Selâmün_aleyküm
  Ll
 

LAĞIMCI OCAĞI

Osmanlı saray teşkilatında Kapıkulu ocaklarından köprü yapmak veya tamir etmek, düşman tarafından yapılmış lağımları etkisiz hale getirmek, kaleleri uçurmak veya gedikler meydana getirmek yolları açmak gibi görevleri olan teşkilatın adıdır.

Ocağın başında bulunan amire lağımcıbaşı denilirdi. Bu teşkilat mensupları görevlerini uygulayarak öğrenir, bilgilerini arttırırlardı. Birçok savaşlarda ele geçirilmesi imkansız olduğu düşünülen kaleler, lağımcı ocağından yararlanılarak elde edilmiştir. Ancak diğer ocaklar gibi bu teşkilat da zamanla bozulduğundan 1792'de yeni bir düzenleme ile ıslahına çalışılmıştır.

LALA

Yetiştirici, bakıcı veya eğitici anlamındadır. Osmanlılarda, saray içinde itibarlı olanların, ileri gelenlerin veya varlıklı kişilerin çocuklarını yetiştirmek için tuttukları, kişiye verilen addır.

Geleceğin hükümdarını yetiştirmek üzere görevlendirilen ve çeşitli kabiliyetleri olan bu kişiler, genellikle "Lala" adı altında anılırlardı.

Osmanlı Devleti'nde lalalar yetiştirdikleri şehzadenin hükümdar olması ile nüfuz kazanmışlardır. Başarısızlığa uğrayan ve hayatını kaybeden şehzadelerin lalaları ise ölümden kurtulabilirlerse de, siyasi hayatlarını kaybetmiş olurlardı. Şehzadeler sancağa çıkarken, emirlerine tayin edilen devlet memurları içinde bir veya birkaç lala da bulunurdu. Bunlardan en önde geleni ve şehzadenin veziri derecesinde bulunanı "Lala Paşa" unvanını taşırdı.

Lalalık, hassas ve tam bir güvene dayanan görevlerdendi. Şehzadenin iyi bir devlet adamı olarak yetiştirilmesinin yanında şehzadenin padişaha karşı itaatinin devam ettirilmesi de gerekmekte idi. Güveni sarsacak olaylarda, haberler ve ihbarlar sonunda lalaların görevlerinden alınması yetkisi hükumetindi. Şehzadeler de zevklerine göre lalaları bir dereceye kadar kabul edip etmemekte hak sahibi idiler.

Şehzadeler için kafes usulü uygulanmaya başladıktan sonra, şehzade bir yaşında sütten kesilince, kendisine ayrılan görevlilerden üçü has odalılardan seçilirdi. Bunların en yaşlısı ve en tecrübelisi baş lala unvanıyla onun yetiştirilmesinden sorumlu tutulurdu.

Lala deyimi, ayrıca, eğitici anlamında, halk arasında, konak ve evlerde durumuna göre çocukların yetiştirilmesi için seçilen kişilere verildiği gibi saraylarda, acemilerin yetiştirilmesi görevinde bulunan kimselere de verilirdi. Aynı lalanın idaresinde bulunan acemiler "Laladaş" unvanını alırlardı. Lalaların acemileri yetiştirme sırasında onların kusurlarını düzeltmelerine ve nasihatta bulunmalarına "Lala nizam etti", bir konuyu inceleme, öğretme çabalarına "Lala divan etti" denirdi.

/ L/ LALE DEVRİ

LALE DEVRİ

III. Ahmed'in saltanatına rastlayan 12 yıl, 2 ay, 11 gün süren dönem.

Lale Devri, sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın iktidar devresini kapsar. Dönemin tek şeyhülislamı da Yenişehirli Abdullah Efendi'dir.

Dönemin anlamı savaşlardan, ayaklanmalardan bunalan İstanbul'un ve onu taklit eden diğer şehirlerin İbrahim Paşa'nın öncülüğünde, hayatın maddi zevklerinden faydalanmak istemesi, şeklinde anlatılabilir.

Bu dönemde İbrahim Müteferrika ile Yirmisekiz Çelebizade Said Efendi İstanbul'da ilk Müslüman matbaasını kurdular. On binlerce hattatın işsiz kalmaması için dini kitapların basılması yasaklandı. Ancak matbaacılık Avrupa'daki hızlı gelişmesini Osmanlı topraklarında gösteremedi. Müspet ilimlerden askerlikle ilgili bulunanlar bu dönemde ilgi gördü.

Bahçecilik ve çiçek merakı, özellikle lale sevgisi padişah dahil bütün halkı sarmıştı. Bahçelerde bine yakın lale türü yetiştirilmiştir. Bu yüzden lale dönemin sembolü olarak kabul edilmiştir. Mimarideki klasik üslup terk edilerek barok stilin izlerinin görülmeye başlandığı sahilsaraylar, yalılar, konaklar yapılmıştır. Bu değişiklik müzikte, hattatlıkta şiirde de kendini göstererek o zamana kadar kullanılan anlayış terkedilmiş ve bu eserleri anlayabilen keskin bir zümre meydana gelmiştir.

Bu gelişmeleri anlamayanlar sadrazam İbrahim Paşa'ya kinlenerek fırsat kollamaya başladılar. İran savaşı beklenilen ortamı doğurdu. Patrona Halil’in komutasında harekete geçen asiler, Kapıkulu ocaklarını da yanlarına alarak İbrahim Paşa’yı öldürdüler ve III. Ahmed'i tahttan indirdiler (28 Eylül 1730).

Yapılanların büyük bir kısmı asiler tarafından yıkılarak Lale Devri sona erdirildi.

LEVEND

Delikanlı, boylu-boslu, yakışıklı, yiğit, çevik gibi anlamlara gelen ve çoğulu Levendat olan kelime, bir çeşit kara ve deniz askerlerini ifade eder.

Bunlar, Donanma ve Kara levendleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Donanma Levendleri:

Derya Kalemine bağlı Sancaklarda yerli kulu askerlerine verilen addır. Bunlarda Levend-i Türki, Levend-i Rumi olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Bu levendler donanma hizmetine İnebahtı Savaşı'ndan sonra girmişlerdir. Derya sancak beylerinin emrinde sefere çıkarlardı. Bunlar tımarlı deniz askeri olup, donanmada yaya askeri olarak kullanılırdı. Kılıç, mızrak, uzun namlulu tüfek ve tabanca taşırlardı. Rum Levendleri ise daha çok, kürekli çektirilerde görev alırlardı. Levendlerin komutanına "Şeh Levend" denilirdi. Kıdemlerine göre "çektiri, firkate, kalyon levendi" adını taşırlar, içlerinde en kıdemlisi de, kıç kasarada görev yaptığı için "kıç levendi" adını taşırdı.

Türk ve Rum levendlerinin kıyafetleri farklı idi. Türkler genellikle başlarına kırmızı barata, sırtlarına kollu, beyaz gömlek üzerine kırmızı cepken, ayaklarına mavi renkte kısa şalvar ile yemeni giyer, sarı kuşak sararlardı. Rum levendleri de, mavi sarık ve kuşak ile yeşil cepken ve kısa şalvar giyerlerdi. XVII. yüzyılda Rum levendleri dağıldıktan sonra, levendler, kalyoncu adını aldılar ve Osmanlı donanmasının görevli askerleri haline geldiler.

Donanmanın her yıl seferden dönüşünde yoklamaya tabi tutulurlar, sefere katılmayanların kayıtları silinerek maaşları kesilirdi. Bunlardan İstanbul'da oturanlara "Yerli Levendler" denirdi. Subayları "Levend Ağası" unvanını taşır, bunların amiri "Baş Ağa" unvanıyla anılırdı.

Kara Levendleri:

Osmanlılarda XVI. yüzyıldan itibaren aylak, boş gezen, eşkıya takımından meydana gelen bir de Kara levendleri vardı. Bunlar donanma levendlerinin açıkta kalmaları üzerine Anadolu'da eyalet ve sancaklarda hizmet almaları ile "Atlı Levend" veya "Levend Süvarisi" yahut "Kapılı Levend" adı ile yeni bir askeri sınıf meydana getirmişlerdi. Görev bulamayanlar da başıboş, serseri oldukları, eşkıyalık yaptıkları için bunlara da "Kapısız" yahut "Kara hırsız levend" denildiği bilinmektedir.

XVI. yüzyılda Kara levendlerinin doğuşundaki sosyal sebeplerin başında, Anadolu'da toplanan nüfus fazlalığı gelmekteydi. Zengin devlet memurlarına ve büyük tüccarlara ağır faizlerle borçlanan, zamanla borcunu ödeyemeyen çiftçiler topraklarını ellerinden kaptırıyorlar veya yerlerini terk ederek işsiz, güçsüz, aylak bir takım meydana getiriyorlardı ki bunlara "levendat" da deniyordu.

Levendlerin toplanıp ayaklanmaları Konya Savaşı'ndan sonra kendini gösterir. Bu savaşta yenilgiye uğrayan levendler, bazı bölgelerde eşkıyalık hareketlerine girişmişlerdi. Levendlerin haramilik denilen bu hareketlerini önlemek için Sultan Kanuni Süleyman'ın silahları toplatma çabası fayda vermemişti. III. Murad eli silah tutan reayayı Levend bölükleri olarak teşkilatlandırdı. Fakat bunlar maaş almadıklarından yine bir soyguncu olarak kaldılar. 1578 yılında Lala Mustafa Paşa İran seferine çıktığı zaman orduya katılmayan levendler, işten uzaklaştırılmış ve kaçak hükumet mensuplarının başkanlığında toplanarak ilk levend bölüklerini meydana getirmişlerdi.

XVII. yüzyılda Anadolu, levend adını alan bu kimselerin çeşitli davranışlarına sahne olmuştur.

1595'de III. Mehmed, Eğri seferine çıkmadan önce yeni bir devlet fermanı yayınladı ve kapılı, kapısız denilen levend eşkıyasına karşı halkın yiğitbaşılar komutasında "il-erleri" meydana getirmelerine izin verdi. Fakat Anadolu'da ve Rumeli'de kapılı, kapısız, beylik veya hırsız levendlerin halka ve köylere yaptıkları zulmün önü alınamadı. Bu yüzden 1688 tarihinde levendlerin görüldükleri yerde öldürülmelerine karar verildi. Bu tedbirler de bir sonuç vermeyince 1699'da yayınlanan bir fermanla, kapılı levendlerin kaldırılıp yerine "beşli tüfekçi" ve "deli" yazılması istenildi. 1723 yılında İran seferinin başlamasıyla levendlerin eşkıyalık hareketleri yeniden ortaya çıktı. 1776'da da bir fermanla varlıkları kesin olarak ortadan kaldırıldı.

LİMNİ ADASI

İstanbul'un fethine kadar (1453), Ege adalarından yalnızca İmroz, Limni ve Taşoz Bizans hakimiyeti altında bulunuyordu. Diğerleri Ceneviz ve Venedik cumhuriyetleriyle Rodos şövalyelerinin elinde idi. İstanbul'un fethinden hemen sonra Türk donanması güneye hareketle Gelibolu'ya gelmişti. Bunu gören Bizans hakimiyetindeki bu üç ada halkı, ani bir saldırı tehlikesiyle panik içinde daha güneydeki adalara göç etmeye başlamışlardır. Bu sırada, İmroz Adası'nda bulunan ve kendisi de İmrozlu olan son Bizans tarihçilerinden Kritovulos, halkı göçten vazgeçirmiş ve Gelibolu'da bulunan donanma komutanı Hamza Bey'e bir heyet göndererek adaların ani bir saldırıya uğramalarına mani olmuştur. Hamza Bey'e gönderdiği heyetle, ayrıca adaların Osmanlı topraklarına katılması için Fatih nezdinde girişimde bulunmasını da Hamza Bey'den talep etmiştir.

Kritovulos'un gönderdiği heyet Mayısta Edirne'ye ulaştığında, Enez ve Midilli Ceneviz beylerinin gönderdiği heyetler de gelmiş ve tabiiyetleri kabul edilmiş bulunuyordu. Bunun üzerine Limni, Taşoz ile birlikte Midilli, Ceneviz dukası Rodrigo'nun yönetimine bırakılmıştır. Venediklilerle uzun süre devam eden savaşlar sırasında Limni 1467'de Venediklilerin eline geçmiş: 1479'da yapılan barış antlaşmasıyla yeniden Osmanlıların olmuştur. Bu tarihten itibaren uzun müddet Osmanlı egemenliğinde kalan ada 1656'da yeniden Venediklilerin eline geçmiştir.

Fakat kısa bir müddet sonra Topal Mehmed Paşa idaresindeki Osmanlı donanması tarafından geri alınmıştır (1657). 1770 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Aleksoy bir ara adadaki Kastro Kalesi’ni kuşatmışsa da sonuç alamamıştır. Ancak Balkan savaşları sırasında ada bu kez de Yunanlılar tarafından işgal edilmiş (1912) ve Atina Antlaşması'yla Yunanlılara bırakılmıştır (1914). I. Dünya Savaşı'nda Müttefikler tarafından üs olarak kullanılmış; meşhur Mondros Mütarekesi de adadaki Mondros limanında imzalanmıştır.

LONCA

İş hayatını düzenleyen ve kontrol eden teşkilat.

Genellikle küçük sanayi ve ticaret dallarında çalışanların, kendi iş kollarında teşkilatlanmasından meydana gelen Lonca, M.Ö. III. yüzyılda Akdeniz Medeniyeti çevresinde gelişen, ekonomik ve sosyal kalkınmanın bir sonucu olarak meydana geldi.

Akdeniz İmparatorluğu olarak da vasıflandırılan Osmanlı Devleti'nde ilk Lonca, fütüvvet ve Ahilik teşkilatlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır.

Başlangıçta, dini ayırıma göre Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler için ayrı ayrı loncalar vardı. Ancak, Ahiliğin yaygınlaşan dini ve tasavvufi düşüncesi, ekonominin milletlerarası alanda kazandığı güç sebebiyle, Osmanlı loncaları, dini ayrılıkları ortadan kaldırarak birleştiler. Osmanlı İmparatorluğu'nda ekonomik hayatın devletçi ve güdümlü bir politikayla yönlendirilmesinin doğal sonucu olarak, loncalar kuvvetli kuruluşlar haline gelmiştir. XV. yüzyıldan itibaren loncalar arası rekabet yasaklandığından, ekonomik kaynaklar ihtiyaca göre kullanılmaya başlandı. Üretimin fazla ya da eksik yapılması önlenerek fiyatlar, hammaddeden itibaren sıkı kontrol altına alınmıştı. Kendi içerisinde sağlam bir hiyerarşiye sahip lonca yönetim kurulu, şeyh, kethüda, yiğitbaşı, işçibaşı ve ehl-i hibre (bilirkişi) den meydana gelmiştir. Hükumetle esnaf arasındaki münasebetleri bu kurul sağlardı. Loncaların hükumet nezdindeki muhatapları, hükumet merkezinde İstanbul efendisi, vilayetlerde belde kadılarıdır. Loncalarla Osmanlı hükumeti arasındaki ilk önemli uyuşmazlık, 1518 yılında görüldü. Sultan Yavuz Selim'in İran'a yapılan silah ihracatı ve İran'dan getirtilen ipek üzerine koyduğu ambargo, ipek tüccarlarını olduğu kadar Amasya silahçılarını da büyük zarara uğratmıştır.

Anadolu içerisinde silah satışını engelleyip müsadere edilen ipeği hazine adına satan Osmanlı memurlarının tüccara verdiği zararı Sultan Kanuni Süleyman, 3 Ekim 1520 kararnamesiyle düzeltti. Loncaların zararını ödemek üzere, hazineden 1 milyon akçe tazminat ayrıldı. 1584'de devletin yapmak istediği enflasyona karşı süratle tedbir alan loncalar, eşya fiyatlarını sağlam paraya göre tutarak arttırdılar.

Mallar üzerindeki fiyat artışı 1589'da iki katı oldu. Böylece artan hayat pahalılığı, Beylerbeyi Olayı ismiyle anılan ayaklanmayı hazırlamıştır. Osmanlı tarihinde en büyük esnaf hareketi 1651'de meydana geldi. Melek Ahmed Paşa'nın yönetimine karşı gelişen bu hareket, ordunun desteğini sağlayamadığından başarılı olamamıştır. 1730 Patrona ayaklanmasında da başlıca rolü ordu içerisindeki loncalar oynamıştır. Devletin para ve fiyat politikası, hammadde kaynaklarının değerlendirilmesi, imalatın kontrolü lonca kethüdası ve yiğit başılarının aldığı kararlarla yönlendirilirdi. Avrupa ülkelerindeki endüstri devrimi Osmanlı loncalarını olumsuz yönde etkiledi.

Dış piyasadaki gelişmelere ayak uyduramayan loncalar, zaman geçtikçe gerileyerek çökmeye başladı. Sultan II. Mahmud döneminde ıslahı için çalışmalar yapıldıysa da bir sonuç alınamadı. Tanzimat'la birlikte Avrupa pazarlarına açılan Osmanlı ticareti, kendisini yenilemeyen loncaların da sonunu hazırladı. Gittikçe çözülen loncalar 1913'de kapatıldı.

LONDRA ANTLAŞMASI (15 TEMMUZ 1840)

İngiltere, Rusya, Avusturya.Prusya, devletleri arasında Londra'da yapılan antlaşma.

Mısır meselesine çözüm getirmek için toplanan devletler Osmanlı İmparatorluğu'nu koruyarak Mehmed Ali Paşa'yı uzlaşmaya zorladılar. Müzakereler sonunda varılan anlaşmaya göre:

1-Babadan oğula geçmek üzere Mısır, Güney Suriye ve Akka Mehmed Ali Paşa'ya bırakılacak.

2-Mehmed Ali Paşa yapılan, teklifi on gün içerisinde kabul etmezse ikinci bir teklif yapılacak ve bunda yalnız Mısır paşalığı kendisine bırakılacak bu teklife de olumlu cevap vermezse Mısır kendisinden zorla alınacaktı.

LONDRA BOĞAZLAR ANTLAŞMASI (15 TEMMUZ 1840)

Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya devletleri arasında Londra'da yapılan antlaşma.

Boğazlardan geçecek yabancı devletlerin savaş gemilerinin geçiş usulünü kurallara bağlayan bu antlaşmaya göre:

1-Boğazlar bütün yabancı savaş gemilerine kapatılacak.

2-Yalnız sefaretler emrinde bulunan hafif savaş gemileri özel izinle boğazlardan geçebileceklerdi.

LONDRA KONFERANSI (23 ŞUBAT 1921)

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükumetiyle İtilaf devletleri arasında, Londra'da yapılan konferans.

Sevr Antlaşması'nı kabul etmeyen Türkiye Büyük Millet Meclisi hükumeti, Kurtuluş Savaşı'ndaki başarılarıyla İtilaf devletlerini güç duruma sokmuştur. Sevr Antlaşması'nda küçük değişiklikler yaparak şartları kabul ettirmek isteyen bu devletler, Londra'da toplanan konferansa Osmanlı delegeleriyle birlikte, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi hükumetinin temsilcilerini de resmen çağırdılar.

Müzakereler sırasında söz alan sadrazam Tevfik Paşa, "Ben, sözü Türk milletinin gerçek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi başdelegesine bırakıyorum" dedi. 18 gün süren konferans, şiddetli tartışmalara sahne oldu.

Büyük Millet Meclisi delegesinin, Misak-ı Milli'ye dayanarak Sevr Antlaşması'nı bütünüyle reddetmesiyle konferans, bir sonuç almamadan dağıldı.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI (24 TEMMUZ 1923)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile I.Dünya Savaşı’nın galipleri arasında imzalanan antlaşma.


SINIRLAR

YUNAN SINIRI :

Trakya’daki sınırımız: Meriç Nehrinin Talveg (nehrin en derin geçtiği farz edilen hat) çizgisi olarak benimsenmiştir. Karaağaç savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verilmiştir.

SURİYE SINIRI :

30 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda tespit edilen sınır benimsenmiştir.

IRAK SINIRI :

Lozan Antlaşması’nda çözümlenememiştir.Türkiye ile Irak’ın mandater devleti olarak İngiltere arasında yapılacak ikili görüşmelerle çözümlenmesi,eğer bu mümkün olmazsa sorunun Milletler Cemiyeti Genel Kurulunda görüşülmesi esasa bağlanmıştır. Türkiye ile İngiltere arasında yapılan görüşmelerle çözüme kavuşturulamayınca sorun Milletler Cemiyetine intikal etmiş, Milletler Cemiyeti Daimi Adalet Divanının kararı sonucu Musul-Kerkük ve Süleymaniye Irak’a bırakılmıştır. 1926 yılında Türkiye ile İngiltere arasında yapılan Ankara Antlaşması ile Türkiye Musul-Kerkük ve Süleymaniye’deki iddiasından, Musul Petrolleri gelirinin % 10’u her yıl Türkiye’ye verilmek şartıyla vazgeçmiştir.


AZINLIKLAR

AZINLIK :

Rum, Ermeni ve Yahudiler Azınlık olarak tanımlanmıştır.

HUKUK :

Azınlıkların kendi cemaat hukuklarının geçerli olduğu belirtilmiştir. (1926 yılında Laik nitelikli Medeni Kanun kabul edilince bu ayrıcalık ortadan kalkmıştır.)

EĞİTİM :

Azınlıklara kendi eğitim kurumlarını kurup işletme hakkı tanınmıştır. (Türkiye, 3 Mart 1924 tarihinde kabul ettiği “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile azınlık okulları, planlama, uygulama ve denetim açısından Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlamıştır.)

DİN :

Azınlıklara Türk kanunlarına aykırı olmamak şartıyla her türlü dinsel özgürlük tanınmıştır.

PATRİKHANE:

Fener Rum Patriği’nin sadece Türkiye’de (İstanbul’da) bulunan Rum Ortodoks kiliselerinin dini lideri olduğu belirtilmiştir. Patriğin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve nüfus değişimine tabi olmayan Rumlar arasından seçilmesi esası getirilmiştir.

KAPİTÜLASTONLAR:

Lozan Barış Antlaşması hükümlerine göre her türlü kapitülasyon kaldırılmıştır.

DEVLET BORÇLARI:

Osmanlı Devletinden ayrılan diğer devletlere de paylaştırılmış ve altın yerine kağıt Fransız Frangı üzerinden ödenmesi kararlaştırılmıştır.

ADALAR:

Bozcaada, Gökçeada ve üç mil içindeki Ege adaları Türkiye’ye bırakılmıştır. (Osmanlı Devleti Uşi Antlaşması ile Oniki Ada’yı İtalya’ya, Atina Antlaşması ile diğer Ege Adalarını Yunanistan’a bırakmıştır.)

BOĞAZLAR:

Boğazlar askersizleştirildi, Uluslararası bir Boğazlar Komisyonu oluşturularak geçişe ilişkin kurallar koyma ve uygulama yetkisi bu komisyona verildi.

NÜFUS DEĞİŞİMİ :

Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumlar hariç, Yunanistan’daki Türkler ile Türkiye’deki Rumların karşılıklı olarak değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

YABANCI OKULLAR:

Lozan Antlaşması’nda görüşüldüğü halde çözümlenememiştir. (Türkiye, 3 Mart 1924 tarihinde kabul ettiği “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile yabancı okulları, planlama, uygulama ve denetim açısından Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlamıştır. Bu kuralları kabul etmeyen okullar kapatılmıştır.)

LÜBNAN

Akdeniz'in doğusunda bir ülke.

Lübnan önce Selevkos İmparatorluğu'nun, Roma'nın daha sonra da Bizans'ın bir parçasıydı. 639'da Araplar tarafından fethedildi ve Dımaşk Eyaleti'ne bağlandı. Lübnan'ın yüzyıllar boyunca yarı bağımsız bir şekilde idare edilmesi, bölgeye Mütevali, Dürzi ve Nuseyri gibi Müslüman toplulukların yerleşmesini kolaylaştırdı. Ayrıca Melki, Yakubi ve Maruni gibi Hıristiyan topluluklar da bölgeye yerleştiler. Haçlı savaşları sırasında Maruniler Kuzey Lübnan'da yerleşerek Hıristiyan toplulukların gelişmesini sağladılar.

1304'de Memluklar şehri ele geçirdiler.

1516'da bölge Osmanlıların eline geçti. Yönetim Dürzi Maanoğullarına bırakıldı. Ancak Maanoğlu II. Fahreddin Lübnan'da bağımsız bir devlet kurmayı tasarladı ve XVII. yüzyılın ilk yarısında ayaklandı. İsyan 1635'de bastırıldı. II. Fahreddin'den sonra da Lübnan'da isyanlar çıktı. Bu isyanları Köprülü Fazıl Ahmed Paşa gönderdiği kuvvetlerle bastırdı (1660). 1698'de son Maanoğlu hükümdarı ölünce iktidar Şihaboğularının eline geçti. Şihaboğulları Marunilere yakınlık gösterdiler. Böylece Lübnan'ın Hıristiyan nüfusu arttı, özellikle Şihaboğlu II. Beşir, Hıristiyanların kuvvetlenmesine büyük önem verdi. Bu durum Dürzi şeyhlerinin hoşuna gitmedi ve 1826'da Müslümanlar, Rum korsanlarının kendilerini yağmalamalarını bahane ederek, Hıristiyan evlerini yağmaladılar.

Beşir büyük bir Lübnan devleti kurmak istiyordu. Bunun için 1789-1840 yılları arasında büyük mücadeleler yaptı. Osmanlı Devleti ile iyi geçinmeye çalışarak Akka valisi Cezzar Ahmed Paşa'ya yardım eder gibi göründü. Bu sebeple Dürziler ile Maruniler arasında çatışmalar başladı. Ancak Mısır ordusu çatışmaları önledi. 1840-1860 yılları arasında Lübnan, Osmanlı Devleti tarafından yönetildi. Bu sırada Batılıların kışkırtması ile vergi toplanması meselesinden Dürzi-Maruni çatışmaları yeniden başladı (1841). Mustafa Nuri Paşa Beyrut'a gelerek ıslahat hazırlıklarına girişti ve Lübnan'ı Osmanlı Devleti'nin seçeceği bir memurla yönetmek istedi. Batılılarsa Lübnan'ı yönetecek kişinin Hıristiyan olmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Lübnan'ın bir Dürzi ve bir Maruni kaymakamı tarafından yönetilmesi kararlaştırıldı ve Lübnan iki kazaya ayrıldı. 1845'te yeni bir ayaklanma çıkınca Babıali, Hariciye nazırı Sekip Efendi'yi Lübnan'a göndererek halkın silahlarını toplattırdı. 1846'da Lübnan'ın iki kaymakam ve maiyetlerindeki bir meclisle yönetilmesi kararlaştırıldı. 1860 Maruniler ayaklandılar, buna karşılık Dürziler de Maruni köylerini basmaya başladılar. Bu olay üzerine İngiliz ve Fransızlar Lübnan'a 5000 kişilik kuvvet çıkararak Hıristiyanları korumak istedi.

Osmanlı Devleti Hariciye nazırı Fuad Paşa'yı Lübnan'a göndererek ayaklanmayı bastırdı ve Dürzileri cezalandırdı. 1861'de yapılan bir antlaşmayla Lübnan, Beyrut ve Şam eyaletlerinden ayrıldı ve yönetimi bir Hıristiyan mutasarrıfa bırakıldı. Ayrıca her topluluktan ikişer üye seçilerek bir Meclis kurulmuştur. Lübnan'a ilk olarak Davud Efendi adında bir Ermeni mutasarrıf tayin edildi. Onun yerine Franko Paşa adlı bir Hıristiyan Arap geçti. Mutasarrıflık merkezi Güney Lübnan'da Beytüddin idi.

I.Dünya Savaşı'nda Lübnan Osmanlı Dahiliye Nezareti'ne bağlı Müslüman bir mutasarrıfın yönetimine bırakıldı. Lübnan Ekim 1918'de İngilizlerin eline geçti. 25 Nisan 1920 San Remo Konferansı ile Lübnan, Fransız mandası altına alındı.

1 Eylül 1921'de de Büyük Lübnan Devleti kuruldu.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 111 ziyaretçi (953 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=