hasları olduğu gibi vezirlere ve ümeraya da has verilir ve eyalet paşalarının hassı bir buçuk milyon, sancak idaresine memur olanların hassı da beş yüz bin akçeye kadar çıkabilirdi.

Bir büyük görevli sancağa çıkarsa en az iki yüz bin akçe dirlik verilirdi. Bunların yaptığı görevler icabı değişen dirlik miktarlarını kanun tayin etmiştir. Yeniçeri ağası beş yüz bin; nişancı, defterdar, mir-i alem dört yüz elli bin, kapıcı başılarla büyük mirahur dört yüz bin; çaşnigir başı, çadırcı başı, müteferrika başı üç yüz elli bin; küçük mirahur üç yüz otuz bin; sipahi oğlanları ağası üç yüz bin, silahtar başı iki yüz seksen bin, sağ ulufeci ağası, sekban başı, defter kethüdaları, tımar defterdarları, yaya beyleri zeameti elli binden ziyade olanlar iki yüz akçe ile sancağa çıkardı. Dirlik, kıdeme, gösterdiği liyakate göre artardı. Bu gelirler, sonraları azalmıştır.

Bunlardan veyahut terfi edenlerden herhangi birinin memur edildiği sancağın hassı fazla ise, fazlası "mevkufçu" tarafından devlet hesabına zapt ve idare edilir veyahut yeniçerilikten ve bölükten sipahiliğe çıkanlara tımar olarak verilirdi.

Memleketin bir kısım yerlerinin mahsulatı hükumet hesabına irade edilerek tımar teşkilatı yapılmadığı için oradaki beylerbeyiler ile sancak beylerine ve askeri tayfasına has ve tımar yerine "salyane" verilirdi. Salyane verilen eyaletler Mısır, Bağdat, Yemen, Habeş, Basra, Lihsa, Cezayir-i Garp, Trablusgarp ve Tunus'tu.

Has sahibi olan eyalet paşaları ve sancak beyleri, sefer sırasında kaç yüz bin akçe hassı var ise, Anadolu'da her üç bin ve Rumeli'de her beş bin akçesi için bir cebelü yani silahları mükemmel ve kendisi savaşa muktedir bir süvari götürmeye mecburdular. Bununla beraber paşalar ve beyler barış zamanında da "daire halkı" adı ile maiyetlerinde bir askeri kuvvet bulundurur, memleketin düzenini bunlarla sağladıkları gibi sefer sırasında bütün daireleri halkıyla giderek kanunen sevke mecbur oldukları askerin birkaç mislini seçerlerdi.

Has, sadece eyalet valilerine veya sancak beylerine değil, başşehirdeki vezirler ile defterdar, nişancı gibi yüksek görevlilere de verilirdi. Bu gibiler genellikle haslarını mahallinde, kendi yakınları olan "ümera" vasıtasıyla tahsil ettirirlerdi.

Has, mansıb ile kaim olduğu halde zeamet ve tımar evlada da intikal edebilirdi ki üçü arasındaki fark bundan ibarettir. 

HAS ODA

Saray'da bu ad ile meydana getirilen yere ve ona mensup kuruluşa verilen addır.

"Hane-i has" olarak da kayıtlarda geçmektedir. Sultan Fatih Mehmed tarafından yaptırılmış ve hizmetine, otuz iki iç oğlanı konmuştur.

Aynı yerdeki Hırka-i Şerif Dairesi ise, sonradan Sultan Yavuz Selim tarafından yaptırılmıştır. Yavuz, Hırka-i Saadet Dairesi'ni Has Oda'nın üstüne bina ettirmiştir. IV. Murad da Hırka-i Saadet'in karşısına yeni bir Has Oda yaptırmış, bu suretle eski yer terkedilmiştir. Yavuz, binadaki tadilatı yaptırdığı sırada buraya hazine, kiler ve emektar çuhadarları da naklettirmiş ve bunların mevcudunu arttırarak sayılarını kırka çıkarmıştır.

Has Oda'nın XVI. yüzyıldan XVII. yüzyıl sonlarına kadar, derece itibariyle en büyükleri Has Oda Başı, Silahtar, Çuhadar, Rikabdar, Tülbent Gulamı ve Miftah Gulamı idi. Bunlar da dahil olduğu halde Has Oda mevcudu kırk kişiden oluşurdu. İlk dört ağaya arz ağaları adı verilirdi. Fatih'in Kanunnamesi'nde, Has Oda'dan sadece Has Oda Başı, sahib-i arz olup Silahtar, Çuhadar, Rikapdar'ın böyle bir durumu yoktu. Bu üçünün arz ağalıkları daha sonradır. Has Oda Başı XVIII. yüzyıl sonlarına kadar Silahdar, Çuhadar, Rikapdar, Tülbent Gulamı, Miftah Gulamı'nın dışında Has Oda'nın fertlerini cezalandırır, gerekirse padişaha arzeder, fakat sayılan beş ağa hakkında böyle bir muamele yapamazdı.

Has Oda teşkilatı, sonuna kadar önemini kurumuştu. Önceleri en büyük ağa, Has Oda Başı olduğu halde sonradan, XVIII. yüzyıl başlarında ve Çorlulu Ali Paşa’nın silahdarlığı esnasında, sırasını korumakla beraber nüfuzunu kaybetmiş ve Tülbent Ağası, Has Oda'nın düzenine memur olduğu gibi Silahdar Ağa da Enderun'un nezaretini üzerine almıştır.

XVII. yüzyılda Has Oda'da bir eksiklik olunca Kapı Ağası'nın arzıyla Hazine Odası'ndan Güğümbaşı yükseltilerek buraya naklolunurdu. Eksik iki olursa Kiler Odası'ndan Peşkir Ağası, Has Oda'ya alınırdı. Sonraki üçüncü bir eksikte ise Seferli'den çamaşırcı veya hamamcı başılarından biri naklolurdu. Dört eksik birden ortaya çıkarsa Güğümbaşı, Peşkirbaşı, Çamaşırcıbaşı ve Hamamcıbaşı hep birden Has Oda'ya geçerlerdi. Bunların içinden Güğümbaşı, kıdem itibarıyla diğer üçünden eski sayılırdı. Bütün bu nakillerin hepsi XVII. yüzyılda Kapı Ağası veya Has Oda Başı tarafından padişaha arzolunup onun müsaadesiyle yapılırdı. Hazine, Kiler, Seferli koğuşlarından Has Oda'ya geçirilecek ağaların nakilleri, koğuş kethüdaları vasıtasıyla, akşam namazından sonra ve merasimle yapılırdı. Yeni Has odalıların nakillerinden sonra padişah, Hırka-i Şerif Dairesi'ne çıkmayınca bunlar serbestçe ortada görünmezlerdi. Padişah oraya gelince yeni naklolunan Has odalılar hükümdara takdim edilir ve ancak bundan sonra serbest olurlardı.

Has Oda'ya Hazine Odası'ndan baş ve ikinci yazıcılarla, başkullukçu, çantacı ve kiler koğuşlarından şerbetçi ve başkullukçu ve seferli koğuşundan da sadece başkullukçu ve ikinci çuhadar, başçavuş, baş çakırsalan ve Silahdar Ağa kaftancısı ve sır katibi yamağı da alınabilirlerdi.

Has Oda görevlileri Hırka-i Şerif Dairesi'nin süpürülmesi, oradaki Mushafların ve kitapların tozlarının alınması, muayyen ve mübarek gecelerde ödağacı yakmak, gülsuyu serpmek, parmaklık, şamdan ve diğer eşyayı parlatmak ve temizlemek gibi hizmetleri nöbetle yaparlardı.

Has Oda, üç-dört odalı olup biri kubbeli ve ocaklı idi. Taht-ı Hümayun ve Hırka-i Şerif, Dendan-ı Şerif ve diğer bazı eşya-yı mübareke burada bulunurdu. Diğer odaların otuz penceresi vardı. Her bir pencerede Has odalıların birisi yatardı.

Has Oda, emanat-ı mukaddesenin saklandığı odanın korunması, birinci koğuş ağalarına aitti ve bunlar, yirmi dört saatte bir nöbete girerlerdi.

Has Oda ağaları, hünkar müezzini, sır katibi olan padişahın özel yazıcısı, baş çuhadar, sarıkçıbaşı, kahvecibaşı, tüfekçibaşı, berberbaşı gibi görevleri de vardı.

Müezzin saray mescidinin büyük müezzini olup Cuma günleri padişahın gittiği camide müezzinlik ederdi. Sır katibi yazı kâğıdı ve kendisine lazım olan sair şeyleri boynunda asılı sırma işlemeli bir büyük kesede ve altın dividi de belindeki kuşağında taşırdı. Padişah camiye giderken yolda kendisine takdim edilen dilekçeleri sır katibi alır ve saraya dönüşünde kendisine okurdu; sır katibinin görevleri arasında kütüphanenin muhafazası ile kapıkulu, süvarileri, müteferrika ve çavuşların ana defterleri, haraç, cizye, avarız, mukataa defterleri ve sair defterlerin muhafazası da vardı. Sır katipliğinin bazen hazine kethüdalığı ile de birleştirildiği görülüyor.

Sarıkçıbaşı, padişahın sarıklarını hazırlamakla görevliydi. Beyaz tülbentten olan bu sarıklar, sarık odası denilen bir odada gümüş ve altın kaplamalı şimşirden sarıklıklar üzerinde dururdu. Baş çuhadar ile maiyyeti olan ikinci çuhadar ise arz ağalarındandı.

Has odalılardan kahvecibaşı, padişahın içeceği kahveyi hazırlamakla görevli olup, tüfekçi başı da nişan atışlarında ve avda bulunurken padişaha tüfek verir, berberbaşı ise padişahın başını traş ederdi. Has Odalılardan baş çavuş, padişahın Cuma namazına çıkışlarından yarım saat evvel maiyetinde bir kısım Has odalı olduğu halde, atlı ve resmi elbise ile alayla, camiye giderdi. Yolda giderken maiyyetinde biri sorguçlu, diğeri sorguçsuz iki Has odalı destar-ı hümayunu sıra ile taşırlar ve bu destan iki tarafa hafifçe eğerek alayı seyreden halka selam verirlerdi. Has odalılardan tırnakçı denilen görevli Perşembe'den Perşembeye padişahın tırnaklarını keserdi.

Has odalılara biri mevlut ayında, diğeri bayramda olmak üzere iki defa bahşiş verilirdi. Has Oda Başı'nın bahşişi XVII. yüzyıl ortalarında dört yüz, silah-darın yüz yetmiş, çuhadarın yüz yetmiş, rikapdarın yüz elli, doğancı başının yüz yirmi, tülbent gulamının yüz yirmi, miftah gulamının yüz on, peşkir gulamı, ibrik gulamı, mastçı (yoğurtçu) ve mastçı şakirdinin yüzer altındı. Bunlardan aşağı olan has odalılara seksen altın verilirdi.

Has odalılar eski ve acemiliklerine göre dışarı hizmetlerine çıkarılırlardı. Has odalı eskilerden anahtar gulamından aşağı eskiler müteferrika, acemiler ise çaşnigir olurdu. Ayrıca Has odalıların sancak beyliği ile çıkanları da olmuştur. 

 

HASAN PAŞA (CEZAYİRLİ, GAZİ) (?-1790)

Osmanlı Devleti'nde cesaretiyle ünlü vezir.

Cezayirli ve Gazi lakaplarının yanısıra bıyıklarının büyük olması sebebiyle, Palabıyık sıfatıyla da anılmıştır.

Küçük yaşta esir edilmiş ve Tekirdağlı bir tüccar tarafından satın alınmış, çocukları ile birlikte büyütülmüştür. Atak bir mizaca sahip olduğu, kızınca efendisinin çocuklarını dahi dövmekten çekinmediği için, sahibi kendisini azat ederek verdiği sermaye ile Tekirdağ'dan uzaklaştırmıştır. Cezayir'e gitmek üzere bindiği gemi yabancı bir geminin saldırısına uğrayınca kılıcını sıyırıp bu gemiye geçmiş, dövüşürken iki geminin birbirinden ayrılmasıyla tek başına kalmış savaşmış, mürettebatın bir kısmını öldürüp, bir kısmını ambara kapatarak gemiyi ele geçirmiştir. Gösterdiği büyük cesaret Cezayirli dayısı tarafından takdirle karşılanmış, zaptettiği gemi kendisine bırakılmıştır.

Hasan Paşa'nın giderek artan şöhreti başta Cezayir beylerbeyi olmak üzere rakiplerini çoğaltmış ve bu yüzden Cezayir'den ayrılmak zorunda kalmıştır.

Bundan sonra İstanbul'a gelen Hasan Paşa Kalyon kaptanlığı rütbesiyle girdiği deniz kuvvetlerinden, kısa zamanda yükselerek kapudan paşadan sonra en yüksek rütbe olan kapudane-i hümayun rütbesine yükselmiştir. Hasan Paşa, 1768 Osmanlı-Rus Savaşı'na katılmış ve bu savaş sırasında gösterdiği büyük kahramanlıklardan dolayı kendisine beylerbeyilik ve kapudanelik verilmiştir.

10 Temmuz 177O'te Rusların Limni'yi kuşatması üzerine ani bir baskınla Rusları yenmiş daha sonra adanın güneyinde bulunan Hondoros Limanını da düşmandan kurtarmıştır. Bu büyük başarıları yüzünden kendisine (1770) Gazi unvanı verilmiş ve vezirlikle kapudan-ı deryalığa getirilmiştir.

Hasan Paşa, Boğaz Seraskerliği de üzerinde olmak üzere, 1773 yılına kadar kapudan-ı deryalık yapmıştır.

l.Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla, Anadolu valiliği ile Rusçuk seraskerliğine tayin olunmuş: 1774'te ikinci defa kapudan-ı deryalığa getirilmiş, ve 15 yıl süren bu görevi sırasında padişahın üzerindeki nüfuzu veziriazamlarınkinden fazla olmuştur.

I.Abdülhamid'in ölümü ile yerine geçen III. Selim döneminde Hasan Paşa görevinden alınarak Anadolu valiliği ile İsmail seraskerliğine atanmıştır. Bu hizmeti sırasında İsmail önünde Rus ordularını yenen Hasan Paşa veziriazamlığa getirilmiştir (Kasım 1789). Hasan Paşa'nın sadareti kısa sürmüş: 30 Mart 1790'da 80 yaşında ölmüş ve Şumnu'da kendi yaptırdığı Bektaşi Türbesi'ne gömülmüştür.

Osmanlı devlet adamları arasında çok önemli bir yeri olan Hasan Paşa, yiğitliği, dürüstlüğü, zekası ile padişahın dahi saygı ve takdirini kazanmıştır. 

 

HASAN PAŞA (TİRYAKİ) (?-1611)

Osmanlı sadrazamı.

Ailesi ve memleketi hakkında bilgi bulunmamakla beraber; Enderun'dan yetiştiği ve gençliğinde Kuyucu Murad Paşa'nın hizmetinde bulunduğu bilinmektedir.

III. Murad padişah olunca, Hasan Paşa'yı rikabdarı yaptı. Saraydan Zigetvar Beyi olarak çıktı. Kısa bir süre sonra Zigetvar Beylerbeyi oldu; 20 yıl sonra Osmanlı Devleti'ne hizmet etti.

1594'te önce Bosna sonra Kanije beylerbeyliğine, 1597'de tekrar Bosna Beylerbeyliği'ne tayin edildi. Avusturya ile yapılan bir savaşta yaralandı (1598). 1599'da Osmanlı-Avusturya sınırında ve Budin yolu üzerinde bulunan Kanije Kalesi muhafızlığına tayin edildi.

1600 yılında Avusturya Kralı II. Ferdinand'ın Kanije'yi kuşatması üzerine, başarılı bir savunma yaparak; Kanije kahramanı oldu. Kış şartlarından da faydalanarak, düşmana saldırdı. Kral Ferdinand'ın otağı, altın ve gümüş eşyalarını ele geçirdi. Kanije zaferinden sonra vezirlik rütbesi verildi.

1601 'de Bosna, 1602'de Budin, 1603 'te Rumeli Beylerbeyi tayin edildi. Kuyucu Murad Paşa'yla birlikte Celali isyanlarının bastırılmasında yararlıklar gösteren Hasan Paşa 1608'de tayin edildiği Budin Beylerbeyi iken öldü (1611). 
 

HASEKİ

Hükümdarın hizmetlerine ayrılmış kişi veya topluluğa verilen ad.

Bu hizmet türü Memluklarda da vardı. Osmanlı Devleti'nde harem kadınlarından, bostancılardan ve yeniçeri ortalarından olmak üzere üç bölüm haseki vardı. Birincilere "Hünkar Hasekisi" de denirdi. Bunların içinde çocuğu olanlar "Haseki Sultan" adını alır, erkek çocuk doğuranların başına taç giydirilirdi. Aralarında iyi bir mevkiye girenler "Kadın Efendi" unvanını alırdı ve sayıları 4, 6 veya 7 olabilirdi.

İkinci gruptakiler bostancı ocağı mensubu idiler ve "Bostancı Hasekileri" diye bilinirlerdi. Bunlar kırmızı çuhadan resmi elbise giyerlerdi. Bellerinde gaddare denilen gümüşlü bıçakları, ellerinde asaları bulunurdu. Padişah bir yere gideceği zaman bostancı hasekilerinden 60 kadarı etrafında bulunurdu.

Üçüncü grubu meydana getiren Yeniçeri Ocağı hasekileri Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulmuşlardı. Bunlar padişah ile birlikte ava giderler ve av köpekleri beslerlerdi. Padişahın saraydan dışarı çıkması halinde, ikisi sağında, ikisi solunda yürürdü. Bunlar yaya ve atlı olarak iki sınıfa ayrılırlardı.

Bu teşkilat 1829'da kaldırılmıştır. 
 

HASSA

Padişahlara ve saraylara mahsus hizmetler hakkında kullanılır bir deyimdir.

Hassa alayı, Hazine-i Hassa, deyimlerindeki hassadan bunların doğrudan doğruya padişaha ait oldukları anlatılmak istenir.

Hassa avcıları:

Padişahların şikar halkı denilen ve av işlerine bakan görevlilerine verilen addır. Şahin, atmaca ve benzeri gibi avlamakta kullanılan kuşlarla zağar, tazı ve benzeri av köpeklerini bunlar terbiye ederler, padişahlar avlanırken beraber bulunurlardı.

Osmanlılarda av, saray eğlenceleri arasında önemli bir mevki işgal etmiştir. Sultan Orhan'ın oğlu Süleyman Paşa da bir av peşinde at koştururken düşüp ölmüştür.

Hassa Bostancıları:

Bostancılardan saray haricindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara verilen addı. "Usta" adı verilen başlarının nezareti altında ayrı ayrı topluluk halinde idiler. Her topluluk yerine ve işine göre on beş ile yüz kişi arasındaydı. Daha sonraları saray haricindeki bahçelere de Hadaik-i hassa adı verilmiştir.

Hassa Çayırı:

Saray hayvanlarına gerekli olan otların elde edildiği çayırlar hakkında kullanılır bir deyimdir. Bu çayırlar İstanbul ve civarında idi.

Hassa Doğancıları:

Padişahların şikar halkı denilen avcılarından bir sınıfın adıdır. "Hane-i bayzan" da denilen doğancı koğuşu kırk kişilik bir topluluktu. Bunlar da "kaftanlı" denilen Enderunluların beşinci kısmına girerlerdi. Başları "Doğancıbaşı" adını taşıyordu. Doğancılar meydanı, av kuşlarını besleyen zümrenin meydanı olup Üsküdar'da hala bu adı bilinmektedir.

Hassa Harç Emini:

Saraya ait satın alma işleriyle meşgul olan memur hakkında kullanılır bir deyimdir. Saray ile saray mensuplarının alacaklarını da bu memur tahsil eder ve sahiplerine getirip verirdi.

Hassa Kadırgaları:

Yelkenli gemi devrinde Osmanlı donanmasını teşkil eden kadırgalar hakkında kullanılır bir deyimdir. Bu gemilerde kaptanlık edenlere "hassa reisi" "hassa kaptanı" denilirdi.

Hassa Matbahı:

Saraylılar için yemek pişirilen matbah (mutfak) hakkında kullanılır bir deyimdir. Padişahlara yemek pişirilen matbaha ise "Has Matbah" denilirdi.

Hassa Reisi:

Osmanlı donanmasında kalyonların kullanılmasına kadar yaygın olan ve hükumet tarafından yaptırılan gemileri kullanan kaptanların adıdır.

Hassa Ordusu:

Merkezi İstanbul'da olan birinci ordunun adıdır, İstanbul'un ve dolayısıyla sarayın muhafazasına memur olduğu için bu adı almıştır. 

 

HATT-I HÜMAYUN

Genel olarak, Osmanlı Sultanının el yazmasına verilen ad.

Padişahın yazılı emri. Sadrazamın yazılı olarak arzettiği ve telhis, takrir gibi adlarla anılan başvuru kağıdının üzerine padişahın bizzat kendi el yazısı ile yazıldığı gibi, doğrudan doğruya bir kağıda da yazılırdı. Bu son türe "Beyaz üzerine hatt-ı hümayun" veya "re'sen" hattı-ı hümayun denirdi. II. Murad devrinden itibaren hatt-ı hümayunlar artmıştır. Padişah yazılarının bir adı da Hatt-ı şerifti.

Hatt-ı hümayunlar, akla gelebilecek özel veya resmi her konuda yazılabilirdi. Önemli tayin, emir ve buyruklar son derecede, süslü ve tezhipli olarak Divan-ı hümayun'dan hazırlanır ve en üstte özel bir yere padişahın hatt-ı hümayunu yazılırdı. Genellikle bunlara Hatt-ı hümayunla müveşşah ferman, emr-i şerif vb. denirdi.

Bugün Osmanlı Devlet arşivlerinde, Osmanlı sultanlarının binlerce hatt-ı hümayunu mevcuttur.

1832 yılından itibaren padişah emirlerini ihtiva eden hatt-ı hümayunun yerini "irade" almıştır. 
 

HAVASS-I HÜMAYUN

Osmanlı Devleti'nin yükselme devrinde, zaptedilen araziden Hazine'ye ayrılan kısım.

Osmanlı Devleti, ele geçirdiği toprakları; tımar, zeamet ve has adıyla üç sınıfa ayırırdı. Mesela, 500 köylü bir sancağın, 200 veya 300 köyü ikişer, üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır; başarılı askerlere dağıtılırdı. Geride kalan köyler zeamet ve has olarak; vezirlere, beylerbeylerine, sancak beylerine ve diğer gerekli görülen kişilere dağıtıldıktan sonra kalanı, "havass-ı hümayun" olarak devlete bırakılırdı.

Havass-ı hümayun adıyla yazılan tımardan farklı değildi. Arazi eski sahipleri tarafından ekilip, biçilir; yalnızca öşür ve sair geliri devlet namına tahsil edilirdi. Tahsilat, darphane-i amire'den tayin edilen kethüdalar ve eminler aracılığıyla yapılırdı.

Tanzimat'la birlikte tımarları ortadan kaldırılınca bu müessesede tarihe karıştı. 

 

HAYREDDİN PAŞA, BARBAROS (HIZIR REİS)

Osmanlı denizcilik tarihinin en büyük komutanlarından, Cezayir beylerbeyi.

Midilli Adası'ndaki Banova köyünde doğdu. Vardar Yenicesi'nde tımar sipahi olan Yakup Ağa'nın oğludur. Asıl adı Hızır'dır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekte, çeşitli kaynaklarda değişik tarihler verilmektedir.

Yakup Ağa Fatih Sultan Mehmed'in, Midilli Adası'nı Cenevizlilerden aldığında (1462) gönüllü olarak savaşa katılmış ve gösterdiği yararlıktan kendisine padişahın emriyle adadaki Banova köyü tımar olarak verilmiştir. Türk denizcilik tarihinin ünlü kumandanlarından olan İshak, Oruç ve İlyas Barbaros'un kardeşleridir. Oruç ile Hızır Reis "Barbaros Kardeşler" diye ün yapmışlardır.

Barbaros kelimesi Oruç'un sakalının kızıl olması sebebiyle Barbarosa’dan gelmiştir. Bir başka söylentiye göre de Baba Oruç’tan türemiştir. Türk denizcilerinin yetkili denizlere baba dediği son yıllara kadar uzanan bir gelenektir. Barbaros sözünün her iki deyiminin birleşmesinden doğduğu da iddia edilmektedir.

Barbaros Kardeşler, ailelerinin geniş imkanları, üstün zekaları ve yetenekleri ile Arapça dahil diğer Akdeniz ülkelerinin dillerini de öğrenmişlerdir.

Oruç, İlyas ve Hızır kardeşler, denizciliğe heves ettiler. Hızır, edindiği ticaret gemisiyle Osmanlı limanlarından olan Selanik, Serez ve Eğriboz'a giderek aldığı malları Midilli'de satıyor; Oruç ise daha kazançlı olan uzak seferleri tercih ediyordu. Bu seferlerden birinde kardeşi İlyas ile birlikte Trablusşam'a giden Oruç Reis, yolda Rodos şövalyeleriyle karşılaştı; şiddetli bir savaş sonucu İlyas şehit, Oruç Reis esir düştü. Onu Rodos'a götürdüler. Bu habere çok üzülen Hızır, bütün gücüyle kardeşini kurtarma teşebbüsüne girişti. Bu arada olağanüstü bir yiğit olan Oruç, bir gece forsa olduğu gemiden yüzerek kaçtı ve Antalya kıyılarına çıkmayı başardı. Buranın Sancak beyliğinde bulunan II. Bayezid'in oğlu Şehzade Korkut'un himayesini gördü ve sonra Midilli'ye döndü.

1512'de Sultan Yavuz Selim'in tahta geçmesi, rakibi durumundaki Şehzade Korkut'a karşı başlayan askeri harekat, Oruç Reis'i güç durumda bıraktı. Ağabeyi İshak'ın tavsiyesi üzerine Oruç, Midilli'den ayrılarak Mısır sultanının hizmetine girdi. Şehzade Korkut'un adamı olan Oruç Reis'in kardeşi olması sebebiyle endişelenen Hızır, kendisine zarar gelmemesi için gemisine buğday doldurarak Trablusşam'a gitti. Buğdayını satıp zenci köleler alarak Preveze'ye geldi. Bu arada Rodoslu şövalyelerle vuruştu. Akdeniz'de korku saldı; gemiler, ganimetler ele geçirerek her geçen gün biraz daha ün ve güç kazandı. 1512'de Cerbe Adası'na gidip Oruç Reis'le buluştu. İki kardeş cesaret ve güçlerini birleştirerek üstün başarılar kazandılar. Bir süre sonra Cerbe Adası'nı güvenli bulmayan Tunus Sultanı Ebu Abdullah Muhammed (1493-1525) ile anlaşarak hak yoluyla gaza yapacaklarını, aldıkları ganimetleri Tunus pazarlarında satacaklarını, bundan sultana da beşte bir pay vereceklerini söylediler. Sultan da onlara Tunus'un İskelesi Halkü'l-Vad (Goletta) limanını verdi. Bu limanı sultan adına idare edeceklerdi. Bu tarihten sonra Barbaros kardeşlerin inanılmaz efsanevi seferleri başladı. Çuha yüklü bir Fransız gemisini ele geçirerek yüküyle İstanbul'a hediye gönderdiler. Akdeniz'i egemenliği altına almak isteyen I. Selim bu davranışlarını ödüllendirerek onlara iki kadırga ile bir takdir belgesi gönderdi. Osmanlı sultanının bu davranışı iki kardeşi daha çok cesaretlendirdiğinden, Cenevizlilerin elinde olan Cezayir'e yelken açtılar.

1513'de Cicelli'yi zaptettiler. 1514 baharında Lipari adaları önlerinde Bougie Limanı açıklarında İspanyollarla yaptıkları savaşta iki yüz leventleri şehit düştü. Bununla beraber bu çarpışma onlara sayısız esir ve zengin ganimetler kazandırdı. 1516'da, Midilli'de bulunan ağabeyleri İshak'tan ayrılarak üsleri olan Halkü'l-Vad'a döndüler. Yakın arkadaşları Piri Reis'i, altı gemi, iki yüz esir ve birçok değerli hediye ile İstanbul'a gönderdiler. 1516-1517 yıllarında İspanyollarla karada ve denizde şiddetli çarpışmalar yaparak Cezayir'e hakim oldular.

1517-1518'de İspanyol ve Araplara karşı yaptıkları savaşlarda İshak ve Oruç Reis öldüler. Barbaros adı ve Cezayir hükümdarlığı Hızır Reis'e kaldı. Kardeşlerinin ölümü ve sıklaşan Arap-İspanyol saldırıları onu güvenilir bir destek aramaya zorladı. I. Selim'e bir elçi göndererek buyruğuna girmek istediğini bildirdi. Bu dileği kabul olunarak kendisi Cezayir beylerbeyliğine atandı ve emrine iki bin yeniçeri, birçok topçu ile Anadolu'da asker toplama yetkisi veren bir ferman gönderildi.

Barbaros Hayreddin, Alman İmparatoru Şarlken'in desteklediği müttefik filosu ve aleyhine dönen Tunus sultanını yenerek Şersel'e çekildi. Son savaşlarda sayıları azalan leventler ve burada kendisine katılan Türk denizcilerle Avrupa kıyılarına baskınlar düzenledi U520-1525). İspanyol üssü olan Penon Adası'nı aldı. Kıyı ile arasını kapatarak 1529'da Cezayir Limanı'nı yaptırdı.

1531'de Cenevizli Amiral Andrea Doria'nın Şersel'e yaptığı baskını karşılayarak binlerce esir aldı. 1532'de İspanya'da Katoliklerle anlaşmazlık içinde olan Müslümanlara yardımcı oldu. 1533'de, I. Süleyman'ın çağrısı üzerine büyük bir karşılama töreni ile İstanbul'a geldi. Padişah tarafından kendisine "Hayreddin" adı vezirlik ve kaptan-ı deryalık verildi.

Yeni gemilerle güçlenen donanmasının başında (1534) Akdeniz'de İtalya, Santa Lucca'ya Reggio'ya saldırdı. 1535'de Şarlken komutasında Tunus'a çıkan Alman-İspanyol donanması ve Tunus sultanı ile mücadelelerden sonra donanmasının bakımda olması sebebiyle, Barbaros leventleriyle birlikte Tunus'u terkedip Bon Limanı'ndaki kadırgalarına binerek Cezayir'e gittiler.

1536-1537'de Otranto'da karaya çıkarak Castro Kalesi'ni aldı. Padişahın emriyle Ege ve İyon Denizi'ndeki Venedik adalarına yöneldi. Cenigo (Çulha), Eğin, Zee (Mürted), Naxia (Nakşa) Osmanlı egemenliği altına alındı. Bu gelişmeleri endişe ile izleyen Avrupa devletleri, Barbaros'a karşı 1538'de Andrea Doria'nın komutasında Papalık, Venedik, Portekiz ve İspanya ile Malta'nın katıldığı altı yüz savaş gemisinden oluşan bir donanma Adriyatik Denizi'nde toplandı. Hayreddin Paşa yirmi bir parçalık donanması ve bütün gücüyle saldırıya geçti. Büyük bir güç dengesizliğine rağmen savaş, tarihte görülmemiş bir zaferle sonuçlandı (27 Eylül 1538 ),

Preveze Zaferi'nden sonra Barbaros Hayreddin Paşa Akdeniz'i kontrolü altında bulundurdu. 1543'de bir filo ile Marsilya'ya giderek Fransa Donanma komutanını da beraberine alarak Nice'yi (Nis) aldı. Kış Toulon'da geçirildi. Barbaros Hayreddin Paşa 1544'de İstanbul'a dönerek uzun bir hastalıktan sonra Beşiktaş'taki yalısında öldü.

Barbaros, anılarını Seyyid Muradiye'ye yazdırmış; Gazavat-ı Hayreddin Paşa adlı çok değerli bir eser bırakmıştır. 
 

HAZİNE-İ HÜMAYUN

Maliye idaresi ve teşkilatı yerine kullanılır bir terimdir.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda "beytülmal" denilen ve "defterdar" adlı bir memurun idaresinde bulunan para işleri için ayrı manalar ifade eden "hazine-i padişahi", "hazine-i amire", "hazine-i emiriye", "hazine-i devlet" ve "hazine-i maliye" tabirleri de kullanılmıştır.

Son dönemlerde savaş ve diğer olağanüstü masraflara karşı bir ihtiyat hazinesi olmak ve varidat-ı havass-ı hümayun geliri, ganimetler ve hükümdarlardan alınan hediyeler için bir "iç hazine" ile "enderun hazinesi" teşkil edildiği gibi, daha sonraları da gelir ve hasılatın cinsine göre hazineler de kurulmuştu.

Saraya giren ve çıkan eşyalardan hazine kethüdası birinci derecede sorumlu idi. Diğerleri ise muamelelerin yürütülmesinde kendisine yardım etmekle görevli idiler.

Hazine-i hümayun ayda bir defa tetkik edilir ve düzenlenirdi. En ufak bir şeyin bile zayi olmamasına dikkat edilirdi. Hazine-i hümayun'daki eşyanın defterlerini ve bunlar satılanlar ve imha edilenlere ait cetvel suretleri, hazine kethüdası tarafından muhafaza edilirdi.

Hazine-i hümayun'un denetlenmesi saltanat değişikliğinde cülusun on beşinci günü yapılırdı. 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 88 ziyaretçi (177 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=