Selâmün_aleyküm
  Parasizlik ve intiharlar
 

İntihar, Utanmak ve Oruç

Hacı Oruç Silvan’da tek katlı, iki odalı bir evde, en büyüğü 11 yaşında 4 çocuğu ve karısıyla birlikte yaşıyordu. El arabasında meyve-sebze satıyordu. Devletten aldığı yardıma muhtaç ailelere yönelik yardım 13 aydır kesilmişti. Bir iftar vakti eve geldi, karısına “Ne yemek var?” diye sordu. “Yemek yapacak bir şey yoktu” cevabını aldı, ağlamaya başladı. Tek tek çocuklarını öptü. Ve banyoya gidip kendini astı




 

Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’nde seyyar satıcılık yapan evli ve 4 çocuk babası 40 yaşındaki Hacı Oruç, iftar açmak için geldiği evinde eşinin, “Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok” demesi üzerine bunalıma girip, evinde kendini asarak canına kıydı. (Ağustos 2010)

26 yaşındaki Emine Akçay 7 ay önce doğum yaptığı için çalışamıyordu. Kocası iki ay önce bir şantiyede iş bulmuş, ama önceliği biriken borçları ödemeye verdiği için eve harçlık gönderemiyordu, Emine Akçay iki çocuğu ile birlikte sefalet içindeydi. Üç gündür evde yemek pişmiyordu. Cebindeki son 6 lirayla odun almaya gitti. Oduncu, “Bacım bu paraya odun mu olur?” dedi ama kadına acıyıp 10 kilo odunu çuvala doldurdu, parasını almadı. Odunlar yağmurdan ıslandığı için sobayı yakamayan kadın, eski kamyon lastiğini parçalayıp yakmaya çalıştı. Beceremedi. Çocukların soğuktan titrediğini görünce, saç kurutma makinesini çalıştırıp küçük oğlunun eline verdi. Diğer odaya gitti, tavandaki salıncak demirine ip bağladı ve kendini astı




 

Adana’da 8 aydır kirasını ödeyemediği evde iki çocuğunun ısınması için saç kurutma makinesini çalıştırıp, diğer odada kendini tavana asarak yaşamına son veren 26 yaşındaki Emine Akçay’ın ölümünün perde arkasında, eşi Hüseyin Akçay’ın Bulgaristan’daki çete tarafından 60 bin lira dolandırması ve fakirlik bunalımı olduğu belirtildi. (Mart 2012)
 

27 yaşındaki Mehmet Bozoğlu Alanya’da bir apartmanda 6 yıldır kapıcılık yapıyordu. Evliydi ve 2.5 yaşında ikiz çocukları vardı. 3 aydır ücreti ödenmiyordu. 8 katlı apartmanın çatı katındaki kapıcı dairesinin balkonuna çıktı. Ve kendisini boşluğa bıraktı. (Kasım 2012)




Levent Hamleci ile teyzesinin oğlu Hakan Ulusoy iş bulmak umuduyla Karabük’ten İzmir’e gelmişti. Bir süre kâğıt toplayarak geçinmeye çalıştılar. Düzenli bir iş bulamadılar. Hamleci, soğuk havada çadırda kaldıkları için bronşit olan kızını tedavi ettirememiş ve kaybetmişti. Ulusoy’un kızının beyninde tümör vardı, o da parasızlıktan tedavi ettiremiyordu. 3 aydır ödeyemedikleri 250 TL ev kirası yüzünden ev sahibi eşyalarını sokağa attı. İki aile sokakta kaldılar. Çaresizlikten Hamleci ile Ulusoy 6 katlı bir apartmanın tepesine çıkıp intihara teşebbüs ettiler



 

İşsiz kuzenler Levent Hamleci ve Hakan Ulusoy (Kasım 2011)

Türkiye’de nüfusun yüzde 16.1’i yoksulluk riski altında yaşıyor. İşsiz sayısı 4 milyon 46 bin. Dün Merve Erdil imzalı bir haberde, hane halkı başına yarım kilo altın düştüğü belirtiliyordu. Kâğıt üstünde belki. Ama gerçekte yoksulluk nedenli dram üstüne dram yaşanıyor. Ve normalde geceleri uyuyamaması gereken milletvekillerine 12 bin liralık hediye alma izni veriliyor. Hiç utanmıyorlar. Konfüçyüs 2500 yıl önce söylemiş. “İyi yönetilen bir ülkede yoksulluk utanılacak bir şeydir.” Vicdanı olan için tabii.

(Melis Alphan, Aralık 2012




Genelde uzlaşamayan vekillerimiz, 12 bin liraya kadar hediye (rüşvet) alınabilmesini sağlayan yasada uzlaştılar. CHP Muğla Milletvekili Nurettin Demir, milletvekiline 12 bin TL’ye hediye sınırına ilişkin, “Bu gayri etik bir olay. 12 bin lirayla hangi ihaleler çıkarılacak? Neler çıkacak, bunu artık siz takdir edin. Yeni zenginler üretiriz diye düşünüyorum” dedi. (Aralık 2012)




 

Silvan, sıralıdağların eteğine kurulu, küçük ama yaşlı bir şehir. Kim bilir ne medeniyetlere ve ne felaketlere ev sahipliği yapmıştır bu şehir. Ne acılar ve ne dramlar yaşanmıştır, tarihi boyunca. Birbirine sarılı sıradağların göz kamaştıran heybetini seyretmeye doyamıyorum. Ötesinde başka bir evin olmadığı bir küçük eve misafir oluyorum. Kapıyı 8 yaşındaki saçları sarı ama dağınık bir kız çocuğu açıyor. Tedirgin bir şekilde kim olduğumu sorup, annesine sesleniyor. Gencecik bir kadın kapıda beliriveriyor hemen. ‘Misafir kabul eder misiniz?’ soruma o kadar makul ve hızlı cevap veriyor ki, bütün endişelerimi siliveriyor oracıkta. ‘Başım gözüm üstüne, buyurun’ diyor güleç bir ifadeyle.

Silvan faili meçhul cinayetleriyle adından sözettirse de, bugün bana bir başka yüzünü gösteriyor. Tek katlı bahçesiz, iki göz odalı bir ev. Beş çocukla başbaşa bir kadın. Henüz iki yaşını doldurmamış bir küçükle, abilik vazifesini layıkıyla yapmaya çalışan 11 yaşındaki çocuk. Derme çatma eşyalara bakıyorum. Yerdeki kilimin deseni dahi anlaşılmıyor eskilikten. Yer yer delikler var kilimlerin hepsinde. Renk değiştirmiş bir halde. İlk defa bir evin giriş kapısından girerken kafamı eğerek içeri giriyorum, boyumun kısalığına rağmen. O kadar alçak ve sıradan yapılmış ki, boyanın solgun rengi dikkatimi dahi çekmiyor. Dış kapının görüntüsü ile zihnimden geçirdiğim düşünceler, oda bile denemeyecek kadar küçük evin diğer bölmesine geçerken unutturuyor bana her şeyi. Çok eski bir buzdolabı, elektrik telleriyle tutuşturulmuş adına ‘ocak’ denilen bir tenekeden yükselen sıcaklık, üzerindeki tencereyi fokur fokur kaynatıyor.

İki yıl önce gündeme bomba gibi bir haberle düşen bu her tarafı dökülen evi anlatacak kelime bulmak zor. Oruç ayındayız, rahmet ve bereket ayı. Bereket ayının, merhametimizi en yoğun yaşadığımız ay olmasındandır belki de, muhtaçları hatırlamamız. Bedenimiz gibi, ruhumuz ve yüreğimiz de oruçlu olmalı, diyorum kendi kendime. Yeryüzünün bereketini en fazla hissedeceğimiz bu ayda, insanlık adına utançların en büyüğünü ektiğimiz bu küçük eve konuk oluyorum. Cemaatlerin güçlendiği, paranın muhafazakâr kesimde güle oynaya devrini yaşadığı, bir eşarbın fiyatının, bir ailenin standart geçimini sağladığı aylık gelirle eşdeğer olduğu, burjuvazi hayat modellerinin bizleri hızla kuşattığı, ciplerimizin göz kamaştırdığı bir devirde, gördüklerim karşısında insanlığımızdan ve ruhumuzdan uzaklaştığımızı itiraf etmeliyim.

İki sene önce, yine oruç ayında, adı ‘Hacı’ soyadı ‘Oruç’ olan bir şahıs. Bu şahsı yadetmek ve yeniden hatırlatmak niyetindeyim. İsmini çoğumuzun unuttuğu, iki yıl önce eve yiyecek bir şey getiremediği için intihar eden kişi olarak bildik Hacı Oruc’u. O küçücük dünyasının, bütün Türkiye’nin gündemini işgal edeceğini hiç tahmin etmemiştir, bundan eminim. Yardımları hak etmek için felaketlerle, erzak ve poşetlerdeki yardımları görmek içinde intiharlarla buluşmamız lazım. Hacı Oruç da böyle anıldı. Yardımlar yapılmaya çalışıldı, yoğun ilgi ve alakadan kapılarına gelmeyen gazete muhabiri kalmadı. Siyasilerin söz düellosunda başrolü oynadı. Ama yine de kısa bir sürede unutuldu. Sonrasında da devamlı, dengeli ve düzgün bir gelirle buluşmadı aile. Bir bankadan iki çocuğuna verilen 400 liralık gelirin dışında bir geliri olmayan anne, intiharın yaşandığı o evde mutfak, banyo ve tuvaletin bir olduğu harabede hayat mücadelesi vermeye çalışıyor beş çocuğuyla. Eşinin boynuna doladığı ipin bağlandığı demirleri kesmenin dışında evde bir değişiklik yapılmamış. Banyodaki duvarda değil boya, sıva bile yok. Tuvalet taşının yanıbaşı mutfak olarak da kullanılıyor. İçler acısı bir durum.

Hediye Oruç içini döküyor. Veryansın etmeden, doğal bir şekilde, herşeyi olduğu gibi anlatıyor. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen metanetli, gözleri dolarak, ortanca çocuğunu gösterip ‘en çok bunu severdi, o günde ona sarılıp, uykuya daldı. Ben de gözlerimi yumdum, uyandığımda yerinde yoktu, mutfağa gittiğimde mutfağın-banyonun tavanında asılıydı.’ Acısını tazelediğimin farkına vardım, konuyu değiştirmek adına, ocağın üzerindeki yemeğin kapağını kaldırmak için izin istedim. Güler bir çehreyle ‘patates koydum, o kaynıyor’ dedi. ‘Tok olanların açlardan haberi olmaz’ sözü ile irkiliyorum. Hayâlı, onurlu ve gurur emarelerini de barındırıyor bu söz. Hediye Oruc’a bireysel yardımın dışında hiçbir söz veremeden ayrılıyorum, bu acılı evden. Aklımda ise beş yıldızlı otellerde verilen iftar yemeklerinin ekranlardaki görüntüsü var. Lüks otellerin çöplerine kaç insanın muhtaç olduğunu zihnimden geçiriyorum. Marketlerde rafların süslendiği köpek mamalarını ve açlık sınırının çok altında yaşayan beş çocuklu bir kadının dramını geçirerek, yeniden yol alıyorum.

(Aslı Ateş Kaya, Temmuz 2012)
 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 52 ziyaretçi (150 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=