Selâmün_aleyküm
  Hz Huseyin
 
 



 
HZ. MUHAMMED (s.a.v)   Hz. Muhammed Hicret’ten 52 yıl önce (Milâdi 570), Rebiülevvel ayının 17. gününde Mekke şehrinde dünyaya gelmişlerdir. Babası, Hz. Abdullah daha Hz. Muhammed dünyaya gelmeden, 25 yaşlarında vefât etmiştir. Annesi, Hz. Âmine’yi ise 6 yaşında iken kaybetmiştir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybeden Hz. Muhammed’i, dedesi Abdülmuttâlib himayesine aldı ve o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını kendisine verdi. O da bir yıl sonra vefât edince, Hz. Muhammed’i amcalarından, Hz. Ali’nin babası Hz. Ebû Tâlib yanına alıp büyütmüştür. Hz. Muhammed Mekke’nin en büyük ailesi olan Hâşimiler’dendi.

Peygamberler, Peygamber olarak dünyaya gelirler ve o vazife için yaratılmışlardır. Peygamberlik gibi ağır bir emaneti yüklenmek için bir hazırlık devresi geçirirler, sonunda ilâhi vahye mazhar olurlar ve insanlara ilâhi emirleri tebliğe başlarlar.

Hz. Muhammed’in hayatı, Peygamberliğini açıklamaya emir alıncaya kadar; sade, temiz, çok dürüst ve yaşayışı da insanlığa örnek bir yaşayış idi.

Hz. Muhammed genç yaşlarında iken bütün Hicâz’da, daha Peygamberlik gelmeden önce, huylarının güzelliği ve her hususta emin oluşları dolayısıyla, Araplar tarafından “Muhammed’ül Emin” diye anılmaya başlanmıştı. Babasından mal, mülk, bir şey kalmadığı için bir hayli fakirdi; yalnız çok soylu bir aileden olduğu için çok itibar görürdü.

 

Hz. Hatice ile Evlenmesi
 
  Kureyş hanımlarından olan Hz.Hatice ticaretle uğraşmakta idi. Çok zengin ve dul olduğundan, mallarını idare etmesi, ticaretini sürdürmesi için emin bir kişi olarak gördüğü Hz.Muhammed’i kendisine yardımcı seçti. Daha sonra Hz.Muhammed ile Hz.Hatice evlendiler. Evlendiklerinde Hz.Muhammed 25, Hz.Hatice ise 38 veya 40 yaşlarında idi. Hz.Muhammed’in, Hz.Hatice’den iki erkek, dört kız çocuğu olmuştur.Bütün evlâtları kendi zamanında âhiret dünyasına göç etti. Hayatta kalan tek evlâtları Hz.Fâtıma ise Hz.Muhammed’in, Peygamberlikleri zamanında Hicret’ten 11 yıl önce dünyaya gelmiştir.

  Hz.Muhammed’in soyu çok sevdiği kızı “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.Fâtıma’dan yürümüştür. Hz.Fâtıma’dan da, Hz.Peygamber’in çok sevdikleri “Ehl-i Beyt”ten olan torunları Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin dünyaya gelmişlerdir.
İlk Vahiy’in Gelişi
 
  Hz.Muhammed ilk vahy’in gelişini şöyle anlatıyorlardı:

“Hirâ dağında, adımın çağrıldığını duyardım; fakat çağıranı göremezdim. Derken bir gün melek göründü bana; kucakladı beni, göğsüne bastırdı, sıktı ve «Oku» dedi. Ben okumak bilmem dedim. Tekrar sıktı «Oku» dedi. Aynı sözü söyledim. Yine sıktı «Oku»” dedi. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini okudu:

“(1) Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı, (2) İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti; (3) Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sâhibidir, (4) Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir, (5) İnsana bilmediğini belletmiştir (öğretmiştir).” (Alâk 1-5. âyetler)

  Bu âyetler Hz.Muhammed’e ilk inen sûrenin ilk beş âyetidir.Hz.Muhammed’e, Allah tarafından ilk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur.

“Ramazan ayı ki onda Kur’ân inzal olunmuştur. Kur’ân nas için aynı hidâyettir; doğru yola götüren, hak ile bâtıl arasını ayıran açık delillerdir.” (Bakara 185. âyet)

  Kur’ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber ebedî âleme göçene kadar 23 yılda tamamlanmıştır. Nâzil olan bütün âyetler, Allah tarafından zaman zaman vahiy edilmiştir.

  Kur’ân-ı Kerîm’de; kulun, yani Peygamber’in Allah ile ancak vahiy yoluyla konuşabileceği anlatılmaktadır. Bu konudaki âyetler de şunlardır:

  “Vahiyle veya perde ardından olması veya bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allah’ın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz. Çünkü O yücedir, işinde hakimdir.”
(Şûra 51. âyet)

  “(192) Kur’ân şüphesiz Rabbelâleminin indirmesidir. (193-194-195) Sen Tanrı azâbıyla korkutanlardan olasın diye onu «ruh-i emin» açık olan Arap diliyle indirmiştir.”
(Şuarâ 192-195. âyetler)

  “ (16) (Ey Muhammed)! Vahiy bitmesin diye acele almak için dilini kımıldatma. (17) Çünkü onu kalbinde toplamak ve lisanında kıraatini sabit kılmak bize aittir. (18) Sana Kur’ân-ı Kerîm’i kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tâbi ol. (19) Onu izah ve beyân yine bize düşer.” (Kıyâmet 16-19. âyetler)

                            Hira Mağarası' nın girişi
                                                          NUR DAĞI - HİRA MAĞARASI - MEKKE

 Peygamber Oluşu   Hz.Muhammed 40 yaşlarında iken (Milâdi 610), yine Hirâ dağındaki mağarada halvette bulunuyordu. Bu sefer Allah tarafından, kendisini doğrudan doğruya Peygamberlik görevine çağıran, Kur’ân-ı Kerîm’in Müddesir Sûresi’nin 1-7. âyetleri nâzil oldu.

  “(1) Ey örtüsüne bürünmüş Peygamber! (2) Kalk azapla korkut. (3) Rabbini büyüklükle an, (4) Elbiseni temiz tut. (5) Azâba bais olan şeyleri bırak. (6) Çok istemek üzere bir şey verme. (7) Rabbin için her şeye katlan.”

  Gelen bu “vahiy”den sonra artık “vahiy”lerin arkası kesilmedi. Sürekli ve zamana bağlı olarak “vahiy” gelmeye başladı. Hz.Muhammed’in, Peygamberlik hayatı iki devreye ayrılır. Birinci devre Peygamberliğinin başlangıcından Medine’ye Hicret’ine kadar geçen 13 yıllık dönemdir (Milâdi 610-622). İkinci devre ise Hz.Peygamber’in Hicret’ten, Hak’ka vuslat edinceye kadar geçen 10 yıllık dönemdir (Milâdi 622-632).

  Hz.Muhammed halkı İslâmiyete davete başladığında, erkeklerden ilk olarak Hz.Ali, kadınlardan da Hz.Muhammed’in eşi Hz.Hatice Müslüman olmuş; ona inanmışlar, uymuşlar ve ezeli îmanlarını izhâr etmişlerdir. Belli bir süre sonra da Hz.Muhammed; önce akrabalarını, ardından Safa Tepesine çıkarak tüm Mekke halkını, Allah’tan gelen emir gereğince açıktan açığa, Müslüman olmaya çağırmaya başladı.

 

 Kardeşi, Veziri, Vasîysi, Halîfesi    Kur'ân-ı Kerim'in Şuarâ Sûresi’nin 214-216. âyetleri:

“(214) Pek yakın kavim ve kabileni (akrabalarını) Allah azâbıyla korkut. (215) Sana tâbi olan mü’minlere kanadını alçak tut. (Onlara karşı yumuşak davran, lûtufla muamele et) (216) Kavim ve kabilen sana karşı gelirlerse «-Ben sizin işlediklerinizden vâresteyim» dersin.”

  Bu âyetler nâzil olunca Hz.Muhammed, Hz.Hatice’ye yemek hazırlatmış ve Hz.Ali’ye de; “Hâşim oğulları soyundan olanları çağırmasını” emir buyurmuşlardı.

Yemekten sonra Hz.Muhammed:

“Ben bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve yüce Allah, mensub olduğum boydan, bana en yakın olanları korkutmamı buyurdu. Allah’tan başka yoktur tapacak demezseniz, sizi azâbından kurtaramam” buyurdular. Amcası Ebû Leheb; “Bizi bunun için mi çağırdın” dedi ve yakışmayacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.

  Hz.Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra; “Ey Hâşim oğulları” dedi. “Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem olur” buyurdu. İçlerinden hiçbiri cevap vermedi. Genç yaşta olan Hz.Ali ayağa kalkıp; “Ey Tanrı elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim” dedi. Hz.Muhammed; “Otur” buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Yine Hz.Ali’den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz.Peygamber, Hz.Ali’ye; “Otur” buyurdular ve Hz.Ali’ye hitaben; “Artık kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem sensin” demişler ve toplantıda bulunan Hâşim oğullarına “Ali’ye itâat edin” buyurmuşlardır.

  Hz.Muhammed’in getirmiş olduğu yeni din, Mekke’de büyük muhalefetle karşılaştı. Bilhassa Kureyş’in ileri gelenleri, Hz.Peygamber’in halkı İslâm’a davetine, şiddetle karşı çıktılar. Çünkü İslâmiyet puta taparlığı kaldırıyor, insan hakları üzerine birçok yenilikler getiriyordu. Bu durumda, Hz.Muhammed davetlerini bir müddet gizli tutmak zorunda kalmıştır.

  Bu dönemde İslâm dînini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu, üst düzeyden mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, onlarda bir müddet dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır.

  Az zamanda yeni dinin müminleri çoğaldı. Bunlara “Tanrı’ya teslim olan” anlamına gelen “İslâm” denildi. İlk Müslümanlar çok ağır hakaretler, işkenceler gördükleri halde, îmanlarından, inançlarından asla dönmediler, kendilerine ve yakınlarına yapılan işkencelere tahammül ettiler.

  Hz.Muhammed’in halkı Müslüman olmaya çağırışı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla, Mekkeli müşrikleri (inkârcıları-inanmayanları) tedirgin etti. Kâ’be’den putlarının kaldırılmasının, ticaretlerini engelleyeceği ve bir takım alışkanlıklarına son verileceği için büyük bir tepki gösterdiler.

  Bu ortamda Arabistan diyarı görülmemiş bir ahlâksızlık ve cehâlet içindeydi. Onun için Hz.Muhammed’den önceki Arap tarihine “Cahiliye devri” denir. Hz.Muhammed’e kadar Hak dîni Hıristiyanlıktı. Ancak Hıristiyanlık dîni, Tanrı görüşüyle de, hukuk sistemiyle de, artık insanlığın ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamıyordu.Müslümanlık, bütün Peygamberleri Allah tarafından gönderilmiş elçiler olarak kabul ediyordu.

  Bu yıllarda İslâmiyet’i kabul eden, kimsesiz ve yoksul olan Müslümanlara; müşriklerin, inkârcıların yaptıkları cefâlar, eziyetler gittikçe artmaktaydı. Hz.Muhammed’in, İslâmiyet’e davete başladıklarının 10. yılında (Milâdi 620) o yılın Ramazan ayında, üç gün arayla amcası Hz.Ebû Tâlib ile vefâlı eşi Hz.Hatice vefât ettiler. Müslümanlar o yıla “Hüzün Yılı” adını verdiler.

 

 

 
HZ. ALİ (r.a) : 
  Alevi yolunun kurucusu, İmamların başı, Hz. Hasan ile  Hz. Hüseyin’in babasıdır. Tarikatta ‘Yol Ali’nin ‘ deyimi ile anılır. Hz. Muhammet   ile aynı gömleğe girdiği ( bir olduğu ), bu yüzden Hz. Muhammed’le ayrı tutulmaması gerektiğine  inanılır.
ALLAH”IN ARSLANI IMAM HZ.ALI
          

  
ALLAH'IN ARSLANI İMAM ALİ (r.a)
  
      Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali Hicret’ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13. gününde Mekke’de, Kâ’be-i Muazzama’nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ’be’nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan gelmiştir.

Hz.Peygamber, Hz.Ali’nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib’in evine geldi. Hz.Ali’yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu, Fâtıma; “Esed koymak istiyorum” deyince Hz.Muhammed; “Hayır” buyurdu. “Onun adı Ali’dir” dedi ve adını “Ali” koydular.

Künyeleri ise “Ebü’l Hasan” ve “Ebû Türâb”dır. Hz.Muhammed kendilerine, toprağın babası anlamına gelen “Ebû Türâb” künyesini vermişlerdi. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi.
  
                                                  


 

İlk İman Eden Hz.Ali
    Hz.Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr eden Hz.Ali’dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice’tül Kübrâ, İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed’in en yakınlarından ve yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber’in yanında savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş, canını Hz.Peygamber’in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.


 

Hicret Gecesi
 
    Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali’yi çağırdı ve “Bu gece Rabbimin emriyle Mekke’den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim yatağıma yatacaksın, ne dersin?” buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir.

Bu olay münâsebetiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresi’nin:

İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir.” meâlindeki 207. âyet-i kerîmesi nâzil olmuştur.


 

Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları
 
     Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere’ye Hicret’lerinden sonra; “Ansar (Yardım edenler)” denilen Medineli Müslümanlarla, “Muhacirun (Göçmenler)” diye anılan ve Mekke’den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile Hz.Ali idiler.
Hz.Ali:
“Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın” dedi.
Hz.Resûl:
“Yâ Ali! Sen; Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de” buyurmuşlardır.

 

Bedir Savaşında Hz.Ali
 
   Medine’ye Hicret’in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında, Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet’i koruyanların başındaydı.

Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber; “Bize kim su getirir.” buyurdular. Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu.
                                       
Hz. Fatıma ile Evlenmesi
 
    Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce’de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir.

Hz.Ali’nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.

Hz.Peygamber’in nesl-i pâk olan soyları “Ehl-i Beyt’i”, Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’den devam etmiştir.


 

Uhud Savaşında Hz.Ali
 
   Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler, Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler.

Tarih kitaplarında ve Kur’ân âyetlerinde tafsilâtıyla bildirildiği gibi Uhud savaşında müşrikler bozguna uğrayınca; Hz.Peygamber’in bu savaşta, Abdullah bin Zübeyr’in kumandası altına verilen ve bir gediği korumaya memur edilip;

“Her hâlde, yerlerinden ayrılmamaları emredilen okçuların” bozgunu görünce, gânimet hırsına düşmeleri ve yerlerinden ayrılmaları yüzünden, çetin bir bozguna uğrayan İslâm ordusu, Halid bin Velid’in bu gedikten hücumuyla bozulup dağıldı. Abdullah şehit düştü. Hz.Peygamber’in yanlarında, Hz.Ali ile bir kaç kişi kaldı. Ancak Hz.Ali, Hz.Muhammed’e saldıranlarla savaşmadaydı; o gün on altı yara almışlardı. Sonra, ashâbın tekrar Hz.Peygamber’in yanında toplanmaları, Hz.Ali’nin sebâtı sayesinde olmuştur.

Bu savaşta Hz.Ali müşriklerle savaşırken ve Hz.Peygamber’i korurken elindeki kılıcı kırılmış, bunun üzerine Hz.Muhammed kendi kılıcı olan elindeki meşhur “Zülfekâr” adlı kılıcı vermişlerdir. O gün Hz.Muhammed, Hz.Ali için şu meşhur hadîsi buyurmuşlardır:

Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfikâr
Anlamı:Ali’den kahraman yiğit yoktur, Zülfikâr’dan üstün kılıç yoktur.”

 

Mekke’nin Fethinde Hz.Ali
 
    Hicret’in 8. yılı, Ramazan ayında Mekke-i Mükerreme fethedildi. Hz.Muhammed, Ka’be-i Muazzama’nın çevresindeki putları kırdılar; içerisine girip oradaki putları da yerlerinden sökerek dışarıya attılar.

Yüksekteki putların kırılması için Hz.Muhammed, Hz.Ali’ye “Yâ Ali! Omuzlarıma bas çık, şunları indir, kır” diye buyurdular. Hz.Ali, Hz.Muhammed’in omuzlarına basıp putları indirdi. O vakitteki hallerini anlatırken;

“Bana öyle geldi ki, dileseydim göğe ulaşabilirdim” buyurmuşlardır.

 

 
    İLMİ 
Gerek Sünni gerekse Şii kaynaklarında Ali bin Ebu Talib'in ilmi üstünlüğünden sıkça bahsedilir. Muhammed onu ilim şehrinin kapısı; insanların en bilgini; ahkam ilminin en alimi ve ümmete sünneti açıklayan kimse olarak nitelemiştir. İslam peygamberi bir sözünde de şöyle demiştir:

"Ben ilmin şehriyim, Ali kapısı. İlim almak isteyenler Ali'nin kapısına başvursunlar."

                             
                                                                 İMAM ALİ TÜRBESİ-NECEF

  Lakapları 

Şiir-i Yezdan

Kur'an-ı Natık (konuşan Kuran)

Haydar

Murtaza

Şah-ı Velayet

Esedullah (Allah'ın Arslanı)

Şah-ı Merdan

Seyf Allah


ZÜLFİKAR


   İslam dininin peygamberi Muhammed'in damadı ve dördüncü halife Ali bin Ebu Talib'in çatal şeklinde iki başlı kılıcının adıdır. Zül "sahip", Fikâr "fikir" demektir. Kelimenin tamamı fikir sahibi anlamına gelir. Halife Ali'nin Uhud savaşında Kureyş’in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyi öldürdüğü, bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar peygamberi savunduğu, bu sebeple de 

Cebrail Aleyhisselam'ın, “Zülfikar'dan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.” ("La fata illa Ali, la seyfe illa Zülfikâr" 
Arapça: لا فتى الا على لا سيف الا ذوالفقار )
 
dediği rivayet edilir. Zülfikâr'ın
Topkapı Sarayı'nda olduğu iddia edilse de bazı rivayetlerde Halife Ali'nin vasiyeti üzerine Necef'te denize atıldığı belirtilmiştir. Sonradan da Med'den gelen Ebu Müslüm Horasani bulmustur.

              




 

4 Kapı 40 Makam Nedir ?
  Yolumuzun erkanı 4 Kapı 40 Makamdır. Bu 4 Kapı ve 40 Makam şöyledir.

4 Kapı;

  • Şeriat Kapısı
  • Tarikat Kapısı
  • Marifet Kapısı
  • Sırr-ı Hakikat Kapısı

    1-Şeriat Kapısının Makamları;

    • İman getirmek
    • İlim öğrenmek
    • Namaz, oruç, zekat ve hac ve gaza eylemektir ve cenabetten arınmaktır.
    • Helal istemek, kazanmak, faizi haram saymaktır.
    • Nikah Kıymak
    • Hayz ve Nifazın  Nikahı haram eylemesi
    • Arı  giymek, arı yemek
    • Sünnet-i Cemaat
    • Şefkat
    • Emri marut, yaramaz işlerden kaçınmak.
    2- Tarikat Kapısı:Eğitim ve öğretim müessesesidir
    • El alıp tövbe kılmak
    • Mürid olmak
    • Saçın gidermek ve libasını giymek (gösterişsiz kılık kıyafette bulunmak.)
    • İnsanın nefsi ile mücadele etmesi
    • Hizmet etmek
    • Korku (hata yapmaktan, gönül kırmaktan,kötülük yapmaktan kork)
    • Umut tutmak
    • Hırka, (sadelik), Zembil(Hakkın yolunda giden, ulu tanrının dostluğunu arayan , kendisine tanrıtanrı sevgisinin ateşiyle yol gösterecek aydınlatıcı aramak için durmadan gezip dolaşmayı), Makas(dünya ile ilgili her türlü ihtirasın tehlikeli olabilecek her türlü düşüncenin zihinlerden sökülüp atılması), Seccade (Tanrının karşısında insan oğlunun ne kadar aciz olduğunu kavrayarak kibir hırs kendini beğenmişlik gibi duygulardan uzak durmak), İbret , Hidayettir.
    • Sahib-i makam sahib-i cemiyet, (Çevresinde kendisine ve bilgisine güvenen bir topluluk oluşturabilecek bir kişi sahib-i cemiyet olacak)
    • Aşk ve Şevk ( Bu makama gelmiş Hak , bu kapıda aldığı gereli bilgi birikimi ile, belli bir olgunluk düzeyine ulaştıktan sonra ve sağlam ahlak değerlerine sahip olduktan sonra yoluna yine devam ederek o kutsal amacına ulaşmak ister bunun özlemini duyar. Böyle özlemi duyan Tarikat kapısından Marifet Kapısına gelmiştir.
    3- Marifet Kapısı
      Bu kapıda Yolun Talibi daha derin araştırmalar ve incelemeler yaparak doğruları ve Hakkı daha derinden keşfedecektir.
    • Edep (Yolumuzun ahlak kurallarına aykırı hiçbir davranışta bulunmamaktır.)
    • Korku ( İnsanları çirkin ve zararlı düşüncelerden koruyacak bir güç kaynağıdır.)
    • Perhis/ Yetinmek ( Her türlü aşırı istek ve yönelişlerden ve her türlü aşırı düşünce ve duygulardan perhizkarlık yapması)
    • Sabır / Kanaat (İnsan ancak sabır ile karşılaştığı zorlukların üstesinden gelir.)
    • Utanmak (Utanma duygusunu hisetmek ve taşımak olgunlaşmanın bir çok başka önemli ve değerli ögesini oluşturur.)
    • Cömertlik ( Bir insan , bir arif kişiye gerçek bir tanrı dostuna cömertlik yakışır.)
    • İlim ( İnsan ancak ilim  ile yolunda sağlıklı yürüzebilecektir.)
    • Miskinlik (Gösterişsiz yaşamak)
    • Marifet ( Kaynağını bilimden ve ulu Allaha karşı duyulan sonsuz bir sevgi , bir doyumsuz aşkve bitmez bir özlemden alan hem bilim hemde sezgi ve içe doğma yoluyla yüce tanrının zatıve kainatın oluşumuyla ilgili tüm sırları sakladığı tüm gerçekleri bilme alma halidir.)
    • Kendini bilmek (Kendini bilen kişi Hakkı da görmüş olur. Ve insanı-ı Kamil olmak yolunda büyük bir adım daha atılmış olur.)

    4- Hakikat Kapısı

      İnsan bu kapıdan geçtikten sonra Tanrı dostluğuna kavuşmak o sonsuz deryaya ulaşarak , orada eriyerek yok olan bir damla haline dönüşmenin hazzını tadar. Bundan sonra dönüp insanlığa hizmete gitme kapısıdır.
    • Toprak olmak ( alçak gönüllü olmak)
    • 72 Milleti ayıplamamak (Dünya insanlığının hiç birini hor görmemek ve ayıplamamaktır.)
    • Elinden geleni men kılmamak (Kişisel fedakarlıklar yaparak dilek sahibinin derdine derman olmaktır.)
    • Herşeyin kendisinden güven kılması (
    • Tanrıya rıza göstermek
    • Sohbet
    • Seyir (İnsan tasavvuf felsefesine göre 3 önemli yolculuk yapar. 1- Tanrı katında bir aslı ve gerçeği olarak yaratılır ve dünyaya gelir . 2- dünyada insanlar kamil olabilme uğruna verdiği çabalar sonucunda makamına ulaşır. 3- Tanrıya seyirdir.
    • Sırr (Gerçek olan tek varlık Yüce Allah’ın varlığıdır. Dolayısıyla gerçekle ilgili sırlar , Allah’a ait sırlardır.
    • Münacattır. (Tanrıya ulaşma , O’na sığınmadır.)
    • Müşahade (Tanrının cemalini görebilmek o erişilmez zevke erebilmek yeri , mutlak gerçeğe ulaşmaktır.)

Kırklar Cemi: Alevilerin bugün sürdürdükleri, erkanları 12 hizmetin yapıldığı  ‘yol’ a CEM denir.




Kırklar Cemi, Alevi Bektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah döneminin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır. Bu efsanevi anlatım; katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslam'ın Sünni (Hanefi, Şafii v.s.) yorumuna karşı alternatif bir ibadet biçimidir. Anlatımda geçen birçok öğe ve verilen mesaj Alevi dünya görüşünün kaynağı sayılır. "BİRİMİZ KIRK KIRKIMIZ BİRDİR BİZİM.." Kaynaklara göre, "Hz. Muhammet, atı Burak ile bir gece Mirac'a çıkar. Cenab-I Hak ile 90 bin kelam konuşur. Bunun 30 bini sırrı hakikat olup Hz. Ali'de kalır. Miraç'ta Hz. Muhammet'e; süt, bal ve elma verildiği rivayet edilir. Bal aşka, süt sevgiye elma ise dostluğa işaret eder. Muhammet, Mirac'a çıkarken yoluna bir kükremiş aslan çıkar. Aslan yolunu keser. Gaipten bir ses (nida) gelir. "Parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına atması" istenir. Muhammet böyle yapar aslan sakinleşir, yoluna devam eder. Muhammet, Cenab-I Hak ile görüştükten sonra şehre döner. Yolda bir dergâha rastlar. Merak edip gidip kapısını çalar. İçerdeki ses; "Kimsiniz?" der. Muhammet ise; "Ben peygamberim içeriye girmek istiyorum" der. Kapı açılmadan içerden gelen ses; "Peygamberliğini git ümmetine yap. Bizim aramıza peygamber sığmaz" der. Hz. Muhammet kapıdan ayrılıp yürümeye başlayınca gaipten gelen ses ayrılmamasını kapıyı yeniden çalmasını ama yanıtı farklı vermesini söyler. Muhammet yine kapıyı çalar: İçerden yine; "Kimsiniz" diye sorulur. Bu kez Hz. Muhammet; "Bende sizden biriyim. Bir insanım. Sizi görmek istedim" der. Bu yanıttan sonra kapı açılır. Muhammet içeri alınır. İçerden "Hoşgeldin sefa getirdin, uğur getirdin" diyerek karşılarlar. Hz. Muhammet içerde oluşmuş bir meclis görür. Hatta sayımını da içinden yapar. Tam 39 kişi vardır. Üstelik bu meclis kadın ve erkeklerden oluşmuştur. Bunların 22'si erkek 17'si kadındır. Muhammet' yer gösterilir. O'da gösterilen yere oturur. Hz. Ali'de meclistedir. Muhammet tesadüfen Ali'nin yanına oturur. Hz. Muhammet sorar. "Size kimler denir?" der. "Bize Kırklar denir" diye yanıt alır. "Ama burada 39 kişi saydım" der. "Selman-ı Pak Can Parstadır"denir. "Peki sizin ulunuz, büyüğünüz, küçüğünüz kim" diye sorar Hz. Muhammet. Gelen yanıt şöyle olur: "Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir" denir. Bunun üstüne Muhammet meclisten bunu kendilerine kanıtlamalarını söyler. O sırada Ali kolunu uzatır ve gömleğini sıyırır. İçlerinden biri "destur" diyerek bıçağın ucu ile kolunu hafif kanatır. Kolundan bir damla kan akar. Onu, her can'ın kolundan birer damla kanın gelmesi izler. 40. canın bir damla kanı da pencereden içeri gelir. Bu ise Selman-ı Pak'ın kanıdır. Sonra Hz. Ali kolunu bağlar, hepsinin kanaması durur. Selman-ı Pak, Parstan dönüşte bir üzüm tanesi getirir. O'nu Hz. Muhammet'e verir ve bölüştürmesini ister. Muhammet erilen kapta üzüm tanesini ezer, çıkan dem meclisteki kadın-erkek canlara dağıtılır. Kırklar üzüm suyunu içerler. Hep birlikte mest olurlar. "Ya Allah" deyip semah dönerler. Hz. Muhammet'te onlara katılır. Büyük bir coşku ile vecd halinde semah dönülürken Hz. Muhammet'in başından sarığı (imamesi) düşer. Kırk parçaya bölünür. Kırklar parçaları bellerine bağlarlar, kemerbest olurlar. Hz. Muhammet, Kırklar Meclisi'ne pirlerini sorar. "Pirimiz Ali'dir" derler. Böylece, Hz. Muhammet, Ali'nin de orada olduğunu öğrenmiş olur. Ali, Hz. Muhammet'in yanına gelir. Hz. Muhammet Ali'nin parmağında, Mirac'a giderken "aslana" verdiği yüzüğü (hatemi) görür. Ali'ye sarılır, O'nu bağrına basar." Alevi inancında; kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Cemi'nin tayin edici önemi vardır. Anadolu Aleviliği'nin inanç temellerinin, yaşam biçiminin, dünya görüşünün, felsefesinin kökleri bu söylencede aranmalıdır. Kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Meclisi, mitolojik anlamda da olsa Alevilerin dinsel ve sosyal örgütlenmelerinin tarihsel kaynağı kabul edilebilir. Bu anlamda da bu söylencede geçen sembolik özellikler Alevilik açısından ayırtedici öneme sahiptir. Kırklar Meclisi'nin kadın ve erkekten oluşumu kadın ve erkek eşitliğinin önemini vurguluyor. Kırklar Meclisi ile Hz. Muhammet arasındaki diyalogdaki vurgulardan; "birimiz kırk, kırkımız bir" olgusu eşitliği, insan olmayı, türab olmayı vurguluyor. Gerçeğin gökte değil, yerde olduğu meclisin sembolik önemi ile vurgulanıyor. Herkesin eşit ve ulu olması; vahdette kesret, kesrette vahdet (varlıkta birlik, birlikte varlık) ilişkisini ifade ediyor. Kaynakta; Alevi inancında Tanrı'nın, Peygamber'in ve insanın yeri belirtilmektedir. Aslan ve yüzük sembolü ise; insanın Tanrı'nın bir ifadesi; O'nun bir yansıması, parçası olduğu, Adem'in Hakk'ın halifesi olduğu anlayışını vurgulaması açısından önemlidir. Bu örnekte Alevi-Bektaşi ibadeti olan Cem'in ve Semah'ın da kökleri belirtilmiş oluyor. Bu söylence; Anadolu'da yaklaşık bin yıldır her tür olumsuzlanmaya karşılık Alevilerin Cem ve cemaatlerinde, sosyal hayatlarında kadını bir bütünün ayrılmaz parçası gören, lokmasını yoksullarla kırka bölerek paylaşmasını bilen, insana en yüksek değeri veren Aleviliğin sağlam mayasını da ele veriyor.

1- Üçler nedir?

Üçler, vücut, can ve ruhtur. Can, kan demektir. İnsanın kan
dolaşımını anlatmaktadır. Ruh ise irade demektir. Vücuda iyi
bakılırsa, kan temiz olur. İyi gidalar alınırsa kan temiz olur.
Bunun için irade, bilgi gereklidir.

2- Beşler nedir?

Beşlerin dördü Dünya, biri insanla ilgilidir. Dört, ateş,
rüzgar, su ve topraktır. Ateş ve rüzgar bir, su ve toprak birdir.
Aslında dördü bir gömleğe girmektedir ve birdir. Beşincisi ise
Can'dır. Can, Üçlerin toplamıdır. Vücut, kan ve iradenin
toplamına Can denir, yani İnsan.

3- Yediler nedir?

En önemlisi Yedilerdir. Yediler olmaz ise Kırklar olmaz. Yediler,
Dünya'ya ait olan dört ile insana ait olan üçten meydana
gelmektedir. Dört, ateş, rüzgar, su ve topraktır. Üç ise can,
canan ve çobandır. Çoban çocuktur. Gelecektir. Can erkek, canan
kadındır. Can ve canan bir gömleğe girerler, bir olurlar.
Birleşmeden çoban, yani çocuk olur. Çoban olmaz ise soy sürmez.
Meydan boş kalır. Altı olursa, insan soyu durur.

14 Masumu Paklar

 
Ehli beyt mensubu olup küçük yaşlarda şehit ediler sübyan (çocuklara verilen isimdir),Alevi deyiş ve Gülbeglerinde anılırlar:

1.Muhammed Ekber (Musin) Hz Ali'nin oğlu,

2.Abdullah, İmam Hasan'ın oğludur, 7 yaşında şehit olmuş,

3.Abdullah, İmam Hüseyi'nin oğludur, 2 yaşında kerbelada şehit olmuş,

4.Kasım,İmam Hüseyinin oğludur, 3 yaşında Kerbelada şehit olmuş,

5.Zeynel el Hüseyin,İmam Hüseyin'in oğlu, 6 yaşında kerbelada şehit olmuş,

6.Kasım, İmam Zeynel oğludur, 3 yaşında şehit olmuş,

7.Aliyül Eftar, İmam Muhammed Bakır oğlu, 3 yaşında şehit olmuş,

8.Abdullah El Askar, İmam Cafer oğlu, 3 yaşında şehit olmuş,

9.Yahya el Hadi, İmam Cafer Sadık oğlu, 3 yaşında şehit olmuş,

10.Salih, İmam Musa-i Kazım oğlu, 4 yaşında şehit olmuş,

11.Tayyip, İmam Musa-i Kazım oğlu 7 yaşında şehit olmuş,

12.Cafer'i Sadık (Tahir), İmam Muhammed Taki'nin oğlu, 4 yaşında şehit olmuş,

13.Cafer, İmam Aliyül Naki'nin oğlu, 1 yaşında şehit olmuş,

14.Kasım, İmam Aliyül Naki'nın oğlu, 3 yaşında şehit olmuştur.

ONYEDİ KEMERBESTLER

      Bu Konuda 2 rivayet vardır,
  Birincisi : İmam Ali nin Kendi çocuklarına ,kendi eli ile kemer kuşattığıdır. Bunlar;

1.Muhammet Hanifi, eceli ile vefat etmiş,

2.Hadi-Ekber, Kerbela'da şehit olmuş (Bu Muhsinle karıştırılmasın),

3.Abdulvahid Avn, Kerbelada şehit olmuş,

4.Tahir , Kerbela'da şehit olmuş,

5.Tayyip, Kerbela'da şehit olmuş,

6.Ebu Tırab,Kerbela'da şehit olmuş,

7.Abdurrauf, Kerbelada şehit olmuş,

8.Fazıl, Kerbela'da şehit olmuştur,

9.Abdülvehad, Kerbela'da şehit olmuştur,

10.Abdül Celil, vefaatı ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur,

11.Abdurrahim, Kerbelada şehit olmuştur,

12.Ömer Taib, Kufe'de şehit olmuştur,

13.Abdulmuin, Kerbela'da şehit olmuştur,

14.Abdullah Abbas, Kerbelada şehit olmuştur,

15.Avdülkeriym, vefaatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur,

16.Abdussamed, vefaatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur,

17.Ali Ekber, Kerbelada şehit olmuştur.


  İkincisi : Peygamberimiz Hz.Muhammed Mustafa (A.S.) ın Miraç Gecesi dönüşü uğradığı kırkların ceminde bir üzüm tanesi ezilip engur edilip içildiğinde kırk kişide mest olup;semaha kalkıp ;peygamberimizin başındaki imamesi düştüğünde Allahın isteği ile ilk sekiz kişiye Hz.Ali, daha sonrakilerede Hz.Selmani faris'in kuşatıkları onyedi kişi şunlardır;İslam tarihinde bu 17 kişiye Kemerbest-i Handan adı verilmiştir.

1.Selmanı Faris,
2.Ammar Bin Yaser,
3.Malik Ejter Bin Haris,
4.Muhammed Bin Ekber,
5.Veysel Karani,
6.Ebu Zer Gaffari,
7.Hüzeyme İbni haris,
8.Abdullah İbni Yedil-Haza-i
9.Abdullah Bin Adil el Haris,
10.Cafer-i Tayyar,
11.Hz.Ebu Eyyubi Ensar,
12.CAbir İbni Abdullah El Ensar,
13.Gamber,
14.Seydil Farraş,
15.Fazlı,
16.Ebu Derda,
17.Zinnur-i Mısri



ALEVİ KÜLTÜRÜNDE SIKÇA KULLANILAN DUA'LARIN BAZILARI

Sofra Duası
 
Bismillah bismişah Allah Allah
Nimmet-i Celil, bereket-i Halil, sefaat-i Resul, inayet-i Ali, Himmet-i Veli ola
Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin.
Hak-Muhammed-Ali bereketini vere
Yiyip yedirenlere, pişirip getirenlere nur-i iman ve aşkı şevk ola
Dertlere derman hastalara şifa ola
Gittikleri yerde kan ve keder görmeye lokmalarınız kabul ola
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamlarin, Ondört Masumu Pakların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların
Rical ül Gayp Erenlerin ve Pir Dergahına yazıla
Yiyene helal yedirene delil ola.
Hak saklaya. Hızır bekleye gerçege Hüü.. 

Sofraya Otururken
Bism-i şah.Evvel Allah diyelim,
kadim Allah diyelim,
geldi Ali sofrası, Ya Şah diyelim.
Şah versin biz yiyelim.
Allah eyvallah hü dost.

Sofradan Kalkarken
Bism-i şah Allah Allah.Bu gitti ganisi gele.
Hak Muhammed Ali berekatını vere.
Yiyip, yedirenlere, pişirip kotaranlara, nur-u iman ve aşk u şevk ola...
Gittiği yerler gam ve gusse görmeye.
Hizmet sahipleri,hizmetlerinden şefaat bula.
Lokma hakkına,Evliya keremine,cömertler cemine,gerçek erenler demine
Allah eyveallah hü dost.

Muharrem Oruç Niyet Duası
''Bismillalahi'Rahmanu'r Rahim.Alemlerin rabbi olan Allah'a hamd olsun.
Bütün Peygamberlerine salat ve selam ollsun.
Ehli-beyt soyunda ve yolunda şehit olanların ruhları şad olsun.
Ey Yüce Allah'ım!
Bana bu Muharrem orucunu,Kerbela Matemini tutmayı nasip ettiğin için,sana şükürler ve senalar olsun.
Niyet ettim Allah rızası için bugünkü,Muharrem orucunu tutmaya,
Sen beni sabır edenlerden eyle Ya Rabbim.Gerçeğe Hüü..''

Oruç Açma (İftar Duası)
''Bismillahi'Rahmanu'r Rahim.Ey Yüce Allahım!
Bize bu Muharrem Orucunu, Kerbela Mateminitutmayı nasip ettiğin için, Sana hamdü senalar olsun.
Peygamberlerine salat ve selam olsun.
Kerbela Şehitlerinin ruhları ilahi nurun ile şad olsun.
Yezide ve soyuna lanet olsun.
Bütün şehitlerin,erenlerin,evliyaların, yüzü suyu hürmetine,tuttuğumuz oruçları,yaptığımız ibadetleri,
dergah-ı izeetinler kabul eyle.
Selamullah Ya Hüseyin!
Selamullah Ya Hüseyin!
Selamullah Ya Kerbela'da susuz şehit düşen şühedalar!
Bism-i Şah Allah Allahdiyelim,
Hak lokması yiyelim, Gerçeğe Hüü..''

Lokma Duası 
Bismillah Bismişah Allah Allah
Hizmetleriniz Kabul ola,
Lokmalarınız Kurbanlarınız Ulu dergaha yazılmış ola
Hak Muhammed Ali'nin dıdarından
İmam Hüseyin'in darından
Oniki İmamın katarından ayırmaya
Ondört Masumu Pak, Onyedi Kemerbest ve Kırklar şefaatçiniz ola
Emeğiniz zaya gitmeye
Her iki cihanda yüzünüz ak imanınız pak ola
Ömrünüz bereketli, yuvanız meseretli ola
Dil bizden nefes Pir'den sayıla
Allah eyvallah Hüü..

Matem Orucu'na niyet 
Bismişah Allah Allah
Er Hak Muhammed Ali aşkına
İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine
Kerbela'da şehit olanların ruhlarına
Fatıma anamızın şefaatine
Oniki İmamlar aşkına oruç tutmaya niyet eyledim
Ulu dergah kabul eylesin

Cenaze Duası 
Bismillah ve alâ milleti Rasülillahi, Allahumme yessir aleyhi emrehu ve sehhil aleyhi mâ ba’dehu. Ve me esid bilikâike, v’ec’al mâ harace ileyhi hayran mimmâ harace anhu.” (Tanrı’nın adıyla. Rasullullah’ın dini üzere Tanrı’dan geldik, yine O’na dönecegiz. Tanrım onun işini kolaylaştır. Sana kavusmaşını mutlu kıl. Kavuştuğunu bıraktığından iyi kıl) ve “Allah, Muhammed, Ali inanci üzerine ölmüş olsun. Ey Allahım, onu yarlığa, onun derecesini hidayete ermiş kimseler içinde yücelt, bizleri ve onu affet ey evrenlerin yaratıcısı! Onun kabrini geniş eyle ve orasını ona ışıklı kıl.

Teneşir Duası
Ber cemal-i Muhammed, Kemal-i İmam Hasan, Şah Hüseyin, Ali’yi pir bilene verelim candan salevat (salevat getirilir). Dünya geçicidir, ahiret yurdu kalıcıdır. Tanrı'nın hükmü yürüdü. Ulu Tanrı seni kutlu bir menzile yetirsin. Kabrin ışıklı, mekanın cennet olsun. Sah-ı Merdan seni sancagi altında saklasın, beklesin. Gerçege hü...
 




Alevilikte Üçler, Beşler, Yediler, Oniki İmamlar ve Kırklar kimdir?

Alevilikte Üçler: Hz. Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali'dir.

Beşler: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dir.

Yediler: Bunlar yedi ulu aşıklardır: Hatayi, Nesimi, Fuzuli, Kul Himmet, Virani, Yemini ve Pir Sultan Abdal'dır.

Oniki İmamlar: Hz. Ali Kerramallahü Veche, İmamı-ı Hasan, İmamı-ı Hüseyin, İmam-ı Zeynel Abidin, İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Cafer Sadık, İmam-ı Musa Kazım, İmam-ı Ali Rıza, İmam-ı Muhammed Taki, İmam-ı Aliy'yül Naki, İmam-ı Hasan el-Askeri, İmam-ı Muhammed Mehdi.

Alevilikte Kırklar : Alevi inancına göre Kırklar, Tanrının
ruhları yarattığında yaratılan, her devir ve zamanda yeryüzünde bulunduklarına inanılan ermişlerdir. Bu kırk ermiş dünyanın çeşitli zamanlarında insan suretinde yeryüzüne gelmişler, ölümlerinden sonra da değişik donlarda(başka kimlikte) yaşadıkları ve dünya durdukça da yaşayacakları kabul edilmektedir. Kırkların 23'ü erkek 17'si kadındır. Hiçbir kaynakta kırkının isimleri bulunamamaktadır.

Şia'ya göre ise bu kılıç; on ikinci ve son İmam olan Mehdi'de bulunmaktadır.



EHLİ BEYT KİMDİR?

"Ehli Beyt" hem Kur'an hem de sünnette üzerinde önemle durulan ve ümmet için de apayrı bir öneme sahip olan bir kavram. Allah (c) Kur'an-ı Kerim'de Ahzâb sûresinin 33. ayetinde şöyle buyuruyor:

"Ey Ehli Beyt! Hiç kuşkusuz Allah sizden her tür pisliği / kusuru / günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."

"Ehli Beyt" kavramı Arapça'da bir isim tamlamasıdır ve "ev halkı" anlamına geliyor. Ama Kur'an ve Sünnette tamamen terim / ıstılah olarak kullanılan bu kavramdan maksat ne? Bununla kimler kastediliyor? İşte bu konuda başlıca üç görüş var:

* Peygamberimizin sadece hanımları.
* Peygamberimizin damadı Ali, kızı Fâtıma, torunları Hasan ve Hüseyin ve hanımları.
* Peygamberimizin damadı Ali, kızı Fâtıma, torunları Hasan ve Hüseyin.


I. Görüşün Delilleri:

Bu görüş Abdullâh b. Abbâs'ın azatlısı İkrime ile Mukatil b. Süleyman'a ait. Özellikle İkrime'nin, Medine'de çarşı pazar dolaşarak "Ehli Beyt" ayetinin sadece Rasûlullah'ın hanımları hakkında nâzil olduğunu söyleyip durduğu rivâyet ediliyor.

İkrime, her ne kadar Buhârî'nin çok güvendiği; onun için de hadislerine bolca yer verdiği bir râvî ise de, son derece sabıkalı olduğu, Ehli Sünnet hadis ve tarih ulemasının itiraflarıyla sabit.

Hâricilerin İmam Ali'ye ve Ehli Beyt'e düşmanlıklarını anlatmaya bilmem gerek var mı? İmam Ali'ye kılıç çeken ve onu namazda iken katleden bir zihniyetin Allah ve Rasûlü ile ilgilerinin olduğunu sanmak ahmaklıktır! Bu kafaya sahip olanların izzet ve şerefinden bahsetmek de mümkün değil! Allah'ın tertemiz kıldığı, Rasûlü'nün "Ali'yi seven beni de sevmiş, ona düşman olan bana da düşman olmuş olur!", "Ali'ye söven bana sövmüş sayılır!", "...Onu sadece münâfıklar sevmez!"... buyurduğu bir kimseye düşman olan, onu namazda katleden bir zihniyete nasıl güvenilir!

İşte İkrime bu kafaya sahip! Böyle birisinin hadisini almak ve ona Allah ve Rasûlü'nün emanetlerini güvenmek mümkün mü!? Ali'ye Ehli Beyt'e düşmanlığıyla Allah ve Rasûlü'nün de gazabını hak eden birisinin rivâyetlerini nasıl kabul edebiliriz? Fâsıkların rivâyetinin makbul olmadığını hepimiz biliyoruz. Münafık aynı zamanda fâsık değil mi? Üstelik ez-Zehebî'nin de belirttiği gibi, harici olduğu için kendisinin dışında tüm müslümanları tekfir eden birisi!

Diğer yandan, çoğu sahih senedlerle rivâyet edildiğine göre, Abdullâh b. Abbâs'ın oğlu Ali, Abdullâh b. Ömer, Abdullâh b. Ömer'in azatlısı Nâfi', Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Ebî Rabâh, Tavus b. Keysân, Muhammed b. Sîrîn, Muhammed b. Abdirrahmân b. Ebî Zi'b, Yahyâ b. Saîd el-Ensârî, Mücâhid b. Cebr, Süleyman b. Tarhân et-Teymî, Yûnus b. Cübeyr el-Basrî, İbn Sa'd ve benzerleri, İkrime'yi "yalancılık"la, "zayıflık"la ve "huccet olmamak"la suçluyorlar. Ahmed b. Hanbel, İkrime'nin valilerden hediye(!)ler aldığını söylüyor. Şimdi sorarım sizlere: Böyle bir adamın sözünün ne değeri olabilir! Ona sika/güvenilir diyerek rivâyetlerine yer verenler hiç Allah'tan, hesap gününden korkmazlar mı!?

Gelelim Mukâtil'e; onun da İkrime'den pek farkı yok! Kimi "yalancılık"la, kimi "zayıflık"la, kimi de "hadisleri gerçek dışı" olmakla suçluyor onu. Kısacası güvenilir olmadığında ittifak var.

İşte bu iki yalancı "Ehli Beyt"ten kasdın Sadece Rasûlullah'ın hanımları olduğunu iddia ediyor. Özellikle İkrime bununla da hızını alamamış olacak ki, aynı görüşü sabık efendisi Abdullâh b. Abbâs'a isnad etmekten bile çekinmiyor!

Bunların delili, ilgili ayetin hem baş tarafında hem de devamında Rasûlullah'ın hanımlarından bahsediliyor olması. Dolayısıyla onlara göre "Ehli Beyt"ten kasıt da Rasûlullah'ın (s) hanımları oluyor.

Oysa bu görüşün sakatlığı meydanda. Çünkü eğer maksat onlar olsaydı, ayette geçen "sizden" ve "sizi" zamirleri müennes / dişil gelirdi. Halbuki, ayette geçen zamirler müzekker / eril! Arapça'da erkek zamirleriyle sadece dişilerin kastedilmesi ise dil kurallarına tamamen aykırı. Ayrıca bu görüş, "Ehli Beyt"ten kastın kimler olduğunu açıkça belirleyen sahih hadislere de ters.

II. İkinci görüşün delilleri:

Bu görüş ise genelde Ehli Sünnet kardeşlerimize ait. İbni Kesîr hararetle bu görüşü savunuyor, Fahruddin er-Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi bazı müfessirler ise Allah'ın Rasûlü'nün (s) bütün çocuklarını da bu halkaya katıyor!

Bunların delili, "Ehli Beyt"ten bahseden ayetin, Rasûlullah'ın (s) hanımlarından bahseden âyetler arasında yer alması, hadislerde söz konusu dört kişinin Ehli Beyt'ten sayıldığının belirtilmesi ve ayette geçen erkek zamirinin Arap dili açısından buna mani olmayışı.

Doğrusu konuya sırf Arap dili açısından yaklaşacak olursak; bu tez yanlış değil. Arapça'da çoğul erkek zamirleriyle hem erkekleri, hem de kadınları kastetmek mümkün. Ancak tabii ki buna aklî ve naklî başka deliller engel olmuyorsa!...

Az ilerde de izah edeceğimiz gibi, "Ehli Beyt"ten kasıt her kimse, ayet onların her tür pislikten, ayıptan, günahtan, ahlaksızlıktan; kısacası Allah ve Rasûlü'nü rahatsız eden her şeyden uzak ve tertemiz olduklarını ifade ediyor. İşte bu sonucu "Ehli Beyt'tendir" dediğimiz kimselerin yaşantılarıyla birleştirmemiz, yani bunun sağlamasını yapmamız gerekiyor: Acaba uygun mu değil mi? Şayet uyum ve uygunluk varsa mesele yok. Yok eğer öyle değilse; o kimselerden Allah ve Rasûlü'nü rahatsız eden bir şeyler sadır olmuşsa, bir takım yanlışlar yapmışlarsa... onlar "Ehli Beyt"ten değil demektir. Bunu herkese uygulamak ve sonucuna Allah rızası için katlanmak zorundayız.

Kur'an'a, sünnete ve peygamberimizin hanımlarının -özellikle- bazılarının hayatına bir göz atalım:

Kur'an'dan Tahrîm sûresini baştan sona bir okuyalım lütfen! Âyetlerin hangi sebeple indiğini, buna sebep olan annelerimiz hakkında Yüce Rabbımızın (c) neler söylediğini, sûrenin son üç ayetinde nasıl bir benzetme yapıldığını bir görün; sonra insaf ve adaletle söyleyin: Bu annelerimizin "Ehli Beyt"e katılması mümkün mü? Ayet gereği "tertemiz ve kusursuz" olması gereken kimseler o büyük hataları yapar mı? Buna rağmen onları "Ehli Beyt"e katmak Kur'an'ı Kur'an'la çelişkiye sokmak olmaz mı?

Peygamber Efendimizin (s) ilerde gelecek bazı hadislerinde, bazı annelerimiz için "Hayır! Sen Ehli Beyt'ten değilsin; ama hayırlı bir kadınsın!" buyurduğunu göreceğiz. Buna muhatap olan Ümmü Seleme annemizin ise Tahrîm sûresine konu olacak hiçbir davranışta bulunmadığını da dikkate alalım!

Yukarda Tahrîm Sûresine konu olduğu kesin olarak bilinen Ayşe ve Hafsa'nın -ki biri Ebûbekr'in, öbürü ise Ömer'in kızıdır- Ehli Beyt'e karşı çok soğuk yaklaşımlarını, İmam Ali'ye karşı düşmanca tutumlarını, Hz. İmam'a karşı savaş açacak kadar ileri gittiğini herkes biliyor. Bütün bunlar "Ehli Beyt" kavramıyla ve bu kavramın genel muhtevasıyla nasıl birleştirilebilir? Allah'ın tertemiz kılıp her tür kötülükten arındırdığı insanlar hiç birbirlerine düşman kesilir mi? Hiç birbirleriyle kavga eder mi? Ehli Beyt'in geçek temsilcileri olan Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin arasında hiç böyle bir şey görülmüş mü? Onlar, bırakın kavga etmeyi, hiç birbirlerine küsmüş, darılmış mı?...

Elbette hayır! Çünkü onlar gerçek Ehli Beyt'tir. Ehli Beyt'ten olanlar yanlış yapmaz. Allah ve Rasûlü'nü (s) hiçbir zaman üzmez. Herhangi bir ayet ya da sûreye olumsuz yönde malzeme olmaz. Ehli Beyt mensupları birbirleriyle asla didişmez, itişip kakışmaz; ve asla birbirlerine düşmez. Bu hem "Ehli Beyt" ayetinin gereğidir, hem de tarihte böyle bir vak'a olmamıştır.

Diğer yandan "Ehli Beyt" olmanın getirdiği çok büyük bir sorumluluk daha var: O da hem siyasi, hem de ilmi alanda İslâm toplumuna riyaset ve rehberlik etmek... Bu da Kur'an'ı ve Allah'ın Rasûlü'nün sünnetini / öğretilerini kusursuz bir biçimde bilmeyi gerektirir. Bütün bu konularda peygamberimizin hanımlarının da ehil olduğunu ileri sürmek büyük bir cehâlettir, Ehli Beyt'in hakkını yemektir; apaçık zulümdür.

Demek ki Kur'an, sünnet ve tarihi gerçekler bu tezi temelinden sarsıyor. Arap dili "mümkün kılıyor" diye bütün bu gerçekleri görmezden gelemeyiz. Kaldı ki Arap dili "çoğul erkek zamiriyle hem erkek ve hem de kadınların birlikte kastedilmesi mümkündür" diyor; "zorunludur" demiyor.

"Peygamberimizin eşlerini Ehli Beyt'in içine katmamak Allah'ın Rasûlü'nü (s) üzebilir!" gibi tamamen duygusal yaklaşımların yeri yok burada. Öyle bir şey olsaydı, Allah'ın Rasûlü (s) "ben de dahil miyim ya Rasûlallah?" diyen Ümmü Seleme annemize "hayır!" demezdi. Bu durumda Allah'ın Rasûlü'nü üzse üzse hanımlarını Ehli Beyt'e dahil etmek üzer.

Kaldı ki şu hususa da dikkat etmek gerekiyor burada: Ehli Beyt'in kimler olduğuna karar veren ne siz, ne de biziz; aksine Allah ve Rasûlü'dür. Dolayısıyla hiç kimsenin akıl yürütüp duygusal davranmasına; ilâhî irâdeye müdahale etmesine gerek yok!
 
                         EHL-İ BEYT

  Hz. Muhammed’in kızı Fatıma anamızdan gelen soydur. Bu soya giren her kişi Alevi için kutsal önderdir.

  • 1-Hz. Muhammed
  • 2-İmam Ali
  • 3-Hz. Fatma anamız
  • 4-İmam Hasan
  • 5-İmam Hüseyin
 

Alevilik Nedir?
 

   Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik,demokrat, eiştlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kuralllarına bağlı olmayan, ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre ve sunni inancın dışında yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik,  hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil  ve erdemli insan yaratmayı ön gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak ile insanın özünde Tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinen varlık Birliğine varan, edep ve ahlaklığı  yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tebelle ilkesi ile sahiplenen, dini biçim ve şekil olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi ile yürüten bir inanç sistemidir. 

   

  Alevilik  Aleviler  için üst kavramı, Bektaşilik ve Kızılbaşlık ise alt kavramları oluşturur.
Alevilikte Allah'tan başka Tanrı Yoktur.

EMEVİLER DÖNEMİ VE ALEVİLİK

HALİFELER DÖNEMİ

   Ebubekir’in halifeliği kısa sürdü. Ölmeden önce de yerine Ömer’i tayin etti. Hz. Muhammed’in vasiyetine karşı çıkıp Ebubekir’i halife seçen Ömer, Osman’ı da kullanarak küçük bir hile ile Ebubekir’e kendini halife tayin ettirdi.

  Ömer, İslam tarihinde şiddet tedbirleri ile üne kavuşmuş bir halifeydi. Ebubekir’in halife seçildiği ilk günler Hz. Fatma’nın evini basmış ve Ebubekir’e biat etmeyenleri kast ederek, “Bu adamlar senin evinde toplanırsa içeridekilerle beraber  evi yakacağım” demişti. Fatma’nın, “Evimde beni mi yakacaksın?” diye sormasına karşılık da şu cevabı vermişti:“Bu iş babanın yaptığını pekiştirir. Resullah’ın hiç kimseyi seni sevdiği kadar sevmediğin ibiliyorum. Ama gene de bu durum beni yapacağım işten alıkoymaz.”

  İslam İmparatorluğu Ömer zamanında kuruldu. Muaviye O’nun zamanında Şam valisi oldu, O’nun gücü ve desteği ile büyüdü.

  Hz. Ali ise, İslamiyetin selameti için Ebubekir’e biat etmekte kalmadı; halk arasındaki hoşnutsuzluğu gidermek için Ömer’e yakınlık gösterdi. İşlerinde yardımcı oldu.

                                               

  Ömer’in halifeliği 10 yıl 16 ay 4 gün sürdü. Hicri 20 (yirmi zilhicce) ve Miladi 644 tarihinde Mugayre Bin Şeben’in kölesi Firuz ebu Lülu tarafından camide namaz kılarken hançerlenerek öldürüldü.

  Ömer kendisinden sonra halife seçilmek üzere Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Said İbni Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Avf’tan birinin seçilmesini tavsiye etti.

  Bu altı kişiden dördü kendi arzuları ile seçimden çekildi. Geriye kalan iki kişiden Ali Haşimi, Osman ise Emevi olduğu için, halifelik yeniden tartışma konusu oldu.

  Konuyu halletmesi için hakem tayin edilen Abdurrahman Bin Avf’ın Ali’yi hile ile atlatarak Osman’ı halife yapması üzerine Ali çok rahatsız oldu. Fakat İslamiyet’e fesat sokmamak için bu kez de Osman’a biat etti ve hakkının müdafasını “Cenab-ı  Hakka havale edip” evine döndü.

  On iki yıl hilafette kalan Osman, Ebubekir’in küçük oğlu Mehmet’in de içinde bulunduğu bir grubun saldırısına uğrayarak feci bir şekilde öldürüldü. Cesedi iki gün evde kaldı ve cenaze namazına ancak 17 kişi katıldı.

  Halifeliği döneminde Emevileri koruyup kollayan Osman, sarayını da kendi aşiretine açtı. Hz. Muhammed zamanında Taif’e sürgün edilen Mervan ve babasını yanına aldı, fetihlerde onlara ganimet verdi. Beytülmal’dan (hazineden) kendisine lüks saraylar yaptırdı, bir sefahat ve israf dönemi açtı.

  İslamiyete inanmış bir İslam bilgini olan Abdülbaki Gölpınarlı, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifeliği dönemindeki bozulma ve dejenerasyonu şöyle anlatıyor:

“Bir yandan aşırı zenginlik ve zengiler, öte yandan, alınan ülkelerdeki köklü gelenekler, görenekler, eski v eiptidai dinlerden kalma inançlar ve Hind-İran, Roma-Bizans ülkelerindeki hakim düşünce ve süregelmiş saltanat, islamın inancında çeşitli bölüntülere yol açtı. Meydana gelen sınıf farkı, zenginler ve yoksullar,  ezenler ve ezilenler taifelerini belirtti.  Arap  olmayan Müslümanlara, Mevali-Köleler adını  taktırdı; bazı şer’i suçların bağışlanması için, Allah’a manevi yönden yakınlık sağlamak ve razılığını kazanmak için köle ve cariye ticaretine dönüştü; şehirleri besledi; İslam’ın menettiği (yasakladığı) hadımağaları, kapıcılar, muhafızlar,  perdeciler, bu yapılarda yerlerini aldılar; içkili müzikli meclisler düzenlenmeye başlandı. Cahiliye devrinin  inanç ve kanaatleri başka bir   tarzda,  fakat İslami kisve ile tarih sahnesine çıktı; iktidarı artık iman gücü değil, silah kuvveti korumaktaydı;  Resulullah’ın (S.M.) hilafeti, İslam saltanatı haline gelmişti.”(7)

  İlk üç halifenin halka karşı çeşitli kötülüklerini hadislere bağladıklarını ve halkın bunlara itaat etmesi gerektiğine inandırıldığını anlatan Gölpınarlı, sözkonusu hadisler içinde şöyle diyor:

“Oysa ki, hadislerin yazılması, nakledilmesi, birinci halifenin (Ebubekir) zamanından itibaren yasaklanmıştı; hadis nakledenler dövülmüştü ve bu yasak Ümeyyeoğullarını son zamanlarına, Ömer  b. Abdülaziz’in devrine dek sürmüştü; ama iktidarın işine yarayan sözler,  hadis diye nakledilmekte, nakledenler, mükafatlar elde etmekteydiler. Hz. Peygamber’in (S.M.) söylemedikleri bir sözü kendilerine isnat edenleri cehennemle müjdeledikleri düşünülmez olmuştu.” (Aktarma Cami’us Sağıyr, 11. 165)

  Bu keyfi yönetim alıp başını gitti. O kadar ki, Halife Osman Hac’da Mina’da namazı bile iki yerine dört rekat olarak kıldırdı.

 


   ONİKİ İMAMLAR 

   Anadolu Alevi inancında 12  İmamlar önemli bir yere sahiptir. Alevilik çeşitli inaç ve dinlerin köklü bir sentezi olmasına rağmen ismini 15. ve 16. yüzyılda birinci imam olan ve Islam dininde de peygamberden sonra en çok tartışılan şahsiyeti Hz. Ali’den alır. Dürüstlüğü, doğruluğu, cömertliği, yardımsever, hoşgörülü ve ezilenden yana oluğu Anadolu Aleviliğini etkilemiş; nerdeyse bütün bir inanç sistemi onun adıyla anılır olmuştur.

  Aleviliğin 12 İmamla organik bir bağının olmamasına nazaran çeşitli tarikatlar ve ocaklar kendilerini bu soya dahil etmişlerdir. Anadoluda yapılan Cemler 12 İmamı temsilen 12 Hizmetler biçiminde tertiplenmiştir.Özellikle 15. yüzyıldan sonra gelen büyük Alevi ozanları 12 İmam ve Ehlibeyt sevgisini Alevi inancının içine oya gibi nakış nakış işlemişlerdir.  

     Arap soyundan olmalarına rağmen 12 İmam ve Ehlibeyte duyulan muhabbet ve sevgi daha çok şeriat bağlamında değil, mistik  ( tasavvuf ) boyutuyladır. Hz. Ali’nin Islam içerisinde bir muhalefet olarak ortaya çıkması ve bu yüzden büyük zulümlere uğraması Anadolu Alevilerini derinden etkilemiştir. Çoğu zaman da Anadolu Alevileri Hz Ali’nin kaderinde kendi kaderlerini görmekteydiler. 

    Islamın Hz. Ali yanlısı yorumu olarak ortaya çıkan Şiilik, esasen Farsi kültürün Arap kültürüne karşı duyduğu bir tepkinin ürünüdür. Ancak Anadolu Aleviliğinden en az sünni Islam kadar uzaktır. Ortodoks Islamın bütün kuralları (oruç, namaz, zekat, hac vs) Qiiler için de, küçük ayrıntılar dışında hemen hemen aynıdır. 12 Imamların kutsallığı ve yüceliği inancı dışında hiç bir benzerlik yoktur. Şiilikte, cem, semah, duaz imam ya da musahipik gibi dinsel törenler ve inanç kalıpları yoktur.

   Alevilik kulaktan kulağa, dilden dile aktarılarak bu günlere geldiği için tabiatıyla 12  Imamlar hakkında anlatılanlar da kaynaktan çok söylenceye dayanmaktadır.

   Bilgilerin kulaktan kulağa dağılarak yayıldığı toplum strüktüründen, yazınsal alana geçmekte olan Aleviler de diğer toplumlar gibi kendi kültürel ve inançsal tarihini kayda geçmek durumundadır 12 İmamları düşsel kişilikleriyle değil de, tarihsel kişilikleriyle tanımak istedik ve  bu vesileyle bir takım bilgiler edindik, bu bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Birinci İmam : Hz. Ali

     Peygamberin davete bağlamasından 30 yıl önce (Miladi 599 yılında) Receb ayının onücüncü Cuma günü Kabe`nin içinde doğmuştur. Anne ve baba tarafı Haşimilere dayanır. Küçüklüğünden beri Hz. Muhammedin dini ve ahlaki terbiyesi altında yetiqmiqtir. Babası Ebu Talip annesi ise Fatımatı Bin Eset`tir. Hz. Muhammed`in peygamberliğini tanıyan ilk insan oldu için de aynı zamanda ilk müslümandır. Fatma`nın vefatına kadar başka bir kadın almamıştır. Daha sonraları defalarca evlenmiş ve bu evliliğin sonucunda erkek-kız otuz üç evladı olmuştur. Peygamber dönemi ve sonrası olmak üzere bir çok savaşlara katılmıştır. Uhut, Hendek, Bedir, Sıffın gibi savaşlar bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Ebu Süfyan oğlu Hanzala’yı, Saidin oğlu As’ı,  Zübeyr ve Talha’yı bu savaşlar esnasında öldürür. Elinde kılıç sürekli peygamberi korumuş, yanından ölünceye kadar hiç ayrılmamıştır.              
       Hazreti Peygamber hicretin 10. yılında, bir haç dönüşü yanındaki kafileyi durdurur ve onlara bir hutbe verir. Bu hutbe esnasında peygamber kalabalığa dönerek Gadi Hum denen yerde şöyle seslenir. „ O, Allahı ve Resulünü sever. Allah ve Resulü de onu sever; O, kaçmaz, fethetmeden de geri dönmez. Size iki emanet bırakıyorum. Bunlardan biri Ehli Beytimdir“ der.
 
    Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının 20. günü Mekke fethedilir. Hz. Ali Peygamberle birlikte Mekke`deki (Kabedeki) bütün putları kırar ve Kabeyi Islamiyetin tapınağı haline getirdiler. 
   Peygamberin ölümünden sonra baqlayan halifelik kavgaları Ebubekir'in halife olmasıyla son bulur. Hz. Ali bunun bir haksızlık olduğunu söyler ve uzun zaman Ebubekire biat etmez. Ebubekirin emriyle Ömer Hz. Ali`nin evini yakar. Daha sonra ise, İslamda ayrılıkların çıkmasından sakındığı için Ebu Bekirin halifeliäini kabul eder. Peygamberin vefaatından sonra Hz. Ali’nin Islam devleti adına savaşlara hemen hemen hiç katılmadığı görülmektedir. Halifelik daha sonra Ömere geçer. Ömer öldürülünce Osman hemen bu boşluğu doldurur ve halife olur. Osmanın öldürülmesiyle iyice artan toplumsal kargaşa, dizginlenemez boyutlara geldiğinde halkın bir bölümü Hz. Ali’yi halife olarak kabul eder. İslam imparatorluğunun çatlamaya başladığı bir dönemde Halife olan Hz. Ali beş yıl kadar bir süre halifelik yapar. Bu zaman zarfında önce Ayşe ve Zübeyrin daha sonra ise Maviyenin hilakar tutum ve savaşlarıyla karşılaşır. Ve sonunda onları bozguna uğratır. 
    Hicretin kırkıncı yılı (633) Ramazan ayının ondokuzuncu  günü Küfe mescitinde sabah namazında Haricilerden Abdurrahman b. Mülcem zehirli bir kılıçla Hz. Ali’yi başından ağır yaralar. Hz. Ali kurtulamaz ve üç gün sonra ölür. Necefi-Eşref’e gömülür, ve mezarı türbeye dönüştürülür. Yüzden fazla ünvanı vardır: Ebi Turap, Murtaza, Şiri Yezdan (Allahın Arslanı), Haydar, Şah-ı Vilayet, Emiril Mümin bunlardan bir kaçıdır. 62 yada 63 yıl yaşamıştır.
İkinci İmam: İmam Hasan

    Hz. Ali’den sonra ikinci imam olmasının yanısıra aynı zamanda Hz. Ali’nin Fatma`dan doğan ilk oğludur. Taki, Zeki, Sıbt gibi ünvanları vardır. Bunların yanısıra sıklıkla Hasan-ı Mücdeba da denir. Mücdeba seçilmiş demektir. Bir rivayete göre hicretin ikinci yılı, bir rivayete göre ise üçüncü yılı ramazan ayının 15. günü Medine`de doğmuştur. Ismini dedesi Hz. Muhammedin koyduğu söylenmektedir.

            Imam Hasan`ın erkek ve kız olmak üzere onbeş evladı vardır. Ancak soyu sadece iki evladı üzerinden yürümüştür.İmam Hasan Cemal savaşı başta olmak üzere Sıffın ve Nehrevan savaşlarına da katılmıştır.

            Hz. Ali’nin ölümünden sonra halkın bir kısmı İmam Hasan`a biat ederler, onu halife yapmak isterler. Bunun üzerine harekete geçen Muaviye, basra ve Küfeye birer adam yollayarak halkı İmam Hasan aleyhine kışkırtmaya başlar.İmparatorluğun önemli bir gücünü elinde bulunduran Muaviye Hasan’a halifelikten derhal çekilmesini söyler. Halka dönen İmam Hüseyin yeterli desteği bulamayınca şartlı olarak halifelikten çekilir.

            Fakat daha sonra İmam Hasan bu çekilmenin gönüllü değil zorunlu bir çekilme olduğunu söyleyecektir: ’’ Ben bu işi Muaviyeye teslim etmezdim; fakat yardımcı bulamadım.Yardımcı bulsaydım gecemde de onunla savaşırdım gündüzümde de; sonundaysa Allah onunla benim aramda hükmederdi.’’

            İmam Hasan Muaviyeye şu şartları koşmaktaydı: Halkın, Allahın kitabına ve sünnetine uygun yönetilmesi, Ali şiasından olanlara hiç bir suretle kötülükte bulunulmaması, Hz. Emiril Mümine kötü söz söylenmemesi.

            Muaviye bu anlaşmaya daha sonra uymaz ve Ehli Beyte çeşitli haksızlıklar yapılır, baskılar azalmaz, toplum sosyal bir gerilim içine doğru sürüklenmektedir.

            Imam Hasan’ı,  halifelikten feragat etmesine rağmen Muaviye tehlikeli görmüş ve bir an önce Ehli Beyt soyunu ortadan kaldxrmak için yollar aramıştır. Daha sonra ise Imam Hasan'ın karısı Cu’de’ye çeşitli vaadlerde bulunarak Hasan'ı zehirletir.

              İmam Hasan miladi olarak 669 da gözlerini yaşama yumar. Vasiyetinde dedesi Hz. Muhammedin yanına gömülmek ister. Bu haberi alan Mervan Ümmiye oäullarxndan bir toplulukla silahlanarak yolu keserler ve Imam Hasan`ın bu vasiyetini engellerler. Daha sonra Imam Hasan Emiril Mümünin annesi Esat Bin Fatma'nın yanına gömülür.

 

 

Üçüncü İmam: İmam Hüseyin  

 

 Imam Hasan'ın küçük kardeşi ve üçüncü imamdır. Annesi Fatma, babası Hz. Ali dir. Hicretin dördüncü yılı (626) şaban ayının üçüncü günü Mekkede doğmuştur. Bir kaç defa evlenen Imam Hüseyin’in bu evlilikten altı erkek, iki kız çocuğu olmuştur.

            Irak'lılar günden güne Muaviyeye tepki duymaktadırlar. İmam Hüseyin’e biat etmek istemektedirler. Mekkede ise İmam Hüseyin`in kardeşleri (Muaviyenin ölümünden iki yıl sonra) Haşim oğullarıyla Ehli Beyt yandaşlarını toplayarak hutbeler okumaya başlarlar.

              Muaviye, kendinden sonra oğlu Yezit’i halifeliğe tayin etmek isteyince (Hicretin 54. yılları sonunuda) bunun üzerine  İmam Hüseyin ve yandaşları kıyama geçerler. Ardından da Muaviye ve çevresini şiddetle uyararak, Hz. Muhammedin ve Ehli Beyt'inin ümmetini düzene sokmak için kıyama kalkıştığını söyler.

            Yanındakilere ‘’ Kendisiyle gelenlerin şehit olacağını, fakat kendilerine uymayıp kalanların da bir fethe, bir huzura erişemeyeceklerini’’ söyler. Küfeliler kendisine mektup yazarak canı gönülden desteklediklerini bildirirler.

            Kalabalık bir toplulukla Küfeye doäru yola çıkar. Ancak bir çok insan Yezitle çarpışmayı göze almadığı için döner. Çoğunluğu aile halkı olmak üzere İmam Hüseyin’in yanında sadece 72 kişi kalır.

            Bunu haber alan Yezit İmam Hüseyin ve yandaşlarının üzerine büyük bir ordu salarak onları Kerbela çölünde kuşatma altına alır. Üç gün boyu işkence ederler. Susuz ve aç bırakırlar. Üçüncü gün katliam başlar. Altı aylık oğlu Ali Ekber kucağında oklanarak öldürülür. Daha sonra bir kaç kişi dışında İmam Hüseyin de dahil hepsi katledilir.

 İmam Hüseyin öldüğünde 56 yaşındaydı. Sene miladi olarak 680 dir. Türbesi Kerbelada’dır. 

Dördüncü İmam: İmam Zeynel Abidin 

 

Babası Hazreti Hüseyin, annesi ise şehribandır. Hicretin 36. yılı yani 659 da doğar. Künyesi Ebu Muhammed, Ebu Hasan, en ünlü lakabı ise Zeynel Abidin’dir. On biri erkek, dördü kız olmak üzere on beş evladının olduğu rivayet edilir. İmam Hüseyin Kerbela`da şehit edildiğinde Zeynel Abidin yirmi dört yaşındaydı. Şimir Ehli Beytin bulunduğu çadıra saldırarak Zeynel Abidini de şehit etmek istemiş fakat Canabı Zeynep buna mani olmuştu. Hazreti Hüseyin’in soyu  Zeynel Abidin üzerinden yürüdüğü için kendisine ‘Adem-i Ali Aba’ da denir.

Kerbela olayından sonra elleri kolları bağlanarak önce Küfe’ye ardından da Şam’a götürülür, Yezidin huzuruna çıkartılır ve daha sonra ise serbest bırakılır. Sebest olunca Mekkeye döner ve sessiz bir hayat sürdürür.

Sabırlı, iyi huylu, yardımsever ve çok bilgili bir insan olan Zeynel Abidin, geride üç tane eser bırakır. E’s-Sahifet’ül Kamile, Sahifei Seccadiyye,Risalet ül Hukuk.

Hişam bin Abdulmelik’in ığvasıyla zehirlenerek şahadet mertebesine ulaştığında tam 60 yaşındadır (719). İmam Hasan’ın metfun bulunduğu mahale defnedilir.

 

Beşinci İmam: İmam Bakır

 

Hicretin 57. yxlx yani 677 tarihinde Medine’de doämuqtur.Babasx Zeynel Abidin, annesi Hz. Hasan’xn kxzx Fatmadxr. Hem anne hem de baba tarafx doärudan Hz. Ali’ye dayanxr. Kerbela olayxnda 3-4 yaqlarxndaydx. Künyesi Ebu-Cafer, lakabx ise Bakxr’dxr.

            Dört erkek, üç kxz olmak üzere yedi çocuäu olmuqtur. Soyu  imam Caferi Sadxk’tan yürümüqtür.Imam Bakxr’xn hayatx Ümmiye oäullarx saltanatxnxn son dönemlerinde geçer. Büyük bir bilgin ve alim olduäu bilinmektedir. Ebu Hanifi, Malik, Qafii gibi tanxnmxq meshep kurucularx kendisinden ilmi olarak çok faydalanmxqlardxr.

            Ümmiye oäullarx tarafxndan 733 yxlxnda zehirlenerek öldürülür. Cenazesini 6. Imam olan oälu Imam Caferi Sadxk tarafxndan kaldxrxlxr. Medine’de, babasx Zeynel Abidin’in yanxna defnedilir.  

Altıncı İmam:  İmam Caferi Sadık

 

Ilim deryasx olarakta bilinem Imam Caferi Sadxk, Emevilerin çöküq yxllarxyla Abbasi devletinin kurulduäu yxllarda yaqamxqtxr. Doäum yxlx 699’dur. Babasx Imam Bakxr, annesi ise Ümmü Ferve dir. Ümmü Ferve, birinci halife Ebubekirin torlarxndandxr. Künyeleri, Ebu Abdullah, Ebu Ismail ve Ebu Musadxr. En ünlü lakabx ise Sadxk’txr. Onbiri erkeke, dördü kxz olmak üzer onbeq evladx olduäu rivayet edilir.

            Ümmiye oäullarxna karqx baqlayan toplumsal tepki kxsa sürede geniq coðrafyaya yayxlmxq ve sonunda Ümmiye oäullarxnxn saltanatx yxkxlxp yerine Eba Müslim’in önderliäinde Abbasi devleti kurulmuqtur. Imam Cafer’den bu yeni kurulan devletin baqxna geçmesi teklif edilir ancak siyasetten xsrarla uzak durur ve kendini bütünüyle ilime verir. Binlerce öärenci yetiqtirir. Kuran, Hadis, Fxkxh, felsefe ve daha bir çok alanda üsdat olduäunu kanxtlar. Öärencileri arasxnda bir çok alim ve mutasavvuf bulunmaktadxr.

            Imamlar içinde en uzun yaqamxq olan  Imam Caferi Sadxk, bir rivayete göre Abbasoäullarx devletinin ikinci halifesi Mansur tarafxndan zehirletilir. 765 yxlxnda Medine’de ölür. Medine’de babalarxnxn, atalarxnxn yanxna defnedilmiqtir.

            Ölümünden sonra taraftarlarx onun eserlerini ve sözlerini toplayarak Caferilik meshebini kurdular. Öärencilerinin derlediäi Buyruk isimli kitap Anadolu Aleviliäini derinden etkiler. Ayin ve erkanlarxnda onu bir rehber gibi kullanxrlar.

Yedinci İmam: İmam Musa Kazım

 

Yedinci Imam olan Musa Kazxm 745’de Mekke ve medine arasxnda Ebva denen yerde dünyaya gelmiqtir. Babasxnxn adx  Imam Caferi Sadxk, annesinin adx ise Hamidei Berberriye’dir. Künyeleri Ebul Hasan, Ebul Ibrahimdir. Onsekizi erkek, ondokuzu kxz olmak üzere otuzyedi evlatlarx olmuqtur.

            Abbasiler devri de Emevilerden pek farklx deäildi. Ehli Beyte ve yandaqlarxna yapxlan haksxzlxk ve zulüm kesintisiz bir qekilde sürere gider. Abbasi hükümdarx Imam Musa Kazxm’x Baädat’a getirtir ve tutuklatxp zindana attxrxr. Daha sonra Harun halife olunca imamx qehit ettirir.

            Musa Kazxm öldürüldüäünde  tam 54 yaqxndaydx. Soyu, oälu Imam Rxza üzeriden sürmüqtür.

 

Sekizinci İmam: İmam Rıza

 Imam Rxza hicretin yüzelli üçüncü yxlxnda (770) Medine’de doämuqtur. Babasx Musa Kazxm, annesi ise Hizeranxl Mersiyye adlx bir cariyedir. Lakap ve künyeleri Rxza, Sabir, Raddiyy, Zekiyy ve Veliyy’dir.

            Imam Rxza’nxn dört kxz, dört erkek olmak üzre sekiz çocuäu olmuqtur. Ancak kimi rivayetlere göre ise Muhammed Taki’den baqka evlatlarx yoktur. Abbasi halifesi Memun tarafxndan zehirletilir.

            Arap takvimlerine göre Zil-Kadenin yirmi üçüncü günü, hicri ikiyüz iki ya da ikiyüz altxda vefat eder. Tus qehrinin Senabat köyüne defnedilmiqtir. Imam Rxza’da diäer imamlar gibi siyasetten uzak durmayx yeälemiq ve kendini ilim ve irfana vermiqti. Ne var ki, siyaset dünyasxndan daima uzak kalmalarxna raämen hemen hemen hiç bir imama eceliyle ölmek nasip olmamxqtxr.

 

Dokuzuncu İmam: İmam Muhammed Taki

Imam Rxza’nxn oäludur. Annesi Sebike dir. Hicretin yüzdoksan beqinci yxlxnda (811 ) Medine’de doädu. Künyesi Ebu Cafer, lakaplarx ise Cevat, Kaanx, Necib ve Takxy’dxr. Dördü kxz olmak üzere sekil çocuäu dünyaya gelmiqtir. Soyu Aliyyün Naki ve Mubarka’dan sürmüqtür.

            Sessiz ve sakin bir hayat yaqayan Imam Muhammed Taki, çok genç yaqta zehirlenerek öldürülür. Öldüäünde henüz 24 yaqxndadxr. Daha sonra ceddi Musa Kazxm’xn yanxna (Baädat’ta) defnedilir.

Onuncu İmam: İmam Naki

Imam Naki Medine’ye üç mil uzaklxkta bulunan Surya köyünde 828’da doämuqtur. Babasx Imam Muhammed Taki, annesi ise Semanet ül Magribiyye’dir. Lakaplarx pek çoktur. Nasxh, Fettah, Tayyip, Murtaza, Alim, Emin, Necip bunlardan sadece bir kaçxdxr.

            Çok genç yaqta Abbasoälu Mutemed tarafxndan Semira’da  miladi takvimle 868 yxlxnda qehit edilir. Baädat’ta defnedilmiqtir.  

On Birinci İmam: İmam Hasan El Askeri

Hasan El Askeri’nin  hicretin ikiyüz otuz iki yxlxnda (846) Semira’da doäduäu rivayet edilir. Babasx Aliyyül Naki, annesi ise Susen hanxmdxr. Künyesi Ebu Muhammed, lakablarx ise Hadi, Rafxyk, zekkxy, Takkxyy, Halis ve Askeri dir. Imam Hasan ül Askeri Abbasoäullarx halifelerinden El Müftedi, El Mutez, El Mutemit dönemlerinde yaqamxqtxr.

            Özellikle el Mutezi devrinde Ehli Beyt ve yandaqlarx qiddetli takiplere ve iqkencelere uäramaktaydx. Imam Hasan El Askeri yaqamx boyunca defalarca tutuklanarak zxndana atxldx.

            Kimi rivayetlere göre Mutemit tarafxndan ( 874’te) zehirlenerek öldürülür. Imam Hasan El Askeri öldüäünde 28 yaqxndaydx. Çocuklarx hakkxnda pek bilgi yoktur. Kimi kaynaklar Hasan El Asker’in hiç çocuäu olmadxäxnx iddia etmektedirler. Ancak, inanlara göre Onikinci Imam olan ve Sahibi Zaman olarak tanxmlanan Ýmam Mehdi’nin babasxdxr. Soyu Imam Mehdi’de son bulmuqtur.

 

 

Onikinci İmam: İmam Mehdi

 

 Imam Mehdi sonuncu imamdxr. Onunla birlikte imamlxkta son bulur. Hicretin ikiyüzelli beqinci yxlx, Qaban ayxnxn onbeqinci Cuma günü doämuqtur. Babasx Imam Hasan Ül Askeri dir. Annesi Nercis Hatundur. Künyesi Sahibi Zaman El Mehdi dir. Mehdi ‘Hidayete Ermiq’ anlamxna gelmektedir. babasxnxn ölümünden sonra gizlenmeye baqlar ve bir daha kendisinden haber alxnamaz.

            Alevi inancxna göre Mehdi ölmemiq, gizli alemlere çekilmiqtir. Vakti tamam olunca ortaya çxkacak (yer yüzüne inecek) ve bütün insanlxäx zulüm ve esaretten kurtaracaktxr. Mehdi’nin ne zaman geleceäi ise belli deäildir. Bir an meselesi de olabilir, asxrlara yayxlmxq geniq bir zaman da olabilir.

            Alevi inanç ve deyiqlerinde Hz. Ali ve Imam Mehdi’ye özel bir yer verilir. Onlarxn qefaatxna ve keremine sxäxnxrlar, diledikleri qeyleri onlardan dilerler. Buna bir örnek olsun diye burda bir Duazimama yer verdik.

KERBELA OLAYI

  Kerbela günümüzde Irak sınırları içinde yer alan* coğrafi bir bölgedir. Kerbela’yı önemli kılan Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu üçüncü İmam Hüseyin’in 680’de Emevi halifesi Muaviye oğlu Yezid’in askerleri tarafından Kerbela’da şehit edilmesidir. Bu insanlık dışı katliam tarihe "Kerbela Olayı" olarak geçmiştir.
Kerbela olayı aradan asırlar da geçse unutulmayacak kadar derin, anlamlı, öğreticidir.
Kerbela, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, lanetli ile kutsalın, karanlık ile aydınlığın hesaplaşmasıdır. İmam Hüseyin burada kutsallığı, mazlumu, aydınlığı temsil etmektedir.
(*= İmam Hüseyin’in şehit edildiği ve Türbesinin bulunduğu kenttir.)

KERBELA OLAYI NASIL GELİŞTİ
  Kerbela Olayı’nın kökeni Hz. Peygamberin veda hacı’na ve yazılmayan vasiyetine kadar gider. Bilindiği gibi Hz. Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra İslamiyet hızla gelişti. Bu gelişme Mekkeli müşrikleri telaşlandırdı. Onlar Hz. Muhammed’e olmadık engeller çıkardılar. Hz. Muhammed bütün bu engelleri aştı. Hz. Muhammed bütün bu müşriklerin, putperestlerin çıkardığı sorunlar ve engellerle mücadelede en büyük yardımı Hz. Ali’den görüyordu. Hz. Ali Peygamberin yanında eğitim almış, İslamiyet’i ilk kabul etmiş ve ayni zamanda Peygamberin kızı Hz. Fatma ile evlenerek Peygamberin soyunun sürdürücüsü olmuştu. Hz. Ali Kuran’da geçen ve onlarca hadiste geçen Ehlibeyt’tendir. Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesi demektir. Ehlibeyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.
Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra İslam dini gelişmeye devam etti. O kadar gelişti ki, Mekkeli putperestler bile Müslüman oldular. İşte bu putperestlerin içinde Mekke’nin en zengin kişilerinden biri olan Ebu Süfyan da vardı. Ebu Süfyan ve benzerleri İslam’a Peygambere inandıkları için Müslüman olmadılar. Onlar gelişen İslamiyet’in maddi değerlerine sahip olmak için Müslüman oluyorlardı. Hz. Muhammed bütün bunları görüyor ve ona göre de önlem alıyordu. Hz. Muhammed çok açık bir şekilde kendisinden sonra Müslümanların önderinin (Halifesinin) Hz. Ali olması gerektiğini beyan etmiştir. Ama bütün bunlar hiçe sayıldı. Hz. Muhammed’in vefatından sonra bu eskinin putperest, müşrik bezirganları bir ara geçiş dönemi hazırladılar. Bu dönemde sırasıyla Ebubekir, Ömer ve Osman halife oldular. Daha sonraki dönemde ise Hz. Ali halife oldu. Hz. Ali’nin halifeliği daha baştan engellenmiş ve onun aşağılanması, yiğitliğinin, fedakârlığının basitleştirilmesi sağlanmıştı. Hz. Ali bütün bu oyunlara karşı doğru bildiği Hak yolundan şaşmamış, dünya malına, paraya pula tamah göstermemişti. Hz. Ali kendisine yapılan onca haksızlığa karşın sabır göstermiş, İslam toplumunun içine nifak sokulmasın diye, kan dökülmesin diye insanları doğruluğa davetini sürdürmüştür. Ama ne yazık ki, Hz. Ali’nin bütün bu çabalarına karşın dünya malına tamah gösterenler, gözünü iktidar hırsı bürümüş olanlar bunu anlamıyordu. Nitekim Ebu Süfyan oğlu Muaviye yaptığı bin bir dalavere ve haksızlıkla kendisini halife ilân ediyordu. İslamiyet’i bir iktidar aracı olarak görüyordu. Muaviye Hilafeti de babadan oğula geçecek bir kurum olarak şekillendiriyordu. Muaviye dönemindeki Emevi saltanatı salt Hilafet için değil, aynı zamanda kendi iktidarlarına hizmet edecek bütün din dışı gelenekleri, töreleri, adetleri din adına kurallaştırıyor, kurumlaştırıyordu.
Hz. Ali ve Ehlibeyt var gücüyle bütün olumsuzlukları gidermeye çalışıyor, insanları gerçeğe davete devam ediyorlardı. Ama Muaviye acımasızdı. Hz. Ali şehit ediliyor, ardından ikinci imam Hasan zehirlettirilerek şehit ediliyordu. Bu arada Muaviye ölüyor, yerine oğlu Yezid geçiyordu. Yezid kendi iktidarı için İmam Hüseyin’i tehlikeli görüyordu. Çünkü İmam Hüseyin Ehlibeyttendir. Yani Hz. Peygamberin torunu, Hz. Ali’nin oğluydu. O, doğruluğun, hakkın, adaletin, gerçeklerin yılmaz savunucusuydu.
                                                
Bu arada Emevi saraylarında din dışı ne varsa din adına meşru gösteriliyordu. Halk isyan ediyor ama Emevilerin kurduğu askeri teşkilat halka göz açtırmıyordu. İşte Küfe halkı da baskılardan bıkmıştı. Küfeliler her gün İmam Hüseyin’e davet üstüne davet gönderip, kendisini halife olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin engin öngörüsüyle Küfelilerin ihanet edebileceklerini biliyor buna karşın kendi sorunluluğunun gereğini yerine getireceğini söylüyordu. Ve İmam Hüseyin yakın aile çevresi ile Küfe’ye varmak için yola çıkıyordu. Emevi saltanatının sürdürücüsü lanetli Yezid bu durumu haber alıyor ve önüne engeller çıkarıyor, onu öldürmek için planlar kuruyordu. Yezid ve taraftarları Küfelilerden Hz. Hüseyin taraftarlarını baskı altına aldılar. Bazılarını ise rüşvetle ve çeşitli vaatlerle İmam Hüseyin’den bağlılıklarını vazgeçirdiler. İmam Hüseyin’in ailesi yaklaşık 70 kişiden oluşuyordu. Buna karşın Yezid’in ordusu ise binlerce kişiden. Yezid’in komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve böylelikle onu bırakacaklarını söylediler. İmam Hüseyin asla zalime biat etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini ve gerekirse bunun için şehit olacağını defalarca tekrarladı.
İmam Hüseyin dediği gibi yaptı ve Yezid’e biat etmeyerek, onurlu bir şekilde direnerek şehit düştü.
Kerbela Olayı İslam’da safları netleştirmiştir. Zalime asla biat edilmeyeceğini göstermiştir. Alevilik inancında Kerbela Olayı büyük bir öneme haizdir. Aleviler dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adları ne olursa olsunlar, Hz. Hüseyin’e bağlıdırlar. Onun için oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun çektiği acıları bir nebze de olsa hissetmek için çile çekerler. Aleviler sadece yas tutarak İmam Hüseyin’i anmazlar. Aynı zamanda ondan her defasından bir şeyler öğrenirler. Dünya döndükçe, insanlar varoldukça Kerbela unutulmayacak

KIRK BUDAKLI ŞAMDANDA,
           
            KIRKIMIZ ''BİR'' YANARIZ!!!

   Bektaşilik Nedir?

 Bektaşiliğin incelenmesinde ve diğer ekollerin incelenmesinde araştırmacıların “PARÇALARIN BÜTÜNÜ TEK BAŞLARINA ANLATMADA YETERSİZ KALDIĞINI” anlamaları gerekmektedir. Bektaşiliği inceleyen araştırmacı konuya bir parçasından değil bir bütün olarak bakmak durumundadır. Eğer parça parça bakarak hüküm vermeye kalkışırsak yanlış sonuçlara varmamız kaçınılmaz olur. Bu yanlış anlamalara küçük örnekler vermek mümkündür.

    Bektaşiliğin bir kısım ilkelerinin HARF ve SAYILARA dayalı olduğunu gören, rüya yorumlarına verilen önemi tesbit eden araştırmacılar Nevm-NAME, Cavidan-NAME gibi bazı temel kaynakların Bektaşilik içerisinde de kullanıldığına bakarak Bektaşiliğin aslında HURUFİLİK olduğunu söyleyebilirler ve nitekim Otman baba, Yemini, Muhyiddin Abdal, Nesimi gibi hurifilik inancını taşıyan kişiler Bektaşilerce kutsal bilinmişler ve sahiplenilmişlerdir ki bu insanların Oniki İmam yoluyla alakaları yoktur. HATTA ilk ilkeleri Ş.Fazlullah tarafından ortaya konan hurufiliğin ilkesi olan “Namazıda Fazlullah kıldı, Orucuda Fazlullah tuttu, artık bize teklif yok” şeklindeki İslam dışı sapık bir ilke Bektaşilik içerisinde şekil değiştirerek bulunmaktadır. Bu yüzden bir kısmı zalim bir kısmı da cahil kişiler namazımız kılınmış, orucumuz tutulmuştur inancına inanmışlardır. Ve bu pis inançlarını Masum Alevi toplumuna bulaştırmaya çalışmışlardır. Bektaşi dede ve babalarıda bu görevi üstlenmişlerdir.



     Bektaşi dervişlerinin yaptıkları ve kendilerini eğitmek için ÇİLE dedikleri bir köşeye çekilip insanlardan uzaklaştıkları bölümlere bakan araştırmacılar Bektaşiliğin HALVETLİK olduğunu söyleyebilirler. Hatta kurucu Halvetinin “El Adabus-Saniyye” adlı eserindeki: “Şeriate muhalif bütün tarikatlar batıldır, şeriate aykırı bir yoldan gidilerek hakikate ulaşacağını sanan şeytana oyuncak olmuştur, tarikatın zahiri şeriat içi hakikattır.” Şeklindeki sözüne ve Ahmed Yesevinin Bektaşilik içerisindeki meşruluğuna ve tanınmışlığına bakan ve Nakşibendiliğin zikir ilkesinin ve bu tarikatın Yesevilikle ilişkisini tesbit eden araştırmacılar Sünni Bektaşilerinde olduğunu görerek Bektaşiliği SÜNNÜLÜK sanabilirler.

    Eski Şaman dinine inanan Türklerin yaptıkları ve bugün CEM ayinleri denilen sazlı, sözlü, yemeli, içmeli ve semah türünden halk oyunlarınında sergilendiği kadınlı, erkekli toplantıların benzer bir şekilde Bektaşilik içerisinde yer aldığını gören araştırmacılar ise Bektaşiliğin Ortaasya kökenli ve İslamla ilgisi Olmayan ŞAMAN dininin bir uzantısı olduğunu sanabilirler.

    İçerisinde Oniki İmamların isimlerinin bulunmasına ve Ehl-i Beyt’le ilgili bazı şeylerden bahsedilmesine bakan araştırmacılar Bektaşiliği ALEVİLİK sanabilirler.

    İçerisinde güvercin, mum, şamdan gibi bezı sembollere ve DARA çekme yada durma yada düşkün kaldırma gibi içkiye bakış açısı gibi bazı ilkelere bakan yada Baba-oğul-ruh gibi teslis inancına bakan araştırmacılar Bektaşiliği kabul etmiş birçok yahudi mason inançlı kişilere bakarak Bektaşiliği YAHUDİLİK ve HIRİSTİYANLIK  sanabilirler.

    Bektaşiliğin içerisindeki kutsal hayvan, sayı, sembol ve ilkelere bakılarak bunların tarihi seyrini araştıran kişiler bektaşiliğin, İLK ÇAĞ ANADOLU İNANÇLARININ GELİŞMİŞ ŞEKLİ OLDUĞUNU düşünebilirler.

    Açıkça anlaşıldığı gibi BEKTAŞİLİK BİLİMSEL ANLAMDA BİR KÜLTÜR SENTEZİDİR, halk deyimiyle ÇORBA’dan başka bir şey değildir. Gelişimi süresince değişik kültürlerin hakimiyetine girmiş ve değişik kültürler belli zamanlarda bektaşilik içerisinde hakimiyet sağlamışlardır. Bu nedenlede gerek Anadolu da yaşayan kültürlerden ve gerekse göçler yoluyla Anadoluya taşınan Ortaasya ve Arabistan da temeli atılmış bulunan kültürlerin hepsinden bektaşilik içerisned bir parça bulmak mümkündür. Zaten bektaşilerde eninde sonunda bir kültür sentezi olduklarını bilinçsizce itiraf etmektedirler. “ONBİR TARİKİN TAVLASINDAN BOŞANAN BİZİM TAVLADA KARAR KILAR.” Cümleside bektaşiliğin içerisinde bulunduğu karışımı isabetli bir şekilde ifade etmektedir.

Sevgi muhabbeti kaynar, yanar ocağımızda,
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda.
Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,
Arslanlarla ceylanlar, dosttur kucağımızda
.

GERÇEĞİN DEMİNE HÜÜÜ...



VİLAYETNAME’DEKİ SÖYLENCELERE GÖRE HACI BEKTAŞ-İ VELİ:

   Hacı Bektaş Veli’nin, söylencelere dayalı yaşamı Vilâyet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Velî'de anlatılmıştır. Vilayetnamede, Türbenin kubbesinin II.Bâyezid’in fermanı ile kurşunla kaplanışının anlatılması ile, Bektaşi tarikatının kuruluşunda çok önemli bir yeri olan ve 1501’de tekkenin post-nişin’liğine getirilen Balım Sultan’ın adından hiç bahsedilmeyişi dikkate alınırsa; Vilayetnamenin II.Bâyezid’in (1448-1512) padişahlığı(1481-1512) döneminde ve 1501 yılından önce kaleme alındığı ortaya çıkmaktadır. Abdülbaki Gölpınar'lı, Vilayetname'nin yazarının Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi) olduğunu ileri sürmüşse de, bu kanıtlanamamıştır.

  Söylenceler üzerine yazılan Vilayetname, destansı özellikler taşımaktadır ve Hacı Bektaş Veli’ye olağanüstü güçler atfedilmektedir. Hacı Bektaş Veli'nin yaşam öyküsü, halkın ve müritlerinin düşüncelerindeki söylencelere göre biçimlenmiştir. Hacı Bektaş Veli, günümüzde de geçerliliğini koruyan öğretisi ve düşünceleri ile sevilmiş ve yüceltilmiştir. Söz konusu söylence ve anlatımların, O'na duyulan büyük sevginin bir ifadesi; yazılı kaynakların sağlıksız ve az olduğu bir dönemin ürünü olduğunu göstermektedir. Vilayetnamenin nüshaları ile, bir çok tekkede karşılaşılabilmektedir. Vilayetname, masal anlatan bir metin gibi görünse de, Hacı Bektaş Veli'ye ve dönemine ilişkin gerçeklere ulaşmamıza yardımcı olacak, bir bilgi kaynağı olduğu görmezlikten gelinmemelidir. Hacı Bektaş Veli'nin, söylencelere dayalı yaşamının anlatıldığı, Vilayetnamedeki destansı anlatımların bazıları şöyledir:
  

Hacı Bektaş Veli'nin Hünkar Ünvanını Alışı:

  Bektaşi kaynakların da, Hacı Bektaş Veli için çok sık kullanılan, bir de Hünkar lakabı vardır. Hacı Bektaş Veli’ye Hünkar denilmesi de, yine bir söylenceye dayandırılmaktadır: Hocası Lokman Perende, bir gün Bektaş’a ders verirken, abdest almak için dışardan su getirmesini ister. Bunun üzerine Bektaş, “Hocam, bir nazar etseniz, mektebin içinden su çıksa da dışardan su getirmeye muhtaç olmasak.” cevabını verir. Lokman Perende ise “Buna gücüm yetmez, gücün yetiyorsa sen yap.” deyince, Bektaş, el kaldırıp dua eder. Bektaş elini yüzüne vurup secdeye kapandığında, mektebin ortasından bir pınar akmaya başlar. Hacı Bektaş’ın bu kerametini gören hocası Lokman Perende, sevinçle “Ya Hünkar!” demekten kendini alamaz. Bundan sonra da Hacı Bektaş Veli'ye, “Hünkar” da denilmeye başlanmıştır.

Hacı Bektaş Veli'nin Hacı Ünvanını Alışı:

  Hacı Bektaş Veli’nin Hacı ünvanını almış olması, şu söylenceyle anlatılmaktadır: Hocası Lokman Perende hacca gider. Kâbe’yi tavâfdan sonra, Arafâta çıkar. Orada, yanındakilere “bugün arife günü, şimdi bizim Türkistan'da herkes ‘bişi’ pişirir.” der. Bu söz Hünkar’a malum olur. Lokman Perende’nin evinde de, gerçekten bişi pişirilmektedir. Hünkar, Lokman Perende’nin evine giderek, şeyhin hanımından, bir tepsiye bişi koyup kendisine verilmesini ister. Hünkar,Tepsiye konulup, kendisine takdim edilen bişi’yi, göz yumup açıncaya kadar, Lokman Perende’ye götürüp sunar. Bundaki hikmeti anlayan Şeyh Lokman Perende, arkadaşları ile beraber bu “bişi”yi yerler. Hac dönemi bitip Hicaz’dan dönülünce, Nişabur halkı Lokman Perende’yi karşılamaya çıkar. “Haccın kabul olsun.” diyerek tebrik ederler. Lokman Perende, gelen halka Bektaş’ın kerametini anlattıktan sonra, “Esas hacı olan Bektaş’tır.” diyerek, onu tebrik eder. Bunun üzerine adı Hacı Bektaş olur.

Hacı Bektaş Veli'nin Rum Ülkesine (Anadolu’ya) Gönderilişi:

  Kutsal emanetler Elifî Taç, Hırka (kılık), Çırağ (mum), sofra (yaygı, sini altı), alem (sancak), seccâde (namaz halısı) Peygamber’e tanrı tarafından gönderilmiş, ondan Ali’ye ve Sekizinci İmam Alî er-Rızâ’ya geçmişti. Ahmet Yesevî’nin halifeleri, emanetin aralarından birine verilmesini isterler. Bunun üzerine Ahmet Yesevi, “Kendisine verilecek olan, onları almağa gelecektir.” diye söyler. Duyumgücü ile bu çağrıyı alan Hacı Bektaş, mekan sınırlarını aşarak, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir an içinde, Türkistan’a varır ve Ahmet Yesevî’nin dergahının eşiğine yüz sürer.

Pir, töreye göre, onun saçını kazıdıktan sonra, kendisine nasip sunar ve kutsal emanetleri verir. “Git, seni Rum ülkesine gönderiyoruz, sana oturacağın yer olarak Solucakarahöyük’ü veriyor ve seni Rum Abdallarına baş kılıyoruz. Rum’da gizlere ermiş, kendini aldırmış ve cezbeye girmiş olanlar (gerçekler, budalalar ve esrikler) çoktur. Bir yerde eğlenmeden heman var.” diye söyler. Hacı Bektaş, ertesi gün güneş doğarken, Ahmet Yesevi’den izin alarak yola koyulur. Varışını bildirmek için, dervişlerden biri, yanan bir odun parçasını, uzaklara doğru havaya atar. Bu bir dut dalıdır. Konya yakınlarına düşer ve Hak Ahmet Sultan adlı ermiş bir kişi onu alıp, şimdi Bektaşilerin tekkesi olan yerin eşiğine diker. Ağaç bugün de oradadır ve tepesi yanmış bulunmaktadır.

Hacı Bektaş, yolculuğu sırasında da kerametler gösterir. Arslanların koruduğu bir yere vardığında, kendisine saldıran iki arslanı taşa döndürür. Bir ırmağa vardığında, balıklar onu selamlamak için sudan baş çıkarırlar. Rum sınırında güvercin donuna bürünür ve Solucakarahöyük’te bir taşa konar.

Hacı Bektaş Veli ve Karaca Ahmet:

Sayıları elli yedi bin olan Rum ülkesi dervişlerinin (Rum erenlerinin), gözcü’leri Karaca Ahmed'dir. Hacı Bektaş’ın geldiğini duyan Rum dervişleri, Horasan’dan gelen sözcü’nün yolunu kesmek isterler. Bu düşünceyle, Rum ülkesine Irak’tan geçerek gelmiş bulunan Hacı Toğrul, bir doğan kılığında, güvercini avlamak üzere uçar. Fakat Hacı Bektaş, hemen insana dönüşüp doğan’ı yakalar. Kendisine; “Ben size güvercin donunda geldim. Eğer daha güçsüz bir kılık bulsaydım, ona bürünecektim. Sizse beni bir zalim görüntüsü ile karşıladınız.” diyen Hacı Bektaş’ın önünde, yenik Hacı Toğrul yere yüz sürer. Hacı Bektaş, Rum dervişlerine, onu gerisin geriye yollar. Hacı Bektaş bu gelenlere, “Horasan Erenlerindenim. Türkistan’dan geliyorum. Mürşidim Türkistan’ın doksan dokuz bin dervişinin Pir’idir. Soyum Muhammed-Ali’den gelir, nasibim Tanrıdan.” diye kendini tanıtır. Rum dervişleri, Karaca Ahmed’e dönerek, “Ahmet Yesevi bize bir dev göndermiş.” derler.

Hacı Bektaş Veli ve Taptuk Emre:

Hacı Bektaş Rum ülkesine geldiğinde, Kadıncık’ın evine yerleşir. Ardından dervişler, her yandan akın akın gelir. Emre adlı ermiş bir kişi, Hacı Bektaş’ın veliliğinin kanıtını görmek ister. Hacı Bektaş Veli, Sarı İsmail’i gönderip Emre’yi yanına getirtir. “Ya Emre, duyduk ki, dostlar divanında, erenler cem olup nasip ulaştırdığı vakit, Hacı Bektaş adında bir kimseyi görmedik demişsiniz. O yüce dostlar cem’inde, destur dağıtan elin nişanı vardır. O nişanı gördünüz mü?” diye sorar. Emre cevap verir: ”O divanda, yeşil perde arkasından bir yeşil el çıktı, bize destur ulaştırdı. O elin avuç içinde, yeşil bir beni vardı. Eğer o yeşil beni görürsem tanırım. Onu da, erenlerin en üstünü olarak kabul ederiz.” Hacı Bektaş Veli, Ali’nin simgesi yeşil bir ben bulunan el ayasını gösterdiğinde, Emre “Taptuk Hünkarım” diye haykırır. Adı Tapduk Emre olarak kalır.

Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’e Gelişi:

Çepni’ler boyundan Yunus Mukrî, bilge, okumuş ve tanınmış bir adamdı. Sulucakarahöyük’e gelip yerleşmişti. Ulularından biri olduğu Çepni’ler boyundan ayrılmıştı. Dört oğlu vardı: İbrahim, Süleyman, Saru ve İdris. İdris, babası gibi okumuş ve tanınmış bir kişi idi. Saru da öğrenim görmüştü. Fakat öbür ikisi ümmî idiler. İdris’in Kutlu Melek adlı bir karısı vardı. Kendisine, Kadıncık denirdi. Bir gün Kadıncık, öbür kadınlarla birlikte çamaşır yıkarken, Hacı Bektaş çeşmeye doğru yaklaştı. Acıkmıştı ve yiyecek istiyordu. Kadınlar ona, verecekleri şeyleri olmadığını söylediler. Kadıncık eve koştu, ekmekle yağ alıp, Hacı Bektaş’a getirdi. Hacı Bektaş ona, “Küpün hiç boş kalmasın!” dedi.

Akşam olup da, İdris’in annesi yemek koymaya gittiğinde, küpü ağzına kadar dolu buldu ve şaşırdı. Fakat Kadıncık, bunun dervişten olduğunu anlayarak kocasına kerameti anlattı. Kocası, gece camiye varınca, orayı da aydınlık içinde buldu. Oysa mescidin mumları sönüktü. Bir köşede, başı ışıkla çevrili bir dervişin dua ettiğini gördü. Geri dönüp karısını uyandırdı. Birlikte Hacı Bektaş’ı bulmaya çıktılar ve onu, kendi evlerinde kalmaya çağırdılar. İdris’in kardeşi Saru, Hacı Bektaş’ın onların evlerinde kaldığını görünce, Hacı Bektaş’ı ve Kadıncık’ı zina ile suçladı. Fakat İdris, bu sözlere değer vermedi. Hacı Bektaş, Kadıncık’ın evinde kaldığında, Sulucakarahöyük’te yalnız yedi ev vardı. Herkes sıra ile sürüleri otlatmaya, ya da bağdan meyve kaldırmaya gitmekteydi. Bir gün Hacı Bektaş ve Saru, bağa elma toplamaya gittiler. Saru, Hacı Bektaş’tan dalları dolu bir ağaca çıkmasını istedi. Hacı Bektaş hemen ağaca tırmandı. Saru başını kaldırdığında, Hacı Bektaş’ın hayalarının yerinde bir beyaz ve bir kırmızı gül bulunduğunu gördü. Yanılgısını anladı ve Hacı Bektaş’tan kendisini bağışlamasını dileyerek, ayaklarına kapandı. Ölünceye kadar da onun sadık müridi oldu.

Hacı Bektaş Veli ve Halifeleri:

Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin halifeleri ile ilgili söylenceler ve bilgilerde bulunmaktadır. Hırka dağı ile ilgili söylence şöyledir:

Bir gün Hacı Bektaş ve Abdal’ları Hırka Dağına çıkarlar. Hacı Bektaş onlara ateş yakmalarını söyler. Ateşe yaklaşınca, kendini aşma durumuna geçerek semah yapmaya başlar. Abdallar da ona uyar. Ateşin çevresini kırk kez dolanırlar. Ateş sönünce küllerini savurur. “Ey Rabbim, bu külün düştüğü yerden odun olsun, ağaç bitsin. Her gün götürüp yaksınlar, huzur bulup rahat etsinler.” diye söyler. Hünkar’ın nefesi üzerine, odun bitmek yerine çoğalır. O günden bugüne, o dağın adına Hırka Dağı denmektedir.

Bir diğer söylence ise şöyledir: Bir gün Saru İsmail, Hırkadağı'nda iki mum yanmakta olduğunu görür. Hacı Bektaş Veli, "Gayb Erenleri"nin kendilerini görmeğe gelmiş olduklarını söyler. Hemen Hırkadağı'na çıkarlar ve orada "Gayb Erenleri"nin yanında üç gün kalırlar. Sonra geri dönerler. Fakat zaman durmuş, öbür halifeler hiçbir şey farketmemişlerdir.

Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin Halifeleri şöyle anlatılmaktadır: Hacı Bektaş Veli, otuz altı bin çerağ yaktı, otuz altı bin müridi oldu. Cemal Seyyid, Saru İsmail, Kolu Açık Hacım Sultan, Baba Resul, Pir Ebi Sultan, Receb Seydi, Sultan Bahaeddin, Yahya Paşa, Barak Baba, Ali Baba, Saru Kadı, Atlas-pûş Sultan, Dust-ı Hudâ, Hızır Sâmit bunlar arasındadır. En sevdiği Cemal Seyyid idi. Kendisini Akdeniz yönüne yolladı ve o Gelibolu'ya gitti. Kolu-açık Hacım Sultan'da onun büyük Halifelerinden biri idi. Ma'nâ (bâtın) kılıcı ona verilmişti. Meydan sâkîsi olmuştu. Hacı Bektaş Veli kendisini, bir tekke kurmağa, Germiyan beldesine yolladı. Pir Ali Sultan, çırağcı'sı idi. Konya'ya Sa'deddin Konevî'nin yanına gitti. Orada gömülüdür. Güvenç Abdal da Hacı Bektaş Veli'nin dervişleri arasında yer alanlardan biri idi.

Hacı Bektaş Veli'nin Çilehane'ye Yumrukla Pencere Açması:

Hacı Bektaş Veli, Çilehanede düşünüp tefekkür kılmakta iken, Erenlerden bir grup ziyaretine gelir. Hak'la beraber olduğunu öğrenerek, onlarda Çilehane'ye gelirler. Hünkar ile oturup sohbet ederler. Sohbet esnasında "Bu çilehane çok karanlık, bir ışık gelecek yeri olsaydı." derler. Hacı Bektaş Veli, Hak aşkıyla dışarı çıkar, sağ eliyle yumruk edip, o yerli taşa öyle bir vurur ki, hemen hemen bir adam sığacak kadar delik açılır. Çile mağarasının içi apaydınlık olur. Erenler, Hacı Bektaş Veli'nin kerametini görüp, itikat eylerler. Hayır duasını alarak yollarına revan olurlar.

Beş Taşların Şahitliği:

Hacı Bektaş Veli, Kadıncık Evinde ikamet ederken, Karahöyük Köyünde yedi hanenin dışında ev yoktur. Sığırları güdücüye vermezler ve sırayla güderler. Sıra İdris Hocaya geldiğinde, o gün çok önemli işi vardır. Hacı Bektaş Veli, İdris Hoca'nın yerine sığırları gütmeyi kabul eder. Sığırları otlata otlata, Mucur İlçesi yolunda Beşkayalara kadar götürür. İdris Hoca'nın kardeşi Sarı'da, öküzlerini Hacı Bektaş Veli'nin güttüğü sığır içine sürer. Hacı Bektaş Veli Sarı'ya: "Öküzlerini kurt yerse, sebebi ben değilim. Al git öküzlerini, ne yaparsan yap!" diye söyler. Hacı Bektaş Veli'nin öküzleri gütmeyi kabul etmemesine rağmen, Sarı öküzleri bırakır. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli: "Ey beş taşlar, siz şahit olmalısınız ki, ben kabul etmeden Sarı öküzlerini bıraktı. Sarı'ya üç defa, öküzlerini gütmeyeceğimi söyledim. Yarın hesap günü şehâdet edersiniz." der. Akşam olduğunda sığırlar köye döner. Sarı'nın öküzleri dönmemiştir. Hep birlikte öküzleri aradıklarında, beş taşların yanında, ufak dereciğin içinde, dört adet öküzün ikisini kurt yediğini görürler. Sarı, Hacı Bektaş Veli'den zararını karşılamasını ister. Hacı Bektaş Veli, aralarındaki konuşmayı aktarır ve beş şahidinin olduğunu söyler. Cemaat, sığır otlağına vardığında, Hacı Bektaş Veli beş taşlara dönerek: "Ey beş taşlar, Hakk'ın izni ile yine Hakk için, mutlaka gelin. Olanlara, doğru şahadette bulunun." diye söyler. Beş adet taşın hepsi birden, Hünkar'ın da himmetiyle sırayla gelip, heyet huzurunda şahitlik yapıp, Sarı'nın haksız olduğunu anlatırlar.

   
                                                   HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI - NEVŞEHİR

Hacı Bektaş Veli'nin Eğilmiş Duvarı Düzeltmesi:

  Hacı Bektaş Veli, bazen Kadıncık Evinde, bazende Çilehane'de vakit geçirirdi. Kadıncık Evinde ibadet ederken, evin duvarı yıkılmaya başlayıp, eğilir. Bunu gören Kadıncık: "Ya Hünkar, duvar yıkılıyor, oradan bir kenara çekilseniz iyi olur." diye seslenir. Hacı Bektaş Veli, eliyle işaret eyleyerek duvara, "dur" deyince, duvar durur. Yerinden kalkıp, sırtını vererek duvarı düzeltip, tekrar yerine oturur. Duvarda, sırtının kalıbı olduğu gibi belli olmuştur.

Akpınar:

  Hacı Bektaş Veli, Sarı İsmail ile Karahöyük Köyünün alt kısmında, dere kenarında otururken, elleriyle yeri karıştırmaya başlar. Üç defa "Ak pınarım" der. Zülâl gibi bir su çıkıp, akmaya başlar. Hünkar, "Beni, ak pınarım diye üç defa neden söylettin." der. Sarı İsmail, sudan bir avaz işittiğini, "Birinci söylemende Horasan ve Nişabur şehrinden hareket edip, Erciyes Dağına geldim, dağın yol vermemesi nedeniyle yedi defa etrafını dolandım; ikinci emrinde onunla meşgul idim; üçüncü seslenmede ancak gelebildim." diye seda duyduğunu aktarır.

Hacı Bektaş Veli, Seyyid Mahmud Hayrani, Uçan Kaya:

  Akşehir’de, Seyyid Mahmud Hayrani adlı biri vardır. Bir arslanın üzerinde, elinde kamçı gibi kullandığı bir yılan ve yanında üçyüz Mevlevi dervişle Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret amacıyla yola çıkar. Haberi alan Hacı Bektaş Veli, “Bu kimse canlı varlıklara binmiş geliyor, bizde cansıza binelim.” der. Kızılca Halvet yakınında bir kızıl kaya vardır. Hacı Bektaş, kayaya tırmanır ve yürümesini buyurur. Taş, bir kuş biçimini alarak yola düşer. Seyyid Mahmud Hayrani, bir erin cansız kayaya binmiş, altındaki kaya kuş gibi uçup geldiğini görünce, Hacı Bektaş Veli’nin hikmetine hayran kalır. Seyyid Mahmud Hayrani “Er nazarında küstahlık ve edepsizlik etmişiz.” diyerek, derhal aslandan inip, yılanı elinden salıverir. Tekkeye toplanırlar. Dervişler birbirleriyle görüşürler. 300 tane dervişin hepsi de Hünkar’ın ayaklarına düşerler. Tüm dervişler, Tekkekayanın önünde saf bağlayıp cem oluştururlar. Yeme, içme, sohbet, muhabbet ve semah yaparlar.

Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran:

  Kırşehir’e Gülşehir denirdi. Pek çok cami ve medrese vardı ve şehir okumuş, bilge kimselerle dolu idi. Bunlar arasında, Denizli’den Konya’ya, oradan Kayseri’ye gelen ve Gülşehir’de yerleşen Ahi Evren de bulunuyordu. Fütüvvet Loncasının ulularından idi. Fakat kökeni bilinmiyor idi. Çünkü Gayib Erenler’indendi. Onu aleme tanıtan Sa’deddîn Konevî oldu. Birçok kerameti vardı ve ünü yaygındı. Hacı Bektaş ve Ahi Evren birbirlerini çok severlerdi. Sık sık birbirlerine giderlerdi. Birlikte pek çok dervişe el vermişlerdi. Bunlar arasında, Germiyan ülkesinden Denizli’li bir harami vardı. Yıllar boyu, uzun yollarda, adam öldürerek koşmuş durmuştu. Bir gün pişmanlık duyup, Sulucakarahöyük’e gelir. Hacı Bektaş ona, kuru bir ağaç dalı verir ve “Ağaç yeşerdiğinde bağışlanmış olacaksın!” der. Adam Denizli’ye dönüp, orada bir yer satın alıp kuru ağacı diker. Yıllar geçer, ağaç yeşerir. Hacı Bektaş Veli, adamın saçını traş edip, ona Elifi Tac giydirir ve icazet verir. Şimdi Denizli’de bir tekkesi bulunmaktadır ve Bostancı Baba tekkesi denmektedir.

Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre:

  Eskişehir'in Sivrihisar'ında, geçimini çiftçilikten sağlayan Yunus adında bir köylü vardır. O yıl kuraklık olmuş, ürün alamamış, zor durumda kalmıştır. Hünkar'ın himmeti ve hikmetini duymuş, ona gitmeye karar vermiştir. Öküzünün sırtına bir yük alıç yükleyerek yola çıkar. Hünkar'ın huzuruna çıktığında, durumunu ve perişanlıklarını anlatıp, yokluktan kurtulabilmek için lutufunu diler. Hünkar, alıç yükünü kabul edip, içeri aldırır. Yunus'un gelişinin üzerinden iki-üç gün geçer. Gitmek için müsade istediği Hünkar'a iletilince, "Varın söyleyin Yunus'a! Buğday mı verelim, yoksa alıcı sayalım, her birine iki nefes mi verelim?" diye sorulmasını ister. Yunus, "Bana buğday lazım, ailem aç, ben nefesi ne yapayım." deyince, Hacı Bektaş Veli, Yunus'un öküzünün yükünü buğdayla doldurtur. Yunus buğdayı alıp yoluna devam eder. Köyüne yaklaştığında, buğdayın yendikçe tükeneceğini, sunulan nasibi reddetmekle hata ettiğini düşünüp, pişman olur. Önerilen himmeti tekrar kerem kılar, umudu ile geri döner. "Buğdayı istemiyorum, bana önceki dediği himmetten nasip eylesin." der ise de, "Biz nasibin en büyüğünü Taptuk Emre'ye sunduk. Varıp nasibini ondan alsın." cevabını alır. Yunus,aldığı cevaba uyarak Taptuk Emre'ye yollanır. Yunus, dağa gidip, odunun doğru olanlarını toplayarak ve yaş ağaç kesmeden, Tapduk Emre'nin tekkesine odun çekmeye başlar. Vakti gelince, Hacı Bektaş Veli'nin "Himmet hazinesinin ağzını açtık, nasibini verdik, söyle" demesi ile aşka gelen Yunus Emre, halk arasında ulu bir divan edebiyatı yaratır..

Hacı Bektaş Veli'nin Ölümü:

  Hacı Bektaş Veli, öleceğini anlayınca Saru İsmail'i çağırtır. Ona "Öldüğümde beni bir ceviz tabuta koyun. Kadıncık'ın oğlu, Hızır Lâle Cican benim yerimi alacaktır. Elli yıl sonra onun yerini, kırk sekiz yıl şeyhlik yapacak olan Mürsel alacak; sonra da Yusuf Bali, otuz yıl onun halefi olacaktır." der.

  Hacı Bektaş Veli Hakka ruhunu teslim edince, cenaze hazırlıkları başlar. Rum ülkesinde bulunan tüm gönülden sevenleri, atlı ve yaya olarak gelirler. Çile Dağı tarafından, donu yeşil, elinde yeşil sancak ve yüzü örtülü bir boz atlı gelir. O boz atlı meçhul kişi, meftayı eliyle yur, yıkar, cenazesini kendi eliyle kefenleyip mezara koyar. Boz atlı uzaklaşıp giderken, Saru İsmail kim olduğunu görmek ister. Yüzündeki örtü açılınca, boz atlının Hacı Bektaş Veli olduğunu görür. Saru İsmail'e "Er odur ki, ölmeden önce ölür ve kendi bedenini yıkar. Buna ermeye çalış." diyerek gözden uzaklaşır.

Hacı Bektaş Veli Türbesinin Yapılışı:

  Edirne'yi alan Sultan Gazi Murad Bursa'da oturuyordu. (Edirne yöresi, Orhan tarafından alınmış olup, burada Orhan ile I.Murat karışıklığı olabilir.)Hacı Bektaş Veli için bir türbe yaptırmayı diler. İşi, mimar Yanko Madyan'a verir. Sekizinci İmam aşkına sekiz köşeli bir kubbe yapmasını ister. Kubbe tamamlanınca, tepesine tunç bir alem dikmek istenir. Fakat kubbe çöker, yapı dağılır. Mimar düşerken Hacı Bektaş Veli'den yardım diler ve O, kendisini kurtarır. Bunun üzerine mimar dervişliğe girip, Sâdık adını alır. Dergah'ta altı yıl yaşar. Hızır Lale'ye: "Mezarımı Hacı Bektaş Veli'nin kabri eşiği altına kazın. Ona o kadar sıtkıle bağlandım ve hayran kaldım ki, ziyaretine gelenler, onun aşkı muhabbetine benim siğnemi çiğnesinler." diye vasiyetini bildirir. Öldüğünde vasiyeti nedeniyle türbenin eşiğine gömülür.

HÜNKAR HACI BEKTAŞ-İ VELİ'DEN BAZI ÖZLÜ SÖZLER
 
Erkek,dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,
Noksanlık,eksiklik senin görüşlerinde.
                                                                                     ******
Hararet nardadır,sacda değildir,
Keramet hırkada,taçda değildir,
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs'te,Mekke'de,Hac'da değildir.
                                                                                      ******
Eline, beline, diline sahip ol!
                                                                                       ******
Madde karanlığı, akıl nuru ile; cehalet karanlığı, ilim nuru ile; 
nefis karanlığı, marifet nuru ile; gönül karanlığı aşk nuru ile aydınlanır.
                                                                                      ******
İnsanoğlunun en büyük düşmanları 
yalancılık, nefsine düşkünlük, mal ve mevki hırsı, gıybet, edepsizlik, 
hıyanet ve Hakk’ı inkardır.
                                                                                      ******
Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır.
                                                                                     ******
Edep elbisenizi sırtınızdan ölünceye dek çıkartmayınız
                                                                                     ******
Beş şey mutluluğun delilidir: 
1. Doğru sözlülük; 
2. Güzel ameller; 
3. Olgunlaşma için gösterilen çaba; 
4. Helalından rızık arama; 
5. Hâl ehli dervişlerle sohbet.
                                                                                   ******
İncinsende, incitme
                                                                                   ******
Sevgi muhabbeti kaynar yanar ocağımızda,
Bülbüller şevke gelir gül açar bağımızda,
Kinler hırslar yok olur aşkla meydanımızda,
Arslanlar ceylanlar dosttur kucağımızda.

 HZ. MEVLANA VE MEVLEVİLİK
  Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı. 
                                                
     Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. 
     Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. 
     1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. 

                           

     Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. 
     Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler. 
     Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu. 
     Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. 
     Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
     Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

     Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

     Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. 
  
  "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"



        
      
  ERKAN NE DEMEKTİR ?

  Sözlük anlamı olarak esaslar, direkler demektir.Alevilik  erkanı denildiğinde Aleviliğin esasları , yol kuralları , kısacası yolu anlaşılır. Alevilik yolunda 7 farz 3 sünnet vardır.

       3 SÜNNET

  • Allah’ın birliğine inanmak,
  • Kalbinde adavet olmamak, kötülük etmemek,
  • Tarikatın emirlerini yerine getirmek

    7 FARZ

  • Mürebbisine düşe
  • Müsahib ola
  • Taç uruna
  • Sırdar ola
  • Yar a yar ve özü ulu ola
  • Beli Berk ola
  • Hakk’a sohbet kıla

CENNET CEHENNEME İLİŞKİN İNANCIMIZ 
NEDİR?

  Her ne kadar cennet cehennem kavramları Alevi literaturunda  da çokça yer almakta ise de, Kur’an da anlatılan biçimiyle bir Cennet- cehennnem anlayışı Alevilikte hakim değildir.

MUSAHİPLİK NE DEMEKTİR ?
  Musahiplik yol kardeşliği demektir. Alevi inancına göre  evli her Alevi kendisine denk düşebilecek başka bir evli Alevi ile dinsel bir kardeşlik tutar; bu aynı zamanda kendisinin ahiret kardeşidir. Öz kardeşlik kurallarından daha ağır kuralları olan bu yol kardeşliği Alevilikte farzdır.

GÖRGÜ NEDİR ? DÜŞKÜNLÜK NEDİR ?
  Alevi yolunda her talib , yılda bir kez tüm topluluğun ve pirinin huzurunda, o yıl içerisinde yaptıklarının ve yol kurallarına uyup uymadığının hesabını verir. Burada hem dinsel hem dünya evi sorunlar , sorumluluklar söz konusudur. Eğer kişi, topluluk tarafından kabul görülmeyen hatalar, fenalıklar yapmamış ve kuralları yerine getirmişse, pirin ve orada bulunan yol erenlerinin izniyle görülmüş olur.
Komşuluk ilişkilerinde hoşnutsuz, yol kurallarına aykırılık gösteren kişiler düşkün bırakılırlar. Düşkünlük bir anlamıyla toplumun dışına çıkarmak , cemaatten atmak anlamına gelir. Cezanın büyüklüğüne göre geçici ya da sürekli düşkünlükler vardır.

ALEVİLİKTE AHLAK SİSTEMİNİN TEMELİ NEDİR? 
  Alevi sisteminin temeli ; eline , beline, diline hakim olmaktır. Eline demek, kendisine  izinli olmazan şeylere dokunmamak; beline demek; kendi eşi dışında hiç kimseyle cinsel ilişkide bulunmamak; diline demek ; yalan söylememek demektir.

KURBAN
  Hakk’a sunulan , eti yenilen hayvana kurban denir. Alevilikte Allah yoluna, İnanç yoluna, ululara  ve Hakk’a yakınlaşmak için kesilir.

ADAK
  Bir dileği yerine getirmek, bir tehlikeden korunmak için gücüne inandığımız şeylere vaad edilen şeylere denir.

LOKMA
   Dualanmış bir yiyeceğin her parçasına denir. Dedelerden ululardan lokma almak sevaptır.

DEM
   Kan, zaman, an, soluk anlamına gelir. Alevilikte ‘dem’ kuralları gereği alınan kutsal içki, dualı içki anlamına gelir.

MUHARREM ORUCUNUN ANLAMI NEDİR?
   Kurban Bayramı Hicri Takvim'e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar. Kurban Bayramının 1'nci gününden başlayarak 20 gün sayılır. 20'nci günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe'de şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları ibrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm, imam Hüseyin'in amcasının oğlu ibrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13'ncü günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır. Kurban imam Ali Zeynel Abidin'in Kerbela Katliamından kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz, bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez, düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz, karı koca ilişkileri kesilir, kurban kesilmez, et yenilmez. Kerbela şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez, eğlence yerlerine gidilmez, saç ve sakal traşı olunmaz.
Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi...
   Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.
Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan imam Hüseyin'in ve diğer Kerbela şehitleri'nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp, onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlara layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar'ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar'ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.
Belirlenmiş bir iftar vakti'de yoktur. Akşam olup güneş batınca, karanlık gözle görünce oruç açılır. Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu'nda yoktur.
Oruç tutulmadan önce (yatmadan önce) şöyle niyet edilir. Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.
  BiSMi ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERiN HiKMETiNE. ER HAK MUHAMMET-ALi AŞKINA. iMAM HÜSEYiN EFENDiMiZiN SUSUZLUK ORUCU NiYETiNE. KERBELA ŞEHiTLERi'NiN TEMiZ RUHLARINA MATEM ORUCU NiYETi iLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATiNE. 12 iMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDiLERiMiZiN ŞEVKiNE, 17 KEMERBESTLER HÜRMETiNE HAZIR-GAYiP GERÇEK ERENLERiN YÜCE HÜMMETLERi ÜZERiMiZDE HAZIR VE NAZIR OLA. LANET MÜNKiRE. LANET YEZiD'E. RAHMET MÜMiN'E ALLAH EYVALLAH. HÜ

DEMOKRATİK MÜCADELEDE ALEVİLERİN TEMEL İLKELERİ

·  Özgürlük ilkesi: Öğretisinde insanı kutsal varlık olarak kabul eden Alevi örgütlenmesi; kişi özgürlüğünün, inanç ve düşünce özgürlüğünün en aktif savunucusudur.

·  Eşitlik ilkesi : Alevi örgütlenmesi yaşamın her alanında, gelirlerin paylaşımından öğrenime kadar, bireyin eşitliğini savunur. Hiçbir kimseye , hiçbir kuruma, hiçbir ulusa ya da inanca bu eşitliği bozucu ayrıcalıklar tanınmaz.

·  Demokrasi ilkesi: Barış: ve demokrasi birbirinin ayrılmaz parcasıdır. Demokrasi için, insan hakları için, barış için mücadele etmek ve Aleviler arasında bu düşüncelerin yayılmasına çalışmak en başta gelen görevimizdir.

·  Barış ilkes: Yurtdaşlarımız arasında yayılmak istenen savaş, şiddet, nefret duyguları yerine sevgiyi ,dayanışmayı, dostluğu egemen kılmak için çalışmalıyız.

·  Laiklik ilkesi: Alevi örgütlenmesi, devlet idaresinde laiklik ilkesini, varoluş mücadelesinin temel taşlarından biri olarak görür.

·  Emeğin üstünlüğünü savunma ilkesi: Aleviler emeğin üstünlüğüne inanır , emek verilmiş bütün çalışmalara emekçilere saygı duyar.

·  Bağımsız örgütlenme ilkesi: Hz. Ali’nin ‘haksızlık karşısında eğer susuyorsanız, yalnız hakkınızdan değil, aynı zamanda şerefinizden  de olursunsuz’ ilkesi bizim ilkesidir. Alevi örgütlenmesi mazlumun yanında, zalimin karşısında her zaman  taraftır.



MUSTAFA KEMAL'İN KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ ALEVİ VE BEKTAŞİ'LERİN DESTEĞİNİ İSTEMESİ OLAYI

  Osmanlı Devleti’nin yoksaydığı Alevilerin, ülkenin içinde bulunduğu işgal ortamından kurtulabilmesi ve padişahlık rejiminin değişeceği ümidiyle Anadolu’da bağımsızlık savaşını yürüten Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu harekete destek vermeleri çok normaldir. Mustafa Kemal Paşa ve bağımsızlık savaşını yürüten arkadaşları Alevilerin sayıca ne kadar önemli olduğunun ve yüzyıllardır sünni Osmanlı idaresine olan muhalefetlerinin bilincindeydiler. Bu amaçla onları kazanmak için grişimlere başladılar.Mustafa Kemal Paşa,26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettişliğine şu şifreyi yolladı:
 Tokat ve çevresinin İslam nüfusunun % 80'i, Amasya çevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kırşehir'de Baba Efendi hazretlerine çok bağlıdırlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bağımsızlığın bugünkü güçlüklerini görmekte ve yargılamakta gerçekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenli kimseleri görüştürerek kendilerinin uygun gördüğü "Ulusal hakları koruma" ve "Başka ülkeye bağlanmama" derneklerini destekleyecek birkaç mektup yazdırılarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas'a gönderilmesini pek yararlı görüyorum. Bu konuda içten yardımlarınızı dilerim.

3. Ordu Müfettişi Fahri Yaver Mustafa Kemal 
 Sivas Kongresi sonrası bağımsızlık savaşına merkez olarak Ankara seçilmişti. Bu kongrenin yürütme organı durumunda olan Temsil Heyeti Ankara'ya gitmeden Hacıbektaş'a uğrayıp bu nüfuzlu merkezin kesin desteğini sağlamak istiyordu.Atatürk'ün yanında Hüseyin Rauf, Mazhar Müfit, Hakkı Behiç, Ahmet Rüstem Beyler vardı. 21-22 Aralık'ta Mucur'da kalan heyet Mucur Kaymakamı Cevat Bey'i de alarak 23 Aralık 1919 günü Hacıbektaş'a geldi.

Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal ve diğer heyet üyelerine çok sıcak davrandı. Daha önce İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin güçlü isimleri Enver ve Talat Paşalar da iktidara geldikten sonra da, Hacı Bektaş Dergahı'nı ziyaret etmişler ve Çelebi onları Dergah Selamlığı'nda karşılamıştı. Cemalettin Çelebi, Atatürk'ü Beştaşlar'da karşıladı. Buraya siyah kupa bir arabayla gelmiş, Atatürk'ü ve diğer heyet üyelerini konağa götürmüşlerdi.  Cemalettin Efendi'nin oğlu Hamdullah Efendi'nin odasında bir "Cem" düzenlendi. Atatürk Hacıbektaş'da bir gece kaldı. 24 Aralık'ta heyet Dergahı gezdi. Hacı Bektaş Veli Türbesi ve diğer önemli yerler ziyaret edildi.Sonra o sırada Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ziyaret edildi. Dergahta Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık savaşı konuşuldu.Hacıbektaş görüşmesinde en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi şöyle aktarmıştır. " Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa'ya 'Paşa Hazretleri cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz.Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz? Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine "O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri " diye yanıtlıyor. Savaş sırasında ayni yardımların yanısıra Dergah kasasında bulunan 1800 altın lira da verilmiştir. Bağımsızlık Savaşı sırasında Alevi-Bektaşi kitleler tam destek vermişlerdir.

  Atatürk'ün Hacı Bektaş Dergahı'nın nüfuzuna oldukça önem verdiği görülüyor. Bütün gelişmeler Hacı Bektaş Çelebisi'ne hemen bildiriliyor. Atatürk bunu NUTUK'ta şöyle belirtiyor:" 2 Ocak 1920 günü cemiyetin merkez kurullarına ve Hacıbektaş'ta Çelebi Cemalettin Efendi'ye, Mutki'de Hacı Musa Bey'e ayrıca bir bildirim yaptık.  "Cemalettin Çelebi ,TBMM çalışmalarına hastalığı nedeniyle katılamamış, ancak halkı kurtuluş Savaşı'na destek vermeye çağıran mektuplar taşıyan ulaklar yurdun dört bir yanına gönderilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk özel doktoru ve başka doktorlar Çelebi'nin tedavisi için görevlendirmişti.Cemalettin Çelebi 1922'de vefat edince yerine kardeşi Veliyettin Efendi çelebi postuna(29. Çelebi) oturdu. İkinci TBMM'nin açılışı sırasında (25 Nisan 1923) Veliyettin Çelebi de yayınladığı bildiri ile Atatürk'ü açıkça destekliyordu. Maraş Miletvekili Prof. Hasan Reşit Tankut da CHP'ye sunduğu 19 Mart 1949 tarihli raporda Alevilerin cumhuriyet rejiminin yanında olduklarını belirtmektedir.

  Bu arada Atatürk’ün Alevi-Bektaşi olan yakın çalışma arkadaşlarından bazıları şunlardır: Cemalettin Efendi'yi(Kırşehir Mebusu) TBMM Başkanvekilliğine, Albay Hüsamettin Ertürk'ü Gizli Haberalma Örgütü'nün başına, İkisi de bektaşi babası olan Dr. Ragıp Evrensel'i özel doktorluğuna, Ali Naci Baykal'ı PTT Gizli şifre amirliği'ne getirmişti. Sonraki Çelebi Veliyettin Efendi'yle de yakın dostluk kurmuş milletvekili olması için ısrar etmişti.



ALEVİLİKTE AŞIĞIN SAZIN VE DEYİŞLERİN ÖNEMİ NEDİR?

  Alevi ibadetinde, gerekse sosyal yaşamında büyük yer ve önem taşır. 12 hizmetten biri aşığa aittir; yani aşıksız Alevi ibadeti yapılmaz. Makam olarak pirden sonra gelsede, 12 hizmetin en ağır yükünü taşır. Aşık sazıyla bestelerini yapar, çalar, çağırır.Alevi ibadetinin vazgeçilmez parçası semah, bu saz aşık bütünleşmesi içerisinde dönülür.Alevi deyişleri geçmiş tarihleri, Alevi düşünce ve öğretisini, günlük yaşamı, dünyasal ilişkileri konu alır. Deyişler aynı zamanda Alevilerin gülbenklerini oluştururlar. Yine aynı deyişlerle tanrı ile ilişkiler kurulur.                                  

    SEMAH NEDİR?
  Alevi inanışında büyük bir yer tutar. Sözcük anlamı; günahlardan arınmak anlamına gelir. Alevi Cemindede öyle kabul edilir.

                     
                             
      CEM NEDİR?
  Sözcük anlamı olarak, birleşme, birlik olma, bir araya gelme demektir. Alevi inancında , ibadet için cem olma, bir araya gelmeden yola çıkılarak, bütünleşme anlamında kullanılır. İbadetin yapıldığı yere cem evi denir.
Alevi inancı cemsiz düşünülemez. Bir Alevinin doğumundan ölümüne tüm yaşantısı cem ile bağlantılıdır. Yola girdiği, müsahib tuttuğu, erkan gördüğü, görüldüğü-sorulduğu yerdir. Cemin çok çeşitleri vardır. Kurban cemleri, görgü cemleri, Abdal Musa cemleri, Bayram cemleri.

   KIRKLAR CEMİ
  Alevi inancına göre Hz. Ali bu yolu kurduğu zaman kendine eşlik eden kadınlı erkekli 40 kişi ile birlikte ilk kez bu cemi gerçekleştirdi. O günden bu yana Alevi topluluğu bu kırkların cemini sürmektedir.

 

   CEMDE 12 HİZMET

 

  1- Mürşid (Dede)   Hizmet itibari ile Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Haci Bektasi Veliýi temsil eder.
  Cem Erkanı Başkanlığını yapar,ikrar alır nasip verir. Cenaze, Müsahiplik, Nikah,   Sünnet, Ad takar (isim takar).
  2- Rehber   Görev itibariyle İmam Hüseyin´i temsil eder.
  Yola girmek isteyenleri hazırlar, yol gösterir. Mürsidin en yakın yardımcısıdır.
  3-Gözcü   Görev itibariyle Ebuzer Gaffari’yi temsil eder.
  Rehberin yardımcısıdır.Cem'in sessiz ve sakinlik içinde gecmesini sağlar.Cem’in bekcisidir.
  4- Çerağcı (Delilci)   Görev itibariyle Cabir El Ensari’yi temsil eder.
  Cem evinde bulunan aydınlatma araçlarını yakar. Buhardanlıkları ve Mumları (Çerağları) hazırlar.
  5- Zakir (Aşık)   Görev itibariyle Bilal Habeş’i temsil eder.
  Cem’de Tevhid, Duazde imam, Mersiye, Semah, Nevruzi'ye söyler.
  6- Süpürgeci(Ferraş)   Görev itibariyle Selman’ı Piri pakı temsil eder.
  Cemevi'nin sürekli temizliği ile meşkul olur.
  7- Meydancı   Görev itibariyle Hüzeyme tül Yemeni’yi temsil  eder.Cem evinde Semahserleri kaldırır. Postları yerine dizer.
  8- Niyazci   Görev itibariyle Mahmut el Ensari’yi temsil eder.
   Kurbanları tekbirler ve keser. Gelen lokmaları alır ve dağılımını sağlar.
  9- Ibrikci   Görev itibariyle Kamber Hazretlerini temsil eder.
  Cem'de Mürşidin ve Cem Erenlerinin abdest almalarını sağlar.
  10- Kapıcı   Görev itibariyle Gülam Keysani’yi temsil eder.
  Cem’e gelen erenlerin evlerini gözetler.
  11- Peyikçi   Görev itibariyle Amri Ayyari’yi temsil eder.
  Cem olacaƃını tüm canlara duyurur.
  12- Sakacı   Görev itibariyle Ammari Yaseri’yi temsil eder.
  Cem evinde Su, Şerbet, Saka, Süt v.b. dağılımını sağlar.

  
                                          

 







Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 101 ziyaretçi (199 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=