Selâmün_aleyküm
  Mm
 

MAARİF NEZARETİ

Osmanlı Devleti'nde eğitim kuruluşlarını yönetmek üzere meydana getirilmiş bir teşkilattır.

Tanzimat Fermanı'nın ilan edildiği (1839) tarihe kadar bu görevi Evkaf nezareti yürütmekteydi. Osmanlılarda eğitimle ilgili kuruluşlar şunlardır: Meclis-i Umur-ı Nafia, Dar-ı Şura-yı Babıali ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye. Bunlardan başka 1838 yılında açılan rüştiye mekteplerinin idaresine bakmak üzere Mekatib-i Rüştiye nezareti kuruldu. Daha sonra sıbyan mekteplerini düzene koymak, aynı zamanda rüştiye mekteplerinin sayısını arttırarak buralarda da öğrenimi düzene koymak ve bir Darü'l-fünun açmak amacıyla geçici bir "Maarif Meclisi" kuruldu. Bu meclisin adı "Meclis-i Maarif-i Umumiye" olarak değiştirildi (1841) ve doğrudan doğruya sadrazama bağlandı.

Devlet teşkilatında yapılacak ıslahat hakkındaki 18 Şubat 1856 tarihli fermanla, kabineye giren bir kimsenin başında bulunacağı Maarif-i Umumiye Nezareti kuruldu (17 Mart 1857). Tıbbiye Mektebi dışında kalan bütün okullar yeni kurulan bu nezarete bağlandı. Ders kitaplarının yabancı dillerden Türkçe'ye çevrilmesi usulünün benimsenmesi ile nazıra, danışma yönünden yardımcı olacak bir meclisin kurulmasına karar verildi (1860). Yayınlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile Maarif Nezareti güçlendirildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükumetinin kurulmasıyla (4 Mayıs 1920) Türkiye'deki iki maarif teşkilatı birlikte çalıştı. Biri İstanbul'da Maarif nezareti, diğeri de Ankara'da Maarif vekaleti idi.

MABEYN

Padişah sarayının selamlık dairesi hakkında kullanılır bir deyimdir.

"Mabeyn-i Hümayun", "Mabeyn-i Hümayun-ı Cenab-ı Mülukane" şeklinde kullanılırdı. Bununla beraber mabeyn denilince saray anlaşılırdı.

Mabeyn Başkatibi:

Sarayın yazı işlerini yöneten teşkilatın başındaki görevlinin unvanı idi veya Osmanlı hükümdarı ile hükumet teşkilatının başında bulunan sadrazam arasındaki muhabereyi idare eden yazı işlerinin başındaki memurun adı idi. Osmanlı İmparatorluğu'nun Batılılaşmasıyla son şeklini alan bu görev sahibinin eski adı "Sır katibi" idi. Sarayın yazı işleriyle meşgul olanlara "Mabeyn katibi" bunların başına da "Mabeyn Başkatibi" denilirdi. Mabeyn Başkatipleri içinde devletin en büyük mülki rütbesi olan vezirliğe yükselmiş olanlar, büyük devlet memuriyetlerinde bulunanlar olduğu gibi Sait Paşa gibi sadrazam olanlar da vardı.

Saltanatla birlikte bu memuriyet de kaldırılmıştır.

Mabeynci:

Padişahların hariçle münasebet ve bağlantısını sağlayan saray görevlileri için kullanılan bir deyimdir. Bunun yerine yakın anlamına gelen "Karin" ve çoğulu olan "Kurena" da kullanılırdı. Zamanla sayıları çoğalmış olan mabeyncilerin amirine "Baş Mabeynci" denilirdi. Baş Mabeyncilik başkatiplik gibi sarayın büyük ve önemli görevlerindendi.

Mabeyncilik tarihi saltanat tarihiyle birlikte başlar.

Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında sadelik hüküm sürdüğü için ilk padişahlar herkesle, teşrifat ve merasime gerek kalmaksızın görüşürlerdi. Saray hayatı, I. Bayezid (Yıldırım) zamanında gelişmeye başladığı, II. Murad Edirne'de saraylar kurmakla bunu bir parça arttırdığı gibi II. Mehmed de (Fatih) İstanbul'un fethinden sonra saray hayatını iyiden iyiye kurup büyüttü.

Osmanlılarda ilk defa "Mabeynci" unvanıyla görevli bulundurmak III. Selim zamanında vaki olmuştur. Ondan sonra o nam ile memurlar tayin olunmuş ve ehemmiyetleri de artmıştır.

1908 Temmuz İnkılabı'na takaddüm eden zamanlarda ve Abdülhamid'in saltanatının sonlarında mabeynciliğin hususi ehemmiyeti vardı. O zamanda mabeyncilerin vazife ve salahiyetleri şu suretle hulasa edilebilir: Sarayda bir mabeynci dairesi vardı. Bu daire bir baş mabeynci, bir ikinci mabeynci ile birçok mabeyncilerden meydana gelmişti. Sultan Hamid mabeyncileri kendisi intihap ederdi. Bunlann vazifeleri mabeyne gelen vükela, vüzera, devlet erkaniyle sair zevatın maruzatını padişaha arz ve aldıkları iradeleri lazım gelen mahallere tebliğ etmekten ibaretti. Saraya gidip gelenler resmi veya hususi işler için padişaha maruzatta bulunmak isteyenler o kadar çoktu ki mabeynciler fasılasız meşgul olurlardı.

Yıldız Sarayı'nda merasim dairesi denilen binanın üst katında biri baş mabeynci diğeri ikinci mabeynciye mahsus olmak üzere iki oda vardı. Öteki mabeyncilerin odaları ikinci katta idi.

Mabeynciler münavebe suretiyle (nöbetleşe) sarayda kalırlar ve nöbetçi oldukları günün gecesi odalarında yatarlardı.

Yine bu merasim dairesinde vezir odası denilen ve sadrazam ile vükelaya mahsus olan bir oda vardı. Acele hallerde meclis-i vükela ve bazen sadrazamın reisliğinde kurulan encümen-i vükela burada toplanırdı. Vükeladan olmayan büyük devlet adamları baş mabeyncinin yahut ikinci mabeyncinin odasına giderlerdi. Bunlar öğleden evvel geldikleri vakit orada yemek yerlerdi.

1908 Temmuz İnkılabı'ndan sonra mabeyncilerin nüfuzları azalmakla beraber saltanatın sonuna kadar mabeyncilik devam etmiştir.

MAHMUD I. (1696-1754)

Osmanlı hanedanından yirmi dördüncü padişahtır.

Babası II. Mustafa, annesi Saliha Sebkati Sultan'dır. II. Ahmed'in tek oğlu. Veliaht-Şehzade İbrahim'in ölümü üzerine; en yaşlı şehzade sıfatıyla veliaht oldu. Amcası III. Ahmed'in Patrona Halil ayaklanmasıyla tahttan idrilmesi üzerine, padişah ilan edildi (28 Eylül 1730).

İlk iş olarak, Patrona meselesini halletti. Divan-ı Hümayun toplantılarına katılmaya başlayan Patrona Halil ve adamlarını vezir rütbesi almak için geldikleri Topkapı Sarayı'nda öldürttü (15 Kasım 1730). Böylece devlet idaresindeki başı-bozukluk önlendi. Bundan sonra sürüp giden İran savaşlarıyla ilgilendi. Bağdat Valisi Ahmed Paşa'yı serdarlığa getirdi. Kürican Savaşı'nda Frankları yenen Ahmed Paşa'nın imzaladığı barış antlaşmasından sonra, savaşın sürmesini isteyen I. Mahmud sadarete Hekimoğlu Ali Paşa'yı getirdi. Ancak Osmanlı kuvvetleri Nadir Şah'a yenildiler. Yardıma gelmekte olan Kırım kuvvetlerine izin vermeyen Rusya, yenilgide etkili oldu. Bu olay üzerine Rusya'ya da savaş açıldı. Avusturya ile Rusya arasında yapılmış olan antlaşma gereğince, Avusturya da savaşa katılarak Niş, İzvornik ye Eflak'a saldırdı. Bu arada Rusya Azak'ı alarak Özi üzerine yürüdü. Bu durum karşısında sadrazamı görevinden alan I. Mahmud, yerine Muhsinzade Abdullah Paşa'yı tayin etti. Hekimoğlu Ali Paşa'yla işbirliği yapan yeni sadrazam, başarılı savaşlar sonunda Avusturyalıları yendi. Vidin ve Niş geri alındı. Avusturya üzerine yapılan ikinci seferde de, Mehadiye ve Adakale alındı. Kırım kuvvetleriyle birlikte, Ruslarla yapılan savaşlarda kaptan-ı derya Süleyman Paşa, bir Rus donanmasını imha etti. Bu arada sadrazamlığa getirilen Yeğen Mehmed Paşa'nın, Belgrad önlerinde Avusturya ordusunu yenmesi üzerine, bu iki devletle barış antlaşması imzalandı (1739).

İsveç ve İspanya ile ticaret antlaşması imzalayan I. Mahmud, 1746'da İran'la imzaladığı barış antlaşmasıyla Osmanlı-İran savaşlarına son verdi.

Islahatçı bir hükümdar olan I. Mahmud zamanında, Mühendishane-i Berri-i Hümayun kuruldu. Lale Devri'ndeki yapılan değişikliklerden etkilenerek birçok camii, mescit, çeşme ve köşk inşa ettirdi. Topuzlu bendini yaptırarak, Kasımpaşa, Beşiktaş ve Tepebaşı semtlerinin su ihtiyacını karşıladı.

Şiirleri de bulunan I. Mahmud, "Sebkatî" mahlasını kullanmıştır.

24 yıl tahtta kalan I. Mahmud, 1754'de öldü.

MAHMUD II. (1785-1839)

Osmanlı hanedanından otuzuncu padişahtır.

Babası I. Abdülhamid, annesi Nakş-ı Dil Sultan'dır. Tahta çıkmadan 1 yıl 2 ay önce Sultan IV. Mustafa'nın veliaht-şehzadesi oldu. Kabakçı ayaklanması sonunda tahttan indirilen III. Selim'i tekrar padişah yapmak için gelen, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa, asilerle birlikte hareket eden Sultan IV. Mustafa'yı tahttan indirdi. Saraya girdiğinde III. Selim'in öldürüldüğünü öğrenen Alemdar Mustafa Paşa, katillerin elinden canını zor kurtaran II. Mahmud'u tahta çıkardı (28 Temmuz 1808).

Yeni Padişah, Alemdar Mustafa Paşa'yı sadarete getirerek, ona geniş yetkiler tanıdı. Sadrazam, ilk iş olarak da Kabakçı ayaklanmasıyla ilgili görülenleri cezalandırdı. Rusçuk ileri gelenlerine önemli görevler verdi. Rumeli ve Anadolu'daki ayanı İstanbul'da toplayarak onlarla Sened-i İttifak'ı yaptı (29 Eylül 1808). Bu belge ile ayanlar, hükumet emirlerini dinleyeceklerine söz veriyorlardı. Nizam-ı Cedid ordusunu Sekban-ı Cedid adıyla yeniden kurdu. Konya'dan çağrılan vezir Kadı Abdurrahman Paşa'yı yeni ordunun başına getirdi. Esame adı verilen yeniçeri ulufe cüzdanlarını, bedellerini ödeyerek satın alıp, imha ettirdi. Alınıp satılabilen bu cüzdanlar sayesinde, askerlikle münasebeti olmayanlar, asker maaşı alabiliyorlardı. Binlerce esame imha ettirdiyse de bu konuda tam bir başarı gösteremedi.

Gelişmeleri öfkeyle izleyen IV. Mustafa ve Kapıkulu ocakları mensubu ağalar 14 Kasım 1808 gecesi, Alemdar'ın konağını bastılar. Gelecek yardımı bekleyerek yeniçerilerle kıyasıya çarpışan sadrazam, damı delmekte olan yeniçerileri görünce patlattığı barut fıçısıyle intihar etti. Bunun üzerine, Rusçuk yaranından Defterdar Tahsin Efendi ile Umur-ı Cihadiye nazırı Behiç Efendi İstanbul'dan kaçtılar; Sadaret kethüdası Mustafa Refik Efendi asiler tarafından parçalandı. Ayaklananlar II. Mahmud'u tahttan indirmek için saraya saldırdılar. Kadı Abdurrahman Paşa Sekban-ı Cedid askeriyle Topkapı Sarayı'nı savundu. Bozguna uğrayan ayaklananların üzerine giden Abdurrahman Paşa, 3000'den fazla yeniçeri ve diğer ayaklananları kılıçtan geçirtti. Bu sırada donanma toplarıyle İstanbul'u ateşe tuttu. Yıkılan binalar ve ölen insanlar karşısında neye uğradığını anlayamayan İstanbul halkı, saldırıyı durdurtan ulema sayesinde can güvenliğine kavuştular. İki taraf da birbirine karşı üstünlük gösteremedi. Bu yüzden Sultan II. Mahmud iktidarını 18 yıl boyunca ince bir denge üzerine kurmak zorunda kaldı. Kadı Abdurrahman Paşa ve Rusçuk yaranından Ramiz Paşa'yı gizlice Rumeli'ne kaçırtan Sultan II. Mahmud, 18 Kasım 1808 tarihinde Sekban-ı Cedid'i dağıttığını ilan etti.

Alemdar Mustafa Paşa yerine sadarete getirilen Çavuşbaşı Memiş Paşa, 1 ay 9 gün sonra bu görevden azledilerek Sakız'a sürüldü. Daha sonra Halep beylerbeyi Yusuf Ziya Paşa sadarete çağınldı. 1809 Osmanlı-Rus Savaşı'na katılan Yusuf Ziya Paşa, savaş bitmeden görevinden alındı. Yerine sadrazam olan İmrahor Vezir Ahmed Paşa (10 Nisan 1811) Ruscuk'u Rusların elinden aldı (9 Temmuz

1811). Savaşın sonunda imzalanan Bükreş Antlaşması'yla (28 Mayıs 1812) Baserabya'nın tamamı Rusya'ya bırakıldı.

Sadrazam Ahmed Paşa, 5 Eylül 1812'de görevinden alınarak, yerine Ahmed Hurşid Paşa getirildi. Bu sırada, Arnavutluk ile Yunanistan arasındaki Epir bölgesinde nüfuz kazanan Tepedelenli Ali Paşa, ikinci bir Mısır hıivi Mehmed Ali olma yolundaydı. Oğullarıa birlikte muhtar bir devlet kurmak istiyordu. Sultan II. Mahmud, nişancısı Halet Efendi'nin de etkisiyle, sadrazam Hurşid Paşa'yı Tepedelenli'nin üzerine gönderdi. Hurşid Paşa, Tepedelenli'nin elinden işgal ettiği yerleri geri alarak oğullarıyla birlikte perişan etti.

1 Nisan 1815 tarihinde sadrazamlık görevinden alınan Hurşid Paşa'nın yerine, Mehmed Emin Rauf Paşa sadrazam oldu. 2 yıl 9 ay bu görevde kaldıktan sonra azledilerek yerine Bursa valisi Derviş Mehmed Paşa getirildi. Mustafa Reşid Paşa'nın amcası Ispartalı Ali Paşa, 5 Ocak 1820 tarihinde, Derviş Mehmed Paşa'nın yerine sadrazam oldu.

Ali Paşa'nın sadareti zamanında başlayan Yunan ayaklanması (12 şubat 1821) kaptan-ı derya Nasuhzade Ali Paşa'nın, Sakız limanına girmesiyle bastırıldı (11 Nisan 1822). Ayaklanmanın bastırılması Avrupa devletleri arasında geniş yankı uyandırdı. Sadaret makamındaki değişiklikler şu sırayla devam etti: Ispartalı Ali Paşa 28 Mart 1821'de görevinden alınarak, yerine Çıldır valisi Benderli Ali Paşa getirildi. 8 gün fiilen sadrazamlık yapan Ali Paşa, İstanbul'da olmadığı zamanda yerine kaymakam Hacı Salih Paşa vekalet etti. Ali Paşa azlinden bir ay sonra Kıbrıs'ta idam edildi. 19 Kasım 1822'ye kadar görevini sürdürebilen Salih Paşa, bu tarihte azledilerek yerine Deli Abdullah Paşa sadrazam oldu. 4 ay sonra İzmit'e sürülen Abdullah Paşa'nın yerine Silahdar Ali Paşa sadrazamlığa getirildi (10 Mart 1823). 9 ay 4 gün sonra 13 Aralık 1823'te azledildi ve Konya valiliğine getirildi. Yerine Benderli Mehmed Selim Sırrı Paşa atandı.

Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, bu sadrazam zamanında gerçekleştirildi 17 yıldır bu ocağı kaldırmayı tasarlayan II. Mahmud, 25 Mayıs 1825'te bu fikrini uygulamaya koydu. Eşkinci ocağı adı verilen yeni bir askeri sınıf kurulduğunu resmen açıkladı. Avrupa tarzında üniforma giydirilen yeni ordu, 11 Haziran 1826'da eğitime başladı. Bundan üç gün sonra ayaklanan yeniçeriler, kazanlarını Etmeydanı'na çıkararak gösterilere başladılar. Ulemayı yanına alan II. Mahmud, Sancak-ı Şerif'i çıkararak halkı yeniçerilere karşı savaşmaya çağırdı. Yeniçeri Ocağı dışındaki bütün ocaklar, padişaha sadakatlerini bildirdiler. Aksaray ve Etmeydanı'ndaki yeniçeri kışlaları top ateşine tutuldu. 6.000'den fazla yeniçeri öldürüldü. 20.000 civarında isyancı da tutuklandı. Bu arada Bektaşi dergahları kapatılarak yakalanan müridler kılıçtan geçirildi. Hızını alamayan II. Mahmud, Bektaşi mezarlarının başlarındaki kavukları da kırdırttı. Bugünkü, başsız mezar taşlarının büyük bir kısmı o dönemden kalmadır.

16 Haziran 1826'da tarihe karışan Yeniçeri Ocağı'nın yerine, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ocak kurdu. Rusya bu durumdan yararlanarak II. Mahmud ile Akkerman Antlaşması'nı imzaladı (1826). Antlaşma hükümlerince Eflak ve Boğdan Rusya'ya bırakıldı.

Yunan ayaklanmasının bastırılmasından hoşnut olmayan İngiltere, Fransa ve Rusya devletleri Yunanistan'a muhtariyet verilmesini sağlamak için donanmalarını Yunan kıyılarına gönderdiler. Navarin Limanı'na giren birleşik donanma, burada demirlemiş Osmanlı donanmasını, top ateşine tutarak yok etti (20 Ekim 1827). II. Mahmud bu olayı protesto ederek Rusya'ya savaş açtı (1828). Rus kuvvetleri Eflak-Boğdan üzerinden ilerleyerek Tuna'yı geçti. Doğuda Kars, Aşkale, batıda Edirne, Kırklareli Ruslar tarafından alındı. II. Mahmud, Ruslarla Edirne Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı (14 Eylül 1829). Fransa, Osmanlı eyaleti olan Cezayir'i aldı (1830).

Günden güne güçlenen Mısır hıdivi Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa'yı, borçlarını ödemeyen Akka Valisi Abdullah Paşa'nın üzerine gönderdi. İbrahim Paşa, Akka, Şam, Hama, Humus'u alarak Toroslar'ı aştı. Sadrazam Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Konya'da yendi. İstanbul üzerine yürüyüşe hazırlanan İbrahim Paşa Fransa'nın araya girmesiyle, II. Mahmud'la Kütahya Antlaşması'nı imzaladı (1833).

II.Mahmud bundan sonra, orduyu düzene sokmaya çalıştı. Avrupa'ya askerlik öğrenimi için öğrenciler gönderdi. Yeteri kadar güçlendiğine inanınca, Mısır meselesini halletmeye karar verdi. Bunun için Hafız Mehmed Paşa komutasındaki kuvvetleri Mısır üzerine gönderdi. Osmanlı kuvvetleri Nizip'te yenildi (24 Haziran 1839). Yenilgi haberi İstanbul'a geldiğinde II. Mahmud ölmüştü (1 Temmuz 1839).

Osmanlı Devleti'ndeki çöküşü farkeden II. Mahmud, hayatı boyunca imparatorluğu batı düzenine uydurmaya çalıştı. Böylece, olumsuz gidişi durduracağını düşünüyordu. Bunun için çıkarttığı kıyafet kanunuyla (3 Mart 1829) devlet memurlarının kavuk, sarık, şalvar ve çarık giymelerini yasakladı. Bunların yerine fes, pantalon, ceket giyilecekti. Buna karşı çıkanları şiddetle cezalandırdı. Saray yaşayışını değiştirerek Avrupalı hükümdarlar gibi davrandı; setre pantolon giydi, sakalını kısa kestirdi, resmini devlet kurumlarına astırdı. Bu değişikliklerin lüzumunu anlayamayan halk, II. Mahmud'u "gavur padişah" diyerek andı. Batılı kurumların çalışmalarından esinlenerek yalnız erkekleri belirten nüfus sayımı yaptırttı (1831). Böylece yeni kurduğu ordunun devamını sağlayacak insan ve servet durumunu öğrendi. Bu sayım sonucunda 4 milyon Hıristiyan ve 8 milyon Müslüman tesbit edildi. Avrupa'nın önemli şehirlerinde daimi elçilikler kurdurttu. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi'nin çıkmasını sağladı. Avrupa hükumet düzenini benimseyerek nazırlıklar kurdu. Başvekalet, Maliye, Dahiliye, Hariciye, Evkaf nezaretleri gibi teşekküller onun emriyle kuruldu. Askeri konuları görüşmekle görevli Dar-ı Şura-yı Askeri, sivil görevlilerin yargılanması ve hükumetle halk arasında davaların görüşülmesi için Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye kuruldu. Bir fermanla ilköğrenimin zorunlu ve parasız olduğunu ilan etti. Rüştiyeler ve devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu. Tıbbiye ve Harbiye okulları açıldı. Bu okullar için yabancı kaynaklı eserler Osmanlıca'ya çevrildi.

MAHMUD NEDİM PAŞA (1818-1883)

Osmanlı sadrazamı.

Bağdat valisi Gürcü Mehmed Necip Paşa'nın oğludur. Öğrenimini tamamladıktan sonra Sadaret Mektubi Kalemi'nde göreve başladı. 1847'de sadaret müsteşarı oldu. Aynı yıl hariciye müsteşarlığı görevine getirilen Mahmud Nedim Paşa, 1855'de Sayda valisi olarak taşra hizmetine çıktı. Aynı yıl Şam ve 1856'da da İzmir valiliğine atandı. 1858'de İstanbul'a dönerek, Tanzimat Meclisi üyesi oldu. Bu sırada Hariciye nazırı Fuad Paşa'nın Paris'e gitmesi üzerine, Hariciye nazırlığı vekaletine getirildi. Kendi isteğiyle 1860'da Trablusgarp valiliğine atandı. Bu sırada kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin, Ali Paşa'nın yerine kendisini sadrazam yapacağı yollu söylentiler yayması üzerine İstanbul'a gelerek Ali Paşa'dan aff diledi. Böylece Babıali'deki itibarını koruyan Mahmud Nedim Paşa, 1867'de Meclis-i Vala üyesi olarak İstanbul'a döndü. 1868'de ikinci defa sadaret müsteşarı olduktan sonra, Ali Paşa'nın ölümü üzerine sadrazamlığa getirildi (1871).

Sadrazam olunca yaptığı ilk iş Ali Paşa'nın dostlarını, iş arkadaşlarını görevlerinden uzaklaştırmak oldu. Rus elçisi İgnatiev'le kurduğu iyi ilişkiler ve dış siyasette izlediği, Rus yanlısı politika yüzünden, "Nedimof" lakabıyla anıldı. 1872'de Sultan Abdülaziz tarafından sadaretten alınarak, Kastamonu valiliğine gönderildi. Yerine getirilen Midhat Paşa, hazineyi zarara uğrattığı gerekçesiyle, Mahmud Nedim Paşa'yı İstanbul'a getirtti. Yapılan soruşturmadan bir sonuç alınamayınca, Trabzon'da oturmaya mecbur edildi. Hersek ayaklanmasının başlaması üzerine, tecrübeli devlet adamı olarak, yeniden sadarete getirildi (1875). Ayaklanmayı önleyemediği gibi Balkanlar'da yeni çıkan olayların da önünü alamadı. Düyun-ı Umumi'ye için ayrılan tahvil faizlerini % 50 düşürünce, Avrupa devletleri protestolara başladı. Ülke içinde de karışıklıkların baş göstermesi üzerine Abdülaziz tarafmdan görevinden azledildi. Çeşme'ye sürüldü. II. Abdülhamid devrinde Musul valiliği, sonra da Dahiliye nazırlığına getirildi (1879). Bir süre sonra hastalandığı için Dahiliye nazırlığı görevinden alındı.

Yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 14 Mayıs 1883'te öldü. Cenazesi Cağaloğlu'ndaki türbesine gömüldü.

Şiirlerini topladığı Divan'ı ve kendisine karşı ileri sürülen iddiaları cevapladığı Reddiye'si basılmamıştır. Hikaye-i Melik-i Muzaffer; Ayane ve Hasbıhal isimli eserleriyse yayımlanmıştır.

MAHMUD ŞEVKET PAŞA (1856-1913)

Osmanlı devlet adamı.

Basra mutasarrıfı Kethüdazade Bağdatlı Süleyman Bey'in oğludur. Arap asıllı olan Mahmud Şevked Paşa, ilköğrenimini Bağdat'ta yaptıktan sonra İstanbul'a geldi. Askeri İdadi'ye kaydoldu. 1882 de kurmay yüzbaşı olarak girdiği ordu hizmetinde Girit'e tayin edildi. Bir süre sonra geri dönerek, Harbiye okulunda yüksek cebir, geometri ve silah dersleri öğretmenliği yaptı. Bir yıl kadar, Alman askeri heyetinden Kampofner ve Vonder Goltz Paşa'nın yanında çalıştı. Silah satın alma komisyonu üyesi olarak gönderildiği Almanya'da 9 yıl kaldı. 1894'de Fransa'ya gitti. Dönüşünde miralaylığa yükseltilerek, Tophane dairesi tecrübe ve muayene reis vekili oldu. 1901'de topçu ikinci ferikliğine yükseltildi. 1905'te de Kosova valiliğine getirildi. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra III. Ordu kumandanı oldu. Bir süre sonra da Rumeli vilayeti müfettiş-i umumiliğine getirildi. İstanbul'da patlak veren 31 Mart Olayı üzerine, Hareket Ordusu komutanı olarak İstanbul'a girdi (2 Nisan 1909). Sultan II. Ab-dülhamid'in tahttan indirilmesi ve Meşrutiyet rejiminin tekrar kurulması sırasında sorumlu mevkide bulundu. Bundan sonra birinci, ikinci ve üçüncü ordular müfettişi oldu. Hakkı Paşa kabinesinde Harbiye nazırlığına getirildi. 1910 yılında çıkan Arnavutluk ayaklanması üzerine, olayı bastırmakla görevlendirildi. Şiddetle bastırdığı ayaklanmadan sonra, halkın elindeki silahları topladı. Aynı mesele yüzünden de 9 Temmuz 1912 tarihinde, Harbiye nazırlığı görevinden istifa etti. Bir yıl sonra da Harbiye nezaretinden Babıali'ye giderken suikastçilerin kurduğu pusuya düşerek öldürüldü (2 Haziran 1913). Suikastçiler yakalanarak idam edildiler, İttihad ve Terakki Cemiyeti'yle yakın münasebeti olan Mahmud Şevket Paşa'nın Fransızca'dan çevirdiği, Logaritma Cetveli ve Tatbikatı, Hendese-i Musattaha ve Mücesseme Fenn-i Esliha Seferber, Zabitler Muhtırası isimli eserlerinden başka bir de Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askerisi isimli telif eseri vardır.

MALİYE NEZARETİ

Devletin para işleriyle meşgul olan idarenin unvanı idi.

Başındaki memura "Maliye nazırı" adı verilmiştir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bir süre sonra maliye işleri "Defterdar" adını alan bir görevlinin sorumluluğuna verilmiş ve maliye işlerine bakan idareye de "Bab-ı Defteri" denilmiştir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra bütün devlet işlerinde ıslahat başlatan II. Mahmud zamanında, maliye teşkilatı değiştirilerek "şıkk-ı evvel defterdarı"nın idaresinde, Hazine-i Amire ve ayrı bir defterdar idaresinde de Mansure hazinesi olmak üzere üçe ayrılmıştır. Bu üçler idare arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden para işlerinin ayrı ayrı olarak üç elden idaresi kabil olamayacağı anlaşıldığı için (1835 Eylül), sonunda şıkk-ı evvel defterdarlığı kaldırılarak "Hazine-i Amire Defterdarlığı" kurulmuştur. Bundan amaç para yüzünden defterdar ile nazır arasındaki anlaşmazlığa son vermektir. Fakat bu da arzu edilen sonucu vermediğinden Darphane Nezareti, Mansure defterdarlığı ile birleştirilmek suretiyle bütün mali işlerin bir elden idaresi kararlaştırılmış ve defterdarlık unvanı kaldırılarak "Maliye Nezareti" adı ile yeni bir nezaret kurulmuştur (1838).

MALTA SEFERİ (1565)

Osmanlı donanmasının Piyale Musafa Paşa, Turgut Reis komutası altında

Malta üzerine yaptığı sefer.

Bu tarihte Malta, Aziz Yahya (Saint-Jean) tarikatına mensup şövalyelerin elindeydi. Bu tarikat VI. yüzyıl ortasında Kudüs'te Amalfi'li tacirler tarafından, Hıristiyan hacılarına düşkünevleri olarak kuruldu. 1113'te tarikatın kuruluşuna, Hıristiyanların Müslümanlara karşı korunmasını sağlamak amacıyla, askeri bir bölüm eklendi. 1187'de de Kudüs'ün düşmesi üzerine tarikat mensupları, Kıbrıs ve Rodos'a yerleştiler. Sultan Kanuni Süleyman'ın 1523'te Rodos'u kuşatması üzerine, tarikat mensupları Osmanlı gemileriyle Malta'ya nakledildiler. Burasını kısa zamanda Hıristiyanlığın kalesi haline getiren tarikat mensupları, Osmanlıların 1565 seferinden sonra "Malta Şövalyeleri" olarak adlandırıldılar.

Sultan Kanuni Süleyman, Malta'yı almaya karar verince, kaptan-ı derya Piyale Paşa komutasındaki donanmayı Malta seferine memur etti. 19 Mayıs 1565 günü Malta kıyılarına gelen donanma karaya asker çıkarttı. Bu sırada Mustafa Paşa kuvvetleriyle Malta yolu üzerindeki Saint-Elme Kale'sini kuşattı. 2 Haziran günü Malta'ya gelen Turgut Reis kuşatmaya levendleriyle katıldı. Yapılan saldırılar, şövalyeler tarafından geri püskürtülüyor, her seferinde Osmanlı askerleri büyük kayıplar veriyorlardı. Bu saldırılardan birisinde Turgut Reis yaralandı. 17 Haziran 1565 günü iyileşmeyen yarası yüzünden öldü. Bundan sonra, Mustafa Paşa'nın düzenlediği saldırı sonucu Saint-Elme Kalesi şövalyelerden alın-dı. BuradanSaint-Michel Kalesi'ne yönelen Osmanlı kuvvetleri, bir yandan da adaya gönderilen İspanya, Sicilya, Papalık ve Floransa devletlerinin yardım kuvvetleriyle çarpışıyordu. 15 Temmuz 1565 günü yapılan saldırıda kale komutanı Don Fancisco öldürüldü ve Castilla Burcu Osmanlıların eline geçti. Maltalılar karşı saldırıyla Osmanlı kuvvetlerini kaleden attılar. Eylül ayına kadar süren sonuçsuz çarpışmalar, İspanyolların 6 Eylül 1565 gecesi Ada'ya önemli bir yardım kuvveti çıkartmasıyla sonuçlandı. Sicilya kıyılarında da kuvvetli bir donanmanın hazır beklediğini bilen Mustafa Paşa 8 Eylül 1565 günü kuşatmayı kaldırdı. Böylece, Hıristiyan aleminde saygıdeğer yer kazanan Malta şövalyeleri, Katoliklerin yardımlarıyla kaleleri bir yıl içerisinde onardılar.

MARTULOS

Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce Hıristiyanlardan meydana gelen ve ordunun geri hizmetlerinde çalışan teşekküllerden birinin adıdır.

Martulos silahlı anlamına gelen Rumca bir kelimedir.

Martuloslar başlangıçta çok az sayıda idiler. Ancak Trakya, Makedonya ve Teselya'nın fethiyle buraların yollarının ve sarp geçitlerinin asayişinin korunması Martuloslara bırakıldı ve sayıları da arttırıldı. Daha sonra Bosna ve Macaristan'da sınıra yakın kalelerde görevlendirildiler.

Martulosların bölük kumandanları ve bir kalede bulunan çeşitli bölüklerin de ağası vardı. Martuloslann subayları ve özellikle kalelerdeki ağaları Müslüman olurlardı. Başlangıçta Rumlardan kurulu olan Martuloslar arasına daha sonra diğer Hıristiyan milletlerden de katılmıştır. Bosna sınır kalelerindeki Martuloslar Müslüman oldukları halde yine aynı adı muhafaza etmişlerdir. Martuloslar maaşlı olup, on iki akçeye kadar günlük alırlardı.

Tanzimat'la birlikte bu teşkilatta tarihe karışmıştır.

MATBAA-İ AMİRE

Osmanlılarda kurulan ilk basımevinin adı.

Zamanla birçok değişiklikler geçirerek Darü't-tıbbaatü'l-amire, Karhane-i basma, Matbaa-i Amire, Darü't-tıbbaatü'l-mamure, Matbaa-i Milli, Matbaa-i Devlet, Devlet Matbaası ve Devlet Basımevi adlarını alan ve kurulduğu tarihten bu yana İstanbul'un çeşitli semtlerinde faaliyet gösteren Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi basımevi. İlk defa Darüttibaatü'l-Amire adıyla kurulan bu matbaadan önce, Osmanlılarda bazı matbaalar vardı.

Ancak Türk ve İslam kültürüne mahsus eserlerin basılması işini Türkiye'de ve bütün İslam aleminde ilk defa üzerine alan bir basımevi olarak büyük bir değer taşıyan Matbaa-i Amire İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Çelebizade Sait Efendi'nin iş birliği ile kurulmuştur. Sadrazam Damat İbrahim Paşa, kethüda Mehmed Paşa, kaptan-ı derya Mustafa Paşa gibi devlet adamlarının koruyuculuğu altında şeyhülislam Abdullah Efendi'nin fetvası ve Sultan II. Ahmed'in fermanı ile açılma ruhsatı alan Matbaa-ı Amire Pirizade Sahip Mehmed Yanyalı Esad ve Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhi Musa efendilerin musahhihliği ile 1727 Temmuzunda İbrahim Müteferrika’nın Sultan Selim'deki evinde işe başlamıştır. Basımevinin baskı işleri ile ilgili takımları ise Yuna adlı bir Yahudi’den sağlanmış, bu adama basımevinde de iş verilmişti. İlk basılan eser, Vani Mehmed'in İsmail Cevheri'nin (01.1002) Sıhah-ı Cevheri adlı lugatının çevirisi olan "Van Kulu Lagatı"dır (1729). Bu arada Said'in, İbrahim Müteferrika ile olan ortaklığı bozulmuş olduğundan basımevinin bütün işleri Müteferrika üzerinde kalmıştı.

Ancak, bu basımevi tam anlamıyla bir devlet kurumu olmayıp devlet tarafından korunan özel bir kuruluştu.

İbrahim Müteferrika'nın 1745'te ölümü ile Matbaa-i Amire'nin çalışmaları da durdu. Matbaa-i Amire kurulduğundan beri 17 eser yayınlamış bulunuyordu.

İbrahim Müteferika'nın ölümünden sora basımevini işletme hakkı, I. Mahmud tarafından Rumeli kadılarından İbrahim ve Anadolu kadılarından Ahmed efendiler adına verilmişse de bunlar gereği gibi iş görememişlerdir.

III. Osman 1754’te işletme imtiyazını yenilemiş, bundan sonra basımevi 1755 ve 1756'da "Van Kulu Lugatı"nı ikinci defa yayınlayabilmiştir. İkinci İbrahim Efendi'nin ölümü ve Rus savaşının başlaması üzerine Matbaa-i Amire'nin çalışmaları yine durmuştur.

I. Abdülhamid zamanında, 1783'te alınan bir kararla Beylikçi Vakanüvis Raşid Mehmed ile Vakanuvis Vasıf, basımevini İbrahim Müteferrika'nın varislerinden satın alarak yeniden işe başladılar. Çok kısa bir süre çalışan bu basımevinde 6 eser basılmıştır. Vasıf'ın İspanya elçiliği ile ayrılması üzerine, basımevi çalışmaları durdurmak zorunda kaldı. Bu sırada Fransa'nın İstanbul elçisi Choisseul Gouffier Türkçe yayınlar yapmak üzere Matbaa-i Amire'yi ele geçirmek istedi. Bunun üzerine hükumet basımevinin alet ve avadanlıklarını satın alarak (1796) matbaayı Mühendishane'ye taşıdı. Başına da Mühendishane'nin geometri öğretmeni Abdurrahman Efendi'yi "reisü't-tibaa" adıyla atadı. Böylece ilk devlet basımevi kurulmuş oldu.

1803 yılında ise yine Abdurrahman başkanlığında, Üsküdar, Harem iskelesi yokuşunda Boyacı Hanı'nda yeni bir basımevi açılarak adına Darü't-tıbbaatü'l-cedide denildi. Üsküdar basımevi genel yayınlara, Mühendishane basımevi ise bu okulun yayınlarına ayrıldı. 1831'de II. Mahmud tarafından İstanbul yakasına taşıtılan basımevi Üniversite Kitaplığı'nın yanındaki kaptan-ı derya İbrahim Paşa Camii hamamında işe başlatıldı. 1864'de yönetimi Takvimhane ile birleştirilerek Topkapı Sarayı surları içinde kaime (banknot) basmak üzere kurulmuş bulunan eski defterdarlık binasının yanındaki basımevi binasına taşındı. 1866'da Maarif nazırı Ethem Paşa zamanında basımevi binası onarılıp genişletildi ve adı da Matbaa-i Amire olarak değiştirildi. Meşrutiyet devrine kadar bu isimle bilinen Matbaa-i Amire, önce Matbaa-i Milli, sonra Matbaa-i Devlet adını taşımış, Cumhuriyet devrinde ise Devlet Matbaası adını almıştı.

1939'da devlete ait matbaaların yeniden teşkilatlandırılması sırasında yönetimi Milli Eğitim Bakanlığı'na bırakılarak Milli Eğitim Basımevi adı altında bilim ve okul kitaplarının yayınları ile görevlendirilmiştir. Bina ve gereç bakımından baştan başa yenileştirilerek Türkiye'deki basımevileri arasında kusursuz bir kurum haline gelmiştir.

İlk takımları Yahudi Yuna'dan sağlanan Matbaa-i Amire'de yeniden harf dökümü ilk defa Reis Abdurrahman tarafından Mühendishane basımevi için yapılmış olduğuna göre, ilk basımevinin açılışından, bir devlet kurumu haline getirildiği 1796 yılına kadar süren özel teşebbüs döneminde takımlarda bir değişiklik olmamıştı. Abdurrahman, Türkçe için yeni harfler döktürürken yabancı dilde yapılacak yayınlar için de Latin takımları getirterek Matbaa-i Amire'de büyük bir yenilik yapmıştı.

Üsküdar basımevinde ise ilk defa oynar hareketli harfler kullanılmış, 1848'de de talik harfler basımevine sokulmuştur. Matbaa-i Amire zamanında takımlar yeniden değiştirilerek Yesarizade ve Kazasker Mustafa İzzet yazıları biçiminde harflerin dökümü yapılmıştı. 1865 ve 1882 yılında yapılan bu yeni dökümler, dökümcü ustası Mühendisyan'ın eseridir. Matbaa-i Amire'nin en son harfleri de Şefik Bey'in eseridir. Matbaa-i Amire Üsküdar döneminden başlayarak renkli baskı yapacak derecede gelişmişti. Basımevinde üç nesih ve iki talik tipi kullanılagelmiştir.

1840 yılında çıkan bir irade ile Matbaa-i Amire'de ücretle özel yayınların bastırılmasına izin verildiği gibi, özel teşebbüsler de serbest bırakılmıştı. Resmi devlet kuruluşu haline getirildiği ve bir reis başkanlığında çakmaya başladığı 1796 tarihinden başlayarak Matbaa-i Amire, Abdurrahman, Mehmed Said, Recai, Yesarizade Asım, Mustafa İzzet efendiler, Şefik Bey, Küçük Said Paşa, tarihçi Lütfü Efendi, Cevat Bey, Hamid Bey gibi değerli fikir adamlarının yönetiminde çalışmıştır. 1901 yılında ise II. Abdülhamid'e verilen jurnal üzerine kısa bir süre kapatılmıştı.

MATBAH-I AMİRE

Matbah-ı Amire, Osmanlılar döneminde Topkapı Sarayı mutfağı için kullanılan bir deyimdir.

Matbah-ı Amire, genellikle ikiye ayrılırdı; büyük mutfak, saray mensupları, davetliler, divan günleri yemek sofraları ve ulufe divanlarında Kapıkulu ocakları efradının yemeklerini hazırlardı. Bazen bu mutfaktan beş binden fazla kişiye sofra çıkartılırdı. Küçük mutfak ise padişahın yemeklerinin pişirildiği mutfak olup, buraya Matbah-ı Has veya Kuşhane adı verilirdi. Bu mutfak bir baş pişirici ile on üç aşçı tarafından idare edilir ve Çaşnigir başıya muhatap olurdu.

Matbah-ı Amire, XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren hacegan rütbelerini almış bulunan ve Saray'ın dört büyük memurundan biri olan Matbah-ı Amire Emini tarafından yönetilirdi. Matbah-ı Amire Emini, mutfakların ihtiyaçlarını karşılayan, harcama defterlerini tutan ve baş muhasebeye karşı sorumlu bulunan bir görevli idi. Matbah-ı Amire Emini, saray mutfaklarının kuruluşunda Pazarbaşı unvanı ile de tanınmıştır; maiyyetinde matbah kethüdası, büyük ve küçük mutfaklar masraf katipleri, Matbah-ı Amire kilercisi, baş aşçıbaşı, aşçıbaşı, sakabaşı, ocakbaşı, kebapçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı, balıkçı, perhizci, helvacı, fodlacı, kasapbaşı, yoğurtçu, sütçü, sebzeci, tavukçu, simitçi, buzcu, karcı, mumcu, buğday döğücü unvanlarını taşıyan usta ve kalfalar ile bunların yamakları vardı.

Usta, kalfa ve yamaklardan sonra gelen aşçılar on bölük meydana getirirlerdi. Matbah-ı Amire'de en küçük rütbe aşçılık idi. Giderek bir aşçı, yamak, kalfa ve usta olurdu. Matbah-ı Amire'ye devşirme zamanında acemi oğlanlarından eleman alınır ve hizmetleri sonunda yeniçeri ocaklarına, rütbece yükselmiş olanları ise, süvari bölüklerine çırak girerlerdi. Gündeliklerinden başka, yılda iki kat elbise hakları vardı. Ayrıca beylik salhanelerde kesilen hayvanların döşlerinden elde edilen gelirlerin bir aylığı ustalara, bir aylığı yamaklara, bir aylığı da Matbah-ı Amire kiler hizmetinde bulunanlara olmak üzere üç aylık devrelerle dağıtılırdı; maaşları diğerleri gibi üç ayda bir ödenirdi.

Matbah-ı Amire'nin masrafları Matbah-ı Amire Emini'ne görevlilerin azil ve tayinleri ise, Enderun kilerci basısına bağlı idi.

Matbah-ı Amire'nin ihtiyaçları Mısır'dan, Eflak voyvodalığından, Koçhisar, Ahyolu, Atranos, Harmancık, Keşan, Kefe, Eğriboz, İzmit, İstanköy ve Sakız mukataalarından para veya mal olarak karşılanırdı. Matbah-ı Amire ambarının, her yıl devir muhasebesi yapılır, bu münasebetle memurlara devriye adı ile ayrı bir ikramiye verilirdi. Matbah-ı Amire Eminleri de görevlerinden ayrıldıkları zaman yine devir işlemi yapılarak hesaplarını kapatırlardı. XVIII. yüzyıl sonuna kadar başmuhasebeye bağlı olan Matbah-ı Amire masrafları bir aralık İrad-ı Cedid hazinesinden yapılmış II. Mahmud'un son yıllarında ise gümrük eminligi ile birleştirilerek Matbah-ı Amire idaresi kurulmuştur. 1838'de ise, Darbhane Neza-reti'ne bağlanmıştır.

MECELLE

Ahmed Cevdet Paşa'nın başkanlığı altında bir kurul tarafından, 1869-1876 yılları arasında hazırlanan, fıkıh hükümleriyle bu konulardaki çeşitli içtihadları biraraya getiren medeni kanun.

Osmanlı Devleti'nde İslam hukuku yürürlükte olduğundan, davalar fıkıh hükümlerince sonuçlandırılırdı. Bir mesele hakkında ayrı ayrı fetvalar alınabilmesi, dolayısıyla içtihad birliğinin olmaması halkın adalete olan güvenini sarsmaktaydı. Ayrıca yabancı devletlerin, Hıristiyan tebaanın medeni kanundan eşit olarak yararlanması için, Osmanlı Devleti'ne baskısı, yeni bir medeni kanuna olan ihtiyacı körüklemiştir. Bunun için Ali Paşa'nın taraftarları "Batı'dan alınacak bir medeni kanunun, İslami hükümlerle birleştirilerek uygulanması" görüşünü savundu.

Buna karşılık Ahmed Cevdet Paşa taraftarları ise, "Hanefi mezhebinden derlenecek hükümlerin biraraya getirilmesiyle hazırlanacak medeni kanun" görüşünü ortaya attı. İkinci görüşün kabul edilmesiyle "Mecelle Cemiyeti" adını alan bir kurul oluşturuldu. 1869 yılında Ahmed Cevdet Paşa'nın başkanlığında çalışmaya başlayan kurul, 7 yılda Mecelle-i Ahkam-ı Adliye denilen medeni kanunu ortaya çıkardı.

Mecelle, bir giriş ve on altı kitaptan meydana gelir. Bunlar Bey, İcare, Kefalet, Havale, Rehin, Emanet, Hibe, Gasp ve İtlaf, Hacir, İkrah ve Şufa, Şirket, Vekalet, Sulh ve İbra, İkra, Dava, Beyyinat ve Kaza'dır. Mecelle’nin tamamı 1851 maddeden ibarettir.

Mecelle, umumi hükümlerin, miras hukukunun ve zaman aşımı müessesesinin olmasıyla diğer medeni kanunlardan ayrıdır. Özü bakımından Mecelle, irade serbestliğini temel kaide kabul eden bir yapıdadır. Ancak, kişilerin irade serbestliği kaidesi, dini kaidelere uyduğu ölçüde geçerlidir. Mecellenin giriş kısmında bulunan, ahlaki esasların iktisadi ihtiyaçların üzerinde tutulacağını gösteren hüküm de, bu anlayışı belirlemektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve bu kanunun uygulanmasını göstermek için çıkartılan, 4 Ekim 1926 tarihli ve 864 sayılı kanunun 43. maddesinde, mecellenin yürürlükten kaldırıldığı belirtilmiştir.

MECİDİYE

Sultan Abdülmecid zamanında, onun adına basılmış olan altın ve gümüş sikkelere verilen isimdir.

Genellikle 20 kuruşluk gümüş paralar bu adla anılır.

Abdülmecid tahta çıktıktan sonra, madeni paraların değiştirilmesini istemiş ve gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra yeni sikkeler 1844 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Çıkarılan mecidiyeler şunlardır: 500 kuruşluk (beşibirlik), 100 kuruşluk (yüzlük), 50 kuruşluk (ellilik). Bunlar altın paralardı. Ayrıca gümüşten 20 kuruşluk (1 mecidiye) ve bunun bozuklukları olarak da 10 kuruşluk (yarım mecidiye), 5 kuruşluk (çeyrek mecidiye) basıldı. 1847'de ise 250 kuruşluk altın mecidiyeler kesildi.

Altın ve gümüş mecidiyelerin bir yüzünde padişahın tuğrası ile tahta çıkışının hangi yılında basıldığı, öbür yüzünde de İstanbul'da basıldığını belirten bir yazı ile padişahın tahta çıkış tarihi olan 1255/1839 rakamı vardır. 20 kuruşluk gümüş mecidiyeler Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar kullanılmıştır.

MECLİS-İ MEBUSAN

Osmanlı Devleti'nde ilk defa 1876 Kanun-ı Esasi'sine göre kurulan milletvekilleri meclisi.

Hükumet organlarının kendi yetki ve görev alanları içerisinde çalışmasını belirten, kuvvetler ayrılığı ilkesine göre; bu güçler yasama, yargı ve yürütme başlıkları altında toplanmıştır. Yasama görevini üstlenen meclisler, 1876 Anayasa'sına göre Ayan ve Meclis-i Mebusan adı altında Osmanlı parlamentosunu oluşturmuşlardır.

Ayan Meclisi üyelerini, padişah tayin ederken Meclis-i Mebusan üyeleri, iki dereceli seçim sistemiyle seçilirlerdi.

1876 Kanun-ı Esasi'nin ilk şekli ve kısa süren uygulamasına göre Mebusan Meclisi, aksi kararlaştırmadıkça açık olarak görüşmeler yapabilen, kanun teklif ve görüşme yetkileri oldukça sınırlı bir meclisti. Mebusların kanun teklifi yetkileri kendi görev alanlarıyla sınırlıydı. Ayrıca görüşülecek kanun teklifleri için padişahtan izin almak gerekiyordu. Dört yıl için seçilen üyeler, her elli bin Osmanlı erkek vatandaş için bir kişi olmak üzere yüz otuz kişilik bir meclis teşkil etmişlerdir. Siyasi sebepler yüzünden ilk seçim, meclisin bir an önce toplanabilmesi için Talimat-ı muvakkate adı verilen geçici bir düzenlemeyle yapıldı. Meclis-i Mebusan yetki ve etki alanının sınırlı olmasına rağmen siyasi bakımdan önemli sayılabilecek işler yapmıştır.

Sultan II. Abdülhamid'in 1877 yılında Meclis-i Mebusan'ı dağıtmasıyla 30 yıldan fazla meclis toplanamamıştır. 1908 yılında Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe konmasıyla seçimler yapılmış ve Mebusan Meclisi yeniden çalışmaya başlamıştır.

MECLİS-İ VALA-YI AHKAM-I ADLİYE

II. Mahmud döneminde ıslahat hareketlerinin gerektirdiği yeni nizamnameleri hazırlamak, memurların muhakemesiyle meşgul olmak, gerek görülen devlet işlerinde oy vermek üzere 1837 yılında kurulan meclisin adıdır.

Tanzimat'tan sonra işlerin çoğalması sebebiyle "Meclis-i Ali-i Tanzimat" ve "Meclis-i Ahkam-ı Adliye" birleştirilerek yine "Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye" adı altında bir meclis oluşturulmuş ve bu meclis idare, tanzimat, adliye adlarıyla üç kısma ayrılmıştır. İdare kısmı mülki ve mali işlerle, tanzimat kısmı kanun ve nizamnamelerin tedkik ve düzenlenmesiyle, adliye kısmı da bazı davalarla meşgul olmuştur. 1867 tarihinde bu meclis tekrar "Divan-ı Ahkam-ı Adliye" ve "Şura-yı Devlet" olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

MEDRESE

Medrese ders çalışılan, ders okunan yer olup, sonraları genellikle camilerle birlikte bulunan tahsil müessesesi ve son olarak, bütün dereceleri ile Darü'l-fü-nun (Üniversite) yerinde kullanılmıştır.

İslam'da ilk medreseyi yapanın Nizamü'l-mülk ve ilk medresenin

"Medrese-i Nizamiye" olduğu söylenirse de, İslam aleminde ilk defa medrese yaptıran Nişabur hakimi Emir Nasr b. Sebüktekin'dir. Nişabur'da Medrese-i Nasıri'yi yaptırmıştır (1033).

Osmanlıların ilk devirlerinde medreseden başka okullar da vardı. Bu okullar genellikle camilere bitişik yapılır veya cami odalarından biri okul olarak kullanılırdı. Bu okullardan ilk eğitimi görenler daha fazla okumak isterlerse medreseye dahil olurlardı. Burayı bitirenler Müderrislik payesini alırlar ve devletin en yüksek makamlarına geçmek hak ve imkanını elde ederlerdi.

İlk Osmanlı medresesini, Orhan Gazi yaptırmıştır. Derece itibariyle Osmanlıların en önemli medreseleri İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi.

Medrese kuruluşunun en mükemmel bir organizasyon haline getirilmesi ise Fatih devrinde Mahmud Paşa eliyle Sahn-ı Seman'ın tesisinde yapılmıştır. Fatih Camii'nin iki yanında 4'er medreseden (Karadeniz ve Akdeniz) meydana gelen bu öğretim kurumunda üçer kişilik 152 hücre vardı. Tabhane, bimar-hane, kütüphane vb. kuruluşları yanında Sahn-ı Seman'a kaynaklık etmek üzere 600 öğrencilik 8 Medrese-Musıla-i Sahn-Tetimme hazırlık okulları da kurulmuştur.

Osmanlı medreselerinin olduğu kadar medrese tarihinin son ve en mükemmel örneğini, Kanuni Sultan Süleyman'ın kurduğu Süleymaniye vermiştir. Bu medresede devletin hekim, operatör, mühendis ve mimar gibi uzmanlık ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir darü'ş-şifa, dört matematik, bir darü'l-hadis ve bir de temel ilimler dönemi olmak üzere Musıla-i Süleymaniye adında, fakülte diyebileceğimiz sekiz medrese kurulmuştur. Bu organizasyona göre ülkede orta dereceli Dahil medreselerinin üstünde hukuk, ilahiyat ve edebiyat eğitimi yapan Sahn-ı Seman, Fatih, tıb ve matematik eğitimi yapan Süleymaniye ve bu seviyede olmak üzere yüksek dereceli iki öğretim kurumu bulunmakta idi.

Osmanlı medreslerinde öğretmenlerin rütbe ve ücretleri de sıkı bir bareme göre değerlendirilmiştir. Hariç, dahil ve altmışlı dereceleri öğretim üyelerinin ilk kademeleri olup, bunlar iptida ve hareket unvanlarıyla ikiye ayrılmakta, böylece altı derece teşkil etmekte idiler. Musıla-i Sahn ile Sahn-i Seman dereceleri yüksek öğrenim kademesinin başlangıcını teşkil ederdi. Müderrisler için en yüksek derece Musıla-i Süleymaniye ile başlar, Süleymaniye, Hamise-i Süleymaniye ve Darü'l-hadis'te son bulurdu. Bir medresede öğrenimini tamamlayarak mülazemet derecesini alan öğrenci ülkedeki hariç ve dahil medselerinde görev alabilirdi, İptidai altmışlı derecesi mülazımlık dönemini tamamlayan, tezini verdikten sonra Süleymaniye'den mezun olmuş, genç müderrise verilen bir rütbe idi ki, bundan sonra yapacağı çalışmalarla bu müderris en son Darü'l-hadis derecesini alır ve oradan eğitim ve öğretim sınıfından ayrılarak hakimlik sınıfına geçer yine kendi arasında derecelenen kadılıklardan birine tayin edilirdi.

Medrese öğrencileri öğrenimlerine göre, çömez, suhte (softa), danişmend, müderrisler ise mülazım, molla (Mevlay) Fakkaha, Alame, Kari, Muhaddir, Fakih gibi unvanlar taşırlardı.

Osmanlı medreselerinde okutulan dersler üç bölümde toplanabilir. Cüz'iyat yani, koltuk dersleri matematik, hendese ve felsefedir. Bu dersler medresede görülen kadro çöküntüsü ile birlikte XVI. yüzyılın sonlarında dini akidelere aykırılık gerekçesiyle kaldırılmıştır. Aliye dersleri, yani kelam, belagat (meani, bedi', beyan), mantık ve Arap nahv ve sarfı son zamanlara kadar devam etmiştir.

Dersler sabah ve ikindi namazlarından sonra yapılırdı. Medreselerin yeniden düzene konması ve ıslahı fikri ilk önce III. Selim devrinde ele alınmış, bir takım çalışmalar yapılmışsa da faydalı bir sonuç alınamamıştır.

1908 Meşrutiyeti ile birlikte yeni sistemle Medrese çatışır hale geldi. Hükumetle medrese arasında ilk çatışma, askerlik mükellefiyeti meselesinden çıkmıştır. Harbiye Nezareti ile Bab-ı Meşihat arasındaki münakaşa, medresedeki öğretimin akademik ölçüler bakımından değersizliğini ortaya koydu. 1909'da ise hükumetin tazyikiyle Medaris-i İslamiye ıslahat programı kabul edilmiştir. Sınıf sisteminin benimsenmesiyle ve tahsil süresinin 12 yıl olarak tespitiyle medrese, kendi kendine giremediği modern öğretim sistemi içine sokulmuş oldu. Yeni programa göre medreseye Türkçe sarf ve nahv, Türkçe belagat ve inşa, Farsça, matematik, geometri, tarih, coğrafya, kozmografya, fizik, kimya ve tabiat bilgisi gibi ilimler sokuldu. İlk defa Sahn-i Seman'da denenmesi kararlaştırılan bu program, 1910'da bütün medreselere uygulandı. 1912'de Milli Eğitim Bakanlığı'nın Darü'l-fünun'da (üniversite) Ulum-i aliye-i diniye enstitüsünü kurması, medreseyi zor bir duruma düşürdü. Medrese, hukuk alanından sonra din bilgisi öğretmenliğini de kaçırmak üzereyken ıslah-ı medaris nizamnamesini yürürlüğe koydu. Buna göre medrese, Tali kısm-ı evvel, Tali kısm-ı sani ve Ali olmak üzere dörder yıllık üç devreli 12 senelik bir eğitim sistemi haline geliyordu. Ali dönemden mezun olanlar, müderris unvanını alacaklardı. Ayrıca iki yıllık Medresetü'l-mütehassısin'de ihtisas yapanlar doktora seviyesinde bir dereceye ulaşacaklardı. Darül'l-hilafeti'l-aliyye medreseleri böylece düzene konarak, modern eğitim ve öğretim usul ve programları ile Tali kısm-ı sani derecesinde organize edilmişlerdi. Bunların yanında dört yıllık Medresetü'l-eimme ve'l-huteba dini hizmetlere eleman yetiştirilmek üzere öngörülmüş, daha sonra adı Medresetü'l-irşad olarak değiştirilmişti.

1908-1914 yılları arasında Şeyhülislam Hayri Efendi'nin gayretleriyle geliştirilen bu ıslahat programı, çok geç kalmıştı. Medresenin karşısında olmak üzere, II. Abdülhamid devrinden beri gittikçe gelişen ve yayılan modern öğretim ve eğitim kurumları, eski bir kuruluş olan Medrese'yi gereksiz hale getirmiş olduklarından, 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortadan kaldırlıdı.

MEHMED AĞA (MİMARBAŞI)

Osmanlı Devleti'nde ünlü mimarlardan.

Acemi Ocağı'ndan yetişmiştir. Mimarlığının yanında sedefkarlıkta da usta olduğundan "Sedefkar" lakabı ile de tanınır.

Mehmed Ağa, 1562'de Rumeli'den devşirilmiş ve bir süre Acemi Oğlanları kışlasında yetiştirildikten sonra 1567'de ulufeye kaydedilip Bostancılar Ocağı'na alınmıştır. Kısa bir süre sonra Has bahçe gulamları arasına katılan Mehmed Ağa, burada mimarlık, sedefkarlık ve musiki gibi konularda eğitilmiştir. Devrin ünlü sanatkarlarından Koca Mimar Sinan ile mimarbaşı Davud ve Dalgıç Ahmed Ağa ile Hasbahçe halifesi Sinan Ağa'nın, Mehmed Ağa üzerindeki etkileri büyüktür.

III. Murad'a takdim ettiği filavet iskemlesi, padişah tarafından çok beğenilince kapıcılık rütbesi verilmiş, 1588'de Ağa Babası Ocağı'nda görev almıştır. Bir ara Mısır'da görevli iken Arabistan'ın bütün şehirlerini gezmiş, İstanbul'a döndükten sonra Tuna boyundaki kalelerin teftişinde görevlendirilmiştir. Bu görevdeki başarısı üzerine Koca Mimar Sinan kendisinden padişaha bir ok kabı yapmasını istemiş ve çok beğenilince İstanbul kadılığı muhzir başılığına getirilmiştir. Daha sonra Kapıkulu süvarileri arasına katılan Mehmed Ağa, Hüsrev Paşa'ya intisap etmiştir. Paşa'nın Diyarbakır ve Şam beylerbeyiliklerinde, onun yardımcısı olarak görev almıştır. 1597'de İstanbul'un su yollarının bakımı ile görevlendirilip, uzun süre su nazırlığında bulunmuştur.

1606'da Hassa mimarbaşılığa atanan Mehmed Ağa, Bursa'da Sultan Murad Vakfı'nın bazı binalarını, İstanbul'daki İbrahim Paşa Sarayı'nı, Topkapı Sarayı'nda, Erderun Camii yanındaki köşkü tamir etmiştir. 1610 yılında Harem-i Şerif’in onarım işini üzerine almıştır. Ayrıca Sunullah Efendi'nin isteği ve I. Ahmed'in emri ile üstadı Koca Sinan'ın hazırladığı tamir projeleri ve Kabe'nin onarımı için gerekli planları düzenlemiş; Kabe'nin tamirini gerçekleştirmiştir.

Diğer önemli bir eseri ise 1617'de biten Sultanahmed Camii'dir.

MEHMED ALİ PAŞA (KAVALALI) (1770-1848)

Osmanlı devlet adamı.

1852 yılına kadar Mısır'da hükümdar olan hanedanın kurucusu.

Kavala ayanı Hüseyin Ağa'nın yeğeni ve Derbent ağası İbrahim Ağa'nın oğludur. Babasının genç yaşta ölümü üzerine, amcası Kavala mütesellimi Tosun Ağa tarafından büyütüldü. Öğrenim görmeyen Mehmed Ali Paşa, bir Fransız tütün tüccarının yanında çalışmaya başladı. Daha sonra girdiği Kavala gönüllü birliğiyle Napoleon'un Mısır'ı işgaline karşı savaşmaya gönderildi. Üstün zekası ve çalışkanlığıyla dikkati çeken Mehmed Ali Paşa, bağlı olduğu birliğin kumandanlığına getirildi. Fransızların Mısır'dan çıkartılması üzerine, vali tayin edilen Hüsrev Paşa, Kölemen beylerinin ayaklanması karşısında azledildi. Yerine getirilen Tahir ve Cezayirli Ali paşalar da aynı akıbetle valilikten alındılar. Mısır valiliğinde gözü olan Mehmed Ali Paşa, el altından Kölemenleri, Arnavut başıbozuklarını valilere karşı kışkırtıyordu.

Fiilen Mısır'daki yönetime el koymuş bulunan Mehmed Ali Paşa, İstanbul'daki tanıdıklarını da araya koyarak, resmen Mısır Valiliği'ne getirildi (1805). Bundan sonra Avrupa'dan getirttiği uzman öğretmenlerle Mısır'da güçlü bir ordu kurdurdu. Harp ve tıp okulları açtırttı. Kurdurduğu tercüme heyetleriyle Avrupa kültürünün Mısır'da yayılmasını sağladı. Daha sonra Vahhabilerin ele geçirdiği Hicaz üzerine yürüdü (1812). Mekke, Medine, Cidde ve Taif'i geri aldı. Oğlu İbrahim Paşa'yı burada bırakarak geri döndü (1819). Bu başarısı üzerine oğlu İbrahim Paşa, Hicaz ve Habeş valiliklerine getirildi. Diğer oğlu İsmail Paşa vasıtasıyla Sudan'ı ele geçirdi (1821).

Bu arada çıkan Mora ayaklanması üzerine Osmanlı Devleti Mehmed Ali Paşa'dan yardım istedi. Oğlu İbrahim Paşa'yı bir donanmayla Mora'ya gönderdi. Navarin baskını üzerine geri dönen İbrahim Paşa, burada gösterdiği yararlılıklar karşısında Suriye valiliğini istedi. Osmanlı hükumeti, Mısır'ın genişleme siyaseti izlediğini anlayarak Suriye'yi Paşa'ya vermekten kaçındı. Mehmed Ali Paşa bunun üzerine uzun zamandan beri düşündüğü fakat uygulamak için fırsat beklediği tasarıyı gerçekleştirmeye karar verdi. Akka Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki anlaşmazlığı bahane ederek, oğlu ibrahim Paşa'yı Suriye üzerine gönderdi. İbrahim Paşa, Yafa, Gazze, Hayfa'yı işgal ederek Akka Kalesi'ni düşürdü. Osmanlı Devleti tarafından asi ilan edilen Paşa üzerine, Hüseyin Ağa komutasmda bir ordu gönderildi. Bu orduyu bozguna uğratan İbrahim Paşa (1831), Adana ve Antakya'yı da ele geçirdi. Anadolu, böylece Mısır Hıdivi Mehmed Ali Paşa'ya açılmış oldu. Sultan II. Mahmud'un Reşid Mehmed Paşa komutasında gönderdiği ikinci bir orduyu Konya'da yenen İbrahim Paşa, Kütahya'ya kadar ilerledi. Fransa'nın araya girmesiyle Osmanlı Devleti'yle bir anlaşma imzalandı (1833).

Bu antlaşmaya göre Mısır ve Adana valilikleri İbrahim Paşa'ya verildi. Sultan n. Mahmud, 1839 senesinde Çerkez Hafız Mehmed Paşa komutasındaki bir kuvveti Mısır üzerine gönderdi. Ancak bu orduyu da Nizip'te yenen Mehmed Ali Paşa 1841'e kadar Osmanlı Devleti'yle aralarındaki meseleyi halledemedi. Söz konusu tarihte Sultan Abdülmecid tarafından çıkartılan irade-i seniye ile Mısır Mehmed Ali Paşa'ya verildi. Paşa öldüğünde yönetim oğullarına geçecekti. Yapılan barıştan sonra İstanbul'a gelen Mehmed Ali Paşa (1845) Abdülmecid tarafından kabul edildi.

Kısa süre sonra ölen oğlu İbrahim Paşa'nın arkasından fazla yaşamayarak Mehmed Ali Paşa da öldü. Cenazesi Kahire'deki türbesine gömüldü (1848).

MEHMED I. (ÇELEBİ) (1379-1421)

Osmanlı Hanedanı'ndan beşinci padişah.

I. Bayezid (Yıldınm) ile Germiyan Beyi Süleyman Şah'in kızı Sultan Hatun'un oğludur. Bursa'da doğdu. Çelebi Mehmed, savaşçı bir kişiliğe sahipti. Genç yaşta Amasya Sancak Beyliği'ne tayin edildi (1391). I. Bayezid ile Timur arasında yapılan Ankara Savaşı 'nda (1402), Osmanlı ordusunun ihtiyat kuvvetleri komutanlığında bulunmuştu. Savaşın kaybedilmesi üzerine zorlukla Amasya tarafına kaçmak istemiş, fakat Sinop hükümdarı Candaroğlu İsfendiyar Bey'in kızkardeşinin oğlu Yahya Bey tarafından yolu kesilmiş ise de, Çelebi Mehmed bunu mağlup ederek Bolu tarafına çekilmiştir. Çelebi Mehmed, burada adamları vasıtasıyla savaştan sonraki durumu öğrendikten sonra Bursa tarafına gitmek istedi ise de, maiyetindeki beyler, bu hareketin tehlikeli olduğunu söylediklerinden ve o sırada Amasya'dan gelen bir heyetin de kendisini davet etmeleri üzerine Amasya'ya gitti. Amasya, Timur'un maiyetinde bulunmuş olan Kara Devletşah'a verilmişti. Halk, bunu istemediği için Çelebi Mehmed'i davet etmişlerdi.

Çelebi Mehmed, yanında yaklaşık 1000 kişilik bir kuvvet bulunan Devletşah'ı bir baskın ile öldürerek Amasya'ya girdi (1403). Bu ilk başarıdan sonra, Canik ve havalisi Türkmen beylerinden Kubadoğlu Ali Bey'in Niksar'ı kuşattığını haber alınca o tarafa giderek Ali Bey'i yendikten başka Kubadoğlu'na ait bir kaleyi de zaptetti. Tokat bölgesinde kuvvetli bir Türkmen beyi olan İnaloğlu İbrahim Bey, Çelebi Mehmed'i tehdit etmeye başladı. Bunun üzerine Çelebi Mehmed, ani bir baskın yaparak İnaloğlu'nu mağlup etti ve ülkesine hakim oldu. Daha sonra Sivas'ta idareyi eline almış olan Kadı Burhaneddin Ahmed'in damadı Hacı Bey oğlu Mezid Bey de üzerine gönderilen Bayezid Paşa kuvvetleri tarafından mağlup edildi. Böylece Çelebi Mehmed Sivas, Tokat, Amasya mıntıkasına tamamen hakim oldu (1403).

Bu tarihte Timur, henüz Anadolu'da bulunuyordu. Çelebi Mehmed'in faaliyetini haber alan Timur, ona, hem henüz hayatta olan babası, hem de kendi tarafından bir mektup gönderdi. Çelebi Mehmed bu mektup üzerine, durumu etraflıca anlatması için hocası Sufi Bayezid'i Timur'a elçi olarak gönderdi. Timur, Çelebi Mehmed'in mazeretlerini kabul ederek kendisine elindeki mıntıkanın hükümdarlığını verdi. Al damgalı berat ile hükümdarlık alameti olarak taç, kemer ve bir hırka da gönderdi. Çelebi Mehmed, bu suretle Timur'un hakimiyetini kabul edip, daha sonra Timur ile müşterek sikke bastırdı.

Timur'un Anadolu'yu terketmesinden sonra Mehmed Çelebi, Bursa'yı Musa Çelebi'den alan İsa Çelebi'ye, Anadolu'nun aralarında taksim edilmesini teklif etti. İsa Çelebi ise, en büyük kardeş olduğunu ileri sürerek bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Çelebi Mehmed ile İsa Çelebi arasında savaş başladı. Bursa'nın Ulubad mevkiinde yapılan savaşta İsa'yı mağlup etti ve Bursa'ya girdi. Bursa'da hükümdarlığını ilan eden Çelebi Mehmed, burada da Timur ile müşterek olarak sikke kestirdi (1404).

Bundan sonra, babası I. Bayezid'in cenazesini Germiyanoğlu Yakup Bey'in yanından getirterek Bursa'da Ulucami yanına defnettirdi.

İsa Çelebi ise, Yalova yolu ile kaçarak Bizans İmparatoru'na sığındı. İsa Çelebi'nin kaçmasından sonra Çelebi Mehmed, Anadolu'da yalnız başına kalmıştı.

Çelebi Mehmed'in Anadolu'da kuvvetlenmesinden endişe eden Emir Süleyman, Anadolu'ya geçerek Bursa'ya geldi. Çelebi Mehmed ise, Emir Süleyman'a karşı koymayarak Amasya'ya çekildi. Emir Süleyman'ın Ankara'yı da ele geçirmesi üzerine Çelebi Mehmed'in nüfuz sahası daraldı (1405).

Çelebi Mehmed, dört yıldan beri Anadolu'da bulunan Emir Süleyman'ı Rumeli tarafına geçmeye zorlamak için, Karamanoğlu'nun yanında bulunan küçük kardeşi Musa Çelebi'yi getirtti. Musa Çelebi, başarı sağladığı takdirde kendisine bağlı kalacağını ve onun adına para bastırıp hutbe okutacağına dair yeminli teminat verdi. Musa Çelebi Sinop'tan bir gemiye binerek Eflak tarafına geçti (1409). Musa Çelebi'nin Rumeli'ye gittiğini haber alan Emir Süleyman, acele olarak Rumeli'ye geçti. Bunun üzerine Çelebi Mehmed Bursa'ya geldi. Musa Çelebi ise, Rumeli'ye hakim olduktan sonra, Çelebi Mehmed'e verdiği sözü tutmayarak orada hükümdarlığını ilan etti (1410). Çelebi Mehmed ise, Anadolu'ya hakim olmak için Musa Çelebi'nin hükümdarlığını kabul etmek zorunda kaldı.

Musa Çelebi, Rumeli'de durumunu kuvvetlendirdikten sonra İstanbul'u kuşattı (1411). Telaşa düşen İmparator Manuel, Çelebi Mehmed'i Rumeli'ye geçmek üzere davet etti. Daveti kabul eden Çelebi Mehmed, gönderilen Bizans gemileriyle ve 15.000 kişilik bir kuvvetle Anadolu Kavağı tarafından Rumeli yakasına geçti. Gelişinin dördüncü günü Çatalca havalisindeki İnceğiz mevkiinde Musa Çelebi ile savaştı ise de yenilerek Bursa'ya döndü. 1412 yılında ikinci

defa Rumeli'ye geçti. İstanbul'a yakın bir mahalde yaptığı savaşta da başarı sağlayamadı. Çelebi Mehmed, üçüncü defa tekrar Rumeli'ye geçti. İstanbul'a yakın bir mahalde yaptığı savaşta da başarı sağlayamadı. Vize civarındaki savaşta Musa Çelebi'nın komutanı Kara Halil'i mağlûp etti (1413). Böylece Musa Çelebi kuvvetlerinin bir kısmı Çelebi Mehmed tarafına geçti. Çelebi Mehmed Edirne'ye girdi. Fakat şehir teslim olmadı. Halk, kim galip gelirse şehri ona teslim edeceklerini söyledi. Çelebi Mehmed halkın bu düşüncesini kabul etti ve Zağra taraflarına yürüyüşe geçti. Filibe civarında Musa Çelebi'ye yetişti ise de, hemen savaşa girmedi. Niş tarafına gitti ve sonra Tuna'ya doğru çekilmekte olan Musa Çelebi'nin üzerine yürüdü. Samakov civarındaki Çamurlu- Derbent mevkiinde savaş başladı. Musa Çelebi kuvvetleri bozguna uğradı. Yaralı olduğu halde kaçmaya çalışan Musa Çelebi, atı ile birlikte çeltik arkına düştü. Kendisini takip edenler tarafından yakalanarak boğuldu ve cesedi Bursa'ya nakledilip babasının mezarı yanına gömüldü.

Çelebi Mehmed, Edirne’de. bütün Osmanlı Devleti'nin hükümdarı olduğunu ilan etti. Tahta çıktığı zaman henüz 26 yaşında idi. Musa Çelebi ile Rumeli'de savaşırken, Karamanoğlu Mehmed Bey'in Bursa'yı kuşattığını haber alan Çelebi Mehmed, Anadolu'ya geçerek Mehmed Bey'in saldırısını püskürttü; Konya havalisine kadar olan toprakları hakimiyeti altına aldı. Daha sonra Eflak'ı vergiye bağlamak gibi bir başarıyla sonuçlanan yeni bir Rumeli seferi düzenledi. Kuzey Anadolu'da ise Samsun bölgesine kadar hakimiyetini genişleten askeri ve politik teşebbüslerde bulundu. Timur'un ölmesi bu başarıları kolaylaştırmış, Anadolu birliğinin yeniden sağlanması yolundaki engelleri birer birer ortadan kaldırmıştır.

Daha sonra, devrin alimlerinden Şeyh Bedreddin'in yetiştirdiği müridlerden Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in düzenledikleri ayaklanmayı Manisa havalisinde bastırarak, hareketin liderleriyle birlikte ayaklanmaya katılanları öldürttü.

Bu çarpışmadan sonra da, Ankara Savaşı ile ortadan kaybolan kardeşlerinden Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa), saltanatın kendisine ait olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Şehzade, kendisini destekleyen Rumeli beylerinin hazırladıkları ordunun başında Selanik dolaylarında harekete geçmişti. Mustafa Çelebi, Tesalya ve Selanik'e yakın yerlerde faaliyete başlamış ise de, Çelebi Mehmed'in süratle yetişmesi üzerine mağlup olarak Selanik Kalesi'ne iltica etmiştir.

Çelebi Mehmed Edirne'de ölmüş, oğlu II. Murad tahta çıktıktan sonra cenazesi Bursa'ya gönderilmiştir. Ölümünden önce yaptırdığı Yeşil Türbe'de gömülüdür.

I. Mehmed Bursa'da cami, medrese ve imaret ile kendisine ait türbe yapılmasını emretmiş (1414), cami 1419 yılında tamamlanmış, türbesi ise 1421 yılında bitirilmiştir.

MEHMED II. (FATİH) (1432-1481)

Osmanlı Hanedanı'ndan yedinci padişah.

Edirne'de doğdu. Babası II. Murad, annesi Hüma Hatun'dur. II. Mehmed'in köklü bir öğretim gördüğü, Türkçe'den başka Arapça, Farsça, Yunanca ve Islavca'yı çok iyi bildiği kesindir. Ayrıca edebiyat, din, coğrafya ve matematik gibi diğer ilim dallarıyla da geniş ölçüde ilgilenmiş, özellikle edebiyat, en sevdiği konular arasında yer almıştır.

Şiirlerinde Avni mahlasını kullanmıştır.

II. Murad, oğlunun öğrenimine önem vermiş, devrinin en seçkin bilginlerini bu iş için görevlendirmiştir. Öğretmenleri; Molla Gürani, Hocazade, Molla İlyas, Sıraceddin Halebi, Molla Abdülkadir, Hasan Samsuni, Molla Hayreddin gibi alimlerdi.

II. Mehmed, 1443'de iki lalası ile Kasabzade Mahmud ve Abdullah beyler beraberinde olduğu halde Edirne'den Manisa'ya vali olarak gönderilmiştir. 1444 yılında tahttan çekilmeyi tasarlayan II. Murad, Manisa valisi olan oğlunu Edirne'ye yanına getirtmiştir. Aynı yıl 12 Haziranda Lehistan-Macaristan Kralı III. Wladislaw, Sırp despotu ve Hunyadi Yonoş'un elçileriyle yapılan antlaşma (Segedin Antlaşması) esnasında Mehmed de hazır bulunmuştur.

Ondan sonra Anadolu'ya geçen II. Murad, Mihaliç'te (Karacabey) Kapıkulu ve paşaların önünde tahtını oğluna bıraktığını resmen açıklamıştır (Ağustos 1444). Kendisi de Bursa civarında ibadetle meşgul olmak için inzivaya çekilmiştir.

II. Murad, gerek Batı'da, gerek Doğu da yaptığı antlaşmalarla Osmanlı Devleti'ne güven sağladığı düşüncesiyle, sağlığında oğlunun tahta çıktığını görmek istemiştir. Fakat, devletin başında, 12 yaşında tecrübesiz bir gencin bulunması, içerde ve dışarda fırsat kollayanları hemen faaliyete geçirmiştir. II. Murad'ın tahtını oğluna bırakması üzerine olaylar hızla gelişmiştir. Bu sırada Arnavutluk'un elden çıkma tehlikesi başgöstermiş, Mora despotu Konstantin, Osmanlı topraklarına hücum etmiş ve Balkanlarda ise Osmanlı nüfuzu çok zayıflamıştır. Anadolu'da Karamanoğlu'na Beyşehir, Akşehir, Seydişehir ve Otlukhisar terkedilmiştir. Haçlı ordusu 18-22 Eylülde Tuna Nehri'ni aşmıştır. Bir Haçlı donanması, Anadolu'dan gelecek olan kuvvetlere engel olmak için Boğazları tutmuştur. Osmanlı Devleti, Ankara Savaşı'ndan sonra bu kadar büyük bir tehlike ile karşılaşmamıştır.

Bu durum karşısında Çandarlı ve arkadaşları, II. Murad'ı tekrar iş başına getirmekten başka çare olmadığını düşündüler; Bursa'ya, II. Murad'a Kasabzade Mehmed Bey'i gönderdiler. Mehmed Bey'in ısrarı üzerine II. Murad, Edirne'ye geldi. Şehre girmeyerek civarda konakladı. Bu sırada Balkan geçitlerinin tutulduğunu gören düşman, Kuzey Bulgaristan'ı, çiğneyerek Şumnu'dan Varna'ya doğru ilerliyordu. Edirne tehlikede idi. Haçlı ordusu Varna üzerine saldırıya geçmişti. Bu durum karşısında II. Mehmed, babasının tekrar tahta çıkmasını isteyen devlet erkanına uymak zorunda kaldı.

II. Mehmed, dört yıldan fazla bir süre devam eden bu dönemde, sorumluluğunu taşıdığı resmi işlerin yanısıra Arapça ve Farsça bilgisini arttırmıştı. Bu arada, babası ile II. Kosova Savaşı'na da katıldı (17 Ekim 1448).

II. Mehmed, babasının yanında İkinci Arnavutluk Seferi'ne de katılmışsa da, Akçahisar önünde başarısızlığa uğranılmıştır.

Bundan sonra II. Mehmed, Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatunla evlendirilmiştir. Evlendikten sonra Manisa'ya giden II. Mehmed'e, bir süre sonra Çandarlı'dan gizli bir mektupla babasının öldüğü bildirildi. II. Mehmed, bunun üzerine hemen Edirne'ye hareket etti. Yolda, yeniçerilerin ayaklandıkları haberini almıştı. Çandarlı'nın şahsi gayreti ile bu ayaklanma önlendi.

Edirne'ye gelen II. Mehmed, 18 Şubat 1451'de henüz 19 yaşında olduğu halde Osmanlı tahtına çıkmıştır. Bu sırada siyasi durum da düzelmişti. II. Murad zamanında Mora, Arnavutluk ve Kosova zaferleri, Eflak'ın durumunun düzelmesi, Osmanlıların Balkanlar'da hakim duruma gelmesi, Haçlıların cesaretlerini kırmıştı.

II. Mehmed'in tahta çıktığı ilk günlerde düşmanları, Osmanlı Devleti'ni yıkmak zamanının geldiğini sanarak harekete geçmişlerdi. Anadolu'da Karamanoğlu İbrahim Bey, Hamideli'de bazı kaleleri ele geçirmiş, Germiyan, Aydın ve Menteşe'de de Osmanlı aleyhinde hareketlere girişilmişti. Bu durum karşısında II. Mehmed, Çandarlı'yı görevinde bırakmış, Şehabeddin Paşa'yı ikinci vezir yapmış, Sarıca ile Zağanos paşaları divana almıştı. İshak Paşa'yı da Anadolu beylerbeyiliğine tayin etmişti. Ayrıca, babası zamanında Sırplar ve Bizanslılarla yapılan antlaşmaları onaylamıştı. Öte yandan Arabistan ticareti bakımından önemi büyük olan Alaiye (Alanya) Kalesi'ni Karamanoğlu'na bırakmıştı.

II. Mehmed'in Yeniçeri Ocağı'nda giriştiği ıslahattan sonra, en önemli konu İstanbul'un fethedilmesi idi. Bu tarihi kararını verdiği zaman, gerekli tedbirleri almak için harekete geçmişti. Önce Boğazkesen Hisarı'nı (Rumeli Hisarı) yaptırmış, böylece Karadeniz'den gelmesi muhtemel yardımcı kuvvetleri engellemeyi garantilemişti. Bütün kışı Edirne'de geçiren II. Mehmed, İstanbul'un fethi için önemli saydığı Karadeniz kıyısı çevresinde bulunan yerlerde İstanbul çevresindeki önemli noktaları ele geçirdi.

II. Mehmed, 29 Mayıs 1453 günü İstanbul'un fethi ile sonuçlanacak olan tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra ordusuyla birlikte Edirne'den İstanbul'a doğru yola çıktı.

Sultan Fatih Mehmed, öğleye doğru devlet erkanıyla birlikte muhteşem bir alay halinde atlı olarak Topkapı'dan şehre girmiş ve doğruca Ayasofya'ya gitmişti. Fatih unvanını kazanmış olan padişah, yanında bulunan bir müezzine ezan okutmuş, ikindi namazını Ayasofya'da kılmıştı.

İstanbul'u fethetmekle Bizans İmparatorluğu'nun tarihe karışmasını sağlayan Fatih, Osmanlılar için büyük bir tehlikeyi ortadan kaldırmıştır.

Fatih, Hıristiyan halka ve Bizans asillerine karsı çok iyi muamelede bulunmuştu. Asil aileleri fidye karşılğı serbest bırakmakla beraber Hıristiyan topluluğuna dini yönden bazı imtiyazlar tanımıştır. Bu cümleden olarak kendilerine ibadetlerini serbestçe yapmaları, dini bayramlarında Fener Kapısı'nın üç gün açık bırakılması gibi haklar verilmişti. Fetihten hemen sonra Hıristiyan topluluğunun isteği üzerine Georgios Skholarios'u ruhani başkanlığa seçmiştir. Onu, II. Gennadios olarak makamına oturtmuştu (6 Ocak 1454).

Sultan Fatih Mehmed, İstanbul'u fethettikten bir süre sonra Doğu'da Karamanlılar, İsfendiyaroğulları, Trabzon Rum beyleri ve Akkoyunlularla yaptığı savaşlarda Osmanlı Devleti'nin sınırlarını Toroslar'a ve Fırat nehri boylarına kadar genişletti. Batı'da ise Sırbistan, Mora, Eflak ve Boğdan, Bosna- Hersek, Arnavutluk ülkelerini Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına aldı. Öte yandan Kırım'ı eyalet durumuna getirdi.

Sultan Fatih Mehmed, askeri alandaki bu başarılarının yanısıra, devlet teşkilatını zamanın şartlarına göre sağlamlaştıracak tedbirlerle yeni bir düzene sokmuş; padişahlığı devrinde de güzel sanatlar, mimarlık, savaş endüstrisi, mühendislik gibi bilim ve teknik alanlarında Osmanlı kültürünün ilk gelişmelerini yaratacak çalışmalara fırsatlar hazırlamıştır. Bilginleri ve sanatçıları koruduğu gibi, Doğulu ve Batılı sanatçılarla ilişki kurmuştur. Mesela İtalyan Ressamı Gentile Bellini'yi İstanbul'a getirtip portresini yaptırmıştır. Dini taassuptan uzak bir dünya görüşüne sahip olduğu için, İstanbul gibi, bin yıldan fazla süren bir imparatorluk başkentinde, milletlerin bir arada yaşamasını kolaylaştıran hukuk ve adalet ilkelerine uygun bir düzenin kurulmasını sağlamıştır. Doğu Hıristiyan dünyasının din temsilcisi sayılan İstanbul patriğine saygı göstermiş; Ortodoks kilisesi teşkilatına dokunmayarak, patriğe, Osmanlı vezirlerine verilen hukuki hakları tanımıştır. Rum azınlığının siyasi ve hukuki haklarının korunması yolunda da patrikhanenin ve ona bağlı bulunan Rum meclisinin geniş yetkileri devam ettirilmiştir. İllerdeki piskoposlar da aynı hukuk şartları içinde teminat altında kalmışlardır.

Sultan Fatih Mehmed'in devlet teşkilatı anlayışındaki ileri görüşlerini gösteren önemli teşebbüslerinden biri, idare alanında bir kanunlaşmayı öngören Kanunnamesi'dir. Oldukça sade bir dille kaleme alınan bu Kanunname'de sadrazam ve şeyhülislamdan başlayarak devlet memurlarının görevleri belirlenmiş, I. Osman zamanından itibaren gelen kanunlar tesbit edilmiştir.

Fatih, saray hayatında ölçülü, devlet teşkilatında görev alanlar önünde saygılı idi.

Sultan Fatih Mehmed, Gebze mıntıkasında Hünkar Çayırı'nda vefat etmiştir (1481). Mezarı, İstanbul'da Fatih Camii avlusundaki türbesindedir.

MEHMED III. (1566-1603)

Osmanlı Hanedanı'ndan on üçüncü padişah.

Babası III. Murad, annesi Safiye Sultan'dır. Manisa'da doğdu. Babası III. Murad'ın cülusuna (1574) kadar Manisa'da yetişen şehzade Mehmed, bu tarihte ailesiyle birlikte İstanbul'a gelmiştir. İlk hocası Manisalı İbrahim Cafer Efendi'dir. Onun ölümünden sonra sırasıyla şehzade öğretmenliğine getirilen Haydar Efendi, lalası Ali Bey, defterdarı Husam Beyzade, nişancı Mekkeli Çavuş (Lala Mehmed Paşa), reisülküttab Abdurrahman Çelebi ve diğer adamlarıyla birlikte Manisa Sancağı'na gönderildi (5 Aralık 1583).

Babasının ölüm haberi üzerine Manisa'dan ayrılarak İstanbul'a geldi (27 Ocak 1595). Aynı gün tahta çıktı. Babasının cenaze töreninin hemen ardından 19 kardeşini idam ettirdi.

Bu sırada en önemli ve halledilmesi gereken mesele; iki yıldan beri devam eden Avusturya savaşlarının, Tuna beyliklerinin (Erdel- Eflak- Boğdan) ayaklanmaları ile, daha fazla yayılması ve önem kazanması olmuştu. Gerçekten o sıralarda, imparatorun telkini ve tesiri ile, Erdel- Eflak- Boğdan arasında, Osmanlı Devleti aleyhine bir ittifak yapılmış ve Eflak Voyvodası Mihal (Mihai Viteazul) da Tuna memleketlerine saldırmıştı. Voyvoda'nın Rusçuk kasabası ve civarında katliama giriştiği haber alınınca, Ferhad Paşa komutasında bir ordunun sevkedilmesi kararlaştırıldı {27 Nisan 1595). Ancak, sadrazam yola çıkmadan önce başlayan sipahi ayaklanması üzerine Ferhad Paşa azledildi (8 Temmuz 1595). Sadrazamlığa Koca Sinan Paşa tayin edildi. Yeni sadrazamın Eflak seferi, başlangıçta bazı başarılar sağlamakla beraber yenilgi ile sonuçlandı. Avusturya cephesindeki harekat da Osmanlılar aleyhine gelişmekte idi. Bu cephedeki komutan Sinan Paşazade Mehmed Paşa'nın tedbirsizliği Estergon ve Vişegrad kalelerinin düşmesine sebep oldu (1595). Bunun üzerine sadrazam Sinan Paşa azledildi. Yerine Lala Mehmed Paşa tayin edildi (19 Kasım 1595).

Mehmed Paşa'nın kısa bir süre sonra ölümü ile boşalan sadrazamlığa, yeniden Koca Sinan Paşa getirildi. Koca Sinan Paşa, bir sadrazamın yalnız olarak sefere çıkmasının sakıncalı olacağını savunarak padişahın da sefere çıkmasını sağladı. Fakat, Koca Sinan Paşa'nın ölümü (4 Nisan 1596) üzerine bu sefer, İbrahim Paşa'nın sadrazamlığında gerçekleşti. Zaferle sonuçlanan bu seferden sonra, devlet erkanı arasında bazı değişiklikler yapan III. Mehmed, İstanbul'a döndü (26 aralık 1596).

Belgrad muhafızı Sokullu Hasan Paşa Vidin muhafızlığına, Satırcı Mehmed Paşa da serdarlığa tayin edildi. Serdar Mehmed Paşa Tata Kalesi'ni zaptetti (1597) ise de, Vac Kalesi'ni ele geçiremedi. Başarısızlığının sorumluluğunu sefere katılmayan Kırım Hanı'na yüklemeye çalıştı. Fakat bu suçlama, görevinden alınmasını önleyemedi.

İbrahim Paşa, yeniden sadrazamlığa getirildi. İbrahim Paşa, Kırım Hanı Fethi Giray'ı azlederek yerine Gazi Giray'ı tayin etti. Bir süre sonra III. Mehmed, İbrahim Paşa'yı görevinden alarak yerine Hadım Hasan Paşa'yı getirdi. Hadım Hasan Paşa da, altı ay sonra sadrazamlıktan azledilerek yerine Cerrah Mehmed Paşa getirildi.

Mehmed Paşa ilk iş olarak Varad'ı kuşattı. Buha karşılık olarak Avusturyalılar da Budin'i kuşattılar. Bu sırada Tuna kıyılarının muhafazasıyla görevli olan Hafız Ahmed Paşa, Niğbolu'da düşmana yenildi (1598). Keza bu sırada Kanije Kalesi civanında da yer yer çarpışmalar oluyordu. Bu başarısızlıkların sonucu olarak III. Mehmed, Cerrah Mehmed Paşa'yı görevinden ayırdı. Yerine İbrahim Paşa -üçüncü defa olarak- sadrazamlığa getirildi. İbrahim Paşa, yıkılmış olan kaleleri onarttı (1599). Batı'da savaşın durakladığı, Avusturyalılarla barış teşebbüsünde bulunulacağı bir sırada, Kabil hakimi Gürcü Simon Han ayaklanarak Küri Kalesi'ni kuşattı. Ayaklanmayı bastırmak üzere Tebriz Muhafızı Cafer Paşa görevlendirildi. Cafer Paşa, kısa sürede olayı bastırarak elebaşılarını İstanbul'a gönderdi.

Aynı yıllarda meydana çıkan önemli olaylardan biri de Anadolu'daki Celali ayaklanmalarıydı. İsyancılardan Karayazıcı'ya Amasya sancak beyliği verilerek devlete bağlılığı sağlandı.

1599/1600 kışını Belgrad'da geçiren İbrahim Paşa, İstanbul'dan gelen yeni kuvvetlerle birlikte Zemrin sahrasında orduyu topladı. Estergon Kalesi'ni fethetmek üzere kuzeye hareket etti (1600 yılı Ağustos başı). Bu sırada Baranyavar Palangası, düşman tarafından yakılmış, bunun üzerine Peçuy'da bulunan Tiryaki Hasan Paşa, yanındaki kuvvetlerle düşmana saldırarak mağlup etmiştir.

Ösek köprüsü civarında serdarla buluşan Tiryaki Hasan Paşa ordunun, Estergon Kalesi'nden önce Kanije Kalesi'nin fethine sevkedilmesini kararlaştırdılar. Budin'i muhafaza ile görevli Rumeli beylerbeyi Lala Mehmed Paşa da Kanije kuşatmasında kullanılmak üzere 5 top ile Papa Kalesi'nden kurtulan Fransızları yanına alarak orduya katıldı. Kanije kuşatması başladı. 44 gün devam eden mücadeleden sonra Avusturyalılar teslim alındı (23 Kasım 1600).

Kanije, bir beylerbeylik, Peçuy, Zigetvar, Ösek ve Siklos sancakları arpalık olarak Tiryaki Hasan Paşa'ya verildi. İbrahim Paşa da, kışı geçirmek üzere Belgrad'a döndü.

İbrahim Paşa'nın Belgrad'da ölümü üzerine (15 Temmuz 1601) sadrazamlığa, Yemişçi Hasan Paşa tayin edildi.

Hasan Paşa, Budin'e doğru yürüdüğü sırada, Avusturya ordusu Kanije Kalesi'ni kuşatmıştı. Avusturyalılarla kalede yapılan savaş sonunda düşman yenilgiye uğratılarak kale kurtarıldı. 1601 yılında Erdel- Eflak- Boğdan'da yeniden karışıklıkların çıkması üzerine Osmanlı Devleti savaş hazırlığına başladı. Yemişçi Hasan Paşa, Belgrad'ı kuşattı ve 31 gün kuşatmadan sonra geri almayı başardı (Ağustos 1602).

Celali ayaklanmalarının en çok yayıldığı bir sırada, 1603 yılı başından itibaren İstanbul'da da karışıklıklar başgösterdi. Sipahilerin şikayeti üzerine Saatçi Hasan Paşa kaymakamlıktan azledildi. Bu sırada Belgrad'da bulunan Yemişçi Hasan Paşa İstanbul'a döndü. Ayaklananlar, Yemişçi Hasan Paşa'nın asılmasını istiyorlardı. Padişah, bu isteği önceden reddetti ise de sonunda Yemişçi Hasan Paşa azledilerek asıldı (16 Ekim 1603). Yerine Kasım Paşa sadrazam tayin edildi.

Bu yıl içerisinde İran'la, 1590 yılında İstanbul'da yapılmış olan antlaşma hükümleri bozuldu. Tebriz'de çıkan olaylar yüzünden Osmanlı- İran savaşı başladı. Bu savaşta, Osmanlılar yenildiler (21 Ekim 1603). Tebriz, İranlıların eline geçti.

Bu sırada III. Mehmed vefat etti (22 Aralık 1603).

MEHMED IV. (AVCI) (1642-1693)

Osmanlı Hanedanı'ndan on dokuzuncu padişah.

Babası Sultan İbrahim, annesi Hatice Turhan Sultan'dır. İstanbul'da doğdu. O sırada Osmanlı Hanedanı'ndan Sultan İbrahim'den başka erkek bulunmadığı için, sülalenin yok olması tehlikesinden korkuluyordu. Şehzadenin doğumu bu korkuyu yenmiş ve memlekette büyük bir sevinç yaratmıştı.

Şehzade biraz büyüyünce, diğer kardeşleriyle birlikte, öğretmenliğine Şami Yusuf Efendi, onun ölümü üzerine Şami Hüseyin Efendi tayin edilmiş, bir süre sonra öğretmenliğinden azledilen Şami Hüseyin Efendi'nin yerine aynı adı taşıyan diğer bir öğretmen getirilmişti.

Sultan İbrahim'in çılgınca hareketleri yüzünden saltanat makamında kalması mümkün olmamış, tahttan indirilmişti. Yerine yedi yaşında olduğu halde IV. Mehmed tahta çıkarıldı (8 Ağustos 1648).

IV. Mehmed tahta çıktığı sırada devlet erkanını zor bir duruma düşüren mesele; Hazine'nin boş olması dolayısıyla askere verilmesi gereken bahşiş için para bulunmaması idi. Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, Sultan İbrahim devrinde büyük servetler edinen Cinci Hoca (Hüseyin Efendi)'ya başvurarak 200 kese talep etti ise de, bu isteği Cinci Hoca tarafından reddedilmişti. Bunun üzerine sadrazam, Cinci Hoca'nın bütün servetine el koydurarak cülus parasını temin etmiş ve kendisini de idam ettirmişti.

IV. Mehmed'in saltanatının ilk günlerinde hapsedilen Sultan İbrahim, kendisini tahttan indirenlerce öldürtülmüştü. Bu olay, IV. Mehmed'in üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Babasının öldürülmesine sebep olanları bir bir tesbit ettirerek, zaman zaman hepsini ortadan kaldırttı. Ancak, yaşının küçük olması sebebiyle yetkileri, büyük valide Kösem Sultan, annesi Turhan Sultan ve iktidarda bulunan vezirler ile ocak ağaları tarafından kullanılmakta idi. Bu da, imparatorlukta on yıl kadar devam eden buhranların çıkmasına sebep oldu.

Sadrazam Sofu Mehmed Paşa ile Kösem Sultan arasında başlayan sürtüşme, her yedi yılda bir yapılan çıkmaların (Acemioğlanlarının, Kapıkulu süvari bölükleriyle sarayın dış hizmetine tayin edilmelerine verilen ad) aralıklı sürdürülmesi ve Yeniçeri Ocağı'nın iktidarı elinde tutması sonucunda doğan anlaşmazlıklar ve nihayet Sultanahmed Camii olayı ile patlak verdi. Sipahi ve İç oğlanlarının günlerce devam eden ayaklanmaları, yeniçerileri yöneten Koca Muslihiddin Ağa ile Kara Murad Ağa tarafından bastırıldı.

Sultan İbrahim zamanında Darüssaade Ağası Sümbül Ağa'nın Mısır'a giderken Malta korsanları tarafından esir edilmesi sebebiyle Girit Savaşı başlamıştı. Bu savaş, IV. Mehmed zamanında hızlandırıldı. Sarayda, Kösem Sultan ile işbirliği halinde olan Ocak ağaları; ilk hamlede Voynuk Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını Akdeniz'e yolladı. Foça'da Venedik filosu ile yapılan savaş, yeniçerilerin katılmaması yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu başarısızlık, sadrazam Sofu Mehmed Paşa'nın ihmalci tutumuna bağlanarak görevinden azledildi. Kösem Sultan'm tesirinde bulunan çocuk padişahın emriyle öldürülmesi sağlandı. Yerine, Yeniçeri Ağası Murad Ağa tayin edildi (21 Mayıs 1649).

Bu sırada Anadolu'da da zorbaların yer yer kuvvet kazandığı görüldü. Sivas'ta İbşir Mustafa Paşa, Antep'te Çomar Bölükbaşı, Afyon ve çevresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu'nun zorbalıkları gittikçe genişlemekte idi. Gürcü Nebi, Niğde'de topladığı kuvvetlerle ayaklandı, Konya'ya doğru yürüdü. Hükumet, ayaklananlara karşı Tavukçu Mehmed Paşa'yı gönderdi ise de, paşa, başarı sağlayamadan İstanbul'a döndü. Bunun üzerine sadrazam Kara Murad Paşa, yeniçerilerle, Gürcü Nebi'yi Üsküdar'da Bulgurlu'da karşıladı. Nebi, savaşmak niyetinde değildi. Amacı, şeyhülislam ile nüfuz sahibi birkaç kişinin işten çıkarılmaları idi. Ancak, Murad Paşa, bu başarısına rağmen devletin durumundan memnun değildi. Girit savaşlarının Osmanlılar aleyhinde gelişmesi, yetkilerine Kösem Sultan ile birlikte ocak ağalarının da devamlı müdahaleleri karşısında, "Bir ülkede dört sadrazam olacak şey değil" demiş ve görevinden çekilmişti (5 Ağustos 1650). Sadrazamlığa Melek Ahmed Paşa tayin edildi. Onun zamanında Osmanlı donanması, Venediklilerle savaştı, Aros'da yenildi (10 Temmuz 1651). Hazine'nin sıkıntısı son dereceye çıkmıştı. Ocak ağaları ise para toplamak hırsıyla sağlam parayı kendilerine kaydırıp, ayarı düşük akçeyi ya da muhtelif yerlerde kendilerince kestirilen değersiz akçeyi piyasaya sürerek ülkede büyük bir buhran yaratmışlardı. Bu durum, esnafın ayaklanmasına sebep oldu. Bu olaylar karşısında Melek Ahmed Paşa görevinden alındı. Yerine Siyavuş Paşa getirildi.

Yeniçerilere güvenerek her istediğini yaptıran Kösem Sultan ile Valide Sultan'ın arası iyice açılmıştı. Kösem Sultan, IV.Mehmed'i tahttan indirmek istiyordu. Fakat bu isteğine kavuşamadan Turhan Sultan'ın adamları tarafından öldürüldü (2 Eylül 1651). IV. Mehmed, sadrazamı azlederek yerine Gürcü Mehmed Paşa'yı tayin etti. Fakat kısa bir süre sonra Mehmed Paşa da azledildi.

IV. Mehmed devrinde sık, sık sadrazam değişikliği vuku bulmuştur.

Turhan Sultan'a, kudretli ve zeki bir kişi olarak tavsiye edilen Köprülü Mehmed Paşa sadrazamlığa getirildi (15 Eylül 1656). Göreve tam yetki ile başlayan Köprülü, İstanbul'da güvenliği sağladığı gibi Çanakkale Boğazı'nda Venedik donanmasını yendi; Bozcada ve Limni Adası'nı geri aldı. Anadolu'da çıkan Abaza Hasan Paşa ayaklanmasını bastırdı.

Köprülü Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra yerine oğlu Fazıl Ahmed Paşa getirildi. IV. Mehmed, bu devirlerde av ve eğlence ile vaktini geçiriyordu. Bu sırada Avusturya ve Lehistan seferlerine katıldı. Fazıl Ahmed Paşa, Uyvar ve Venedik'ten Girit kalelerini aldı. IV. Mehmed Kamaniçe Kalesi önünde yapılan savaşı izledi. Teslim alınan kaleyi gezdikten sonra Edirne'ye döndü.

IV. Mehmed devrinin en önemli olaylarından biri de İkinci Viyana Kuşatması'dır. Kuşatmanın başarısızlıkla sonuçlanması sonunda Kara Mustafa Paşa görevinden alındı, yerine İbrahim Paşa getirildi.

Venedik, Osmanlılara karşı kurulan Mukaddes İttifak'a katılarak (25 Nisan 1684) karadan ve denizden saldırıya geçti. Düşman gemileri Ayamavra'yı, Preveze'yi ve Mora'yı aldı. Üç ay süren bir kuşatmadan sonra Koron'u ele geçirdiler. Mora'dan sonra Venedik kuvvetleri, Orta Yunanistan'a saldırdılar. Patres, Korent, İnebahtı ve Mizistre kalelerini zaptettiler ve özellikle Atina'ya hakim oldular. Osmanlı Devleti'nin içine düştüğü bu durum karşısında Anadolu'da da ayaklanmalar başgösterdi. Müderrisler, şeyhler ve ocak halkı, Ayasofya Camii'nde yaptıkları toplantı sonucu IV. Mehmed'i tahttan indirmek kararını aldılar.

IV. Mehmed, tahttan indirilerek (6 Ekim 1687) Edirne Sarayı'nda özel bir daireye kapatıldı. Yerine kardeşi II. Süleyman tahta çıkarıldı.

IV. Mehmed'in saltanatı 42 yıl devam etmişti. Kanuni'den sonra en uzun saltanat süren Osmanlı padişahıdır.

MEHMED V. (REŞAD) (1844-1918)

Osmanlı Hanedanı'ndan otuz beşinci padişah.

Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın'dır. Saray'da Arapça, Farsça öğrenmiş, kuvvetli bir dini terbiye almıştır. Babası ve amcası Sultan Abdülaziz zamanında çok rahat bir hayat sürmüştü. II. Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla veliaht durumuna gelince gözaltında yaşamak zorunda kalmıştır.

V. Mehmed, Sultan II. Abdülhamid'in hal'i üzerine 27 Nisan 1909'da tahta çıktı.

Saltanatın ilk yıllarında, Meşrutiyet'in sıkıntılı döneminde devleti yıkılmaktan kurtarmaya çalıştı. Bu dönemde 10 hükumet kuruldu. Her hükumet bir buhran ile başa gelmiş, yeni bir buhran ile yıkılmıştır. Devletin her tarafında çeşitli ayaklanmalar çıktı (Yemen, Arnavutluk, Adana, Suriye). Arnavutluk ayaklanması Mazhar Paşa ve Mahmud Şevket Paşa'nın gayretleriyle bastırıldı ve V. Mehmed, Rumeli gezisine çıktı. Selanik, Manastır, Üsküp ve Priştine'yi dolaştı.

Yemen ayaklanmasını bastırmak için Osmanlı Devleti, Trablusgarp'taki askerlerini geri çekmişti. Bunun üzerine İtalyanlar Trablusgarb'a asker çı kardılar. İtalyan donanması Doğu-Akdeniz ve Kızıldeniz'de tam bir serbestiyet kazandıktan sonra Rodos'tan itibaren Ege Denizi'ndeki 12 adayı işgal etmiş, Çanakkale Boğazı'nı kapatmıştı. İtalyanların bu başarısı üzerine Arnavutlar ikinci defa ayaklandılar. Balkan devletleri Makedonya'da muhtar bir Arnavutluk'a taraftar değillerdi. 13 Mart 1912'de Bulgaristan- Sırbistan, 29 Mayısta Bulgaristan-Yunanistan Makedonya'nın muhtariyeti için gerekirse Osmanlı Devleti ile savaşacaklarına ve savaş kazanılırsa bölgeyi paylaşacaklarına karar verdiler.

Bu durumu sezen I.Ordu feriki Abdullah Paşa ile Sultan Reşad'ın özel doktoru Cemil Paşa (Topuzlu) padişahı ikaz ettilerse de Sultan Reşad savaşı engelleyemedi. 23 Ocak 1913'te İttihad ve Terakki Partisi'nin Babıali Baskını sonucu Sultan Reşad'ın devletin yönetimi ve politikası üzerinde, hiçbir etkinliği kalmadı.

Sultan Reşad I. Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bütün Müslümanları Osmanlı ve Müttefikleri Almanya, Avusturya- Macaristan ve Bulgaristan'ın düşmanlarına karşı cihada davet etti. Bu davet ile Fransa, İngiltere ve Rusya'nın idaresi altındaki Müslümanların ayaklanacağı düşünülmüştür. Ancak cihad ilanı bir sonuç vermedi. Aksine Fransa ve İngiltere, Müslüman birlikleri cephelere sürdüler. 1916'da Hicaz Şerifi Hüseyin başkaldırarak Arabistan Krallığı'nı ilan etti. Bu gelişmeyle İngiltere 1917'den itibaren Savaşı Irak, Filistin ve Suriye cephelerine yöneltti. Sultan Reşad döneminde Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nı kaybetmiştir.

Sultan Reşad kısa bir hastalıktan sonra 3 Temmuz 1918'de öldü. Cenazesi Eyüp'te Bostan İskelesi'nde yaptırmış olduğu türbesine gömüldü.

Sultan Reşad, yumuşak huylu ve merhametli idi. Kan dökülmesini sevmezdi. Bu sebeple 19 kardeşini sebepsiz olarak öldüren III. Mehmed'in türbesini ziyaret etmezdi.

Sultan Reşad 64 yaşında padişah oldu ve saltanatı 9 yıl 2 ay sürdü.

MEHMED VI. (VAHİDEDDİN) (1861-1926)

Osmanlı hanedanından otuz altıncı padişah.

Babası Sultan Abdülmecid'dir. 3 Temmuz 1918'de tahta çıktı. Tahta çıktığında I. Dünya Savaşı sona ermişti ve Mondros Mütarekesi'nin görüşmeleri yapılıyordu. VI. Mehmed Mondros'a gidecek heyetin başına, eniştesi Damad Ferid Paşa'yı getirmek istemişse de bu başta sadrazam olmak üzere kabine üyelerince büyük tepkiyle karşılanmış ve heyet başkanlığına Bahriye nazırı Rauf Bey (Orbay) getirilmiştir. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra İtilaf devletleri tarafından ülkesinin çeşitli yerlerini işgal harekatına seyirci kalındı. Ayrıca hükumetteki İttihatçı bakanların görevlerine son verildi.

İtilaf devletlerinin isteklerine uyularak Meclis-i Mebusan dağıtıldı. VI. Mehmed, İtilaf devletlerinin her isteklerini yerine getiriyordu. Onun döneminde birçok sadrazam azl ve tayin edildi. Sonuçta İtilaf devletlerinin istekleriyle Damad Ferid Paşa sadrazam tayin edildi (4 Mart 1919). İtilaf devletleri Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanarak ülkenin çeşitli yerlerini aralarında paylaştılar.

VI. Mehmed, bunun üzerine Damad Ferid Paşa'yı istifaya zorladı ve yine Damad Ferid Paşa'yı hükumeti, daha yumuşak siyaset takip edebilecek kişilerden kurması şartıyla sadarete getirdi.

Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919'da 9. Ordu müfettişliğine tayin ile Anadolu'ya gönderildi. 19 Mayısta Samsun'a çıktıktan sonra Mustafa Kemal Paşa General Milne'nin VI. Mehmed'i uyarması üzerine geri çağrıldı. Ancak Mustafa Kemal Paşa bu emri dinlememiştir. Daha sonra da Mustafa Kemal Paşa'nın tutuklanması için emir verildi. Bu da gerçekleştirilmedi. Bunun üzerine VI. Mehmed, sadarete Ali Rıza Paşa'yı getirdi. Ali Rıza Paşa hükumeti ile Ankara hükumeti arasında Amasya'da görüşmeler yapıldı ve çeşitli anlaşmalar imzalandı.

VI. Mehmed sadrazamın isteği ile Meclis-i Mebusan'ı tekrar açtı (12 Ocak 1920). Ancak kısa bir süre sonra İtilâf devletleri İstanbul'u işgal ettiler. Meclis-i Mebusan kapandı; mülki ve askeri birçok görevli Malta'ya sürüldüler. VI. Mehmed Damad Ferid Paşa'yı tekrar sadrazam tayin etti. Bu dönemde Ankara'da T.B.M.M. kuruldu. VI. Mehmed şeyhülislamdan Ankara hükumetinin meşru olmadığı yolunda aldığı fetvayı Anadolu'da dağıtarak, iç ayaklanmaların çıkmasını sağladı.

İstanbul hükumeti, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzalayarak devleti tamamen yıkılmaya mahkum etti. Bu sırada Anadolu'da Milli Mücadele bütün hızıyla devam ediyordu. 30 Ağustos 1922'de noktalanan Türk taarruzları sonunda İtilaf devletleriyle Ankara hükumeti arasında Mudanya Mütarekesi'nin imzası ile VI. Mehmed'in durumu oldukça güçleşti.

T.B.M.M. 1 Kasım 1922'de saltanat ve hilafetin ayrıldığı ve saltanatın kaldırıldığını ilan etti. 4 Kasım 1922'de Tevfik Paşa hükumeti VI. Mehmed'e istifasını verdi. VI. Mehmed yeni bir sadrazam seçmeyerek T.B.M.M.'nin kararına uydu. Bunu yaparken de halife olarak kalabileceğini ümit ediyordu. Ancak 17 Kasım 1922'de general Harrington'dan bir yazı ile İstanbul'dan ayrılması için gerekli yardımın yapılmasını rica etti. Bu durum olumlu karşılandı ve aynı gün İngiliz Malaya zırhlısına binerek İstanbul'dan ayrıldı.

18 Kasımda VI. Mehmed'in yerine Abdülmecid Efendi halife ilan edildi. VI. Mehmed önce Malta'ya gitti. Burada İngiliz ve Arapların yardımıyla halifeliğini sürdürebileceğini düşündü ise de bu gerçekleşmemiştir. Sonra Şerif Hüseyin'in daveti üzerine Mekke'ye geldi. Mekke'den San Remo'ya gitti ve oraya yerleşti.

16 Mayıs 1926'da San Remo şehrinde öldü.

MEHMED KAMİL PAŞA (1832-1913)

Osmanlı sadrazamı.

1832 yılında Kıbrıs'ın Lefkoşe şehrinde doğdu. Topçu yüzbaşısı Salih Ağa'nın oğludur. 1845'de Mısır'da Elsine Medresesi'ne gitti. Buradan Harbiye Okulu'na geçen Mehmed Kamil Paşa, Kıbrıs evkaf müdürlüğüne tayin edildi (1860). 1863 yılında Kıbrıs'ın Tuzla kazası kaymakamlığına; oradan da Kıbrıs muhasebeciliğine getirildi. Dört ay sonra Sayda Eyaleti muhasebeciliği ve Suriye vilayeti merkez mutasarrıflığına tayin edildi. Yedi ay sonra da Rumeli beylerbeyliğine getirildi. Sırasıyla, Trablusşam mutasarrıflığı (1869), Haleb merkez mutasarrıflığı, Kudüs mutasarrıflığı (1871), Filibe mutasarrıflığı, Hersek mutasarrıflığı (1872), Beyrut mutasarrıflığı, -ikinci defa- Kudüs mutasarrıflığı (1873), Sakız mutasarrıflığı (1875), -üçüncü defa-Beyrut mutasarrıflığı (1876) görevlerinde bulunan Mehmed Kamil Paşa vezirliğe yükseltilerek Kosova valiliğine, oradan da Haleb valiliğine tayin olundu. 1879'da Dahiliye Nezareti müsteşarlığına getirildi. 1883'te Aydın vilayeti vekaletine getirildikten sonra 1885'de sadrazam oldu. Bu görevinden 1891'de azledilen Mehmed Kamil Paşa 1894'de ikinci defa sedarete getirildi. Ermeni olayları sebebiyle 1895'de görevinden azledildi. Aydın valiliğine getirildi. 1908'de üçüncü sedaret görevini yerine getirerek, yorulduğunu beyan eden paşa, 1911 yılında dinlenmek için Mısır'a gitti. Mısır dönüşünde dördüncü defa sadrazamlığa getirildi (1912). İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Babıali'ye düzenlediği baskında, Enver Bey'in zorla imzalattığı istifa mektubuyla sedaret görevinden ayrıldı.

Kısa süre sonra gönderildiği Kıbrıs'da kalp sektesinden öldü (1913). Cenazesi Lefkoşe'deki Arap Ahmed Paşa Camii Mezarlığı'na gömüldü.

Mehmed Kamil Paşa'nın "Tarih-i Siyasi Devlet-i Aliye-i Osmaniye" isimli üç ciltlik tarih kitabı ve "Kamil Paşa'nın Ayan Reisi Said Paşa'ya Cevapları" adındaki eserinden başka "Hatırat" isimli eseri basılmıştır.

MEHMED PAŞA (KÖPRÜLÜ) (1578-1661)

Osmanlı sadrazamı.

Vezirköprü kasabasında doğdu. BeratSancağı'na bağlı Rudnik köyü ağası Hüseyin Ağa'nın oğludur. Tımarlı sipahi olarak hizmete giren Mehmed Paşa, bir süre İstanbul'a giderek Saray'da hassa ahçıları neferi oldu. 1634'te Köprülü'ye yerleşerek sancak beyliğine getirildi. Bundan sonra sırasıyle Amasya valiliğine, Trabzon beylerbeyliğine (1644) ve Trablusşam beylerbeyliğine tayin edildi. 1652 yılında vezirliğe yükseltilerek Divan-ı Hümayun'a alındı.

15 Eylül 1656 tarihinde Turhan Valide Sultan'dan istediği yetkileri alarak, sadrazamlığa getirildi. Böylece, II. Viyana kuşatmasına kadar devam edecek olan yirmi yedi yıllık Köprülüler Devri, başlamış oldu. Mehmed Paşa ilk iş olarak, Girit seferi sebebiyle devam eden,Venediklilerle olan savaşta başarılı çıkışlar yaptı. Erdel'de başlayan ayaklanmayı bastırdı (23 Haziran 1658). Bunun üzerine Anadolu'daki Celali ayaklanmalarının üzerine giderek, burada da kesin başarı elde etti (13 Kasım 1658).

Döneminde Almanya, Fransa ve Hindistan'la iyi münasebetler kuran Mehmed Paşa, 30 Ekim 1661 tarihinde öldü. Cenazesi Divanyolu'ndaki türbesine gömüldü. Sert bir devlet adamı olan Mehmed Paşa, yaşamı boyunca birçok yerde binalar, hanlar ve ibadet yerleri yaptırttı. Bunlar için çeşitli vakıflar kurdurdu.


MEHMED PAŞA (SOKULLU) (1505-1579)

Osmanlı devlet adamı.

Bosna'da (Sokol) doğdu. Müslüman olmadan önceki adı Bayo'dur. Sultan Kanuni Süleyman zamanında devşirilerek Edirne Sarayı'na getirildi ve Mehmed adını aldı. Bir süre Edirne Sarayı'nda kaldıktan sonra İstanbul'a getirilerek Enderun'a alındı. Hazine Odası ve Has Oda'da çalıştıktan sonra birçok görevlerde bulundu. Barbaros'un ölümüyle kaptan-ı derya, 1549'da da Rumeli beylerbeyi oldu. 1551 'de Erdel seferine çıktı. Bu sefer sırasında 12 kale fethedildi. 1552'deki Erdel seferine vezir Kara Mehmed Paşa'nın maiyyetinde katıldı. 1552'de açılan Nahcivan seferi sonunda üçüncü vezir olarak Divan-ı Hümayun'a alındı. 1555'te Düzmece Mustafa'ya karşı yapılan seferde görevlendirildi ve Düzmece Mustafa yakalandı.

Beyazid ve Selim arasındaki mücadelelere karıştı ve 29 Mayıs 1599'da Konya Ovası'nda iki kardeş arasındaki savaşı Selim'in kazanmasında büyük rol oynadı. 1561'de ikinci Vezirliğe getirildi, 1565'te de sadrazam oldu. 1566'da Avusturya'ya savaş ilan edilmesinde etkili oldu; savaşı Kanuni adına yönetti. Zigetvar Kalesi'nin alınmasından bir gün önce Kanuni öldü. Sokullu padişahın ölümünü 1 hafta sakladı.

Yeni padişah II. Selim Sokullu'yu aynı görevde bıraktı. II. Selim'in cülus bahşişini vermekten çekinmesi üzerine askerler ayaklandılar. Sokullu bahşişin verilmesini sağlayarak askerleri yatıştırdı. Bu sırada meydana gelen Yemen ve Basra ayaklanmalarını da bastırdı. Avusturya ile barış imzalandı. Sokullu, İslam devletleriyle olduğu kadar Asya'daki Türk devletleri ile de iyi geçinmeye çalıştı. Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açmayı ve bu kanalla Hazar Denizi'ni Karadeniz'e bağlamayı düşündü. Kanal inşaatı Rusların saldırısı ve Kırım Hanı'nın gerekli çabayı göstermemesi yüzünden sonuçlandırılamadı. 1570'de Kıbrıs meselesi ortaya çıktı ve Kıbrıs fethedildi. Bunun üzerine 1571'de İnebahtı'da birleşik Hıristiyan donanması (Papalık, İspanya ve Venedik) Osmanlı donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı. Kış döneminde yeni bir Osmanlı donanması inşa edildi. Venedik barışı kabul etti (1573). Piyale Paşa ve Kılıç Ali Paşa kumandasındaki donanma Tunus ve Halkülvad Kalesi'ni aldı (1574). Bu sırada III. Murad tahta çıktı.

Sokullu, III. Murad döneminde de sadarette kaldı. Sokullu'nun İran seferine taraftar olmasıyla beraber, bu dönemde İran'a savaş açıldı. Sokullu'nun son önemli işi Fas Sultanlığı'nın saltanat kavgalarına karışmasıdır. Sokullu'nun son dönemde itibarı sarsılmış, yakın adamlarından Feridun Bey azledilmiştir. 12 Ekim 1579'da Sokullu bir ikindi divanında derviş kılığına girmiş bir kişi tarafından öldürülmüştür.

MEHMED SAİD PAŞA (İNGİLİZ) (1838-1914)

Osmanlı sadrazamı.

Ali Namık Efendi'nin oğludur. 1838 yılında Erzurum'da doğdu. İlköğrenimini burada yaptıktan sonra, İstanbul'a geldi. Ayasofya Medresesi'nde okuyan Mehmed Said Paşa, Erzurum Vilayeti tahrirat kaleminde görev alarak tekrar Erzurum'a döndü. 1858 yılında Maliye komisyonu tahrirat katibliğine getirildi. Bundan sonra, 1863 yılında müfettiş katibi olarak Selanik, Manastır, Tırhala ve Yanya'yı dolaştı. 1867'de Matbaa-i Amire ve aynı yıl Takvim-i Vekayi müdürü oldu. 1868'de Şura-yı Devlet baş muavinliğine getirilen Mehmed Said Paşa, sırasıyla Divan-ı Ahkam-ı Adliye Muhakemat dairesi başkatibliği, Ticaret Nezareti mektupçuluğu görevlerinde bulundu. Sultan II. Abdülhamid döneminde, Mabeyn başkatibliği ve Ayan üyeliğine getirildi. 1878'de Hazine-i hassa nazırı, sonra Dahiliye nazırı oldu. Ali Suavi'nin gerçekleştirdiği Çırağan baskınından sonra Hüdavendigar vilayetine sürüldü. 1879'da tekrar İstanbul'a dönen Mehmed Said Paşa, Hazine-i hassa nazırlığı ve Adliye nazırlığı görevlerine getirildi. Daha sonra sadarete tayin olundu. 1885'e kadar bu görevi sürdürdükten sonra, azledildi. İkinci defa sadrazam olması 1895 yılına rastlar.

31 Mart Olayı'ndan sonra kurulan Milli Meclis'e başkan seçilen Mehmed Said Paşa, 1911 yılında yeniden sadrazam oldu. Bu dönemde İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin de desteğiyle Meclis'i feshetti. Mahmud Şevket Paşa Kabinesi'nde Şura-yı Devlet başkanlığı yaptıktan sonra, Ayan reisi oldu. 1914 yılında İstanbul'da öldü.

MEHTERHANE

Osmanlı İmparatorluğu'nda bandonun kabulünden önce, onun yerini tutan müzisyenler takımına verilen addır.

Padişahlara ait olanlara "Mehterhane-i Hakani" veya "Mehterhane-i Hümayun" denilirdi. Mehterhane önceleri sayıları belli aletlerden meydana gelmiş iken zamanla gelişmiş, büyümüş ve yalnız saraya, orduya ait olmaktan çıkmıştır. Birara her vezir dairesinde bir mehterhane bulundurulması adet oldu.

Mehterhaneler Fatih döneminden sonra sekiz zilzen ile bir zilzen başından, sekiz nakkarezenle bir nakkarezen başıdan, sekiz boruzenle bir boruzen başından, sekiz tablzenle, tablzenbaşı ve maiyetinde dokuz çavuş bulunan iç oğlan başından oluşurdu. Bunlar ellerinde "Çevkan" denilen ucu çatal bir değnek tutarlardı. Bu türlü mehterhanelere dokuz kat adı verilirdi. Bir mehterhane takımı altmış dört kişiden meydana gelirdi.

Her ikindi vakti başlarında bulunan iç oğlan başçavuşunun "Vakt-iSurur ve Safa mehterbaşı hey hey!" şeklinde bağırmasıyla mehterbaşı elinde zurna olduğu halde bandoya önder (pişrev) olarak vezirin, Yeniçeri Ağası dairesinde ise ağanın oturduğu arz odasının önüne gelir, yerlere kadar eğilerek selam verirdi. Bu sırada evvelce bağırmış olan başçavuş, "Esbab-ı hacat ve arzuhal sahipleri var mı?" diye bağırır, arzuhal sunmak isteyenlerin arzuhallerini alıp vezir veya Yeniçeri Ağasına verirdi. Bu tören bitince, bir daire oluşturularak çalmaya başlardı. Borazan, davul, zurna, zil çalanlar ayakta durur, nakkarezenler yerde bağdaş kurup otururlardı. Mehter başı da dairenin ortasında durur onları idare ederdi. Müzik çalınırken ellerinde çevkan tutan çavuşlar, çevkanları sağa-sola, aşağı-yukarı sallarlar, arasıra "Alahey" diye bağırırlardı. Dua ile merasim sona erer, çalanlar selam vererek çekilirlerdi.

Mehterhane takımında çalınan davul, günümüzde kullanılan davullardan farklı değildi. Biri ince, diğeri kalın iki çubuk ile omuz üzerinde çalınır ve "yektir

Allah" diye bağırırlardı. Ayrıca "Kös" diye adlandırılan, davulun oldukça büyüğü bir alet kullanılırdı.

Zurnalar, içi boş olarak yapılmakta, ses vermesi için buğday kamışından başlangıcına küçük bir ıslık takılırdı.

Nakkare "Çift Nâra" denilen iki küçük davulcuktan meydana gelirdi.

Mehterhane, on altı zurna, on altı davul, on bir boru, sekiz nakkare, yedi zil, dört kösten oluşurdu. Bu takım padişahın savaşa gittiği zamanlar iki katına çıkardı.

1825-1826 yıllarında kaldırılmış, yerini bando almıştır.

MERCİDABIK SAVAŞI (1516)

Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılar ile Memluklar arasında gerçekleşen savaş.

Osmanlıların fetih siyaseti daha çok batıya, yeni gayr-ı müslim Avrupa'ya yönelikti. Fakat bu siyaseti rahat uygulayabilmek için doğu sınırlarından emin olması gerekirdi. Halbuki İran'da hüküm süren Şii Safevi saltanatı ve özellikle Şah İsmail, gerek propagandaları ve gerekse askeri manevraları ile büyük bir tehlike teşkil ediyordu. Manisa ve Trabzon şehzadeliklerinde bulunurken, Yavuz bu tehlikeyi sezmiş fakat babası II. Bayezid'e bir tedbir aldıramamıştı. Sonuçta, savaş zoruyla babasından saltanatı devralan Yavuz Selim ilk iş olarak Şah İsmail tehlikesini ortadan kaldırmaya koyulmuş ve Çaldıran'da Şah İsmail'i, büyük bir bozguna uğratarak karısı da dahil her şeyini ganimet olarak almıştı.

Ancak Şah ismail bir yolunu bulup kaçmıştı. Bu yenilgiyi hazmedemeyen Şah İsmail Memluk Sultanı Kansu Gavri ile ittifak çareleri aramış ve bir derece bunda muvaffak da olmuştu. Bütün bu gelişmeleri hafiyeleri vasıtasıyla takip edip haber alan Yavuz Selim, Memluk sultanının da takip edilmesi gerektiğine karar verdi. 40.000 kişilik bir orduyu Sinan Paşa'mn emrine vererek doğuya hareket ettirdi. Bu arada Memluk sultan ve ümerasına nameler göndererek seferin kendilerine karşı olmadığını belirterek onları şaşırttı. Buna rağmen Kansu Gavri bir tedbir olarak kendilerine sığınan Yavuz Selim'in ağabeyi Şehzade Ahmed'in oğlu Kasım'ı beraberine alarak Halep'e getirmişti.

Sinan Paşa önce Maraş'a, oradan da Malatya üzerinden Diyarbakır'a geçecek, böylece hem hedefi saptıracak hem de bir engel varsa bunu sultana bildirecekti. Sinan Paşa Fırat'a gelince sınırdaki Memluk ümerasından geçiş izni istedi. Fakat bu izin verilmedi. Yavuz, Memluk sultan ve ümerasına yeniden parlak hediyeler gönderdi ve onların Şah İsmail ile yapmayı düşündükleri ittifakı engelledi.

Buna rağmen Kansu Gavri, Sinan Paşa'nın hudutta olduğunu öğrenir öğrenmez 50.000 kişilik bir kuvvetle beraberine Şehzade Kasım'ı da alarak Şam'a geldi. Bu arada Yavuz yeniden elçiler göndermiş ve gönderdiği namesinde İran üzerine yürüdüğünü ve kendisine dua etmelerini belirtmişti. Aynı zamanda mülhidle ittifak eden müslime savaş açabileceğine dair fetva da almıştı.

Kansu, gönderilen elçileri ağır hakaretlerden sonra hapsetmişti. Osmanlı ordusunun gelmekte olduğunu öğrenince Kansu Gavri Yavuz'a Moğolbay'ı elçi olarak gönderdi. Fakat Yavuz bu arada elçilerinin başına gelenleri öğrenmiş bulunuyordu. Bunun üzerine Moğolbay'ı önce zincire vurup hapsettirdi, sonra da sakalını kesip geri gönderdi.

Aynı sırada Osmanlı öncü kuvvetleri Malatya'ya gelmiş, çevresini işgale başlamışlardı. Yavuz Sultan Selim daha önce gönderdiği bir name ile Kansu Gav-ri'yi Mercidabık'ta savaşmaya davet etmişti. Buna karşılık Kansu Gavri, Halep'e gelmesinin kendi arzusu olmadığını ümerasının zoruyla geldiğini Yavuz'a bildirmiş, ancak bu bir fayda sağlamamıştır.

İki ordu 1516 yılının 24 Temmuz sabahı Mercidabık'ta karşılaştı. Beş-altı saatlik bir çarpışmadan sonra Memluk ordusu tam bir bozguna uğrayarak geri çekilmeye başladı. Osmanlı ordusu daha hızlı davranarak kaçanları takip etti ve çoğunu kılıçtan geçirdi. Yunus Paşa emrindeki kuvvetler önce Halep'e sonra da Hama ve Humus'a girerek işgal ettiler. Kansu Gavri üzüntüsünden felç olup öldü. Orduyu toplayacak bir baş kalmamıştı. Sultan Selim Halep'e girip ve Halep beylerbeyliğine Karaca Ahmed Paşa'yı atadıktan sonra her tarafa fetihnameler gönderdi. Artık Osmanlılara Mısır yolu açılmıştı.

MEŞALE SAVAŞI (1583)

Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında yapılan savaş.

Osmanlılarla Safeviler arasında 1555 Amasya Antlaşması devam ederken Şah Tahmasb'ın ölümüyle, İran'da şahlık mücadelesi başladı ve sonuçta II. Şah İsmail iktidarı ele geçirdi (1576). Şah İsmail babasının Osmanlılarla olan barış siyasetini bozdu. Ancak 1578'de ölümüyle Hudabende, ondan sonra da Hamza Mirza idareyi ele aldı. Hudabende sırasında Osmanlılar İran içlerine doğru ilerlemeye başladılar. 1584'de Tebriz'i zapteden Özdemiroğlu Osman Paşa Türkmenlerin yardımıyla Hudabende'nin diğer oğlu Tahmasb'ı şah ilan etti. Çıldır Savaşı’ndan sonra Gürcistan fethedildi. Serdar Lala Mustafa Paşa'nın geri dönmesiyle eski Şirvan Hanı Orus Han kumandasındaki otuz bin kişilik ordu 9 Kasım 1578'de Şemahı'da bulunan Özdemiroğlu Osman Paşa'nm üzerine geldiler. Üç gün üç gece şiddetli çarpışmalar oldu. Bu sırada Kırım kuvvetlerinin yardıma gelmesiyle Orus Han yenildi ve katledildi.

Rumeli'den yollanan kuvvetlerin takviyesi ile Özdemiroğlu Osman Paşa İran serdarı İmam Kulu Han'la meşhur savaşını yaptı. 1583'de İmam Kulu Han elli bin kadar kuvvetiyle Osman Paşa'nın üzerine geldi. Osman Paşa, Beştepe mevkiinde İran ordusuyla karşılaştı. Meşaleler yakılarak gece dahi devam eden savaşa Meşaleler Savaşı adı verilmiştir. Bu savaşta İmam Kulu yedi bin kayıp verdi ve dağılan ordusuyla beraber kaçtı. Düşman Ehl-i İslam olduğu için takip edilmemiştir. Bu zaferle Şirvan geri alınmış, Dağıstan ve Gürcistan Safevi tehdidinden kurtulmuş, Kür'ün fethedilmesi kolaylaşmış ve bu memleketlerdeki birçok asi Osmanlı Devleti'ne itaat etmiştir.

MEŞRUTİYET I.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, 23 Aralık 1876-13 Şubat 1878 tarihleri arasındaki, anayasalı yönetim dönemine verilen ad.

Osmanlı Devleti, gün geçtikçe kötüye giden durumu düzeltebilmenin telaşını yaşamaya başlamıştı . Gerek iç, gerekse dış şartlar yöneticileri sıkıştırmaktaydı. Artık devletin varlığı, yabancı devletler arasındaki nazik dengeye bağlanmıştı.

Bu arada batılı ülkeler burjuva demokratik devriminin getirdiği yeni yapı içerisinde kanuni ve akılcı bir idareye sahip olabilmenin sonuçlarını yaşamaktaydılar. Mustafa Fazıl Paşa'nın desteğiyle Paris'e giden, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin tanınmış üyeleri burada gördükleri karşısında, anlamasalar da etkilenmişlerdir. Ziya Paşa, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Ali Suavi ve Şinasi, gerek yurt dışında, gerekse yurt içinde anayasalı bir idareyi Osmanlı Devleti'nde kurabilmek için çalışmışlardır.

1839 Tanzimat Fermanı'yla görülmeye başlayan yeni idarenin izleri, batılı devletlerin gündemine Şark Meselesi olarak giren Osmanlı Devleti'nde, yeni yeni zorlamalarla belirginleşmeye başlamaktaydı. Büyük devletler her vesileyle Osmanlının, iç meselelerine karışmaya başlamıştı. Meşruti bir idareye geçilmesi, bu zorlamalar arasındadır.

Avrupa'dan dönen Yeni Osmanlılar Midhat Paşa, Süleyman Paşa gibi devlet adamlarını da yanlarına alarak, Osmanlı idaresinde düşündükleri değişikliği uygulamaya koydular. Sultan Abdülaziz hal' edilerek yerine V. Murad tahta çıkarıldı. Ancak V. Murad'ın kısa sürede akıl hastası olduğu anlaşılınca veliaht Abdülhamid Efendi ile temasa geçildi. Midhat Paşa, Abdülhamid'ten anayasalı bir idare kuracağı sözü aldı ve tahta çıkarıldı. II. Abdülhamid, padişah olunca Midhat Paşa'yı sadrazam tayin etti; verdiği sözü tutarak Midhat Paşa'mn hazırladığı 1876 Kanun-ı Esasi'sini ilan etti.

Anayasa gereğince kurulan Osmanlı parlamentosu, iki meclisli bir sistem getirmişti. Ayan Meclisi üyeleri padişah tarafından atanırken, Mebusan Meclisi üyeleri yapılan seçimle işbaşına geldi. İngiliz demokrasisi paralelinde düşünülen ama gerçekleştirilemeyen demokratik idare Osmanlı yapısında beklenilen sonucu vermedi. Sultan II.Abdülhamid, 5 Şubat 1877*de Anayasa'nın 113. maddesini uyguladı. Midhat Paşa'yı sadaretten uzaklaştırdı. Meclis'in açılmasını 19 Mart 1877 tarihine erteledi. Bu sırada başlayan Osmanlı-Rus Savaşı'nı sebep göstererek Meclis-i Umumi'nin kapatılmasını emretti (13 Şubat 1878).

Böylece Osmanlı Devleti'nde ilk defa uygulanan anayasalı yönetim, kısa ömrünü tamamlamış oldu.


MEŞRUTİYET II.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 23 Temmuz 1908 tarihinden başlayarak, İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin kendini feshederek Teceddüd Fırkası'na dönüştüğü 21 Aralık 1918 tarihine kadar süren ve devlet yönetimini Batılı anlamda düzenlenme dönemine verilen ad.

Jön Türkler'in, II. Abdülhamid mutlakiyetine karşı yurt içinde ve yurt dışında sürdürdükleri yoğun muhalefet, 20 Temmuz 1908 tarihinde Rumeli'de sonuçlarını vermeye başladı. İngiltere Kralı ile Rusya Çarı'nın Reval buluşması üzerine harekete geçen İttihad ve Terakki Cemiyeti üyesi subaylar, Rumeli'de Meşrutiyet'i ilan ettiler. Saraya çekilen telgraflar, Sultan II. Abdülhamid'den Kanun-ı Esasi'yi yeniden yürürlüğe koymasını, bu olmaz ise 100.000 kişi ile İstanbul üzerine yürüneceğini bildiriyordu. Bu tehditler üzerine II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908 günü Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konduğunu ilan etti. 17 Aralık 1908'de Osmanlı İmparatorluğu'nda ikinci parlamento açıldı. Yapılan genel seçimleri büyük bir çoğunlukla İttihad ve Terakki namzetleri kazandı. Bu döneme ağırlığını koyan İttihad ve Terakki 1912 genel seçimlerini de kazandı. Ancak seçimlerin İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin baskısı altında yapılmış olması, Meclis'in feshedilmesini doğurdu. Bundan sonra yapılan 1914 genel seçimleriyle iktidara gelen cemiyet, 1918 yılına kadar tek parti olarak hükumet etti.

I. Dünya Savaşı'nın yaşandığı bu dönem, imparatorluğun iç ve dış şartlarının en kötü olduğu dönemdi.

Buna hürriyet, adalet, kardeşlik ve eşitlik diyerek iktidara gelen; ancak hükumet olduktan sonra siyasi rakiplerini birer birer ortadan kaldırarak, parlamentolu bir dikta rejimi uygulaması eklenince, halkın cemiyete karşı duyduğu hoşnutsuzluk her geçen gün artmaktaydı. Halk desteğini kaybettiğini anlayan Cemiyet mağlubiyetin sorumluluğunu da üstlenerek 21 Aralık 1918 günü yaptığı son kongresinde kendi kendini feshettiğini ve Teceddüd Fırkası'na dönüştüğünü açıkladı. Böylece imparatorlukta II. Meşrutiyet denilen dönem kapanmış oldu.

MEVLEVİLİK

Mevlana Celaleddin-i Rumi adına oğlu Sultan Veled tarafından kurulan tarikat.

Mevlana özel toplantılar düzenler; bu toplantılarda dini sohbetler yapar, şiir söyler ve zikr ve sema ederdi. Mevlanı'nın ölümünden sonra onun yolunda yürüyen oğlu Sultan Veled, bu toplantılara bir tarikat niteliği kazandırdı.

Bu toplantılar başlangıçta, yalnız Konya'da yapılıyordu. Zamanla Anadolu'da ve diğer İslam ülkelerinde çeşitli tekkeler açıldı. Bu zaman içinde Mevlevilik en yaygın Sünni tarikat oldu. Konya Mevlevihanesi de tarikatın merkezi kabul edildi.

Mevlevilik Allah ile Dünya'nın birliği görüşüne dayanır. Her şey Allah'tan gelir, sonunda gene Allah'a döner. Ruh insan varlığının özüdür, insana insanlık değeri veren bir cevherdir.

Mevleviliğin ilkeleri on iki konuda toplanır:

1-İnsanlığa hizmet etmek;

2-Başkalarına her zaman iyi ve güzel davranışın örneklerini vermek;

3-Mesnevi okumak ve mutasavvıf olmak;

4-Aklı iyi kullanmak, hikmet sahibi olmak;

5-Dindar olmak;

6-Kalbini her zaman teiniz tutmak;

7-Mevlana'yı pir tanımak;

8-Mevlana'nın yolundan yürümek;

9- Allah'tan Hz. Muhammed'den sonra Mevlana'ya bağlanmak;

10- Bilim edinmek, bilgili olmak;

11- Alçak gönüllü, sabırlı, güler-yüzlü ve kibar olmak;

12- Maddi ve manevi bakımdan temiz olmak.

Mevlevilik Osmanlı Devleti'nde en çok taraftar bulan tarikat olmuştur.

MİDHAT PAŞA (1822-1884)

Osmanlı sadrazamı.

Hafız Mehmed Eşref Efendi'nin oğludur. Küçük yaşta, Kur'an'ı ezberlediği için Hafız mahlasını aldı. Reisülküttab Akif Paşa'nın aracılığıyla Divan-ı Hümayun kaleminde işe başladı. Burada da Midhat mahlasını aldı. İstanbul'da cami derslerine devam ederek, Toyranlı Mehmed Efendi, Zağralı Şerif Efendi ve Şeyh Mehmed Efendi gibi hocalardan nahiv, mantık, meani, fıkıh ve hikmet dersleri aldı. Biraz Arapça ile Farsça öğrendi. 1840'da Sadaret mektubi kalemine naklolundu. 1842'de Şam tahrirat katipliği göreviyle Suriye'ye gitti. 1846'da Konya Valisi Sami Bekir Paşa'nın divan katibi olarak Konya'da, sonra da Kastamonu'da bulundu. 1848'de İstanbul'a dönerek, Meclis-i Vala mazbata odasına girdi (1849). Kısa zamanda yükselerek 1850'de aynı kaleme başhalife oldu. Arabistan Ordusu müşiri Kıbrıslı Mehmed Paşa'nın durumunu teftişle görevlendirildi Mültezim Cezayirlioğlu Mığırdiç ile sarraf Misak arasındaki anlaşmazlığı hazine lehine çözdüğü için, sadrazam Reşid Paşa'mn itimadını kazandı. Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye'nin yazı işleri Anadolu ve Rumeli olarak ikiye ayrılınca; Midhat Paşa, Anadolu ikinci katibi tayin edildi. Kıbrıslı Mehmed Paşa sadrazam olunca, Balkanlar'daki başıbozuk askerlerin, küçük memurların durumunu denetlemekle görevlendirildi (1855). Sonra da Silistre valisi Mirza Said Paşa’yla, Vidin valisi Muammer Paşa hakkında soruşturma yapmakla görevlendirildi. 1858 yılında aldığı altı aylık iznini Londra, Paris, Viyana ve Brüksel'de geçirdi.

1859'da Kuleli Olayı'nın soruşturulmasında, serasker Rıza Paşa'nın yanında görevlendirildi. İsmini bu görevle duyurmaya başlayan Midhat Paşa, 1864'de Silistre, Vidin ve Niş vilayetlerinin birleştirilmesiyle kurulan Tuna vilayetine vali oldu. 1868 yılında Şura-yı Devlet reisliğine getirilen Midhat Paşa, sadrazam Ali Paşa ile arasındaki anlaşmazlıklar üzerine 1869'da Bağdad valiliğine tayin edilerek, İstanbul'dan uzaklaştırıldı.

1872'de sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nm görevinden azledilmesi üzerine, Sultan Abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirildi. İki buçuk ay sonra görevinden ayrılarak, meşrutiyet idaresinin kurulması için çalışmaya başladı. İstanbul'da medrese öğrencilerinin gösterisi üzerine Midhat Paşa Adliye nazırlığına getirildi. Hüseyin Avni Paşa serasker, Hayrullah Efendi de şeyhülislam oldu. Midhat Paşa ve arkadaşlarından meydana gelen bir heyet, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesine karar verdi. 29 Mayıs 1876'da Sultan Abdülaziz tahttan indirilerek, V. Murad tahta geçirildi. Ancak V. Murad'ın kısa süre sonra akıl hastalığına müptela olduğu olduğu anlaşılınca, veliaht Abdülhamid Efendi ile görüşen Midhat Paşa, ondan aldığı Meşrutiyet'i ilan sözü üzerine, II. Abdülhamid tahta çıkarıldı (31 Ağustos 1876). Yeni padişah, Midhat Paşa'yı sedarete getirdi. Padişah verdiği sözü tutarak Midhat Paşa'mn hazırladığı Kanun-ı Esasi'yi törenle ilan etti (23 Aralık 1876). Midhat Paşa'nın, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi hürriyet yanlısı işileri himaye etmesi; ayrıca padişahın istemeyerek ilan ettiği Kanun-ı Esasi'nin sağladığı hakları geri almak için fırsat kollaması sonunda, Galip Paşa'nın kendisine danışılmadan göreve getirilmesine karşı çıkan Midhat Paşa'yı, sadaretten azletti. Kanun-ı Esasi'nin kendisine tanıdığı hakla Avrupa'ya sürgüne gönderdi (5 Şubat 1877). Midhat Paşa Brindizi'ye, oradan da Napoli, İspanya ve Paris yoluyle Londra'ya gitti. Saraydan aff dilemesi üzerine, Eylül 1878 de Girid'de oturmasına izin verildi. Bir süre sonra da Saffet Paşa'nın tavsiyesiyle Suriye valiliğine getirildi.

1880 yılında Aydın valiliğine tayin olunan Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz’in öldürülmesiyle ilgili olarak düzenlenen Yıldız Mahkemesi'nde yargılandı ve idama mahkum edildi. Padişahın müebbet hapse çevirdiği cezasını çekmek için Taif’e sürüldü (28 Temmuz 1891). Burada öldürüldü.

MİMAR SİNAN AĞA (1490-1588)

En büyük Türk mimarı.

Sultan Yavuz Selim zamanında devşirme olarak gelmiş, Sultan Kanuni Süleyman devrinde yeniçeri olup Belgrad (1521) ve Rodos (1522) seferlerine katılmış, atlı sekban olmuş, 1526'da Mohaç savaşma girdikten sonra, acemi oğlanlar yayabaşılığına, sonra kapı yayabaşılığına yükselmiş ve zamanla zenberekçibaşılık rütbesi ile Alman seferine ve Bağdad seferinde (1534) bulunmuştur. Dönüşünde haseki olmuş ve sultanın Korfu, Pulya (1537) ve Kara-Boğdan seferlerine (1538) iştirak etmiş; sonra, o tarihte "reis-i mimaran-ı dergah-ı ali" rütbesini almıştır.

1535 İran seferinde, Van Kalesi kuşatmasında, göl üzerinde askeri nakliyat için kullanılan kalyonların içine top yerleştirerek, orduya hizmet etmiştir. 1538 Kara-Boğdan seferinde Prut nehri üzerine 13 günde bir köprü kurarak, sultanın takdirini kazanmıştır. Katıldığı seferlerde, gittiği yerlerde Sinan, gördüğü eserleri büyük bir dikkat ile incelemiştir. Zamanı geldikçe, bunlardan ve diğer ülkelerde gördüğü eserlerden ilham alarak Türk mimarisi içinde eritip, olgunlaştırmıştır. İran'da Büyük Selçuklular ile başlayan Türk kubbe mimarisi, beş yüzyıla yakın bir gelişme devresinden sonra, Mimar Sinan'ın elinde XVI. yüzyılın ikinci yarısında en parlak devrini yaşamıştır. İtalyan Rönesans mimarisinin devamı olan merkezi kubbeli yapı konusunu büyük kubbe üstadı ve mekan yapıcısı olan Mimar Sinan, tam bir başarı ile gerçekleştirmiştir.

Halep'te Hüsrev Paşa için, 1536-1537 yıllarında yaptığı Husreviye külliyesi, onun mimarbaşı seçilmeden önce meydana getirdiği ilk eser olması bakımından, ilgi çekicidir. Burada önünde beş kubbeli son cemaat yeri ile tek kubbeli cami tarzı yarı mekanlı cami fikri ile birleştirilmiştir. Böylece Sinan ilk eserinde Osmanlı mimarisinin İznik ve Bursa geleneğine bağlanmaktadır. Burada Sinan, en sade Osmanlı cami planından hareketle, küçük ölçüde bir külliye meydana getirmiştir.

Mimar Sinan'ın, İstanbul içinde meydana getirdiği ilk eser olarak gösterilen Hürrem Sultan için yapılmış Haseki külliyesinin durumu da tam olarak aydınlatılmış değildir. 1539'da tamamlanan cami, önünde beş kubbeli son cemaat yeri ile, dört duvar üzerine tek kubbeli bir yapı idi. Sinan, burada İran mimarisinden aldığı tonoz bingi kullanmış, fakat bunun içi istiridye kabuğu biçiminde yivlenmiştir. Bu cami, 1612 yılında, Sedefkar Mehmed Ağa tarafından bir kubbe daha eklenerek genişletilmiştir. İstanbul'daki bu ilk külliye, her şeye rağmen, XVI. yüzyılın ilk yarısının bütün mimari özelliklerini içinde toplamaktadır.

Mimarbaşı olduktan sonra Sinan'ın meydana getirdiği 3 büyük abide onun gelişmesinin basamaklarını belirtmektedir. Bunlar çıraklık eseri olan İstanbul Şehzade Camii ile kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii ve nihayet ustalık eseri olan Edirne Selimiye Camii'dir. Mimar Sinan, 54 yaşında olduğu halde, 1544'de sonradan "çıraklık eserim" dediği Şehzade Camii'ne başlamıştır. 4 yıl sonra tamamladığı bu camide Mimar Sinan, sekizgen biçiminde dört kalın paye üzerine 19 m. çapında bir orta kubbe ve dört yarım kubbeden ibaret büyük cami ile merkezi kubbe yapısını gerçekleştirmiş bulunuyordu. Yarım kubbeler yanlarından ikişer yuvarlak eyvan çeyrek kubbe ile genişletilmiştir ki, bu Osmanlı mimarisinde ilk defa kullanılmaktadır. Şehzade camiinde dört yarım kubbe ile desteklenmiş bir merkezi kubbe şeması ortaya konulmuş olmakla Mimar Sinan'ın bu eseri kendinden sonra yapılan bütün büyük camilere öncülük etmiştir. Şehzade camii, aynı zamanda, Sinan'ın oldukça büyük ölçüde meydana getirdiği ilk külliye olması bakımından da ilgi çekicidir. Burada medrese, imaret, tabhane ve kervansaray binaları, cami dış avlusunun doğusunda boydan boya sıralanmıştır.

Şehzade camiinden sonra Sinan'ın eserleri birdenbire hızla artmaya başlamış ve kendisi çeşitli planlar üzerinde denemeler yaparak, en mükemmel mekan şekillerini araştırmıştır. 6 köşeli ve 8 köşeli şemalar üzerine oturttuğu kubbeler ile orta büyüklükteki camileri İstanbul'un çeşitli semtlerinde, buraların mahalli özelliklerini canlandırmaktadır. Ayasofya'yı ve Bayezid camiini iyice inceleyerek, Süleymaniye için en mükemmel ölçüleri aramıştır. Burada 27 m. çapında, Ayasofya'dan sonra İstanbul'un en büyük kubbesi vardı. Sinan burada yan sahnları aynı büyüklükte olmayan beşer kubbe ile örterek, birbirine eşit kubbelerin yeknesaklığı yerine, bir büyük, bir küçük kubbe ahengi ile değişik bir mekan tesiri yaratmıştır.

Bütün Türk mimarisinin ve kendisinin o zamana kadar yarattığı yeniliklerin toplu bir ifadesi olan Edirne Selimiye Camii'ni yaptığı zaman Sinan, 30 yaşında idi. Edirne şehir görünüşünün ve Osmanlı İmparatorluğu'nun ölmez bir eseri olan 31.50 m. çapındaki çok büyük kubbesi ve sekizgen biçimindeki gövdenin etrafını çeviren ince görünüşlü minareleri ile, çok uzaklardan kendini belli eden bu cami Sinan'ın en yüksek mekan sanatını canlandırmakta ve onun dünyanın en büyük mimarlarından biri olduğunu ispat etmektedir. Burada 8 payeli sekizgen plan şemasını esas alan Sinan, orta kubbenin hakimiyetini belirtmek için, yarım kubbelerden kaçınmıştır. Yalnız köşelere birer yuvarlak eyvan ile, dışarıya çıkıntı yapan mihrap hücresinin üstünü de yarım kubbeye yakın bir yuvarlak eyvan ile, fakat çok alçakta kalacak şekilde örtmüştür. Camiye 1569'da başlanmış ve eser 1574'de tamamlanmıştır.

Mimar Sinan, çeşitli plan şekillerini incelemek ve araştırmak bakımından, sonsuz bir gayret göstermiştir. Daha önce tanıdığı bütün planları herhangi bir şekilde eserlerinde değerlendirmiştir.

Eserleri (başlıca):

Camiler:

1.İstanbul, Süleymaniye Camii,

2-İstanbul, Şehzade Camii,

3-Haseki Hürrem Camii,

4-Mihrimah Sultan Camii,

5-0sman Şah Validesi Camii,

6-Sultan Bayezid Kızı Camii,

7-Ahmed Paşa Camii,

8-Rüstem Paşa Camii,

9-Mehmed Paşa (Sokollu) Camii,

10-İbrahim Paşa Camii.

Mescidler:

1-İbrahim Paşa Mescidi,

2-Sinan Paşa Mescidi,

3-Rüstem Paşa Mescidi,

4-Mimar Sinan Mescidi,

5-Hafız Mustafa Çelebi Mescidi,

6-Müfti Çivizade Efendi Mescidi,

7-Emin Ali Çelebi Mescidi,

8-Üç-baş Mescidi,

9-Defterdar Şerifezade Efendi Mescidi,

10-Defterdar Mehmed Çelebi Efendi Mescidi.

Medreseler:

1-Sultan Süleyman Medresesi,

2-Süleymaniye Medreseleri,

3-Yavuz Sultan Selim Medresesi,

4-Sultan Selim Medresesi,

5-Sultan Süleyman Medresesi,

6-Şehzade Sultan Mehmed Medresesi,

7-Haseki Sultan Medresesi,

8-Valide Sultan Medresesi,

9-Kahriye Medresesi,

10-Mihrimah Sultan Medresesi.

Bunlardan başka Darülkurralar, türbeler, imaretler, darüşşifalar, su yolları ve kemerleri, köprüler, kervansaraylar, mahzenler ve hamamlar da yapmıştır.

MİSAK-I MİLLİ (28 OCAK 1920)

Son Osmanlı Meclisi’nin aldığı karar.

Madde 1.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı tarihte (30 Ekim 1918), düşman işgali altında bulunan Arap topraklarının geleceği, bölge halkının vereceği karara göre belirlenecektir.

Madde 2.

Halkın oyu ile anavatana katılmış olan, üç sancakta (Kars, Ardahan, Artvin (Batum)) gerekirse tekrar halk oyuna başvurulacaktır.

Madde 3.

Batı Trakya’nın durumu, bölge halkının özgürce yapacağı seçime göre belirlenecektir.

Madde 4.

İstanbul şehri, Marmara Denizi ve Boğazların güvenliği sağlandıktan sonra boğazlar dünya ticaretine açılacaktır.

Madde 5.

Komşu ülkelerde yaşayan Türklere tanınan haklar güvence altına alındıktan sonra, Türkiye’deki azınlıklara da aynı haklar tanınacaktır.

Madde 6.

Siyasi, adli ve ekonomik bağımsızlığımızı zedeleyecek ayrıcalıklar (Kapitülasyonlar) kaldırılacaktır.


ÖNEMİ : Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nce 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilen Misak-ı Milli ile Türk Milleti’nin kabul edebileceği asgari haklar belgelenmiştir. Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarının Mebusan Meclisi’nce onaylanmış biçimidir. Misak-ı Milli ile Türk Kurtuluş Savaşı’nın temel hedefleri belirlenmiş ve uygulamaya geçirilmiştir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 2 ziyaretçi (29 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=