Selâmün_aleyküm
  KKTC Cocuk Sahibi Olmak
 

Nazar Değmesi (Göz Dutması-Gözdaşı) ve Nazar Boncuğu

Medeniyet ve bilmin bunca geliştiği günümüzde bile çok geniş insan kitleleri “Nazar Değmesi” kıbrıs ağzı ile “Göz Dutması” inanışı vardır ve oldukça yaygındır.

Bu inanış boş bir düşünce midir? Hiç bir tutarlı yanı yok mudur? Peki ama bin yıllardırbunca insan bu konuda hep yanıldımı? Bu konuda henüz kesin ilmi ispat yapılmamış olmakla birlikte, tesbit edilen anlatımlardan şöyle bir açıklama – yorum getirilebilir.

Bugün ilim, insan vücudunda statik elektrik olduğunu kesinlikle saptamıştır. Birbirinden binlerce mil uzakta bulunan insanlar beyin gücü ile iletişim kurabilmektedir. Bazı insanların gözleri-bakışları çok keskindir. Sıradan insanlar o kişilerin gözlerine bakamazlar. Kendilerini çarpılmış gibi hissedip bakışlarını başka yöne çevirirler.

Tarihi devirler içinde bu elektrik gücünü insanları iyileştirmek için kullananlara da rastlanır. Günümüzde bu yol – yöntemle tedavi uygulayanlar az değildir. Ve bu güce ilmi bir de ad verilmiştir. “Bio – Enerji”

O halde zihin gücünü iletmesini bilen, elektrik gücü yüksek, keskin bakışlı fakat kötü niyetli birisi istediği kişiyi olumsuz yönde etkileyebilir. Bunu kıskançlık ve hayranlık yüzünden yapabildiği gibi, ihtiras yüzünden de yapabilir. Nitekim halk arasında anlatılan olaylar hep bu yöndedir. Bu kişilerin “Gözü Tutar” diye kabul edilir. Gözü dutar diye kabul edilen insanlar iri ve mavi gözlü, hafif seyrek dişli, beyaz-sarışın tenli ve kesin kem bakışlı olarak tarif ediliyor.

Nazara uğrayan insanlar yalnız yetişkin insanlar değildir. Çocuklar da kurtulmaz bu musibetten. Nazara uğrayan çocuklar önce ağlamaklı olurlar. Sonra yemekten kesilirler. Ardından da hastalanır ve zayıflayıp ölürler, diye kabul edilir. Nazar değmesi veya göz dutmasını önlemek için şu yollara başvurulur.

  • Çocuk yürüyene kadar başlığına, bir altın ve bir gözdaşı aynı yerde iliştirilmiş tutturulurdu.
  • Çocuğun elbisesinin görünmeyen bir yerine muska asılırdı.
  • Çocuk her gün zeytin dalı ile buharlanırdı.
  • Çocuğun beşiğine / yatağına / salıncağına nal ve nalın ortasına da gözyaşı asılırdı.
  • Çocuğun yattığı odanın duvarına, içinde yılan bulunan ispirto dolu bir şişe asılırdı.
  • Çocuk, gözü dutanlardan sakınılırdı.
  • Çocuğa iç çamaşırı ters giydirilirdi.

Bütün tedbirlere sağmen göze gelmiş – nazar değmiş çocukları kurtarmak için başvurulan yöntemlere gelince:

  • Köy yerlerinde gözü dutanlar belli idi. Herkesçe bilinen bu kişilere gidilip çocuğun durumunu anlatılırdı. Bu uygulama ile o kişinin beynindeki olumsuzlukların dağılacağına ve böylece çocuğun kurtulacağına inanılırdı.
  • Kurşun dökülürdü
  • Nefesi güçlü hocalara okutulur, muska yazdırılırdı.
  • Zeytin yaprağı ile buhurlanırdı.
  • Çocuğun alnı, karayağ sürülerek, içten dışa doğru iki başparmakla ovulurdu.
  • Giriş kapılarının üstüne atnalı, içine yılan konmuş bir şişe veya bir çift boynuz asılırdı. Böyle yapınca, kem nazar sahiplerinin dikkatinin dağılacağına ve olumsuz etkilerinin azalıp yapamayacaklarına inanılırdı.

Altı Aylık Kınası

Çocuk altı aya basınca, artık çevresini, renkleri, olayları algılamaya – yorumlamaya başlar. İslam inanışına göre insanlar iyilikleri genelde sağ elleri ile işlerler. Onun için sağ omuzda görevli melek iyilikleri, sol omuzda görevli melek de kötülükleri yazar.
Kınası yaklacak çocuk yıkanıp temizlenir. Bir kapta yoğrulan kına, bir sele veya sininin ortasına konur. Kınanın etrafına da kuruyemiş, lokum, bazı bölgelerde narlı golifa ve kuru incir konur.
Okuyucu kadın çocuğu kucağına alır. Diğer davetliler okuyucunun etrafında halka olup oturur. Okuduğu sırada çocuğun sağ elini kınalar, avcunu yumar ve kırmızı bir mendile bağlar. Ardından sol ayağını kınalar ve beyaz bir mendile bağlar. Kınalama, bazı bölgelerde “kına yakma” tamamlanınca davetliler, kap içinde bırakılan kınaya madeni paraları dikey olarak koyarlar. Bu parayı koymak işlemine “işlemek” veya “kınasını işlemek” adları verilir. İşledikten sonra davetliler sunulan yiyecekleri alıp yerler. Bu yiyeceklerle şerbet ve çay ikram edilirdi. Bu gün bunların yerine çeşitli pasta ve meşrubatlar ikram ediliyor.
Kınalanan el üç gün bağlı kalır, ondan sonra çözülüp açılır. Açıldığı an çocuğun eli babasının cebine sokulur, cepten para alması sağlanırdı. İnanışa göre iyilik meleğinin şahitliğin (gözetiminde) kınalı elle, helal para (baba parası) almak, hem çocuk hem de babaya uğur ve bolluk getirirdi.
Sol ayağın kınalanması ise, o ayağın da yanlış işler yapmasını engellediği inanılırdı.

Diş Çıkarma

İnsanoğlu dişsiz doğar. Ancak altı aylık olunca ön dişleri tek tek bitmeğe başlar. Dişler bitmeden damak içinde beyazlık olarak belirir. Diş bitmesi, dişin damak dışına çıkması demektir. Bu olay her çocukta ayni şekilde gerçekleşmez. Bazılarında rahat gerçekleşirken bazılarında ağrılara, sancılara sebeb olur. Çocuk durmadan ağlar. Diş Golifası töreni çocukla ilgilenmek, ağlamasını önlemek içindir. Aslında onun dişlerinin ağrısız bitmesini sağlamak içindir.

Golifa (Gollifa) kaynamış buğdaydır. Buğday iyice kaynatılıp pişirilir. Üzerine kavrulmuş susam, nar tanesi, kuru üzüm ve kabuğu soyulmuş badem içi konur. Komşu ve tanıdıklar davet edilir. Bu karışım ikram edilerek, beraberce yenir.

İlk dişin çıktığını gören, çocuğa hediye alır. Bu hediye genelde takım elbise olur. Golifa törenine katılanlar da çocuğa hediye verirleri.

Tören sonunda otuz iki tane buğday tanesi ipliğe dizilip bağlanır ve çocuğun boynuna asılır. Ancak bu otuz iki dişin hepside çocukluk döneminde bitmez. Çocukluk döneminde bitenleri sayısı yirmi sekizdir. Yedi yaşına gelen çocukta bu ilk dişler görevlerini tamamlamış olurlar. Artık tek tek sallanıp çıkmaya, yerlerine yenileri bitmeye başlar. Bir yıl içinde bu işlem biter. Dişi çıkan (değişen) çocuklar, her çıkan dişi alıp dama atar veya basılmayan bir yere bırakır. Her attığı diş için;

-Al kemiği ver demiri, der. Yani yeni bitecek dişin ömür boyu görev yapabilmesi için daha sağlam demir gibi olmasını diler. Bu olaya “diş değişmesi” denir.

Ağzın iç tarafındaki son dört diş (ikisi alt, ikisi üst) yirmi iki yaşında biter. Bazı bölgelerde bu dişlere “deli dişi” veya “yirmi ikilik” denir. Bu dişlerin bitmesi bazan dayanılmaz acılar verir ve müdahaleyi gerektirir.

Değişen bu dişler yine de ömür boyu sürmez çürür veya bozulur. Pek az insanda korunabilse bile yüzde doksanında dişler dökülür. Bu dökülüş belli yaştan sonra yoğunluk kazanır. Değişik yaşlarda mutlaka tamamlanır. Bu gün tıp ilerlemiş, eksilenleri tamamlar konuma gelmiştir. Ama doğal dişlerin ömür boyu korunabileceği bir yöntem bulunamamıştır.

Dişlerin doğal olarak dökülüşünü anlatan bir kaç deyiş tesbit edilmiştir.

Yaş altmış, dişin batmış.

Saç …  diş … kuş …

Bir de Çatozlu (Serdarlı) Naneli Fatma’dan tesbit edilmiş şu mani, dişlerin dökülüşünün doğal olduğunu, zamanı gelince bundan kaçınılamıyacağını alaylı bir şekilde anlatıyor.

Bahçelerde lapsana

Gız yüzüme baksana

Ağzımda diş galmadı

Mezdekinden yapsana…

Ya Çocuğu Olmayanlar?

Çocuk sahibi olmak, her genç çiftin en büyük emeli ve görevidir. Aslında hazların da en büyüğüdür. Doğanın emri budur. Törenin emri budur. Toplumun beklentisi budur. Ama çocuk olmuyorsa? Derdinizi kimseye anlatamazsınız. Çare arayacaksınız. Bir defa, bir defa daha… Bilenlere soracaksınız. Doktora gidip tedavi olacaksınız. Olmadı kocakarı ilaçlarına başvuracaksınız. Köy ebesi sizi “onaracak” çocuk olmaz deyip kurtulamazsınız. O halde yol ne? Ne yapılırdı, nelere başvurulurdu?

  • İç yağı ve mezdeki kaynatılıp eritilir, merhem haline getirilip çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Tavuk yağına şeker karıştırılıp eritilir, oluşan merhem, çıkı iie alttan tutturulurdu
  • İç yağı ve garaçoço ile hazırlanmış merhem alttan tutturulurdu.
  • Nane ile mezdeki dövülüp ateşte pişirilir, meydana gelen merhem çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Şeker, kuru üzüm ve gappari burunları karıştırılıp kaynatılır. Meydana gelen merhem çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Kadının kasıkları, belli aralıklarla, zeytinyağı ile ovulurdu.
  • Bele şişe vurulurdu.
  • Bele yakı yakılırdı.

Bu uygulamalar sonuç vermezse inançlarla ilgili uygulamalara girişilirdi.

Çok yaşlı veya kendine özgü ağaçlara bez

a)Bladan’da “Değirmiçam” isimli çam ağacına bez bağlanırdı

b)Mesaryanın pek çok köyünde gappari bitkisine bez bağlanırdı.

c)Baf ve Limasol’da dur, pelit ve cümbez ağaçlarına bez bağlanırdı.

  • Yatırlara mum yakılırdı. (Bazı köylerde belki yakın olduğu için ayyolara)
  • Hocalara muska yazdırılır, boyunda taşınırdı.
  • Kurban kesilip yedi eve dağıtılırdı. Belli bir miktarı bırakılıp evde yenirdi.
  • Kıbrıs’ın kutsal İslam mekânları ziyaret edilirdi. Bu ziyaretlerde dua edilir, adak adanırdı.

Yine de çocuğu olmayanlar Allah’tan umut kesmeden çeşitli dileklerde bulunurlardı. Çünkü çocuğu olmayanlara “çam ağacı” denirdi. Bu ağır bir aşağılamadır. Çünkü çam ağacının meyvesi yoktur. Çünkü, çam ağacı kesildikten sonra filiz vermeyen ender ağaçlardandır. Bu söz, o kişinin soyu kuruyacak tükenecek anlamındadır. Bu sebeple istekler ve dualar gayet içtendir. Bu, masallara da konu olmuştur. Bu durumda olan kişiler (kadın – erkek farkı yoktur);

  • Bir çocuğum olsun da, isterse yılan olsun
  • Bir çocuğum olsun da isterse parmak kadar olsun
  • Bir çocuğum olsun da, isterse mersin çekirdeği olsun
  • Bir çocuğum olsun da nasıl isterse olsun

demekte, diyebilmektedirler. Bu sözler, onların nasıl bir ruh hali içinde olduklarının açık bir kanıtıdır.

Hastalıklı Doğan Çocuklarla İlgili İnanç

Hastalıklı veya eksik doğmuş çocuklarla ilgili bir inanç var. Bu çocukların eksik veya sakat doğmalarına sebep olarak şeytanların, onların varlığına karışması kabul edilir. Bu şeytanları kovmak ve çocuğu normal sıhhate kavuşturmak için bir merasim yapılır. Bu merasim şöyledir.

Çocuğun anası, anası yoksa en yakını olan kadın yoğurur. Çocuğun vücudundan rahatlıkla geçebilecek büyüklükte bir tekerlek çörek yapar. Rüşte ermemiş iki erkek çocuk bulunur. İlk akşam hasta çocuk bir köfünün içine konur. Köfünün iki kulpundan birer çocuk tutar. Kapı kapı dolanıp hasta çocuk için yiyecek dilenirler. Ayni mahalleden yedi kapıdan yiyecek alındıktan sonra önlerine çıkan ilk dört yol ağzına giderler. Burada ikisi bir ağızdan ve üç defa;

- Gavvole, gavvole, gavvole …

diye pahıl çağırırlar. İçinde çocuğun olduğu köfünü de yolun ortasına bırakıp yine üç defa;

- Alın çocuğunuzu, verin çocuğumuzu

deyip hemen uzaklaşırlar. O civarda bir yere saklanırlar. Bu sırada köfünün olduğu tarafa bakmak günahtır. Bakana şeytan çarpar. İnanışa göre oraya bırakılan çocuğun sakatlığını şeytanlar alır ve ona sıhhatini idae ederler. Yok eğer çocuğa sakatlık kazandıran şeytanlar oradan geçmemişse çocuk iyileşmez, yedi yaşında da ölür. Kurtulmasına imkan yoktur. Doktorlar da çaresini bulamaz. Köfünü oraya taşıyan çocuklar gizlenmiş vaziyette bir şeyrek kadar bekledikten sonra ve yine rüşte ermiş kişilere görünmeden götürüp sahibine teslim ederler. Böyle yapılan çocukların yukarıdaki durum hariç iyileşeceğine inanılır.

Yazarın yorumu: Böyle bir merasime ben de katıldım. Bu hastalıktan muzdarip, iki Baf’ta, bir de Lefkoşa’da üç çocuk tanıdım. Gerçekten yedi yaşında öldüler. Merasimden sonra iyileşen olmadı. Kendi kanaatime göre ırsi bir hastalıktır.)

Loğusayı Kaldırmak

Doğumun üçüncü günü ebe eve gelir. Loğusa kadın kalkıp giyinir. Bu arada yaşları yedi ve daha küçük kızlı-erkekli çocuklar bulunur. Önce mutfakta toplanır. Çocuklara yanık birer mum verilir. En önde ebe vardır. Ebenin arkasında kucağında bebeği tutan loğusa kadın, onun arkasında da mum tutan çocuklar.

Ebenin sağ elinde makas vardır. Herkes hazır olunca, odayı sağdan sola doğru doğru dönmeye başlarlar. Ebe, elindeki makas ile her duvara bir elif (düz çizgi) çizer. Her çizgiden sonra sol kolunda tuttuğu sepetten gıracıcı (karaçoçço, çore otu) alıp etrafa saçar. Haracocco şeytanları kovmak içindir. Loğusa kadın da elindeki kömür parçası ile ayni çizginin üstünden gider. Ebe bunları yaparken “Kullhuvallahü” süresini okur.

Bütün odalar gezildikten sonra başlangıç yerine dönülür. Başlangıç yerine gelince, ebe sepetteki kuruyemiş ve bozuk para karışımını etrafa saçar. Mumlarını söndüren çocuklar paraları kapışır. Duvarlara yazılan yazılar, loğusa kırklanana kadar duvarda kalır.

Bu tören niçin yapılırdı sorusuna, bir kaç yaşlı kadın şu cevapları vermişlerdir.

  • Loğusayı harekete alıştırmak için
  • Hamileliğin verdiği ağırlıktan kurtulduğunu anlamasını sağlamak için.
  • Çocuğu bolluğa alıştırmak için
  • Çocuğa çevresini tanıtmak için. (İnanışa göre çocuk konuşamaz ama her gördüğü varlığı tanır ve

Bu törenden sonra kadın, yataktan kurtulur. Ev içinde dolaşabilir ama çocuk yaşta da olsa birinin oralarda olması gerekir. Tören bitiminde yarım ekmek ve bir sarı soğan alınıp sokak kapısına bırakılırdı. Bırakılırken de;

  • Al sarılığımı, ver kırmızılığımı, denir.

Oradan geçen ilk çocuk bunları alır. Alan çocuk erkekse, kadının bundan sonraki doğumda erkek doğuracağına inancı vardı.

Sarı soğan bırakmakla da, loğusalıktaki sarılıktan kurtulunacağına, ekmeği bırakmakla da, ekmeği bulan çocuk gibi kısmetli olacağına inanılırdı.

Niçin yarım ekmek? Çünkü insanoğlu yarımdır. Karşı cinsten bir diğer yarımla birleşmedikçe tam olamaz. Çünkü iki yarım, bir “bütün” eder, denirdi.

Loğusayı ziyarete gelenler, hem iyi dileklerde bulunurlar, hem de hediyeler verirlerdi. Bu hediyeler genelde bebek giyeceği veya aile büyüklerinin taktığı altın olurdu.

  • Geçmiş olsun
  • Hayırlı Olsun
  • Südün bol olsun
  • Analı bubalı böyüsün…
  • Allah nazardan saklasın…

Sözleri, bulunulan dileklerin başlıcaları idi.

Ninni – Nenni

Dünyada canlı varlıkların en güçlüsü insanlardır. Tüm hayvanlara, bitkilere, hatta doğaya hükümrandırlar. Nehirlerin önünü kapatır, baraj yapar ve suyu doğal akış yönünden ayırıp kendi istediği yöne doğru akıtır. Denizin önüne set çeker gemileri dalgalardan korur. Paratönerle yıldırımı etkisiz hale getirir. Hastalığa yakalanıp ölüm noktasına gelen kişileri iyileştirir. Kişiden kişiye organ nakli yapar. Ve bugün çok daha ciddi bir genetik olay gündeme geliyor. Herhangi bir canlıdan alınan tek hücreden, klonlama yolu ile o canlının kopyasını (ikizini) yaratabiliyor.

Ama hayatının ilk on beş yılında öyle midir? Bu kadar güçlü müdür? Pek de değil… Diğer canlılar doğduktan bir kaç saat sonra ayağa kalkmayı, beslenmeyi becerdikleri halde insan yavrusunu ağlamaktan, viyaklamaktan başka bir şey yapamaz. Elinden bir şey gelmez. Onun için özel bakım ve özel ilgi gösterilir insanoğluna. İlk sütü emdikten yani karnını doyurduktan sonra üşüyüp hasta olmasın diye sıkı sıkıya sarılır. Belli zaman aralıklarında tekrar tekrar emzirilir. Altı temizlenir. Anası, çocuğuyla iletişim kurabilmek için, onun kulağına hoş gelecek sözcükler söyler.

Bölgelere göre bu sözlere ninni – nenni denir.

Ninniler çocuğun manevi gıdasıdır. Onun ruhuna huzur verir. Belki de annesini, annesinin kendine duyduğu sevgi ve yakınlığı bu ninnilerde tanır. Ninniler ayni zamanda çocuğun ana dilini belirleyen sözcük yumaklarıdır. Son yıllarda dil konusunda yapılan araştırmalarda, bir yaşından küçük çocukların bu dönemde öğrendikleri dili asla unutmadıkları ve bu dilin onların “ana dilini” oluşturduğu tesbit edilmiştir.

Kıbrıs Türk toplumunda pek zengin bir ninni birikimi yoktur. Annelerin çoğu, çocuğuna ninni söyler ama ninnilerin sayısı bellidir. Kullanılan isimlere bakarsak, söyledikleri bölgeleri belirlemek bile mümkündür.

Akmasın da Kannı dere akmasın

Yavruma da vuran eller gakmasın

Ee eee yavruma nenni

Uyusun da böyüsün nenni

Ee eee gızıma nenni

Uyusun da büyüsün nenni

Tıpış tıpış yörüsün nenni.

deyişi Lefkoşa ve Kanlıdare’nin geçtiği bölgelerde söylenen bir nennidir ve heycanlı bir annenin çırpınışlarını açıkça göstermektedir. Yabancılara karşı yavrusunu koruma isteği, acele tarafından büyüyüp kendi ayakları üstüne durma arzuları ne kadar da belirgindir.

Kıbrıs’ta söylenen ninnilerin en yaygın olanı,

Dandini dandini dasdana

Danalar girmiş p(b)ostana

Kov desdeban (t)danayı

Yemesin lahanayı

Ee eee eeee nenni

Ee eee eeee yavruma nenni

ninnisidir. Tüm Kıbrıs’ta söylenir.

Uyusun da böyüsün nenni

Tıpış tıpış yörüsün nenni

Böyüsün adam olsun nenni

Evlensin çocuğu olsun nenni

Ee eee yavruma nenni

Ee eee oğluma nenni!

***

Bağda gezer bağcı baba

Arkasında yeşil aba

Himmet et yavrum böyüsün

Zindandaki Cafer Baba

Ee eee yavruma nenni

Ninnisinde ermişlerden, manevi güçlerden yardım isteyen Girne’li bir ananın yalvarışları vardır.

Bahçelerde lahana

Keskim goydum sahana

Ben ömrümde görmedim

Böyle kafir gaynana.

Ee eee gızzıma nenni!

Ninnisinde olduğu gibi kaynanaya veriştiren gelin-kaynana çekmezliğini dile getiren ninnilere de rastlanır.

Ee eee dedim oğluma

Onu sardım goynuma

Uyusun da böyüsün

Mekdeplerde okusun

Ee eee oğluma nenni!

Günümüzde yapılan araştırmalarda, çocuklar uyurken büyüdüğü gerçeği tesbit edilmiştir. Tıpkı bu ninnideki gibi. Bu da ninnilerimizin gerçekleri yansıttığını gösteren kıvanç verici bir durumdur.

Çok yaramazlık eden, bir türlü uyumayan annesini çok yoran bir çocuğu ninni ile korkutmanın güzel bir örneği var karşımızda şimdi de,

Nenni derim sallarım

Artık düşdü gollarım

Uyumaz benim oğlum

Şimdi bubasını yollarım

Ee eee oğluma nenni!

Kocasını her yönden beğenen, ona hayranlık duyan bir ananın, oğluna babasını örnek göstermesi ve bunu ninni ile dile getirmesi çok ilgi çekicidir.

Nenni derim edasına

Gızlar gelsin odasına

Oğlum benzer bubasına

Nenni oğluma, nenni

Ee eee yavruma nenni!

Bir başka anne çocuğunu yetenekli bulduğu değerli saydığı için olacak, onu, daha bebekliklerde iken bir padişah gibi kabul edip önünde eğilip, onu idareciliğe hazırlıyor..

Hoş gakdın hoş üstüne

Çık otur köşk üstüne

Ne istersan vereyim

Sen söyle (her emrin) baş üstüne!

Bir diğer anne oğluna tek bir konudaki duayı yeterli bulmayıp, hayatının her savhası için duada bulunuyor ninni ile;

Ee eee eee!

Uyusun da böyüsün nenni

Tıpış tıpış yörüsün nenni

Mehdebe gitsin nenni

Böyüsün da adam olsun nenni

Evlensin çocuğu olsun nenni

Ee eee yavruma nenni

Ee eee oğluma nenni!

Kısacası ninni, annenin çocuğu ile ruhunu yücelttiği ahenkli bir söz ve ezgi yumağıdır. Nenni ile yetişen çocukların ruh sağlığı tamam, gönülleri huzur doludur. Mutlu ve başarılı olmalarını istiyorsak çocuklarımızı ninnisiz büyütmeyelim.

Doğum Günü Kutlamak

1974′lü yıllara kadar Kıbrıs TÜrkleri arasında doğum gününü kutlamak alışkanlığı yoktu. Yalnızca Hz. Muhammedin doğum günü olan Mevlid günü ile Atatürk’ün ölüm günü 10 Kasım bilinir, yalnız bu iki günde etkinlikler yapılırdı. 1963 olaylarından sonra dar bölgelere sıkışıp kalan insanımız yapacak iş bulamadığı için olacak doğum günü kutlamalarına (onu da tek tük) başladı. Ve bu alışkanlık kısa zamanda yayıldı. Başlangıçta ev içinde annelerin yaptığı bir pasta ile limonata hazırlanır, çocuğun arkadaşları çağrılırdı. Pasta, alkışlarla kesilir, gelenlere dağıtılırdı. Çağrılanların sayısı da sekiz-on kişiyi geçmezdi.

Yetmişli yıllarda artık pasta evde yapılmaz oldu. Pastacılara ısmarlandı. Üzerine süslemeler yapıldı. Nice yıllara …………. yazısı yazılır oldu. Doğum tarihi eklendi. Hazırlanan pastanın üzerine doğumu kutlanan kişinin yaşı kadar mum konup yakılır. Pasta sahibi alkışlarla üfleyip mumları söndürür, pasta ondan sonra kesilip dağıtılır. Yanında da meşrubat verilir.

1985′li yıllardan bu yana işler uygulamalar daha da genişlik kazandı. Artık bir pasta yetmez oldu.

Evde emek sarfetmekten de vazgeçildi. Herşeyi ısmarlayıp yaptırmak moda oldu. Zeytinli, pilavuna, tuzlu kurabiye, susamlı ve pasta gündeme geldi. Bunlar plastik tabak içinde, meşrubat da plastik kadehte sunulur oldu. Mum söndürme seyreldi. Davetliler 40-50 kişiye çıktı. Davetlilerin hediyeler vermesi alışkanlık haline geldi. Hediyelerin miktarı ve değeri davetlinin maddi gücüne göre değişti. Evden taştı, gazinolar kapatılır oldu. Artık yalnız küçük çocuklar değil, yetişkinler de doğum günü kutlar oldu. Ama evdeki gibi masum bir kutlama değil, gazino ortamında ve 18-22 yaşının verdiği serbestlikle. Kısacası masumane başlayan yaş günü kutlamaları günümüzde çığrından çıkmış, ekonomik gücü sınırlı aileler için yük, zengin aileler içinse kaygı kaynağı olmuştur.

Yaş günü veya doğum gününü kutlamak gerekli midir?Faydalı mıdır? Zorunlu mudur? Bu davranışı ortadan kaldırmak bugün imkansız gibi görünüyor. Ama kontrol altına alınması kaçınılmaz hale geldi. Çünkü

  • Ailelere ağır maddi külfet getirdi.
  • Gençler arasında rekabet vesilesi durumuna geldi.
  • Maddi gücü yeterli olanlar doğum günü kutlamasını vesile edip, sigara, içki ve uyuşturucuya bulaştı. Bu olumlu bir davranış değildir. Bu sebeple, hatırlanmak güzel bir şey olmakla birlikte belli bir yaştan sonra sadece aile arasında kutlanmasında fayda vardır.

Çünkü çocuk

  • Kendine değer verildiğini, hatırlandığını hisseder.
  • Arkadaşları ile paylaşmayı (maddi varlığı, kederi, sevinci) öğrenir.
  • Arkadaşlarından hediye aldığı gibi, onlara hediye vermeyi de öğrenir. Sosyal alışkanlıklar edinir.
  • Her yaş gününde çekilen resimleri onun fiziki gelişimini gösteren belgeler olarak ortaya çıkar. Bu gün gazetelere verilen ilanlar doğum günü etkinlikleri çerçevesinde kabul edilebilir.

Çocuğu Sürmelemek

1960’lı yıllara kadar, çocuğun saç rengi ne olursa olsun sürmelenirdi. “Sürme” basit bir metotla anne tarafından yapılırdı.

Bir mum alınıp yakılır. Temiz bir tencere kapağı veya metal kap mumun ateşine tutulur. Ateşin isi birikince bıçak ile kazınır ve önceden hazırlanan bir kamış boğumuna doldurulur.

Düzgün kamıştan az uzun boyda bir de odun alınır. Ucuna biraz pamuk sarılıp sıkıca bağlanır. İs kamışın boşluğuna konur. Pamuklu uç da kamışın içine konur. Böylece meydana gelen takıma “sürmelik” adı verilir. Her sabah yüzü yıkandıktan sonra çocuğun kaş ve kirpikleri sürmelenir, kara kaşlı olmasına çalışılırdı.

Kırklama-Kırklanma

Loğusa için yapılan son tören “Kırklama-Kırklanma” törenidir. Kadının doğum yaptığının kırkıncı günü ocağa bir kazan vurulur. Kazan su ile doldurulur. Altına ateş yakılır Loğusa bu su ile yıkanacaktır. Loğusa, topladığı kırk küçük taşı bu suyun içine atar. Her taş, bir gün içindir.

Ayni anda üç tane de irice taş alınır. Yanan ateşin içine konur. Su ısınana kadar bu taşlar akkor hale gelir. Madeni bir kap içine belli miktarda su konur. Kırklanan kadın bacaklarını açıp su kabının üstünde durur. Su kabının çevresini bir kilim / battaniye ile sarar. Ebe, ocaktaki taşları maşa ile alıp suya atar. Büyük bir buhar bulutu oluşur.

Buharın yayılmasını kilim / battaniye önler. Buhar loğusanın vücudunu kaplar. İnanışa göre bu uygulama, loğusanın kemiklerini damarlarını açar. Mikropları öldürür, hastalıkları defeder.

Buhar son bulduktan sonra loğusa, kazanda ısıtılan su ile iyice yıkanır. Yıkandıktan sonra sudaki küçük taşları alıp eğilir ve arkadan öne doğru bacakları arasından atar. Bu hareketi yapınca “taş gibi sağlam” olacağına inanılır.

Ayni ayda doğum yapanlar, çocuklarının kırkı karışmasın diye karşılaşmaktan kaçınırlardı. Çocuklarının beşiklerine veya salıncaklarına ayna asarlardı.

Loğusa kadınların tehlikeye açık oldukları ve bu tehlikenin kırklanana kadar devam ettiğine inanılırdı. “Lohusanın mezarı kırk gün açıktır” sözü, bu inanışın açık bir ifadesidir.

Tıbbın bunca ilerlediği günümüzde de, doğum yapanlara, devletin doğumdan kırk gün önce ve kırk gün sonra doğum izni vermesi bu inanış ve uygulama ile hem çok uyumlu, hem de çok anlamlıdır.

  • Bebeklerin (kız – erkek) memelerinde ağız sütünü andıran bir pelte vardır. Yaşlı kadınların inanışına göre bu pelte uğursuz bir maddedir. Kişiye iç sıkıntısı ve ağırlık verir. Bu sebeple vücuttan atılması gerekir. Bu sebeple doğumunun doksanıncı günü (üç aylık ) ya annesi ya da ebe tarafından soyulur ve sırt üstü yatırılır. Memeleri sıkılıp bu pelte çıkarılır. Çocuk önce ağlar ama ardından rahatlama ve huzur belirtisi gösterir. Bu işleme tabi tutun çocuklar akıllı ve ağırbaşlı oldukları, ölçülü davrandıkları kabul edilir.
  • Çocuğun mumlu iplikle bağlanan göbeği kuruyup düşünce atılmaz. Önceden hazırlanmış mersin yaprağından yapılmış pudranın içine konur. Bir müddet saklandıktan sonra “okumuş adam olsun” dileğiyle, okul avlusuna, basılmayacak bir yere gömülür.
  • Kırklandığı halde bir bebek boynunu hala kaldıramıyorsa (başını dik tutamıyorsa) bir horoz kesilir ve boynu kaynatılıp anneye yedirilirdi. Bunun gücünün, süt yolu ile çocuğa geçeceği ve boynunu kaldırabileceğine inanılırdı.
  • Altı ayı doldurmuşsa ve başını kaldıramıyorsa o çocuğa mutlaka eşek sütü içirtilirdi. Mutlak bir iyileşme sağlandığına inanılırdı. Ancak eşek sütü içirilen çocuklara çok kıllı olacağı korkusu ile bu yola en son başvurulurdu. (Baf köylerinde)
  • Çocuğun başında, alnının biraz yukarısında yumuşak bir kısım vardır. “Buna bıngıldak” adı verilir. Çocuk konuşup “taş” demedikçe, o bölgenin sertleşmediğine inanılır.
  • Çocuğun damarı yedi sinsileden çeker, diye kabul edilir. Bu, geriye dönük yedinci besle kadar olanlardan herhangi birinin özelliklerini taşıyabilir demektir.
  • Erkek dayıya, kız halaya çeker, diye kabul edilir.

Gebe Kaldığı Halde Tutmayanlar (Düşürenler) Ne Yapardı?

Çocuk doğurmak, anne olmak, her kadının hayali, toplumun da o kişiden beklentisidir. Ama işler her zaman düz gitmez, terslikler, beklenmedik durumlar ortaya çıkar. Daha önce gebe kaldığı halde çocuğunu düşürenler veya ilk defa gebe kalıp da çocuğunu düşürecek korkusunda olanlar;

  • Ani hareketlerden kaçınırlar.
  • Yüksek yere çıkmamaya veya yüksekçe yerlerden atlamamaya gayret ederlerdi.
  • Ağır yük almaktan, ağır iş yapmaktan kaçınırlardı.
  • Beslenmeye özen gösterirlerdi.
  • Üç ay gebelik dolana kadar, yatak istirahati yaparlardı.

Çocuğu Terazilemek

Çocuklar sık sık altlarını kirletirler. Giyeceklerini değiştirmek gerekir. Bebeklerin giyeceklerini değiştirme işine “çocuğu belemek” denir.

Hazır çocuk açılmışken ona bir de idman yapılır. Bu idmana “çocuğu terazilemek” denir.

Terazilemek şöyle yapılır.

Anne bir kanepeye / sandalyeye oturur. Çocuğu yüzükoyun dizlerine yatırır. Sol eli ile sağ ayağını alır. Sağ eli da sol kolunu tutar ve çocuğun arkasında birleştirmeye çalışır. Bunu yaparken “mbu, mbu” diye bir ses çıkarır. Bu ses çocuğu ağlamaktan alıkoymak içindir. Ayni hareket üç defa tekrar edilince simetriği olan el ve ayağa geçilir. Üç kez de öyle yapılınca çocuk zeytinyağı ile ovulup giydirilir.

• Çocuk devamlı ağlıyorsa “gövrekleri oturdu” diye kabul edilir. Bu işten anlayan kadına baktırılır. Çocuğun vücudu zeytinyağı ile ovulur. Sonra kadın çocuğu kucağına alır, kendi bakış yönünde oturur. Çocuğun karın bölgesini, kasıklarından göğse doğru ovar. Birkaç defa tekrar ettikten sonra çocuğu teraziler ve giydirip anasına teslim eder.

• Ağlamak, hele çok ağlamak çocuklar için iyi değildir. Çocuğun ağlaması hayra yorulmaz.

• Aileye uğursuzluk getireceği inanıldığı için onu susturacak çareler aranırdı. Bunun içinde:

• <!--[endif]-->Anlayan kadınlara ovdurulurdu.

• Cuma ezanından sonra babasının pabucu ile ağzına hafifçe vurulurdu.

• Hocalara okutulurdu.

• Salıncağa konup sallanırdı.

• Çocuğa ninni söylenirdi.

• Erkek çocukların ağlamasına fazla izin verilmez. Yaşlı kadınlara göre erkek çocuklar cam gibidir, çok ağlarsa çatlar (fıtık olur).

• Kız çocukların ağlamasına göz yumulur. Çünkü kızlar, çatlamaz. Üstelik çok ağlayan kızların güzel gözlü olacağı kabul edilirdi. Köylerde, kız ve erkek her bebeğin (avlu ve sokak) hariç tarla ve bahçelerden toprak yemelerine göz yumulur, toprak yemeyen çocuklar için “çelimsiz, yarı buçuk” sıfatları kullanılır. Toprak yiyen çocukların gurbüz ve güçlü kuvvetli oldukları kabul edilir.

Doğuma Hazırlık ve Doğum

Köy kadınlarına göre “Gebelik, dokuz ay, dokuz gün, dokuz sahat” sürer. Bu süre normal gebelik süresidir. Eğer çocuk bu zamanda önce doğarsa yaşamaz. Yaşayabilmesi için gebelik süresinin “yedi ay, yedi gün, yedi sahat” olması gerekir diye kabul edilir. Bu şekilde doğanlara “yedi aylık” denir. Yedi aylıklar “tam” kabul edilmezler. Yasalarla belirlenmemiş paylaşımlarda olanlara “eşit pay” verilmez. Bazı durumlarda da onlarla alay edilirdi.

Hangi durum olursa olsun doğumu yaklaşan kadınlar ne yaparlardı, nasıl davranırlardı?

  • Son aya girince her gün yürüyüşe çıkarlardı.
  • Yorgunluk duymadıkça ayakta durmağa çalışırlardı.
  • Sık sık sıcak su banyosu yaparlardı.

Gebe kadının sancıları başlayınca hemen ebe çağırılır, ona yardımcı olmaya çalışılırdı. Bu, 1960’lı yıllara kadar öyle devam etti. Ebeler, diplomalı değil, pratikten yetişme idi. Deneyimleri yanında “gocagari ilacı” dedikleri, ilaçları ve merhemleri vardı. Doğum yapacak kadını bunlarla ovar, doğumdan sonra da bunlarla tedavi ederlerdi.

Doğum yaptırmaya çağrılan ebe, telkinlerle gebe kadının korkusunu dağıtır, nasıl nefes alıp vereceğini nasıl sıkılacağını anlatır, kadını doğuma psikolojik olarak hazırlarlardı. Kocalar doğum odasına alınmaz, dışarıda bekletilirdi. Ancak doğumun geciktiği durumlarda, koca, doğum yapacak karısının üstünden üç kez atlardı. Doğum gecikmesin diye ayrıca:

  • Oda içinde değnek yardımı ile dolaştırılırdı.
  • Karnı, zeytinyağı ile ovulurdu.
  • Sancılı kadının arkasından geçip koltuk altlarından tutulur, hafifçe silkelenirdi.
  • Sancılı kadının haberi olmadan (ürkütmek gayesi ile) yakın bir yerlerden havaya ateş edilirdi.
  • Sancılı kadının eteğinden büyükbaş hayvanlara saman yedirilirdi.

Doğan çocuk, ebe tarafından iki ayağından tutulup ters çevrilir, kıçına da bir şaplak atılırdı. Bundan amaç ağzına kaçmış suyu kusmasıdır. Hemen ardından, hazırlanan tuzlu su ile iyice yıkanır. Tuzlu su ile yıkama, derinin sertleşmesi ve kokmaması içindir. Onun için dilimizde “tuzlayayım da kokmayasın” sözü yer etmiştir.

Çocuğu tuzlu suda yıkayıp kuruladıktan sonra ebe, sağ elinin işaret parmağı ile, çocuğun dilinin altını üç kez sıyırır. Bundan maksat da dilin “bitik” kalmasını önlemektir. Dil bitik kalırsa çocuk kekeme olur, diye kabul edilir. Dili sıyırma işi bittikten sonra, eğer saklanabilmişse nar sıkılıp suyu çocuğun ağzına damlatılır. Yok nar bulunamazsa şekerli su yapılıp çocuğa verilir.

Ağzına nar suyu damlatılan çocuğun “bülbül kesildiği” yani süratli ve güzel konuştuğu kabul edilirdi.

Sıra, çocuğun göbeğini kesmeğe gelirdi. Önce göbek kordonu kendi çevresinde kıvrılıp mümkün olduğunca derine düğümlenirdi. Sonra da mumlanmış sağlam bir iplikle bağlanır ve makasla kesilirdi. Kesildikten sonra açıkta kalan ucu mumla yakılırdı.

Göbek kesme işi tamamlanınca, önceden hazırlanmış beyaz bir bez alınır ve ortası mum ateşinde yakılıp çocuğun başını sığacak bir delik açılırdı. Çocuğa pek çok giysi hazırlanmıştır. Ama onun ilk giysisi bu dikişsiz kumaştır. (Son giysisi de aynidir) Bazı bölgelerde, bu ilk giysiye “duz göğneği” adı verilir. Duz göğneğinden sonra çocuk kundaklanıp sarılır. Başına da şapkası giydirilip bağlanır.

Sıra çocuğa isim vermeğe gelmiştir. Ezan okunurken isim verilmezdi. Ezan okuma bittikten sonra isim verilirdi. Veya isim verilecek zaman denk gelmeyecek şekilde ayarlanırdı.

Ebe, çocuğa uygun bir isim düşünür, bu adı çocuğun kılağına fısıldar. Buna “göbek adı” denir. Sonra anasına dönüp,

-  Adını ben verdim, ömrünü Allah versin, der. Annesine ismi söyler. Aile uygun görürse, bu adı;

uygun görmezse kendi isteği adı yedi gün içinde muhtara kaydettirirdi. Ad verme işi tamamlandıktan sonra babası çağrılır, çocuk babasının kucağına verilirdi. Baba, ebeyi işler, yani ebeye para veya hediye verirdi.

Baba, ebeyi işledikten sonra, çocuğu götürüp anasının sol tarafına yatırırdı. Çocuğun ilk sütü, annesinin sol memesinden emmesine önem verilirdi. Böyle yapılınca, çocuk anne sevgisini daha çok hisseder, diye kabul edilirdi.

Bu ilk süte ağız denir. Ağız, çocuk için can suyudur. İnanışa göre bir bebeğe eh yararlı besin, onu hastalıklardan koruyacak en tesirli ilaç ağızdır. Yani annesinin ilk sütüdür. Bu sebeple çocuk kırklanana kadar (ağzını ilk açtıkları dışında) ona, ana sütünden başka bir şey verilmez. Anne, meme ucunu çocuğun ağzına koyar, çocuğun duraklaması halinde “mbuu, mbuu” diye bir ses çıkararak bebeği emmeğe teşvik eder. Çocuk kısa zamanda anne memesinden beslenmeği öğrenir. Buna “emzirme” denir.

Köy kadınları çocuklarını iki yaşına kadar emzirirlerdi. Çocuklarını emzirdikleri müddetçe tekrar gebe kalmayacaklarına inanırlardı. Emzirirken çocukların hastalıklara karşı dayanıklı, akıllı ve ağırbaşlı oldukları kabul edilirdi. Yeterince ana sütü emmemiş veya emme fırsatı bulamamış bebeklere “çekirdeksiz” denirdi.

Seyrek de olsa bazı annelerin sütü vaktinde gelmezdi. Veya gelen süt az olur, çocuğa yetmezdi. O zaman

  • Sütü çoğalsın diye anneye bolca tatlı yedirilirdi.
  • Sütü artsın diye anneye -fazla olmamak kaydıyla- soğan yedirilirdi.
  • Sebep süt bezleri (süt kanalları) diye düşünülürse, çocuğun devamlı emmesi ile sütün çoğalmasına çalışılırdı.

Sütü yine de gelmeyen anneler, çocuklarını, ayni dönemde çocuklu (sütlü) annelere emzirtirlerdi. Eğer bu annelerin sütü gerekli zaman içinde gelmezse, bu emzirme işi altı ay devam ederdi. Bu suretle kendi anasında süt olmayan çocuk bu nimetten istifade ettirilirdi.

1960′tan sonra çocuk mamaları ve pastörize süt kullanılmaya başlandı. Günümüzde ise memeleri bozulmasın diye kendi çocuklarını bile emzirmekten kaçınıyorlar.  Böylece günümüz çocukları doğal bir nimetten mahrum bırakılıyorlar.

Emzirdiği çocuk o kadının “südevladı” olurdu. Kadın da çocuğun “südanası” olurdu. Kadının çocukları ile bu çocuk “sütgardaş” kabul edilirdi. Miras dışında, bu insanlar hep kardeş muamelesi görür, uygulamalar ona göre yapılırdı. Süt kardeşler evlenemezlerdi.

Evde doğum yapan kadınlar, üç günlük bir loğusalık dönemi yaşarlar. Bu dönem içinde, anayı ve bebeği korumak için şu uygulamalar yapılırdı.

  • Çocuk, kırmızı bir tülbentle örtülür. Tülbentin ucuna bir altın bağlanır.
  • Kadının yanına, tarak ve makas konur. Makas loğusayı albasmasını, altın ise çocuğun sarılık olmasını önler,diye kabul edilir.

Uyumayan çocuklar için ne yapılırdı?

Köy hayatında iş çok, zaman azdır. Anne, ev, hayvan, bahçe, böcü (ipekböceği) bakmak zorundadır. Bunun yanında çocuk doğurmak ve onları besleyip büyütmek zorundadır. Ama, çocuk (bebek) kendi hissettikleri ile, duydukları ile davranır. Annesinin sıkıntıları yorgunlukları onun bilinci dışındadır. Anne ise yorgundur, ezilmiş, bunalmıştır. Belki de yatmak, uyumak ister, ihtiyacı vardır. Ama, çocuk bunu anlamaz, anlayamaz. Ağlamaya devam eder. Bu durumda onu susturmak için annenin başvurduğu yollar / yöntemler şunlardır.

  • Çocuğu emzirmek
  • Çocuğu salıncağa koyup sallamak
  • Nenni / ninni söylemek
  • Öcülerle korkutmak
  • Sancısı olduğu tahmin ediliyorsa, anason kaynatıp içirmek.
  • Ebeye götürüp çocuğu ovdurmak. Kırığı çıkığı var mı diye baktırmak.
  • Haşhaş tohumu dövüp yedirmek.
  • Hocalara okutmak.

Çocuğun Yürümesi

Canlılar içinde en güçlü varlık olarak insan kabul edilir. Gerçekte hiç de öyle değildir. Bu güce 15 yaşından sonra ancak ulaşır.

Bir kuzu / oğlak doğumundan beş dakika sonra ayağa kalkar ve araya araya anasının memesini bulur. Bir buzağa da en çok on beş dakikada ayni davranışı sergiler. Ya insanoğlu?

İnsanoğlu, hiç de öyle değildir. Bir çocuk en erken sekiz aylık, (onu da tutunarak) ayağa kalkabilir. Önce emekler sonra dizleri üstünde oturmayı öğrenir. Ayağa ondan sonra kalkar. Bazı çocuklarsa emekleme yerine ellerinin yardımı ile kıçüstü hareket ederler. Tutunup ayağa kalkmayı öğrenen çocuklara yardım edilir. Çocuklara yardım edilirken şöyle bir yönteme başvurulurdu.

Çocuğa yardım edecek kişi çocuğun arkasına geçer. Ayni yöne bakacak şekilde çocuğu ellerinden tutar. Çocuğa, kendi ağırlığını kendi ayaklarına verecek bir ortam yaratır. Çocuğun, yardım edecek kişi ile ayni anda adım atmasına özen gösterilir. Bu paralel davranışlar çocukta bir heyecen yaratır. Bu heyecanı desteklemek için ahenkli bir sesle şu sözler söylenir.

-Day .. day .. day …!

Demirden ayak

Allah’tan guvvat

Yörüsün oğlum / gızzım

Yörüsün da koşdursun

Koşdursun da oynasın

Gardaşlarını yakalasın

Day … day … day …!

Bu işlem bir hafta (yedi gün) devam eder. Hergün beş altı kez tekrarlanır. Ve çocuğun elleri zaman zaman bırakılır. Kendi başına ayakta durup duramayacağı kontrol edilir. Eğer çocuk ayakta durabiliyorsa uygulama değiştirilir.

Bu kez kişi çocuğu alıp ayakta durdurur. Kendi de çocuğun karşısına geçerek kollarını çocuğa doğru uzatır ve

- Hade … day … day … der. Çocuk tereddüd ederse daha yaklaşır. Çocuk harekete (yürümeğe) başlayınca, o geri çekilir. Böylece çocuk tutunmadan adım atmayı ve dengede kalmayı başarmış olur. İki hafta içinde rahatça yürümeyi de öğrenmiş olur.

Bir çok dokuz aylık ile on sekiz aylık arasında yürürse normal kabul edilir. On sekiz ayı doldurduğu halde yürüyemiyorsa gecikti diye kabul edilirdi.

Bunu gidermek için ne yapılırdı?

  • Çocuğa gıdalı yiyecekler yedirilirdi. (Bal, süt, palaz).
  • Çocuğun kalçadan aşağısı zeytinyağı ile ovulurdu.
  • Yedi evden yedi ayacık (küçükbaş hayvan ayağı) toplayıp paça yapılıp çocuğa yedirilirdi.
  • Çocuk, hayvanların geçtiği yere bırakılırdı. (Çocuk korkar, kaçma teşebbüsünde bulunurdu. Böylece yürüme zorunda kalırdı.)
  • Karga eti çocuğun baldırlarına sarılıp bağlanırdı. Böylece onun kaslarındaki gücün çocuğa geçeceği kabul edilirdi.
  • Yürümeyen / yürüyemeyen çocuklar hocaya götürülüp okutulurdu.

Albasması

Loğusa ve bebeklerin korkulu rüyası olarak kabul edilen “Albasması” ve onu yapan da “Alkarısı”dır. Alkarısı kırmızı elbiseler giyen ve dişi olarak kabul edilen bir cindir, (icinni, ecinni).

Eğer kırklanana kadar, loğusa ve bebeği, birileri beklemiyorsa, loğusanın gözüne görünür. Anneye sıkıntı ve ağırlık verir. Anne sebebi izah edilemez korkular ve iç huzursuzluğu yaşar.

Bu durum önce anneyi, sütünü içince de bebeği hasta eder. Buna “Albasması” denir. Bundan korunmak için;

  • Kırklanana kadar loğusayı birileri beklerdi.
  • Bebek kırmızı (bazı yerlerde kırmızı + sarı) tülbentle örtülürdü.
  • Yatağa ayna asılırdı.
  • Yatağa, ipe geçirilmiş çuvaldız asılırdı.
  • Loğusanın başucundaki duvara “Kur-an-ı Kerim” asılırdı.
  • Bazı köylerde tülbentler iki tane olurdu. Bunlardan biri kırmızı, biri sarıdır. İki tülbent bir uçta düğümlenip birleştirilir, altın da bu birleşik uca bağlanır. Kırmızı tülbent albasmasını, sarı tülbent ise sarılığa tutulmasını önler, diye kabul edilirdi.
  • Loğusa, üç gün dolmadan, yalnız bırakılmaz, yanında mutlaka bir kişi nöbet tutardı.
  • Doğum yapmış ve henüz kırklanmamış kadınlar yeni loğusayı ziyaret edemezlerdi.
  • Aylık adetlerini görenler, loğusayı ziyaret edemezlerdi.
  • Cenabet olanlar loğusayı ziyaret edemezlerdi.

Aşermek, Gebelik ve Doğacak Olan Çocuk

Yeni evli çiftlerde kadın, çocuk taşıdığını bazı belirtilerden anlar. Bunlar, mide bulantısı, kokulardan rahatsız olma, kusma gibi olaylardır. Bazı kadınlarda limon (ekşi) yeme, kil yeme, bazılarında da fıstığı kabuğu ile yeme şeklinde belirir. Bazı kadınlarda huzursuzluk gözlemlendiği halde bazı kadınlarda huzur ve mutluluk belirtileri gözlemlenir. Bu dönemdeki bu davranışların tümüne birden Aşermek denir. Bu davranışları sergileyenlere daha yaşlı ve deneyimli olanlar;

- Ne be ama aşeren? diye takılırlardı.

Durum kesinlik kazandıktan sonra, yani gebelik belli olduktan sonra, anne adayı bunu çeşitli yollarla açığa vururdu. Önce, çemberinin bağlama şeklini değiştirirdi. Ardından elbiselerindeki değişiklik kendini gösterirdi. Artık, kadın gebedir. Gebe kadın kutsaldır. Ona saygı eskisinden fazladır. Onu koruma, gözetme şarttır.

  • Gebe kadından iş yapması istenmez.
  • Gebe kadın besleyici yiyecekler yer.
  • Gebe kadının canı ne çekerse (mevsimi olsun olmasın) bulunup yedirilir. Yedirilmezse, çocuğun bedeninin herhangi bir yerine “Ben” çıkacağı kabul edilir.
  • Gebe kadın, kavruntu kokularından kaçınır.
  • Kavruntu yapan komşular “koku için” gebe kadına biraz verirler.
  • Gebe kadın, ölü evine gitmez, cenaze törenine katılmaz.
  • Gebe kadın, sık sık su ile yıkanır. Bu yıkanma, hem anayı, hem çocuğu rahatlatır.
  • Gebe kadın, durum ne olursa olsun, yük kaldırmaz.

Hamileliğin çeşitli dönemlerinde, ana karnındaki çocuk hareket eder. Bu harekete, “seyirme” denir. İşte bu seyirme anında, anne ne tür insanlar görürse çocuk onlara benzer diye kabul edilir.

Onun için anne bu dönemde, özellikle seyir anında;

  • Güzel yüzlü, yakışıklı insanlara bakar.
  • Çirkin yüzlü insanlara bakmaktan kaçınır.
  • Çirkin veya sakat insanlarla alay etmez.
  • Ölü evine gitmez.
  • Belli bir döneme kadar (bazı bölgelerde üç ay dolana kadar) gebeliğini gizli tutar.
  • Çocuğu güzel olsun diye dolunaya bakar. Çok güzel kızlar için söylenen “Ayın ondördü gibi” sözü buradan türemiştir.

Kıbrıs’ta, 1960′lı yıllara kadar çok çocukluluk revaçtadır. Bunun sebebi iş gücüne olan ihtiyaçtır. Bunun yanında Osmanlı Dönemi’nden süregelen alışkanlıklar da eklenebilir. Bu alışkanlık İngiliz Döneminde de devam etmiştir. İngiliz Döneminde on iki ve daha çok çocuk sahibi olan ailelere ödül verilirdi. 1952 yılında iki Rum ailesi ile, Baf’ın Mersinutya merasında yaşıyan Nezihe-Ahmet Kamil çiftine, on dört çocukları olduğu için, çocuk başına Stg 5. (Beş Kıbrıs Lirası) ödül verilmiştir. Kıbrıs Türkleri arasında kız / erkek ayrımı o kadar önemli değildir.

“Eli-yüzü düzgün olsun, hayırlı olsun” isteği, ana istektir.

Ancak;

  • Aileye yardımcı olsun diye ilk çocuk erkek olursa, aile çok mutlu olur.
  • Erkek evlat sayısı ile kız evlat sayısı eşit olursa, en iyisidir.
  • Evlatları hep erkek olanlar “bir tane da gız” ister.
  • Evlatları hep kız olanlar “bir tane da oğlan” ister.
  • Kız, babanın; oğlan, ananındır, denir.
  • Oğlan dayıya, kız halaya benzer.
  • Doğan çocuk “geriye doğru” yedinci atasına kadar olan bireylerden birine benzeyebilir.

Bu durum, “çocuk yedi sinsileden çeker” diye ifade edilir.

Bütün bunlar nasıl ortaya çıkardı?

Çocuğun kız mı erkek mi olduğu nasıl belli olurdu? Hangi yöntemlerle öğrenmeye çalışırlardı.

Gebe kadınlar veya onların anaları / kaynanaları, pratikten yetişen ebeleri çağırır, onlara danışırdı. Bazan da kendileri deneyim sahibi oluyorlardı. Çocuğun cinsiyetini belirlemek için şu yollara başvuruluyordu:

  • Gebe kadının yüzü çillenmişse (lekelenmişse),
  • Gebe kadının karnı enine büyümüşse,
  • Gebe kadının kalçaları açılmışsa,
  • Gebe kadının canı devamlı tatlı çekiyorsa,
  • Gebe kadının karnındaki çocuk geç seyirmişse,
  • Gebe kadının ağzı, zaman zaman acılaşıyorsa, ağzı kuruyorsa (tükürüksüz kalıyorsa)
  • Gebe kadının memeleri doğumdan kırk gün önce şişmişse,
  • Gebe kadının davranışları çok ağırlaşmışsa doğacak çocuğun kız olacağı kabul edilirdi.
  • Üzeri örtülü bir yere tuz, bir yere de makas konur, gebe kadın neyin nerede olduğunu bilmez. Eğer makas olan yere oturmuşsa doğacak çocuk kızdır diye kabul edilirdi. Bu sebepten olacak, doğumdan sonraki karşılaşmalarda, doğan çocuğun cinsiyeti sorulunca, ya sağ elin işaret ve orta parmakları ile kesme hareketi yapılır, ya da tek sözcükle, “makas” diye cevap verilirdi.

Ya çocuk oğlan olacaksa?

  • Üzeri örtülü yerlerden tuz olan yere oturursa (bazı bölgelerde tuz yerine bıçak konur) o zaman bıçak olan yere oturursa, doğacak çocuk erkek olacak diye kabul edilir.
  • Gebe kadının yüzü güzelleşmiş ise,
  • Gebe kadının hareketleri rahat ve uyumlu ise,
  • Gebe kadın tuzlu yiyeceklere arzu duyuyorsa,
  • Gebe kadın kavruntu kokularından rahatsız olmuyorsa,
  • Gebe kadın huzurlu ise,
  • Çocuk erken seyirmiş ise
  • Gebe kadının karnı, öne doğru sivrilmiş ise,
  • Gebe kadının ağzında bir değişiklik olmamışsa,
  • Gebe kadının meme uçları koyulaşmışsa,
  • Gebe kadının karnı öne, başı arkaya doğru gitmişse,
  • Gebe kadının vücudu, gebeliğin gerektirdiği kadar kalınlaşmamışsa, köy deyişi ile “et tutmamışsa”.
  • Doğum geç kalmışsa,

doğacak çocuk erkektir diye kabul edilirdi.

Bunun yanında sırt üstü yatırılan gebe bir kadının karnı ikiye ayrılıyorsa, kadının ikiz doğuracağı kabul edilirdi.

Çocuğun doğumunu duyurmak

Çocuğun dünyaya gelmesi önemli bir olaydır. Bu, hem anne-baba, hem aile, hem de toplum açısından önemlidir. Genç çift “kuru olmadıklarını” göstermiştir. Aile yeni bir üye kazanmıştır. Toplumda bir nüfus artmıştır, yani genişlemiştir.

Çevrede oturanlar, konu komşu olayı yaşamıştır. Duymuş, görmüş haberdar olmuştur ama ya uzakta olanlar? Telefonun yaygın olmadığı günlerde haber salınır, mektup yazılırdı.

Baştan itibaren alırsak:

  • Doğduğu andan itibaren yedi gün içinde, muhtara onun vasıtası ile de komiserliğin doğum dairesine haber verilirdi, yani duyurulurdu.
  • Akrabalara haber salınır, mektup yazılırdı
  • Altı aylık kınası onun varlığını duyurmak, topluma üyeliğini tescil etmek eylemidir bir bakıma.
  • Diş golifası töreni de onun varlığını duyurma vesilesidir. Günümüzde ise gazetelere ilan verilerek doğumu herkese duyurmak moda haline gelmiştir.

Çocuğu Belemek

Bir canlı olan çocuk sütle beslense de diğer canlılardan farklı değildir. O da, altını ıslatır, kirletir. Bu sebeple günde iki üç defa “belenir” yani kundağı çözülür, ıslanmış – kirlenmiş bezleri değiştirilir. Kendi de silinip temizlenirdi. 1960’lı yıllara kadar özellikle Baf köylerinde çocuklara pudra konmazdı. Doğada kendiliğinden yetişen taze mersin dalları kesilip kurutulur, un haline gelinceye kadar dövülür ve pudra yerine kullanılırdı. Anneler çocuklarına bundan sürerdi. Pudra görevi gördükten başka nefis bir kokusu vardı. Mersin pudrası ile pudralanan çocuğun bezleri konur, bu bezleri tutacak donu giydirilir ve kundaklanırdı. Bu işlemlerin hepsine bir “çocuğu belemek” denirdi.

Çocuğun Konuşması

Daha doğar doğmaz ebenin yaptığı işlerden biri de çocuğun dilinin altını sıyırmasıdır. Bu sıyırma dilin bitik kalmasını önler. Dilin, ağızda serbest hareket etmesini sağlar. İkinci işlem ise çocuğun ağzına nar suyu akıtmaktır. Bütün bunlar, çocuğun konuşmasını, hem de güzel konuşmasını sağlamak içindir.

Çocuğun en sevildiği çağ “dillendiği çağ” yani konuşmaya başladığı çağdır. O körpe sesiyle peltek peltek konuşması insana haz verir. Çünkü çocuk insanın filiz atan, yeşeren bir parçasıdır.

Bir çocuk konuşmaya dokuz aylıkken başlayabildiği gibi, iki yaşında da başlayabilir. Ama iki yaşına kadar konuşmayan bir çocuk geç kalmış sayılır. Çünkü konuşmak insanoğlu için büyük bir kusurdur.

Konuşmayan çocuklar için ne yapılırdı?

  • İki yaşına kadar konuşamayan / konuşmayan çocuk oldu mu ilk şüphe edilen yine “dil” olurdu. İlk yapılan dilin bitik kalıp kalmadığını kontrol etmek olurdu. Değilse;
  • Takkalı kuşun eti kavrulup çocuğa yedirilirdi.
  • Bir araba (siyah tenli insana) öptürülürdü. Bundan amaç çocuğu korkutmak ve bir nevi şok etkisi yaratıp çocuğu konuşmaya zorlamaktı.
  • Bülbül kafesindeki çanaktan su içirirlerdi.
  • Hocalara su okutulur ve bu su çocuğa içilirdi.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 168 ziyaretçi (360 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=