Selâmün_aleyküm
  Nn
 

NAHCİVAN SEFERİ (1554)

Osmanlı Devleti'nin 1554'de İran üzerine yaptığı sefer.

Sultan Kanuni Süleyman, Nahcivan Seferi de denen üçüncü İran seferine 1553 Ağustosunda çıktı. Kış mevsimini Halep'te geçiren Osmanlı ordusu buradan hareketle Diyarbakır'a vardı. Burada bir savaş divanı toplandı ve İran seferinin esasları kararlaştırıldı. Daha sonra harekete geçildi.

Şah Tahmasb, ordusunun Osmanlı ordusuna karşı çıkarak bir meydan savaşına girişmekten dikkatle kaçınıyordu; bu bakımdan önemli çarpışmalar olmadı. Sefer bir akın mahiyetini aldı. Osmanlı kuvvetleri Nahcivan şehrini ele geçirdiler. Akıncılar, Aras nehrini geçerek Azerbaycan'a aktı. Kanuni de Nahcivan'dan öteye geçmişken, Şah Tahmasb'in yüzlerce kilometre uzaktaki Luristan'a çekildiğini öğrenince geri döndü ve seferi durdurdu.

Böylece Nahcivan şehri kan dökülmeden Osmanlıların eline geçti.

NAKİBÜ'L-EŞRAF

Osmanlı Devlet teşkilatında Hz. Peygamber'in soyundan olanların devletçe yapılan ödemeleri, doğum, ölüm gibi kayıtları ve sağlanan sosyal hakları dağıtan görevli için kullanılan bir deyimdir.

Bu görevli, Bab-ı Meşihat'e bağlı bulunurdu. Nakib Arapça halkın seçkini bir topluluğun başı, işlerini gören kişi anlamındadır. Kısaca Peygamber hanedan mensuplarının genel varisi durumunda idi. İslam tarihinde Nakibü’l -eşraflık müessesesine, ilk olarak Abbasilerde rastlanmaktadır. Halife'den sonra en önemli bir manevi makam olan bu göreve getirilenler Bağdad'da (Divan-ı Mezalim) Adalet Divanı'na başkanlık ederler, hac mevsiminde ise, Mekke'de dedelerinin sikaye hizmetini görürlerdi.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren Hz. Peygamber'in soyuna ayrı bir saygı ve ilgi gösterilmiş, her türlü resim ile vergiden muaf tutularak halkın seçkin bir topluluğu kabul edilmişlerdir.

Nakibü'l-eşraflık, görevinin verdiği şeref sebebiyle en önemli mevkilerden başta olanı sayılır; halifeden sonra gelirdi. Merasimlerde devlet ileri gelenlerinden kabul edilir, bu göreve kendi aralarından en seçkin ve belirli kimseler getirilirdi. Yeni Nakibü'l-eşraf, Paşa Kapısı'na davet olunur. Teşrifatçı Efendi aracılığı ile sadrazamın huzuruna girerek onun eteğini öper ve samur kürk giydirilmek suretiyle Nakibü'l-eşraf ilan olunur, eline de memuriyet beratı verilirdi.

Nakibü'l-eşrafların resmi giyinişleri kazasker kıyafeti olup, başındaki örfi kavuğa yeşil sararlardı. Nakibü'l-eşrafın konağı aynı zamanda resmi dairesi olup, burada seyyid ve sadat arasında suçluların hapsedildiği, dayak vs. cezalara çarptırıldığı bir tevkifhane de vardı. Bu hapishanenin müdürü Nakibü'l-eşraf maiyetinde Sancak-ı Şerif'i muhafaza eden ve Alemdar unvanını taşıyan kimse en önemli görevli idi. Padişahlar sefere çıktıkça Nakibü'l-eşraf da yanında bir kısım sadat olduğu halde savaşa giderdi.

Nakibü'l-eşrafların başlıca görevleri arasında, cüluslarda, biat töreninde en önce biat eylemek, bayram törenlerinde dua etmek, savaş sırasında Sancak-ı Şerif'in dibinde dua, salavat ve Kur'an okumak, Kılıç Alayı'nda yeni padişaha kılıç kuşandırmak bulunurdu. Nakibü'l-eşraflar doğrudan doğruya sadrazama muhatap olup, yazışmalarını onunla yaparlar; teşrifatla ilgili davetleri de ondan alırlardı.

Tanzimat'tan sonra bilhassa II. Abdülhamid döneminde imparatorluğun dış politikasında takibe başlanan İslamcı siyaset sırasında Nakibü'l-eşraflar daha da değer kazandılar. Onlar için Yıldız Sarayı civarında özel bir konak yaptırıldığı gibi, büroları da genişletildi. Fakat İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra önemlerini kaybettiler ve 5000 kuruş maaşlı bir küçük memuriyet haline getirildiler. Yanlarında da sadece, 1000 kuruş maaşlı katipleri bulunuyordu.

Bu kuruluş Osmanlı hilafetinin kaldırılmasıyla tarihe karışmıştır.

NASUH PAŞA ANTLAŞMASI

Şah Tahmasb'ın ölümüyle başlayan İran seferleri sonunda sadrazam Nasuh Paşa tarafından imzalanan antlaşma.

Osmanlı-İran Savaşı'nın ilk safhası 21 Mart 1590'da İstanbul'da imzalanan antlaşma ile son bulmuştu. Bu antlaşma ile Tebriz şehri ile Azerbaycan'ın Tebriz mıntıkası, Karabağ, Gence, Kars, Tiflis, Şehrizor, Nihavend, Luristan Osmanlılarda kaldı. Ayrıca İran uleması tarafından ilk üç İslam halifesi Ebubekir, Ömer, Osman ile Hz. Peygamber'in hanımı Hz. Ayşe'ye küfür edilmemesine İran şahı tarafından söz verilmiştir. 1603'de İran şahı Şah Abbas'ın Tebriz beylerbeyinin ayaklanmasına yardım etmesiyle İran savaşlarının ikinci safhası açıldı. Kuyucu Murad Paşa, Anadolu'daki Celalileri temizledikten sonra İran üzerine yürümüş ve Şah'a barış teklif etmiştir. İran şahı Amasya Antlaşması esasları üzerinde bir barış kabul ederek, İstanbul Antlaşması'yla (1590) Osmanlılara terk ettiği, ancak şimdi geri aldığı yerleri iade etmeyeceğini bildirmiştir (Tebriz, Revan, Şirvan).

Kuyucu Murad Paşa'nın yerine sadrazam olan Nasuh Paşa, Şah'ın teklifini kabul ederek barış yapmıştır. Antlaşmayı imzalamak için İstanbul'a Kadıhan adlı bir İran elçisi gelmiştir.

Bu antlaşmaya göre İran Şahı, İstanbul Antlaşması ile elinden çıkan fakat tekrar eline geçen yerler karşılığında her sene iki yüz yük ipek vermeyi kabul etmiştir. İkinci İstanbul Antlaşması diye de anılan antlaşma, İran Savaşı'nın dokuz yıl süren ikinci safhasını Osmanlıların aleyhine bitirmiştir. Bu antlaşmanın hükmü üç yıl sürmüş ve adeta bir mütareke halini almıştır. Çünkü Şah Abbas her sene ödemeyi taahhüd etmiş olduğu ipeği ödememiştir. Ayrıca elçilikle İran Şahı'na antlaşmayı götürmüş olan divan-ı hümayun çavuşlarından İncili Mustafa Çavuş'tan, iki yıldan beri bir haber alınmamış olduğundan, Sultan Ahmed, Nasuh Paşa'nın ısrarıyla imzaladığı antlaşmayı bozmuş ve 1615'de İran seferinin üçüncü safhası başlamıştır.

NAVARİN BASKINI (1827)

Rus, İngiliz ve Fransız ortak donanmasının, Navarin limanında demirli bulunan Osmanlı donanmasını yakmaları olayı.

Yunan ayaklanmasını bastırmak üzere Babıali'ce Mora valiliği kendisine verilerek görevlendirilen Kavalalı Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa'yı Mora seraskerliğine getirmişti, İbrahim Paşa'nın emrine, Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerinden başka, 50-60 parça savaş ve 100-150 parça nakliye gemisinden oluşan Mısır filosu ile 17.000-18.000 kadar da asker verilmişti. İbrahim Paşa, 26 Şubat 1825'te, Modon'a çıktı. 18 Mayıs 1825'te de, Navarin'i aldı. Muharrem Bey komutasındaki Mısır filosu ile Çengeloğlu Tahir Paşa emrindeki Osmanlı donanması da Navarin limanına girip demirlediler. Öte yandan kara harekatı devam etmekle yarımadanın merkezi Tripolice asilerden temizlendiği gibi, Rum eşkıyaların dayanağı Misolongi de 23 Nisanda teslim olmak zorunda kalmış bulunuyor ve Yunan ayaklanması bastırılma safhasına ulaşmış oluyordu. Bu gelişme, eski Yunan ve Helen kültürü hayranı Batı Avrupa ülkelerinde derin yankılar yaptı.

İngiltere, Fransa ve Rusya hükumetleri, bir yandan yeni bir Yunanistan kurma politikalarını kurtarmak, bir yandan da tahrik edilmiş bulunan kendi halklarını yatıştırmak için yaptıkları toplantılar sonunda, 16 Temmuz 1827'de, aralarında bir ortak harekat planı tespit edip bunu bir protokole bağladılar. Buna göre Batılı devletler, bir çeşit baskı unsuru olmak üzere, Mora sahillerine birer filo gönderdiler. Önce amiral Condrington komutasındaki İngiliz, arkasından amiral Rigny komutasındaki Fransız, 18 Ekimde de amiral Heyden komutasındaki Rus filosu Navarin önüne geldiler. Daha önce, İngiliz ve Fransız amiralleri İbrahim Paşa ile temasa geçmişler ve 25 Eylül 1827'de bir mütareke akd etmişlerdi. Buna göre, Osmanlı donanması Navarin limanını terk etmeyecek ve taraflar Babıali'nin son kararını bekleyeceklerdi. Müttefik filolar, bunun üzerine, Zanta ve Milo adalarına çekildiler. Fakat bir süre sonra, İbrahim Paşa'ya baskı yapmak için, Osmanlı donanmasının limandan çıkıp Çamlıca Adası'na hareket etmekte olduğunu bahane ederek, 20 Ekim sabahı, limanın giriş yerine dizildiler. Öğleye doğru, hiçbir muhalefet görmeksizin, kendileri de, dostane bir davranış içinde imiş gibi, limana girdiler. Bu arada Rigny, ateş gemisinin yerinin değiştirilmesini Osmanlı amiralliğinden istedi ve bir Mısır gemisinden ateş açıldığını bahane ederek, bütün gemilerine ateş emri verdi. Bunu İngiliz ve Rus amiralleri de desteklediler. Öğleden sonra saat iki buçuk sıralarında başlayan ateş, tam üç saat kadar sürdü ve büyük bir kargaşalık yarattı. Osmanlı donanması ise, bu olay başlarken, Çengeloğlu Tahir Paşa'nın bütün ikazlarına rağmen, limandan çıkıp denize açılmış ve İbrahim Paşa'nın eniştesi Muharrem Bey'in yanlış taktiği neticesi, üç sıra halinde ve hilal biçiminde demirlemiş, böylece açık hedef teşkil etmiş bulunuyordu.

Baskın sonucu, Osmanlı donanmasının zayiatı ağır oldu ve olay bir facia olarak kapandı. Osmanlı zaiyatı, Mısır gemileri ile birlikte, 57 gemi ve 6.000 denizciyi buldu.

NİĞBOLU MEYDAN SAVAŞI (1395)

Osmanlı ordusuyla Haçlı orduları arasındaki meydan savaşı.

Tek başına Osmanlılarla girişeceği bir savaştan hiçbir şey elde edemeyeceğini, aksine birçok zarara uğrayacağını ve Osmanlıları istikbali için Tuna'dan uzaklaştırmanın şart olduğunu anlayan kral Sigismund, Osmanlılara karşı IV. Haçlı seferinin hazırlıklarına girişti. Bu sırada 1395 yılının yaz ayları boyunca devam eden Bizans'ın Osmanlılar tarafından 2. muhasarası, Avrupa'yı ayaklandırmıştı. Bu sefere katılanlar, Macaristan Krallığı, Fransa Krallığı, İngiltere Krallığı, Almanya İmparatorluğu, Lehistan Krallığı, Venedik Cumhuriyeti, Kastilya Krallığı, Aragon Krallığı, Rodos Şövalyeleri, Papalık ve Eflak Prensliği idi. Bizans İmparatorluğu da İstanbul'un kuşatılması dolayısıyla Osmanlı Devleti'yle savaş halinde sayılıyordu. Bunlardan başka Töton Şövalyeleri, Norveç ve İskoçya krallıkları, küçük İtalyan devletleri, küçük sembolik birliklerle bu Haçlı seferine iştirak ediyorlardı.

Seferin asıl hedefi yüzyıl önce Memlukler tarafından ortadan kaldırılan Kudüs Krallığı'nı yeniden kurmaktı.

Haçlı ordusu, Macaristan kralı ve Nevers Kontu idaresinde iki kol halinde Osmanlılar üzerine yürüyüşe başladı. Belgrad'a gelen Macaristan kralı, Demirkapı'ya kadar Tuna'nın kuzey kıyısını takip etti ve oradan yani Transilvanya ile Eflak'ı ayıran Orsova civarından şehri geçti. Fransızlar ise, Eflak'a girdiler.

Bu sırada İstanbul kuşatmasını kaldıran I. Bayezid (Yıldırım), ordusu ile Edirne'ye geldi. Kuzeybatıya yürüyerek Balkan Dağları'nı kuzeye doğru geçti ve Tırnova'ya girdi. Bu arada Vidin'i ele geçirip Niğbolu önlerine gelen Haçlı orduları, 10 Eylül 1395 günü kaleyi kuşatmaya başladılar.

Sultan I. Bayezid ve ordusuna dair hiçbir ciddi haber alınmaması, Haçlılara cesaret vermişti. 25 Eylül 1395 gününe kadar dayanan Doğan Bey'in komutasındaki kuvvetler, Osmanlı ordusunun gelmesi ile rahatladı. Haçlılar, kalenin güneyinde mevzilenmişlerdi. Güneydoğularında Osmanlılar bulunuyordu. Doğan Bey'in mukavemeti ile Haçlıların Niğbolu Kalesi önünde oyalanmaları Yıldırım'a lazım olan zamanı kazandırmıştı.

Hemen hilal şekli alan Osmanlı kuvvetleri, Haçlılarla savaşa tutuştu.

Sol cenaha kumanda eden Şehzade Mustafa'nın saflarını yardıklarına kanan Haçlılar, ancak korkunç kıskacın içine düşüp imha edilmeye başladıktan anda kendilerine geldiler. Eflak Prensi Mirce, kuzeye doğru kaçmaya başladı.

Bozgun başlayınca Hıristiyanlar, Tuna'ya can atmak istediler. Fakat nehrin Osmanlılar tarafından tutulduğunu gördüler. En şiddetli mukavemeti, Fransızlar gösterdi. Fransız büyük sancağı, askeri teşvik için, Fransa deniz kuvvetleri kumandanı amiral Jean de Vienne tarafından tutuluyordu. Sancak, altı defa yere düştü ve Amiral tarafından altı defa yerinden kaldırıldı. Osmanlılar ancak amiralin ölüsünün elinden sancağı alabildiler. Onun yanında Prens Philippe de la Bar da öldü. Prens Jean, silahlarını atarak teslim olmaktan başka yol bulamadı (25 Eylül 1395).

Kral Sigismund, Tuna'yı geçerek kaçtı. Tuna üzerindeki Haçlı filosunun büyük kısmı, Osmanlılar tarafından batırıldı. Haçlı ordusundan 100.000 kişi Osmanlı kılıcı altında veya Tuna'da boğularak can verdi; kalanı esir edildi.

Osmanlı akıncıları Macaristan'a Eflak'a ve Bosna'ya girerek Stirya Yarımadası'nı ele geçirdiler. Böylece, Kosova'dan sonra artık Osmanlı Devleti'nin kuzey sınırı Tuna nehri oldu.

NİŞANCI

Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'un önemli görevlilerinden birinin unvanı.

Devlet erkanından ve 6 mansıptan sözü sayılır bir görev olan Nişancılık, teşrifatta veziriazam ve Kubbe vezirlerinden sonra, tayinlerinde rütbeleri vezir veya beylerbeyi ise üçüncü sırada, sancakbeyi ise defterdarlardan sonra dördüncü sırada bir memuriyet olarak sayılmakta idi. Nişancılar, Divan-ı Hümayun'da sadrazamın sol ilerisinde oturma hakkına sahip olup, Arz günlerinde vezirler ve başdefterdardan sonra huzurda elpençe divan dururlardı. Vezaret hatt-ı hümayununun okunuşunda, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda, başdefterdar ile Şıkk-ı sani ve salis defterdarlarından sonra ve defter emininden önce, sadrazamın sol yanında yer alırdı. Yeni veziriazama vezaret divitini takdim eder, karşılığında samur kürk, ferace donanmış bir at ve 500 akçe bahşiş alırdı. Tahvil kalemi, reisülküttab ve defter emini bürolarının sorumluluğu nişancıların üzerinde idi.

XVII. yüzyıldan sonra vezir rütbesini de almaya başlayan nişancılara bayramlarda, Yeniçeri Ağası'nın tebrike gitmesi usulden idi. Vezir rütbesinde olmayan Nişancıları ise, Altı Bölük ağalarının tebrik etmeleri kanun gereği idi. Nişancılar, XVI. yüzyılın sonlarına kadar, Rikab-ı Hümayun'dan ayrılmazlar ve serdar-ı ekremlerin sevkettikleri seferlere katılmazlardı. Bu takdirde, serdar-ı ekremlere beyaz üstüne tuğralı ahkam kağıtları verirler ve sefer boyunca serdarların görevini bu suretle yürütmüş olurlardı. 1595'ten itibaren Nişancıların da sefere gitmeleri usulü kabul edilince, İstanbul'da rikab-ı hümayundaki yerlerine bir vekil bırakmaları kabul edildi.

XVIII. yüzyıldan sonra ise Nişancılık yıllık rütbe dağıtımına tabi memuriyetler arasına alındı. Yılı dolan Nişancının, makamında bırakılarak görevine devam etmesinde herhangi bir engel yoktu. Nişancılar Osmanlı Devleti'nde devletin kanunlarını iyi bilen, eski kanunlar ile yeniden hazırlanan kanunları ve şeri hukuku telif etme gücüne sahip olan Divan-ı Hümayun'da bu konuda düşüncesine başvurulan bir hukuk müşaviri hüviyetinde olduğu gibi; sorumlusu bulunduğu tahvil (Kise), reisülküttablık ve defter eminliği büroları ile devletin yayınlanan kanun ve emirlerine nezaret etmek, tımar, zeamet, has ve arpalık dağıtımlarını yürütmek; yeni fethedilen ülkelerde vergi matrahlarına, askeri teşkilata, mahalli kuruluş ve devşirme işlerine esas teşkil eden sayım işlerini yaptırmak, bu yerlerde uygulanacak mahalli kanunları hazırlamak gibi görevleri vardı.

Ayrıca padişah tarafından hükümdarlara yazılan namelerin valilere gönderilen ferman, buyuruldu, berat ve hükümlerin yazılışlarına nezaret ettiği kadar, üstlerini nişanlamakla da devletin en güvenilen memuru idi. Nişancılar, yazı yazmada yetenekli mahalli örf ve töreleri bilen, bunları fıkıh bilgileri ve İslam şeriatı ile birleştiren kişiler olmak zorunda idiler. Bu bakımdan, çok defa, Dahil müderrislerinden veya Sahn-ı Seman derecesine çıkmış müderris efendilerden seçilirlerdi. XVII. yüzyıldan itibaren kanun bilgisi ve öteki bilgileri bakımından bu görevi yürütebilecek seviyede bulunan reisülküttab efendiler için de nişancılık bir kaynak kabul edilmiştir.

Nişancılığa sancakbeyi, beylerbeyi veya vezir rütbesi olmak üzere, her üç kademeden de tayin yapılabilirdi. İlk devirlerde yalnız olarak çalışırlarken, daha sonraları, kendilerine yardımcı tuğra çekme işlerinde bir turakeş, seferler sırasında bir vekil tayin etmeleri uygun görülmüştür. Divan günlerinde, yazı işleri çoğaldığı takdirde, veziriazamın müsaadesiyle Kubbe vezirleri de ona yardımda bulunurlardı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda görevlerinden büyük bir kısmını reisülküttablara bıraktıkları halde, yine de nüfuzları devam etmiştir.

XIX. yüzyılın başlarında nişancılık, daha çok, Defterhane'ye ait işlerden sorumlu olan bir görev haline gelmişti. 1836'da nişancılık resmen kaldırılarak, üzerindeki hizmetlerden bir kısmı Babıali'nin ilgili bürolarına, tuğra çekmek hizmeti ise, defter eminliğinde bulunan tuğranüvise bırakıldı. 1838'de bu hizmet de Babıali'ye devredildi. Tanzimat'tan sonra ise, bu gibi görevler terkedilerek, sorumluluklar, Mabeyn, başkatipliğine, Hariciye ve Maliye nazırlıkları ile Defter-i Hakani dairelerine, kanun yapma görevi ise Divan-ı Ahkam-ı Adliyye'ye ve Mecalis-i aliye'ye verildi.

NİZAM-I CEDİD

Osmanlı Devleti'nde, XVIII. yüzyılın sonlarında, askerlik ve idare alanlarındaki düzensizliklere, Batılı anlamda çare bulmak üzere ileri bir düzen kurmak hususunda ıslahat teşebbüsleri ve hareketleri için kullanılan bir tabir olup aynı zamanda bu gaye ile kurulan, Avrupa usulünde yetiştirilmek istenilen talimli askere verilen addır.

Nizam-ı Cedid tabiri III. Selim tahta çıktıktan sonra tam olarak kullanılmaya başlanmış; eski usul ve teşkilat için kullanılan "nizam-ı kadim" sözüne karşılık, bu tabire daha çok önem verilmiştir. Bu devirde, Osmanlı Devleti'nde Nizam-ı Cedid tabiri ile, önce mevcut siyasi ve idari bir düzenin yerine yenisinin konulması manası anlaşılmakta idi. Bu tabir daha sonra III. Selim tarafından girişilen bütün ıslahat hareketlerine alem olmuştur. Bu sebeple Nizam-ı Cedid tabiri dar ve geniş olmak üzere iki manada kullanılmıştır. Dar manası ile Nizam-ı Cedid, bu devirde Batı usulünde yetiştirilmek istenen talimli askeri teşkilatını; geniş manası ile de III. Selim'in Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmak ve hiç değilse kendilerinden faydalanılabilecek şekilde, muntazam bir hale getirilmesini sağlamak, ulemanın geriliğe dönük zihniyetine karşı koyarak, onların nüfuzunu kırmak, Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa'nın ilim, teknik ve medeniyetteki hamlelerine ortak yapmak için giriştiği ıslahat hareketlerinin bütününü ifade ediyordu.

Nizam-ı Cedid fikri ve hareketi III. Selim'in tahta çıkması ile bir usul ve tertip dahilinde ortaya atıldı. Ancak bu hususta örnek alınması düşünülen Avrupa'yı iyice tanımak gerekiyordu. Bu sebeple padişah; Nizam-ı Cedid ıslahat hareketinin esasları hakkında tam bir kanaat sahibi olmak zorunluluğuna uydu. Bu hareketinde büyük bir kuvvet olan ilim adamlarının bu husustaki düşüncelerini almayı uygun gördü. Devletin bünyesinde yapılacak geniş ıslahatın selametini sağlamak için, Nizam-ı Cedid'i bir şahıs değil, devletin malı yapmak istedi. Diğer taraftan bu başlangıç olmak üzere ve Avrupa'yı iyice tanımak için, Viyana elçiliği görevi ile gönderdiği Ebu Bekir Ratıp Efendi'ye: "Avusturya'nın bütün müesseselerini görüp, kendisine bilgi getirmesi" görevini vermişti (1791). Ratıp Efendi, yaptığı 8 aylık inceleme sonunda edindiği bilgileri havi padişaha sunduğu yazıda; bazı önemli meselelerin, birtakım şartların tahakkukuna bağlı olduğunu bildirmekte idi. III. Selim'in yapacağı Nizam-ı Cedid ıslahatı ile sıkı bir ilgisi bulunan bu şart ve tedbirler şöyle ifade edilmişti:

1-Askerin çok düzenli ve itaatli olması;

2-Hazinenin zengin, tertipli ve her an dolu bulunması;

3-Vezirlerin, büyük devlet adamları ile memurların doğru, muktedir ve sadık kimseler olması;

4-Halkın huzur, refah ve himayesinin temin edilmesi;

5-Bu şartlar tahakkuk ettikten sonra, bazı devletler ile ittifak ve yardım anlaşmalarının yapılması.

III. Selim, devletin ileri gelenlerinden, nizam-ı devlete dair layihalar kaleme almalarını istemiş ve böylece Nizam-ı Cedid hareketinin nazari ve hukuki yönlerini teşkil ve tesisine girişilmiştir. Padişah, başta sadrazam olmak üzere, devlet ve idare hayatında bilgi ve tecrübesi bulunan belli-başlı şahıslardan, kendisine Nizam-ı Cedid'e dair layihalar vermelerini emretti.

Bu suretle girişeceği esaslı ıslahat hareketinde yalnız kalmamış ve III. Ahmed devrinde tasarlanan bir askeri ıslahat teşebbüsünün ulema ve devletin ileri gelenlerinden gizlenmesi yüzünden, başarısızlığa uğramaması gibi bir durum ile karşılaşmayarak, sorumluluğa belli- başlı devlet adamlarını da iştirak ettirmiş bulunuyordu.

Nizam-ı Cedid hakkında padişaha mütalaalarını bildiren ve layiha verenler;

başta sadrazam Koca Yusuf Paşa olmuş ve aralarında sadrazamlıktan tanınmış zatlar, defterdar, Şerif, Tarakçı Abdullah efendiler ile tersane emini, mabeynci, beylikçi, çavuşbaşı, kethüda gibi bir kısım görevliler ve yazar Enveri de bulunmak üzere 20 Türk ile Türk ordusunda hizmet gören Bertrano adında bir Fransız subayı, İsveç sefareti memurlarından ünlü d'Ohsson olmak üzere iki yabancıdır.

Bu layihalarda görüş birliği bulunmadığı kesindir. Ağırlık noktalarını askeri sahada arzu edilen ıslahat teşkil etmekle beraber, taşıdıkları esas düşünceye göre, Nizam-ı Cedid lâyihaları üç kısma ayrılıyordu:

Birinci kısım, Yeniçeri Ocağı'nı ve diğer ocakları, Kanuni devrindeki kanunlara göre ıslah etmeyi istiyordu ki, bunlar muhafazakarlardı.

İkincisi, bu ocaklara, "Sultan Kanuni Süleyman kanunnameleri gereğindendir" diyerek, Frenk talim ve terbiye usulleri ve silahlarının kabul ettirilmesini teklif edenler idi ki, bunlara da telifci demek mümkündür.

Üçüncü kısım ise, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması veya ıslah edilmesi mümkün olamayacağından, bu ocak bir kenara bırakılarak, bunun yanında Avrupa usulüne ve Frenk orduları esaslarına göre, yeniden bir ordu kurmayı düşünüyorlardı. Bunlar da inkılapçılar idi.

Bütün bu ıslahat layihalarını verenlerin üzerinde birleştikleri nokta, mevcut asker ocaklarının bozukluğu idi.

III. Selim, bu fikirlerden birini seçmek zorunda kalınca, inkılapçıların düşüncelerine katıldı ve uygulamaya girişmek üzere, bu fikri iyice benimsemiş olan kimselerden mürekkep bir ıslahat heyeti meydana getirdi. Bu heyetin başkanlığına eski sadrazamlardan İsmail Paşazade İsmet Bey getirildi.

İsmet Bey, işin başlangıcında, meselenin önemli olduğunu ve uygulamada karşılaşacağı tehlikeleri ve takip edeceği hareketi padişaha bildirdi. Bu hususta padişahtan teminat aldı.

Heyetin hazırladığı 72 maddelik program, bir program, bir ıslahat tasarısı idi. Bu tasarının önce askerlikle ilgili kısmının uygulanmasına girişildi. Bu meselede yenilik yapılan başlıca maddeler şunlardı:

1-Mevcut asker ocaklarının nizam altına alınması;

2-Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması (Nizam-ı Cedid ordusu);

3-Savaş sanayii müesseselerinin yeniden tertip ve tanzimi.

III. Selim bir taraftan Avrupa usulünde bir ordu hazırlarken, diğer yandan da mevcut ocakları imkanlar nispetinde nizam altına almaya önem verdi. Yeniçeri Ocağı için haftada birkaç gün talim ve terbiye zorunluluğu konuldu. Diğer ocaklar için yeni kanunnameler yapıldı. Mesela 1792'de yayınlanan Humbaracı kanunnamesine göre bütün efrad, İstanbul'da toplanacak ve yoklamaya tabi tutulacaktı.

III. Selim, Nizam-ı Cedid'in müstakil bir askeri ocak olmasını ve buraya yeniçerilerden genç olanların girmesini istiyordu. Fakat yeniçeriler bunu kabul etmedikleri gibi, devletin ileri gelenleri de Yeniçeri Ocağı'nın dışında bağımsız bir ocak kurulmasını uygun görmemekle beraber çok tehlikeli buldular. Bu sebeplerle Nizam-ı Cedid, hassa bostancılar ocağına bağlı olmak üzere, bostancı tüfekçisi ocağı şeklinde kuruldu.

İlk önce mevcudu 12.000 olarak tespit edildi (1793). Buna göre çıkarılan padişah iradesiyle ileride geliri sağlandıkça arttırmak üzere Levend çiftliğinde, subayları ile birlikte 1602 erden ibaret 12 bölük olarak bir "orta" tertibini başlatmayı, ortaya bir binbaşı, sağ ve sol kolağaları, her bölüğe birer yüzbaşı ve diğer subaylar tayini emrediliyordu. Erlere de süngülü tüfek verilerek talime başlanılıyordu. Yeniçeriler, yurdun her tarafına yayılmış, şehir ve kasabalarda yerleşmiş olduklarından, Nizam-ı Cedid askerlerini çekemeyecekleri de düşünülebileceğinden, yeni askeri teşkilatın gerekli olduğunu anlatmak icap ediyordu.

Osmanlı Devleti'nin büyüklüğünün; ahalinin devlet kararlarına gösterecekleri saygı ile mümkün olabileceği, dolayısıyla Nizam-ı Cedid'in benimsenmesinin bir görev olduğu anlatılmaya çalışıldı.

III. Selim'in Nizam-ı Cedid lehinde yaptırdığı bu propagandanın büyük tesiri olmamakla beraber, ilk zamanlarda teşkilatın kurulmasına ses çıkarılmadı.

Ancak gerek bu ıslahat, gerek siyasi ve iktisadi sahada uygulanmaya çalışılan Nizam-ı Cedid, istenilen başarıyı tam olarak sağlayamamıştır. Esasen kısa bir süre sonra Nizam-ı Cedid düşmanlığı başladı. Bazı başarısızlıklar da ıslahat hareketlerinin değerini ve itibarını halk nazarında düşürdü.

Nizam-ı Cedid ordusu önce İstanbul'da, sonra da Anadolu'da kurulmuştur. İlk olarak Mısır seferinde Akka Kalesi önünde Napoleon ordusuna karşı başarı sağlamıştı.

Rusya ile savaş ihtimallerinin belirmesi üzerine, Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa yanındaki Nizam-ı Cedid askeri Rumeli'ye geçirildi.

Nizam-ı Cedid düşmanlığı açık ve kesin bir hal aldı.

Edirne'ye harekete geçen Kadı Abdurrahman Paşa ordusuna mukavemete kalkıştılar. Orduyu tehdit ettikleri bir sırada III. Selim, Abdurrahman Paşa'ya geri dönmesini emretti (1806).

İstanbul'da Boğaz yamakları ayaklandı. Veliahd Şehzade Mustafa ve şeyhülislam Ataullah Efendi asilere akıl hocalığı yapıyorlardı. Padişah, devletin idaresini ellerine bıraktığı kimseler tarafından ihanete uğramıştı.

Şeyhülislam, padişaha bir yazı sunarak: "Atmeydanı'nda toplanan yeniçerilerin Nizam-ı Cedid askerlerinin kaldırılmasından memnun olacaklarını" bildirmiş, yazıda adları yazılı zatların cezalandırılmalarını istemiştir. Padişah, arzu etmediği halde bu kişilerin idam edilmelerine müsaade etmişti. O, sarayın tarihini iyi biliyordu. Asilerin istediklerini yapmazsa, zorla saraya gireceklerini de biliyordu.

Halbuki Nizam-ı Cedid askeri, Atmeydanı'nda toplanan asilere biraz olsun direniş göstermiş olsalardı yeniçeriler perişan olacaklardı. Enderun ağalarının bu husustaki uyarılarına karşı Padişah; "Benim için kan dökülmesin, benim yüzümden Muhammed ümmetine zarar gelmesin" diye karşılık verdi.

Asiler, bu zatları birer birer ele geçirdiler, işkence ederek öldürdüler. Fakat asiler bununla da yetinmediler. Yeni bir kurban daha istiyorlardı. Çok geçmeden, bu isteklerine de kavuştular ve Nizam-ı Cedid hareketinin başı olan padişahı da önce tahtından indirdiler, sonra da öldürdüler. Böylece padişahın hayatına kıyılmakla beraber millet ve memleketin Batı medeniyetine ayak uydurması uzun süre geciktirilmiş oldu.

NİZİP SAVAŞI (1839)

Hafız Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri arasında yapılan savaş.

Kütahya Antlaşması'na rağmen, Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı padişahının emirlerini dinlememesi ve en son da tek taraflı olarak istiklalini ilan etmesi üzerine, Sultan II. Mahmud, 21 Haziran 1839'da bu asi paşanın yola getirilmesi için bir ferman yayınladı. Osmanlı kuvvetlerinin başına Hafız Mehmed Paşa getirildi. Harekete geçen Hafız Mehmed Paşa, Mayıs 1839 sonlarında Fırat'ı atlayarak Nizip Çayı ile bu çaya karışan Orul Suyu kenarında ordugahını kurdu. 21 Haziranda Halep'ten yola çıkan İbrahim Paşa iki koldan Birecik doğrultusunda yürüyüşe başladı. İki gün sonra da Osmanlı kuvvetleriyle karşılaştı. 23 Haziran günü Osmanlı ordusuna yanlardan başlatılan Mısır saldırısı, Halid Paşa, Miralay İbrahim Bey kendi kıtalarının; Hafız Paşa da Hassa Alayı'nın başında olarak verdikleri savaşta geriye püskürtüldü. Fakat 24 Haziran günü akşama kadar süren çarpışmada, Mısır süvari birliklerinin baskısı altında Osmanlı kuvvetleri ezildi ve Hafız Paşa çekilme emrini vermek zorunda kaldı. Geç verilen bu emir, ordu saflarının dağılmasına ve Mısır kuvvetlerinin galibiyetine yol açtı. Hafız Paşa bu durumda kurtarabildiği kuvvetleri ile Rumkale-Besni üzerinden Malatya'ya çekildi.

Böylece Mısır meselesi sonuçlandırılamadı ve 1841 yılına kadar önemini arttırarak devam etti.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 102 ziyaretçi (235 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=