Selâmün_aleyküm
  Peygamberler Tarihi
 

HZ. ADEM (A.S)

Hz. Adem, yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babasıdır.
Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharrem'in onuncu Cuma günü ruh verildi.
Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allah Teala’nın emri ile bütün melekler, Adem'e secde etti, ama İblis (Şeytan) kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi : « Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem'e secde edin , demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz cevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu »(Bakara, 34).
Hz. Adem 40 yaşında Firdevs adındaki Cennet'e götürüldü. Cennet'te yahut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga kemiğinden Hz. Havva yaratıldı. Allahü Teala onları birbirine nikah etti. Yasak edilen ağaçtan unutarak ve İblis'in oyununa gelerek önce Havva, sonra Hz.Adem yedikleri için Cennet’ten çıkarıldılar.
Hz. Adem Hindistan'da Seylan (Ceylon) adasına, Havva ise Cidde'ye indirildi. 200 sene ağlayıp yalvardıktan sonra , tövbe ve duaları kabul olup, hacca gitmesi emrolundu: «Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti »(Taha, 122). Arafat ovasında Havva ile buluştu. Kabe'yi inşa etti. Hz. Adem her sene hac yapardı. Arafat meydanında veya başka meydanda , kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. «Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?» diye soruldu. Hepsi «Evet » dedi. Sonra hepsi zerreler haline gelip, beline girdiler. Yahut belinden yalnız kendi çocukları çıktı. Sonra Şam'a geldiler. Burada çocukları oldu. Neslinden 40.000 kişiyi gördü.
1500 yaşında iken çocuklarına peygamber oldu. Çocukları çeşitli dillerde konuştu. Cebrail aleyhisselam 12 kere geldi. Oruç, her gün bir vakit namaz ve gusül abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip, fizik, kimya, tip, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. Süryani, İbrani ve Arabi diller ile kerpiç üstüne çok kitap yazıldı.
Bir rivayete göre 2000 yaşında iken Cuma günü vefat etti. Hz.Havva 40 sene sonra vefat etti. Kabirlerinin Kudüs'de veya Mina’da Mescid-i Hif'de veya Arafat'da olduğu rivayetleri vardır.

Habil ile Kabil
Habil ile Kabil Hz.Adem'in oğullarından ikisidir. Habil'in Allah'a yaptığı kurbanın kabul edildiği ve kendi kurbanının Allah tarafından kabul edilmediği için Kabil, Habil'i öldürür ve böylece dünyada ilk katil olma makamına mazhar olur.
Sonra bir kargadan görüp Habil'i yerin altına gömdü. Allah Teala Kuran-ı Kerim’de mealen buyuruyor ki : « Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «OL !» dedi ve oluverdi »(Al-i İmran, 59) . Burada değinilen durum, Hz.İsa'nın ve Hz. Adem'in babasız dünyaya gelmeleridir.
Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) Hz. Adem hakkında : « Allah Teala Adem'i (aleyhisselam) yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan yarattı. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bazıları da bu renklerin arasındadır. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı halis ve temiz oldu » (Hadis-i şerif, Müsned-i Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur.
Hz. Adem 5 şeyi ile bahtiyar olmuştur:
1)Hatasını itiraf etmek
2)Pişmanlık duymak
3)Nefsini kötülemek
4)Tövbeye devam etmek
5)Rahmetten ümidini kesmemek
İblis de 5 şeyden bedbaht olmuştur:
1)Günahını ikrar etmemek (söylememek)
2) Pişmanlık duymamak
3) Kendini kötülememek
4) Kendini kötülemeyip azgınlığını Allah Teala'ya nispet etmek
5) Rahmetten ümidini kesmek

HZ. DAVUD (A.S)

Kuran-ı Kerim'de adı geçen İsrailoğulları peygamberlerinden biri.
Yahuda kabilesinden İsa (Yasa)'nın sekizinci oğludur.
İnsanoğlu yoldan çıkıp da bataklığa düştükçe, yüce Allah, onlara peygamberler göndermiştir. Onlar bu peygamberler vasıtasıyla uyarılmıştır. İsrailoğullarına da peygamberler gönderilmiştir. Onlar, umumiyetle bu peygamberlere isyan hatta ihanet etmişlerdir.
Hz. Musa'nın vefatından sonra, yine İsrailoğulları isyanın karanlığına daldılar. Azgınlık yaparak Hz. Musa'nın Allah'tan getirdiği akideyi terk etmeye başladılar. Cenab-ı Allah, onların üzerlerine başka bir kabileyi musallat etti.
Hz. Musa'nın vefatından sonra İsrailoğullarının idaresi Yusa'ya kaldı. İsrailoğullarını çölden çıkararak onları dedelerinin ülkesine yerleştirdi. Bu ülke, Hz. Yakub'un yaşadığı Kenan bölgesi olup, İsrailoğulları için mukaddes ülke sayılır.
İsrailoğulları Hz. Musa'nın vefatından sonra Filistin çevresine yerleşmiş bulunan Amalika kabilesi ile karşı karşıya geldiler. İsrailoğulları Amalika ile yaptıkları bir savaştan mağlup çıktılar. Kendilerini toparlayarak yeniden bu düşman ile çarpışmak istediler. Yüce Rabbimiz onların bu durumunu şöylece anlatmaktadır: "İsrailoğullarından bir cemaat Musa'dan sonra peygamberlerine: "Bize bir hükümdar gönder ki, Allah yolunda savaşalım" dediler. Peygamber: "Size muharebe farz olunursa korkarım ki, savaşmazsınız" dedi. Onlar: "Niçin Allah yolunda savaşmayalım? Yurdumuzdan ve evlatlarımızın yanından çıkarıldık" dediler. Onlara farz kılındığında, birazı müstesna olmak üzere, savaştan yüz çevirdiler. " (Bakara, 2/246)
"Peygamberleri onlara: Allah Teala size hükümdar olarak gönderdi dediğinde, onlar: O, bize nasıl hükümdar olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layıkız. Onun malı da çok değildir, dediler. Peygamber. "Allah onu, sizin üzerinize namaz kıldı. Ona ilimde ve cisimde fazlalık (üstünlük) verdi. Allah, mülkü dilediğine verir. " (Bakara, 2/247).
İsrailoğulları tarafından kutsal kabul edilen bir sandık vardı. Kuran-ı Kerim'de bu sandığa "Tâbût" adı verilmektedir. Amalikalılarla yapılan savaş sonucunda bu sandık Câlût (Golyat)'un eline geçmişti. İsrailoğulları bunun acısını duyuyorlar, fakat Tâlût'un da hükümdarlığına itiraz etmekten geri kalmıyorlardı.
"Peygamberleri onlara şöyle dedi: Onun hükümdarlığına alamet; size, içinde Rabbiniz tarafından sekinet ve Musa ailesi ile Harun ailesinin mirası bulunan Tâbût'u meleklerin yüklenip getirmesidir. Eğer siz iman edenlerdenseniz, bunda sizin için ibret ve mucize vardır. " (Bakara, 2/248). Tâbût'un İsrailoğullarının eline geçmesi onları yüreklendirdi. Yeniden toparlanarak Amalika kabilesi üzerine yürüdüler. Tâlût, İsrailoğullarına öğütte bulundu. Onlara şöylece seslendi: "Allahu Teala sizi bir nehir ile imtihan ediyor. O nehirden içen benden değildir. Ondan eli ile ancak bir avuç içen bendendir" dedi. Onların pek azı müstesna, diğerleri içti. Tâlût ile iman edenler nehri geçtiklerinde: Bugün Câlût ve askerlerine karşı duracak takat bizde yoktur dediler. Allah'a kavuşacaklarını bilenler. Nice az bir topluluk vardır ki, Allah'ın izni ile daha çok olana galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir. ' dediler. " (Bakara, 2/249)
Amalika ordularının başında Câlût (Golyat) bulunuyordu. Câlut'un ordusuyla karşı karşıya gelen mümin kitle şöyle dua etti: "Ya Râb, üzerinize sabır ve sebat ihsan eyle, ayaklarımızı sabit kıl ve kafir kavme karşı bize yardım et. " (Bakara, 2/250)
Tâlût'un ordusunda Davud (a.s.) bulunuyordu. Davud (a.s.), Hz. Yakub'un neslinden idi. İsrailoğullarından olan Davud, daha küçük yaşta bir delikanlı iken, hak davanın amansız düşmanı, zorba ve güçlü ordulara sahip olan Câlût ile yaptığı mücadeleyi kazanmış ve bu savaşta Câlût'u sapan taşıyla öldürmüştü. Bu olayda Allah'a tevekkül eden müminlerin zalimleri nasıl yendiği gösterilmektedir.
Câlût, zalim zengin ve korkunç bir hükümdardı. Onun açıkça belli olan büyük üstünlüğü vardı. Fakat Allah Teala, o zaman işlerin yalnız zahiriyle meydana gelmeyip, gerçek anlamıyla vukû bulduğunu göstermek istedi. İşlerin hakikatini sadece O bilir. Her şeyin ölçüsü yalnız O'nun elindedir. Aslında insanlara güçlü görünenin zayıf, zayıf görünenin de Allah'ın yardımıyla güçlü olduğu ölçüsü Allah Teala'ya aittir. İnsanlar ise vazifelerini yerine getirmek, Allah Teala' ya verdikleri ahitlerini ifa etmekle yükümlüdürler. Bundan sonra Allah'ın istediği şeyler istediği şekilde olur. İnsanlara, kendilerini korkutan zalimlerin zayıf, çok zayıf olduklarını, Allah onların ölmesini istediği zaman küçücük delikanlıların bile mağlup edebileceğini göstermek için bu zalim diktatörün ölümünü, daha genç bir delikanlı iken Hz. Davud'un eline verdi. Burada Allah Teala'nın tahakkukunu istediği gizli başka hikmetler de vardı. Allah, Tâlût'dan sonra mülkü Hz. Davud'un almasını ve onun yerine oğlu Süleyman (a.s.)'ı varis kılmayı istedi. Bu sebeple Hz. Davud (a.s.)'un gücü, Câlût'u öldürmesiyle gösterilmiş oluyordu.
"Allah'ın izniyle, onları hemen hezimete uğrattılar. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğu şeylerden de ona öğretti." (Bakara, 2/251).
Câlût'un öldürülmesiyle Amalikalılar bozguna uğradılar, darmadağın oldular. Bu olaydan sonra halk, Hz. Davud (a.s.)'a daha çok sevgi ve saygı göstermeye başladı.
Tâlût'un ölümünden sonra yerine Davud (a.s.) geçti. Ona hem yönetim, hem peygamberlik verildi: "...Davud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Onunla beraber tespih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız." "Ona, sizi savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz, şükrediyor musunuz ki?" (Enbiya, 21/78, 80)
"And olsun Davud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar, onunla beraber tespih edin ve ey kuşlar (siz de). Ve ona demiri yumuşattık.", "Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben, yaptıklarınızı görmekteyim, diye vahyettik." (Sebe, 34/10-11). Hz. Davud (a.s.) hakkında Kuran-ı Kerim'den gelen rivayetler; Davud'un çok güzel bir sesi olduğunu, kendisine verilen Zebur'u okumaya başlayınca, dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıklarını bildirmektedir. Zebur dört büyük semavi kitaptan birisi olup, yüz elli sureden ibarettir. Bu kitap, şeri hükümleri taşımadığı için Hz. Davud, Hz. Musa'nın şeriatı ile hükmetmiştir.
Yahudi kaynaklarında Hz. Davud'un, Mizmar denen bir musiki aleti çaldığı kayıtlıdır. Kuran'da da: "(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı ", "Onun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik. " (Sad, 38/19-20) buyuran Allah, ayni surenin 21. ayetinde, Hz. Davud (a.s.) zamanında olan bir hadiseyi de, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e şöyle haber vermiştir: "Davud'un yanına gelmişlerdi de, onlardan korkmuştu. Korkma dediler, Biz, iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet. Zulmetme. Bizi yolun ortasına (adalete) götür. " (Sad, 38/22)
Kuran'da anlatıldığına göre bunlar iki kardeştiler. Birisinin doksan dokuz koyunu, ötekinin bir tek koyunu vardı. Böyle iken doksan dokuz koyunu olan öteki kardeşinin tek koyununu ister, aralarında tartışma çıkar. Tek koyunu olanı bu tartışmayı kaybeder. Hz. Davud (a.s.)'a müracaat ederler. O, davacı olanlardan birini dinler, ötekini dinlemeden hükmünü verir. Bunu da Allah Teala'nın kendisini imtihanı sanır. Ancak bu yaptığı hareket sebebiyle Allah'tan mağfiret dileyip secdeye kapanır, tövbe eder. Allah, onu affettiğini bildirir ve ona şu vahyi indirir: "Ey Davud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma. Sonra seni Allah yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara, Allah'ın hesap gününü unuttuklarından dolayı, çetin bir azap vardır. " (Sad, 38/26)
İsrailoğulları, Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Davud (a.s.) Kudüs'ü fethetmiş, kendisine başkent yapmıştı.
Hz. Davud, hem hükümdar, hem peygamberdi. Bir nimet olarak bu iki özellik ona verilmişti. O, İsrailoğullarını kırk yıl yönetti ve Rabbine kavuştu. Hz. Davud (a.s.)'un yerine oğlu Hz. Süleyman (a.s.) geçti ve ona da peygamberlik geldi. Hz. Davud, bir gün oruç tutar, bir gün yerdi.
Abdullah b. Amr'dan rivayetle, Abdullah, her gün gündüzleri oruç tutar, geceleri de (nafile) namaz kılardı. Onun bu durumu Resulullah'a bildirildiğinde Hz. Peygamber onu çağırdı ve şöyle buyurdu: "Bir gün oruç tut, bir gün iftar et. İşte bu Davud (a.s.)'un orucudur."
Bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala ya en sevimli oruç, Davud (a.s.)'un orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allah'a en sevimli namaz da Davud namazı idi. O, her gecenin yarısında uyur. Üçte birinde (nafile) namaz kılardı. Altıda birinde de yine uyurdu."

HZ. ELYESA (A.S)

İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden biri.
Hz.Elyesa'nın ismi Kuran'da iki defa geçmekte (En'am, 6/86 ve Sid, 38/48). Ahd-i Atik'te de Elişa şeklinde zikredilmektedir (Ahd-i-Atik, l. Krallar, XIX, 16, 17, 19). İslam kaynakları ondan Elyesa b. Uhtûb ismiyle bahsederler.
Hz.Elyesa, küçüklüğünde kötürüm bir vaziyetteydi. O sırada İsrailoğullarının peygamberi olan Hz. İlyas, bir gün Yahudilerin azgınlığından kaçarak dul bir kadın olan Elyesa'nın annesinin evine sığınmış, kendisini koruyan bu kadının kötürüm oğluna yaptığı dua kabul olunarak Elyesa sıhhatine kavuşmuştu. Bunun üzerine Elyesa, Hz. İlyas'a iman edip ona tabi oldu, hizmetinde bulundu, her gittiği yere onunla birlikte gitti.
Hz. İlyas'tan sonra İsrailoğullarının ıslahı ile meşgul olan, onlara vaaz ve nasihatlerde bulunan Hz.Elyesa Cenab-ı Hak tarafından peygamberlikle görevlendirildi. Hz. Elyesa, hak dini tebliğ görevini var gücüyle yerine getirmeye çalışmasına rağmen İsrailoğulları günden güne azıtıyorlardı.
Tevhid düşüncesini yerleştirdikten sonra ruhunun alınmasını niyaz eden Hz.Elyesa'nın bu duası kabul olundu ve o, yerine halef olarak Hz.Zülkifl'i bırakarak vefat etti.

HZ. EYÜP (A.S)

Hz. İbrahim soyundan gelen bir peygamber.
Eyüp (a.s.)'den Kuran'da dört yerde bahsedilir ve sabır örneği olarak takdim edilir (Nisa, 4/163; Enam, 6/84; Enbiya, 21/83; Sad, 38/41). Tevrat'ta da " Eyüp " adıyla müstakil bir kitap, Hz. Eyüp'ün kıssasına tahsis edilmiştir.
İslam kaynaklarına göre Havran bölgesinde yaşayan ve çok zengin olup, sayısız malı-mülkü, birçok oğlu kızı bulunan Eyüp (a.s.), kendi toplumuna peygamber olarak gönderilmiştir. Sabah-akşam ümmeti ve Allah'a ibadetle meşgul olan Hz. Eyüp, Rabbinin bir imtihanına maruz kalmış, bütün servetini, çocuklarını kaybettiği gibi şeytanın kendisine musallat olması neticesinde kalbi ve dili hariç bütün vücudunda çıbanlar çıkmış, iltihaplı yaralar açılmış, yaralarına kurtlar dolmuş ve vücudu bozulup kokmaya başlamıştı. Bu durumda kocasına hizmete sebat eden eşi "Rahmet" hariç hiç kimse onun yanına yanaşmadığından cemiyetten çekilmek mecburiyetinde kalmış, fakat hiçbir zaman sabrını ve Cenab-ı Hakk'a bağlılığını kaybetmemiştir. Farklı rivayetlere göre 3, 7, 13 veya 18 sene gibi epey uzun süren bu sıkıntılı dönemden sonra sabrıyla imtihanı kazanan Eyüp (a.s.) Cenab-ı Hakk'ın lütfu ve emriyle ayağını yere vurmuş, fışkıran su kaynağından yıkanıp içerek eski sıhhati ve güzelliğine kavuşmuştur. Ayrıca kendisine yeniden birçok servet ve çocuk da ihsan edilmiştir.
Genellikle kabul edildiğine göre bu imtihana uğradığı sırada yetmiş yaşında olan Hz. Eyüp, şifa bulduktan sonra yirmi yıl daha yaşamış, diğer bazı rivayetlere göre ise hastalığından önceki kadar daha ömür sürmüştür. Kendisinden sonra Bisr adındaki bir oğlu, kavmine peygamberlik yapmıştır.

HZ. HARUN (A.S)

Hz. Harun (a.s), İsrailoğulları peygamberlerinden, Hz. Musa (a.s)'nın kardeşi.
Hz. Yusuf'un vefatından sonra Mısır'da yaşayan İsrailoğulları ve diğer insanlar, bir müddet onun gösterdiği yoldan yürüdüler; ancak daha sonra hakikati unuttular. Bu arada Mısır'ın idaresi Kibtilerin eline geçti. Kibtiler ise yıldızlara ve putlara tapıyorlardı.
Kibtiler, İsrailoğullarını hor görmeye başladılar. Onları ağır, zor işlerde kullandılar.
İsrailoğulları çok kalabalık bir topluluk olup Hz. Yakub'un oğullarına nispetle on iki kola ayrılıyordu. Onlar Kibtilerin zulmünden kurtulmak istiyorlardı. Dedelerinin ülkesi olan Kenan bölgesine gitmek için izin istemelerine rağmen onlara izin verilmemekteydi.
Her dönemde olduğu gibi, o dönemin Firavun'u da zulmü temsil ediyor ve insanları eziyet altında inletiyordu.
İsriloğullarının çoğalması Kibtileri ve onların hükümdarı Firavun'u endişelendiriyordu. Onlar, İsrailoğullarının isyan ederek kendilerine zarar vermesinden korkuyorlardı.
Firavun, bir gün kahinlerini yanına topladı. Gelecekle ilgili onlardan bilgi istedi. Kahinlerden birisi Firavun'a İsrailoğullarından bir çocuğun doğacağını ve saltanatına zarar vereceğini bildirdi. Firavun, bunu duyar duymaz korktu ve tedbirler almaya başladı. Bunun için de İsrailoğullarının doğacak erkek çocuklarının tamamının öldürülmesini emretti.
Hz. Musa, bu dönemde doğdu ve öldürülmesin diye bir sandığın içine bırakılarak nehre atıldı. Firavun'un sarayında büyüdü. Allah diledi ve Musa'yı Firavun'un kucağında büyüttü.
Harun Peygamber, Hz. Musa'nın büyüğüdür. İsrailoğullarının erkek çocuklarının öldürülmeye başlanıldığı dönemden önce dünyaya gelmiştir.
Hz. Harun (a.s.), Musa (a.s.)'dan daha uzun boylu, daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı olup açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Alnında da bir ben vard.
Harun peygamberle ilgili Kuran-ı Kerim'de pek fazla bilgi yoktur. Bir ayette Hz. Musa ile birlikte zikredilmektedir.
Medyen'den dönerken Hz. Musa'ya Peygamberlik verildi. Peygamberlikle şereflendi.
Yüce Allah Hz. Musa'ya emretti: "Firavun'a git, çünkü o azdı" (Taha, 20/24).
Musa Peygamber "Rabbim, beni yalanlamalarından korkuyorum" (Şuara, 26/ 12), "Kalbim sıkılır, dilim açılmaz olur. Onun için Harun'a da Peygamberlik ver" (Şuara, 26/l3),
"Bir de onların aleyhimde de bir kısas davaları var, bu sebeple beni öldürmelerinden korkarım" (Şuara, 26/14), "Bana ailemden bir vezir ver. Biraderim Harun'u. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu içimde ortak kıl. Ta ki seni çok çok tespih edelim ve seni çok çok zikredelim. Şüphesiz sen bizi hakkıyla görensin" (Taha, 20/29-35) dedi.
Cenab-ı Allah, Musa'nın bu duasını kabul etti. "Ey Musa! istediğin sana verildi" (Taha, 20/36) buyuruldu. Böylece Harun'a da peygamberlik verildi. (Şuara), "Firavun'a gidin, biz aemlerin Rabbinin Peygamberleriyiz, bizimle beraber İsrailoğullarını gönder" deyin " 26/16-17) buyuruldu.
Hz. Musa ve Hz. Harun "Ey Rabbim! Doğrusu biz Firavun'un, bize karşı aşırı gitmesinden, yahut taşkınlığını artırmasından endişe ediyoruz" diye Allahu Teala'ya dua ettiler. Yüce Allah: "Korkmayınız! Çünkü ben sizinle beraberim. Ben (her şeyi) işitirim, görürüm! Hemen gidiniz ve ona şöyle deyiniz. "Biz Rabbinin iki elçisiyiz, artık İsrailoğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme! Biz sana Rabbinden, hakiki bir ayet getirdik selam (ve selamet) doğruya tabi olanlaradır. Bize, şu hakikat vahy olundu ki: Hiç şüphesiz azap yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerinedir" (Taha, 20/45, 48) buyurdu.
Bunun üzerine, Hz. Musa ve Harun geceleyin Firavun'un yanına gittiler. Kapıyı çaldılar. Firavun kapının açılmasından dehşete düştü. Hz. Musa ve Harun, Firavun'a kendilerinin Rabbulalemin olan Allah'ın elçileri olduklarını, kendisini dine davet etmek için geldiklerini söylediler. Firavun "Ben sizin en yüce Rabbinizim " (Naziat, 79/24) diyerek onları reddetti.
Hz. Musa'ya vahyedildi. "Kullarımla geceleyin yola çık. Onlara denizde kuru bir yol aç. Size yetişmelerinden korkma" (Taha, 20/77) buyuruldu.
Bu iki peygamber İsrailoğullarını geceleyin yola çıkardılar. Bu durumdan haberdar olan Firavun ve askerleri onları izledi. Hz. Musa, Harun ve İsrailoğulları, denizi geçerek kurtuldular. Firavun ve askerleri de denizde boğuldular.
İsrailoğulları Tih sahrasına geldiler. Rızık olarak kendilerine kudret helvası, bıldırcın kuşu verildi (Bakara, 2/57); onlar itirazlarını sürdürdüler.
"Biz bir çeşit yemeğe dayanamayız. Bizim için Rabbine dua et de bize toprağın bitirdiği sebzeden, acurdan, sarımsaktan, mercimekten ve soğandan çıkarsın" (Bakara 2/61) dediler.
Musa peygamber, onlara öğütler de bulundu. Tur dağına çağırıldığında ağabeyi Harun'u kendi yerine vekil bıraktı.
İsrailoğulları Mısır'dan çıkarken altınlarını, gümüşlerini de yanlarına almışlardı. Hz. Musa'nın Tur'a gitmesiyle İsrailoğullarının münafıklarından Sâmiri bu altınları topladı ve bir kapta eriterek bir buzağı yaptı. Gönüllerinde yatan putçuluğu bir türlü tepeleyemeyen bu kavim buzağıya tapmaya başladı.
Hz. Harun, onlara öğütlerde bulundu. "Ey kavmim! Bununla imtihan edildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman olan Allah'tır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin" (Taha, 20/90) buyurdu. İsrailoğulları, Hz. Harun'u dinlemediler. "Musa, bize dönüp gelinceye kadar, biz o buzağıya tapmaya devam edeceğiz" (Taha, 20/91) dediler.
Hz. Musa (a.s), Tur Dağı'ndan döndüğünde kavminin buzağıya tapmakta olduğunu gördü. Buna çok üzüldü. Ağabeyine kızdı. "Ey Harun! Onların saptıklarını gördüğün zaman hana uymaktan seni alıkoyan nedir? Emrime isyan mı ettin?" (Taha, 20/92-93) dedi. Harun Peygamberin yakasına yapıştı.
Harun Peygamber; Hz. Musa'ya İsrailoğullarının kendisini dinlemediğini anlattı. Musa peygamber öfkelendi ve Samiri'yi kovdu.
Allah Teala, Hz.Musa'ya Hz.Harun'u vefat ettireceğini, onu dağa getirmesini bildirdi.
Hz.Musa, Hz.Harun'un elinden tutarak dağa çıktılar. Hz.Harun'un sibr ve sibbîr adındaki oğulları da yanlarındaydılar. Dağın üzerinde görülmemiş güzellikte bir ağaç, yapılmış bir ev, evin içinde bir sedir ve sedirin üstündeki yataktan misk gibi bir koku geliyordu. Hz. Musa ile birlikte Harun yatağın üstüne yattılar. Allah Teala Hz.Harun'un ruhunu bu halde iken aldı, sonra ağaç kayboldu, ev ve sedir semaya yükseldi. Hz. Musa, Hz.Harun'un cenaze namazını orada kılarak onu dağa defnetti. Yahudiler bu dağa Tur-u Harun adını vermişlerdir.
Hz.Harun'un Tih çölündeki bu dağda vefat ettiğinde yüz on yedi, yüz yirmi veya yüz yirmi üç yaşında olduğu söylenir.
Harun Peygamber uzun müddet yaşadı. Musa Peygamberle birlikte kavmine öğütlerde bulundu, kavminin nankörlüklerine göğüs gerdi.
Zaman geldi; Rabbine kavuştu, o da ölümü tattı.

HZ.HIZIR (A.S)

Hz. Musa döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyet.
Kuran-ı Kerim'de, Hz.Hızır'ın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Suresi'nin 60-82. ayetlerinde yer alan Hz. Musa ile ilgili kıssadan "Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul..." (18/65) diye sözü edilen şahsın Hz. Hızır olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahih hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir.
Bu rivayetlere göre bir gün Hz. Musa İsrailoğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musa: "Hayır, yoktur!" diye cevap verince Cenab-ı Hak bir vahiyle Hz. Musa'ya Mecme'u'l-Bahreyn'de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından salih bir kul olan el-Hadir (Hızır)'in kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Musa hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır 'ı bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, yolculukta yemek üzere azık olarak yanlarına aldıkları balıklarını unutmuşlardı ve balık bir delikten kayıp denizi boylamıştı. Hz. Musa oradan bir süre uzaklaştıktan sonra yemek için delikanlıdan balığa çıkarmasını istediği zaman balığın denize dalıp kaybolduğunu farkettiler. Hz. Musa'nın Hızır 'ı bulmasının alameti, bu balığın kaybolması olduğundan derhal oraya geri döndüler ve orada Hz.Hızır'ı buldular. Bundan sonra Hz. Musa'nın Hızır ile, Kehf Suresi 66-82. ayetlerinde anlatılan yolculuğu başladı.
Hz. Musa'nın yolculuğunda azık olarak taşıdığı balığın Mecme'u'l-Bahreyn'de denize dalıp kaybolması, bazı rivayetlerde ve çeşitli İslam milletlerinin folklorunda, bu arada Türk folklorunda da bu suyun âb-i hayat olduğu, ölüleri bile canlandıran, içenleri ölümsüzleştiren bir hayat iksiri olduğu şeklinde izah olunmuş, burada balığın canlanıp denize dalması meselesinde bir peygamberin hayatının ve Cenab-ı Hakk'ın kudretinin söz konusu olduğu unutulmuştur. Buna bağlı olarak, Mecme'u'l-Bahreyn bölgesinde yaşayan birisi olarak Hz.Hızır'a da ölümsüzlük isnad edilmiş ve kendisine beşer üstü güçler ve yetkiler verilmiştir.
Hz.Hızır’a verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Hz.Musa ile olan yolculuğunu Kur'an-ı Kerim kısaca şöyle anlatır: Hz. Hızır, yolculukta karşılaşacakları olaylara Musa peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O'ndan sabır için söz almıştır (Kehf,18/66-70). Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hz.Hızır bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştır. Hz. Musa sabredemeyip söyle demiştir: "Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın" (Kehf; 18/71). Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hz.Hızır şöyle belirtir: "O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır" (Kehf, 18/79). Yolculuk sırasında, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Hz.Musa: "Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın, dedi" (Kehf,18/74). Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hz.Hızır tarafından şöyle açıklandı: "Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mümin kimselerdi. ileride onları isyan ve inkara sürüklemesinden korktuk istedik ki, Rableri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin" (Kehf, 18/80,81). Burada Cenab-ı Hakk’ın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yaşta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evladın verilmesinin, gerçekte o aile için " hayır" olduğuna işaret ediliyor.
Yolculuğun üçüncü merhalesi Kuran'da şöyle anlatılır: "Musa ve salih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Musa ve salih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Salih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Musa: "İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Salih kul söyle dedi: İste bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım" (Kehf, 18/77,78). Evi, ücretsiz tamir etmesini salih kul (Hızır) söyle açıklar: "Bu ev, şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları salih bir kimseydi. Rabbin, onların üstlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allah'ın emriyle yaptım. İste, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur" (Kehf 18/82).
Bu hikmetlerle dolu yolculuktan, insanların günlük hayatta karşılaştıkları bir takım olayların, bazen büyük felaketlerin bir görünen yüzünün bir de asil perde arkasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bazen şer olarak görülen olayların arkasından büyük hayırların ortaya çıktığı görülmektedir. Ayet-i Kerimelerde şöyle buyurulur: "Hoşumuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşumuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz ise bilmezsiniz (Bakara, 2/216). "... Eğer karılarınızdan hoşlanmıyorsanız. olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, sizin için çok hayır takdir etmiştir. " (Nisa, 4/19). Resulullah (s.a.v.), Hızır (a.s.)'ın ilmiyle ilgili olarak, gemi yolculuğu sırasındaki bir konuşmayı şöyle nakleder: "Bir serçe, denizden gagasıyla su alıp, gemiye konmuştu. Hz. Hızır bunu Hz. Musa'ya göstererek şöyle dedi: Allah'ın ilmi yanında, benim ve senin ilmin, su serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şeydir."

HZ.HUD (A.S)

Hz. Hud Yemen'de bulunan Ad kavmine gönderilen peygamberdir.
«Ad kavmine de kardeşleri Hud'u (gönderdik). (...) » . Nuh aleyhisselamın oğlu Sam'in neslindendir. Bir ismi de Abir olup, lakabı Nebiyyullah’tır. Hz.Hud'un ismi (veya nesebi) hakkında 2 rivayet vardır:
Hud bin Abdullah bin Riyah (veya Ribah) bin El-Halud bin Ad bin Avs bin İrem bin Sam bin Nuh
Hud İbni Salih İbni Erfahd İbni Sam İbni Nuh İbni Ebi Ad'dir.
Yemen'de Aden ile Umman (Oman) arasında bulunan Ahkaf diyarında Hz. Hud doğup büyüdü. Çocukluktan itibaren Allah'a ibadet ederdi. Arasıra ticaret yapan Hz. Hud gayet şefkatli ve çok cömert idi.
Kavmi (Ad) bolluk ve bereket içinde ve gösterişli binalar yaparak azmıştır. Bütün nimetleri kendilerine veren Allah'ı unutan Ad kavmi putlara tapmaya başladı. Hz. Hud bu kavme peygamber olarak gönderildi ve Hz. Hud, Hz. Nuh’un bildirdiği dinin esaslarını Ad kavmine bildirdi: «(...) O dedi ki: " Ey kavmim ! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hala sakınmayacak mısınız ? » . Allah'a itaat edip, Ona ibadet etmelerini söyledi. Allah "onlara putlara tapmaktan, zulüm etmekten vazgeçmeleri, insanlara merhametli olup onlara eziyet etmemeleri, insanları şaşırtmak maksadıyla yollara aldatıcı işaretler ( Ad kavmi, yolcuları şaşırtmak ve onların çölde kaybolup gitmelerine gülmek (alay etmek) için yollara yanlış işaretler koyarlardı.) koymamaları, insanlarla alay etmemeleri, onları öldürüp mallarını soymamalarını ve bütün varlığı yaratan bir olan Allah'a ibadet etmeleri için nasihatte bulunmak " üzere Hz.Hud’u Ad kavmine yolladı.
Ne yazık ki birçok kabileler gibi Ad kavmi de peygamberine karşı geldi: « Kavminden ileri gelen kafirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz ». Hz.Hud onları Allah'ın azabı ile korkuttu ise de pek az kişi iman etti.
Ama Hz. Hud yılmadı ve imana davet etmeye devam etti: « Ey kavmim ! Rabbinizden bağış dileyin; sonra da O'na tövbe edin ki, üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin » . Kavmi ise ona hakaret etti, hatta kendinden geçinceye kadar onu dövdü. Bu - alçakça - dövme olayı da Sadad isimli Ad kavminin en zengini ve böylece bunların başının (emir): " Ey Hud ! Bu söylenenleri duymadın mı ? İşte ben Avc'i kendime vekil tayin seçtim. Benim namıma senin Allah'ına cenk (savaş, harp) edecek, hadi sür senin Allah'ını " söylemesinden sonra vukuu buldu. Hz.Hud da bunun üzerine kavmine biraz da acıyarak: « Ey Yüce Rabbim ! Sen bana en büyük isyanı göstermiş olan bu Ad kavmine karşı artık acımasız davran. Onları cezalarının en büyüğü ile cezalandır. Senden bunu diliyorum » diye beddua etti.
Hz. Hud kavminin ıslah olmayacağını anlayınca: « Ya Rabbi ! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim ! Onlara ders almalarına vesile olacak bir musibet ver » diye beddua etti. Hz.Hud’un duasını kabul eden Allah Teala Ad kavmine önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi: 3 sene müddetçe hiç yağmur yağmadı. Akan pınarlar kuruyup, ağaçlar , meyveler sararıp soldu. Hayvanlar susuzluktan telef (ölecek kadar zayıfladı) oldu.
Bıkmayan Hz.Hud onları imana davetini devam etti ise de onlar git gide azgınlaştı. Hz.Hud’a daha çok eziyet ettiler. Hz. Hud mucizeler gösterdi ise de yine hidayete ermediler. Allah Teala Ad kavmi üzerine azap yüklü bulutu göndererek buluttan esen bir rüzgarla onları helak etti: « Ad kavmi (Peygamberleri Hud'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler). Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik » . Bu bulutun ismi « sarsar » idi ve 7 gece, 8 gün devam etti: « Ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler. Allah onu, ardarda 7 gece, 8 gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere sarılmış halde görürdün ».
Ad kavmi üzerine gelen rüzgar, Hz.Hud’a ve ona iman edenlerin yüzlerine gayet serinletici ve tatlı olarak esti: « Emrimiz gelince; Hud'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik »
Hz.Hud, kavmi helak olduktan sonra kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerif'te (Kabe-i Muazzama’nın etrafındaki Mescit) Hicr denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir. Allah Teala yüce Kuran-ı Kerim'de buyuruyor ki: « Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Biliniz ki; Ad (kavmi) Rablerini inkar ettiler. (Şunu da) bilin ki Hud'un kavmi Ad, Allah'ın rahmetinden uzak kılındı. »
Hud Suresi
Hud suresi 123 ayet olup, Hatt-ı Osman'a göre 11. suredir. 12, 17 ve 114. ayetler Medine'de diğerleri Mekke'de inmiştir. Yunus suresinin devamıdır. Hz.Hud’dan hariç Nuh, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb ve Musa (a.s.)'dan de bahseder. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) 112. ayet (« O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol ! (...) ») hakkında: « Beni Hud suresi kocattı ! » demiştir. Çünkü bu ayette direkman Peygamberimize (s.a.v.) - ve saniyen tabii ki bütün alem-i İslam’a - « emrolunduğun gibi dosdoğru ol ! » denmiştir ve bu kolay bir iş değildir.
 

HZ. İBRAHİM ( A.S)

Hz. İbrahim hakkında genel bilgiler
Hz. İbrahim Kuran-ı Kerim'de bildirilen peygamberlerdendir.
« Kitap'ta İbrahim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi » .
Ülül'azm denilen peygamberlerin üçüncüsü olup Mezopotamya'daki Keldani kavmine gönderilmiştir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dan sonra Allah katında insanların en üstünüdür, çünkü ileride göreceğimiz gibi Allah Teala’nın varlığını kendi akıl ve mantığıyla bulmuştur. Allah ona Halil'im (dostum) diye buyurdu. Onun için «Halilürrahman» olarak zikredilir.
Kendisine on suhuf (forma) verildi. Oğulları, Hz. İsmail ve Hz.İshak’tan ziyade soyundan daha birçok peygamber geldiği için «Ebü'l enbiya» (peygamberler babası) da denilmiştir. Beni İsrailoğlu olan Hz. İshak, Arap kavmi ise diğer oğlu Hz.İsmail'den türemiştir. Babasının Azer'in mi, Taruh'un mu olup olması hakkında ihtilaf vardır. Bir rivayete göre annesinin ismi Emile'dir . Hz.İbrahim peygamberimizin dedelerindendir .
Hz. İbrahim’in hayatı
Hz. İbrahim'in yaşadığı zaman ve mekan
Hz. İbrahim’in nesebi Hz.Nuh’un oğlu Sam'a dayanır. Hz. Nuh'un vefatı ile Hz. İbrahim arasında iki peygamber (Hz.Hud ve Hz. Salih) vardır. Bu fasıla rivayete göre 1143 senedir. Hz. Hud ile Hz. İbrahim arasında da 630 yıllık bir fasıla olduğu bildirilmiştir. Doğum yeri Babil kentidir .
Hz.İbrhim’in babası
Allahü Teala Kuran-ı Kerim'de : «İbrahim, babası Azer'e...» buyurmaktadır. Bu ayetten anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim'in babası Azer isminde idi. Ama, bazılarına göre İbrahim aleyhisselamın babası -Kuran’da bildirilen- putperest Azer değil, mümin olan Taruh idi. Bu görüşü destekleyenler arasında meşhurları Abdülhakim Arvâsi, Kadi Beydâvi ve Senâullah Dehlevi vardır, ama Şii'ler de bunu söylemektedirler . Bir rivayete göre Azer Hz. İbrahim'in - amcası olup - Taruh'un ölmesiyle Emile ile evlenip, Hz. İbrahim'in üvey babası oldu. Tefsir yönünden bunu böyle açıklamaktadırlar : En'am suresinin manası : «İbrahim, Azer olan babasına dediği zaman» anlamındadır. Böyle olmasaydı Kuran-ı Kerim'de «Babası Azer'e dediği zaman» demeyip, "Azer'e dediği zaman" veya "Babasına dediği zaman" demek yetişirdi . Azer, kendi babası olsaydı "Babası" kelimesi fazla olurdu demektedirler. Bir kanıt olarak Şuara suresinin 219. ayetini göstermektedirler. Bu surede Allah « Secde edenler arasında dolaşmanı da görüyor » denilmektedir.
Buna göre Peygamberimizin sülalesinde hiç bir putperest yoktur. Bu görüşü red edenler ise ki bunlar arasında Taberi, Ebu Hayyam ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır vardır, açık olan ayete (En'am, 74) bir mana verilmek istenmiştir demektedirler. Mealine göre manalar değiştiği için anlamlar da değişir teorisini ileri sürmektedirler. Konuya objektif bir yönle bakmak gerekirse, Azer'in Hz. İbrahim’in babası olmaması biraz daha mantıklıdır. Şunu da belirtmek lazım ki, bir üçüncü fikir vardır. O da, Hz. İbrahim’in babasının asıl isminin Tarih veya Taruh olup sonradan - bir putun ismi olan - Azer ismine değiştirmesi. Bu da Nemrud'un onu puthanesinin nazırı olarak tayin etmesinden sonra gerçekleşmiştir . Ama kaynaklar bu düşünce hakkında bilgi vermiyorlar, onun için fazla dikkat etmemek gerekir. Biz burada ilmi gerçekleri tartışmayacağımız için bunu burada noktalamak gerekir. Bu ihtilafın çözümünü ancak Rahman, Rahim, Evvel, Âhir, Kebir, Aziz, Şaafii, Mâlik, Gafur, Nur, Adl, Hak, Hakem, Rauf, Şehid, Veli, Kerim, Bari, Cebbar olan ALLAH bilir.
Azer ayrıca put yapardı ve Nemrud'un yakınında bulunurdu. Onun bir dediğini, iki etmezdi.
Hz. İbrahim'in doğumundan peygamberliğine kadar olan hayatı
Hz. İbrahim'in doğumuna kadar vukuu bulan olaylar
Nemrud ve ona tabi olanlar azgınlık ve Allah'a isyan içinde yaşamakta idiler. Bir gün Nemrud bir rüya gördü. Bir rivayete göre, rüyasında gökyüzünde bir nurun parladığını, güneşin, ayın ve yıldızların bu nurun ışığında kaybolduğunu gördü. Diğer bir rivayete göre ise, rüyasında bir kimsenin gelip tahtından kaldırıp kendini yere vurduğunu gördü. Müneccimlere gördüğü rüyayı anlatıp tabir ettirdi. Bunlar "Yeni bir peygamber ve din gelecek, senin saltanatını temelinden yıkacak ! Ona göre tedbir almalısın" diye tabir ettiler. Nemrud bu işin tedbiri kolaydır deyip, " Bundan sonra kimse çocuk sahibi olmayacak. Hanımlardan uzak durulacak. Doğan çocuklar, erkekse öldürülecek, kızsa bırakılacak" emrini verdi. Bu suretle 100.000 masum bebeği öldürüldüğü nakledilmiştir .
Doğumundan sonra
Bu sırada Hz. İbrahim'in annesi hamile idi. Azer'in durumunu bildiği için, onu doğuma yaklaşınca kendisinden uzaklaştırdı ve gizlice bir mağaraya gitti ve orda Hz. İbrahim'i dünyaya getirdi. Doğduktan sonra annesi onu emzirdi ve mağarayı kapatıp geri şehre döndü. Azer'e ," Çocuk çok zayıf doğdu ve hemen öldü" dedi. Bundan sonra mağaraya - gizlice -gelip İbrahim aleyhisselamı emzirip geri eve dönerdi. Rivayetlere göre, Hz. İbrahim mağarada 7, 13, 16 veya 17 yaşına kadar kaldı.
Hz. İbrahim'in tebliği
Hz. İbrahim'in Allah'ı araması
Hz. İbrahim'in Allah'ı aramasından önceki durumu
Hz. İbrahim'in imani durumu hakkında Kur'an-ı Kerim bilgi vermektedir :«Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. » Buradaki rüşdünü vermek peygamberlik, yahut Hz.İbrahim’in risaletten önce sahip olduğu hidayet ve doğruluk manasına geldiği tefsirlerde bildirilmiştir. Bu da gösteriyor ki, peygamberlik Hz. İbrahim'e genç yaşta verilmiş idi.
Hz. İbrahim’in tefekkür ile tevhidi bulması
Hz. İbrahim hakkında Allah Teala « Halil'im » demiştir. Bu da onun Allah’ı arayıp bulmasındandır. Bunun için Kuran-ı Kerim'de şunlar buyrulmuştur : «Böylece biz, kesin iman edenler olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum,dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki : Ey kavmim ! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım » . Bu olay resmi olarak bakılırsa Hz. İbrahim'in peygamberlik başlangıcıdır. Bundan sonra Hz.İbrahim Babil kavmine Allah'ın emirlerini tebliğ etmeye başladı ve bir çok delil gösterdi.
Hz. İbrahim’in putları kırması
Babil halkı Allah'ın yolundan saptığı için her sene putlar için ayin düzenlerdi. Bu ayinde bir yere toplanır bayram yapar ve sonra puthaneye gider, putlara secde eder, sonra da evlerine dönerlerdi. Böyle bir bayram günü, Hz.İbrahim puthaneye girip, bir balta ile bütün küçük putları kırdı. Baltayı da, en büyük putun boynuna astı ve oradan uzaklaştı. Keldaniler puthaneye girince bütün putların kırıldığını gördüler ve bunu yapanı yakalayarak cezalandırmak istediler. Hz. İbrahim’i getirip, bu işi sen mi yaptın dediler. Hz. İbrahim « Kendisi dururken küçük putlara tapınılmasını istemediği için, boynunda asılı olan büyük put yapmıştır. İnanmazsanız kendisine sorunuz » buyurdu. Onlar 'Putlar konuşamaz ki, sen onlara sor diyorsun' dediler. Bunun üzerine Hz. İbrahim « O halde konuşamayan ve kendilerini kırılmaktan kurtaramayan putlara neden ibadet edersiniz ? Size ve taptığınız putlara yazıklar olsun » dedi , ama bu hiç bir fayda vermedi, çünkü onlar : «Dediler ki. Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk ».
Hz. İbrahim’in ateşe atılması
Hz. İbrahim putları kırınca putperestler bu işi onun yaptığını anladılar ve ceza vermek üzere hapsettiler. Durumu Nemrud'a bildirdiler.
Hz. İbrahim ve Nemrud
Rivayete göre Nemrud Hz. İbrahim'in yaptığını duyunca onu yanına çağırdı. O zaman insanlar Nemrud'a secde ederlerdi. Hz. İbrahim secde etmeyince Nemrud " Niçin secde etmedin" diye sordu. Hz. İbrahim de: « Ben beni yaratan Allahü Teala'dan ziyadeye secde etmem » buyurdu. Nemrud " Seni yaratan kim ? " diye sorunca, Hz. İbrahim : « Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allah'tır » diye cevap verdi. Nemrud, " Ben de diriltirim" diyerek zindandan iki kişi getirtti. Birini serbest bırakıp, birini öldürdü. Güya böylece diriltmiş ve öldürmüş oldu. Hz. İbrahim bunun karşısında : « Benim Rabbim güneşi doğudan getirir, doğurtur. Eğer gücün yetiyorsa sen de batıdan doğdur » buyurunca Nemrud şaşırıp, aciz kaldı. Bu husus Bakara suresinin 258. ayetinde bildirilmiştir . Bu münazaranın vukuu bulduğu zaman hakkında iki rivayet vardır. Birincisi, Hz. İbrahim putları kırınca onu yakalayıp hapsettiler. Sonra ateşe atmak için hapisten çıkarıp, Nemrud'un yanına götürdüklerinde gerçekleşmiştir. Diğer rivayete göre insanlar arasında büyük bir kıtlık çıkmıştı. Bundan dolayı insanlar yiyecek almak için Nemrud'a giderlerdi. Nemrud her gelene, "Senin Rabbin kim ? " diye sorar ve "Benim Rabbim sensin" diyenlere gıda maddeleri verirdi. Hz. İbrahim yiyecek almaya gelip Nemrud ona bu soruyu sorunca Hz. İbrahim: « Benim Rabbim dirilten, hayat veren ve öldürendir » dedi ve böylece bu münazara vukuu buldu . Bu olaydan sonra Keldaniler Halilullah'a ceza vermek istediler ve onu ilk önce hapse attılar. Sonra Nemrud onu ateşe atmaya karar verdi. Rivayete göre bu fikri Nemrud'un aklına Hanun adında biri getirdi ve Allah onu sonra yerin dibine batırdı.
Nemrud hakkında bilgiler
Burada Nemrud hakkında bazı bilgilere değinmek istiyoruz. Çünkü bir Müslüman için önemli olan düşmanlarını iyi bilmesi. Nemrud da vahşi bir düşmandır. Nemrud gaddar ve zalim bir hükümdardı. Bir rivayete göre Nemrud onun hakiki ismi değil, - firavun - gibi bir unvandı. Nemrud çocukken burnuna bir yılan yavrusu kaçmış, bu yüzden son derece çirkinleşmişti. Babası bile tahammül edememiş ve öldürmeğe karar vermiş. Fakat annesinin yalvarması üzerine, onu bir çobana teslim etmiş , çoban da, onun çirkin yüzüne bakmağa dayanamadığından, onu dağ başında bırakmış, dağda Nemrud isminde bir dişi kaplan, çocuğu emzirerek, onun yaşamasına sebep olmuştur. İsmi (Nemrud) bu kaplandan gelmektedir. Babası öldükten sonra hükümdarlığa gecen Nemrud, kendisini ilah zannediyor ve bütün halkın kendisine tapmasını istiyordu .
Ateş'in Halilullah'ı yakmaması
Hz. İbrahim’in ateşe atılması kararlaştırıldıktan sonra odun toplanıyor ve kocaman bir ateş yakılıyor. Problem Halilullah'ı ateşe atmakta. Rivayete göre İblis insan şekline girip Nemrud'a mancınık kullanmasını tavsiye ediyor . Kur'an'da : « Onun (İbrahim) için bir bina yapın ve derhal onu ateş atın ! dediler » buyurulmuştur. Bir bina (mancınık) yapılıp oradan Hz. İbrahim ateşe atılınca, ateş bir gül bahçesi oluyor. Diğer bir rivayete göre içi balık dolu bir havuz oluyor ateş. Ve böylece ateş Halilürrahman'ı yakmıyor. Bu kurtarma olayı Kur'an-ı Kerim'in Enbiya suresinde bildirilmiştir : « Ey ateş ! İbrahim için serinlik ve esenlik ol » dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk » . Bugün Şanlıurfa'da « Ayn-i Zeliha » veya « Halilürrahman » isminde 50x30 m boyutlarında bir havuz vardır. Buranın Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yer olduğu, balıkların odunlardan meydana geldiği iddia olunmakta ve kimse bu balıklara dokunmamaktadır . Tevrat'ta bu ateş olayı hakkında -İbrahim peygamberin Yahudilerin soyunun babaları kabul edildiği halde - bir bilgi yoktur.
Hz. İbrahim peygamberin Babil'i terketmesi
Kuran-ı Kerim'de buyuruluyor ki : « (Oradan kurtulan İbrahim Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek » . Böylece Hz. İbrahim küfür diyarından hicret ederek Şam'a gidiyor . Hicret ederken de, « Ey Rabbimiz, ancak sana tevekkül ettik ve (taatle) sana yöneldik ve ahirette de dönüşümüz ancak sanadır » diye dua ettikleri Mümtehine suresinin 4. ayetinde bildirilmiştir . Başka bir rivayete göre Harran'a (Filistin) gittiği rivayet edilir .
Hz. İbrahim Mısır'da
H. İbrahim oradan sonra zevcesi Hz. Sare ile birlikte Mısır'a gitti. Rivayete göre o sıralarda 38 yaşında idi. O zamanın Firavunu çok zâlim ve cebbâr, Sinan bin Ulvân isimli, Dahhâk'ın kardeşi olan pek kibirli birisiydi. Firavun güzel kadınlardan çok hoşlanırdı ve güzel bir kadın gördü mü hemen onu ne pahasına olursa olsun haremine alırdı. Kadının kocası varsa onu öldürürdü. Hz. Sare çok güzel bir kadın olduğu için, Firavun veya Melik Hz. İbrahim zevcesinin kim olduğu hakkında sorunca Hz. İbrahim Firavun'un Hz. Sare'ye musallat olmasını engellemek için din bakımından kardeşi olduğuna niyet ederek : « Kız kardeşimdir » dedi. Pek zalim olan bu hükümdar, Sare hatunu almak isteyip sarayına çağırttı. Fakat musallat olmak isteyince nefesi kesilip, elleri, ayakları tutmaz oldu. Yere yıkılarak debelenmeye başladı. Allah Teala Hz. Sare'yi Firavun'un şerrinden koruyup musallat olmasını engelledi. Hükümdar bu durum karşısında korkusundan Hz. İbrahim'in zevcesini ona geri yolladı . Hz. Sare'ye yaklaşınca onu cin zannettiğinden, yanına bir de Hacer isimli bir cariye verdi. Böylece bundan kurtulacağını zannetti . Bu olay Ebu Hureyre'nin bildirdiği Hadis ile bildirilmiştir. Tevrat’ta da bu olayın böyle - küçük modifikasyonlarla - gerçekleştiği yazmaktadır . Bundan sonra Halilürrahman Mısır'ı terkedip geri Filistin’e dönüp Sebu' isimli yere yerleşiyor.

Hz.İsmail (a.s)

Hz. İbrahim’in Hz. Sare'den çocukları olmuyordu. Yaşları da gittikçe ilerliyordu. Hz. İbrahim Babil'den ayrılırken: «Rabbim ! Bana salihlerden olacak bir evlat ver, dedi » diye niyazda bulundu. Hz. Sare'de bunu çok istiyordu, ama çocuğu olmuyordu. Firavun'un kendisine verdiği cariyesi Hz. Hacer'i azad edip Hz. İbrahim’e evlenmesi için verdi ve Hz.İbahim Hz. Hacer ile evlendi. Bu evlilikten Hz. İsmail doğdu. Muhammed (s.a.v.)’in nuru Hz. İsmail'in alnında intikal etti. Hz.İbrahim onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Sare nurun kendisine intikal edeceğini umuyordu. Bu sebeple Hz. Hacer'e karşı kalbi gayret hasıl oldu. Ve bir gün Hz.İbrahim’den Hz. Hacer ile Hz. İsmail'i başka bir yere götürüp bırakmasını istedi. Allah'ın emriyle Halilullah bu isteği yerine getirdi ve Hacer hatun ile Hz.İsmail’i alıp Mekke'ye götürdü ve onları orada bıraktı. Misafir melekler
Meleklerin müjdesi
Hz. İbrahim’in peygamber yaşı gittikçe ilerliyordu. Bu sırada melekler gelip Hz.İbrahim’e bir oğlunun doğacağını müjdelediler : « Hem o kullara, İbrahim'in misafirlerinden haber ver. Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demişti. Melekler: "Korkma ! Gerçekten biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler » . Rivayete göre o sırada Hz. İbrahim 120 ve Hz. Sare de 99 yaşında idi. Müjdeyi vermek üzere gelen melekler gayet güler yüzlü birer genç suretinde Hz.İbrahim’in karşısına çıktılar. Bunların Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.) ve İsrafil (a.s.) olduğu İbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir. Cebrail aleyhisselam ile birlikte 7 veya 9, veya 10 bir yahut da 12 meleğin bulunduğu rivayet edilmiştir. Melekler bu müjdeyi verdikten sonra Lut kavmini helak etmeye gittiler. Melekler, "Selamunaleyke" deyince Hz. İbrahim "Aleyküm selam" diyerek mukabelede bulundu. Onları evinde en iyi yere oturttuktan sonra ikram etmek üzere hemen bir buzağı getirdi. Misafirlerine ikram etti ise de onlar yemedi. Bundan dolayı Hz. İbrahim'in kalbine biraz şüphe düştü. O zamanın adetine göre bir eve misafir gelip, ikram edilenden bir şey yerse ondan emin olunurdu; misafir bir şey yemezse onun zarar vermek için geldiğine hükmedilirdi. Hz. İbrahim tekrar melekleri davet edince, onlar "Biz yemeğin ücretini vermeden yemeyiz" dediler. Hz. İbrahim "Bedelini verin de yiyin. Bu yemeğin bir ücreti var diye karşılık verdi. Melekler bu ücreti sorunca, Hz. İbrahim: « Bismillah, demek. Sonunda da Elhamdülillah, demektir » dedi. Bunun üzerine Hz. Cebrail, Mikail aleyhisselam bakarak : « Bu zat, Allah Teala’nın dost edinmesine layık bir kimsedir » buyurdu. Bu sırada Hz. Sare perde arkasında duruyordu. Meleklerin müjdesi üzerine: «(İbrahim'in karısı:) Olacak şey değil ! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım ? Bu gerçekten şaşılacak şey ! dedi » dedi. Ayet-i kerimede onun için « Dâhiket » buyrulmuştur. Bu kelime hem gülmek, hem de hayz oldu manasına gelmektedir. Cumhur'a göre gülme manasında kullanılırsa da İkrime ve Mücahit'e göre hayz oldu anlamındadır bu kelime. Ayrıca gülmesi hakkında da değişik rivayetler vardır. Meleklerin korkma demesi üzerine Hz. İbrahim’in korkusunun gitmesi için gülmüştür. Bir başka rivayete göre Hz. İshak’ın müjde verilmesi hakkında ellerini yüzüne kapayıp gülmüştür. Çünkü kendisi çok yaşlanmıştı ve bir çocuk doğurmasının ihtimali sıfırdı o yaşta. Hz. İbrahim de yukarıda belirttiğimiz gibi 120 yaşına gelmişti. Diğer bir rivayete göre, ellerini yüzüne kapaması, yaşlılığında hayz görmesinden ve bunun farkına varmayıp hayası sebebiyle utanmasından ileri geldiği bildirilmiştir. Hz. Sare'nin bu sözlerine karşılık melekler " Sen Allahü Teala’nın emrine mi, takdirine mi şaşıyorsun" dediler ve Hz.İbrahim’in yanından çıkıp Lut kavminin ikamet ettiği yere gittiler . Yahudiler Hz. İbrahim’in misafirleri hakkında başka bir beyanat vermektedirler. Onlara göre Hz. İbrahim'e melekler değil, bizzat - tövbe haşa - Allah gelmiştir. Yanına da bazı melekler almış, güya . Ve onlara göre misafirler Hz. İbrahim ile beraber yemek yemişler.
Hz. İshak’ın doğumu
Meleklerin haberinden 1 sene sonra Hz. İshak doğdu . 
Hz. İbrahim'in Mekke'ye yolculuğu
Hz. İbrahim Mekke'de
Hz.İsmail büyüyüp gençlik çağına girmişti. Cürhümilerden Arapça öğrenmiş ve onlar arasında yüksek makama erişmişti. O Cürhümilerden bir kız ile evlendi. Bu sırada ise Hz. Hacer vefat etmişti. O sırada Hacer hatun 99 yaşında idi ve Kabe'nin bitişiğinde bir yer olan ve Hicr denilen yere defnedildi. Hz. İbrahim bir gün oğlunu ziyaret etmek üzere Şam'dan Mekke'ye doğru yola çıktı. Hz. İsmail'in evine varınca oğlu yiyecek temin etmek için evde yoktu. Hz. İbrahim Hz. İsmail'in hanımından mali durumlarını sorunca, hanımı hallerinden şikayetçi oldu. Giderken de oğluna söylemesi için tenbihte bulundu: " Kocan geldiğinde benden selam söyle, kapısının eşiğini değiştirsin" ve oradan ayrıldı ve evine geri döndü. Hz. İsmail eve gelip bunu duyunca, olayı anladı ve hanımından ayrıldı. Başka bir kadınla evlendi. Hz. İbrahim bir müddet sonra Mekke'ye yine gidince oğlu yine evde bulunmuyordu. Bu sefer Hz. İsmail'in hanımına aynı soruyu sordu. O da cevaben: " Biz hayır ve saadet içindeyiz " dedi. Ne yiyip içtiklerini sorunca da, "Et yiyip, zemzem içiyoruz" dedi. Bunun üzerine Halilullah: " Ya Rabbi ! Bunların etlerini ve sularını mübarek kıl, bereket ihsan eyle " diye dua etti ve oradan geri Şam'a döndü. İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki:«İbrahim (a.s.) zamanında Mekke civarında hububat bilinmiyordu. Av etiyle gıdalanılırdı. Eğer o zaman hububat malum olsaydı, İbrahim (a.s.) hububat hakkında dua ederdi » . İbn-i Abbas bu hadis hakkında buyurdu ki: " Hz. İbrahim’in bu duasının bereketiyle Mekke sıcak olmasına rağmen, et ile su, burada diğer yerlere nazaran insanlara daha faydalıdır " .
Kabe'nin inşası
Günlerden bir günde Allah Teala Haliline Kabe-i Muazzama’yı yapmasını emreyledi. Kabe'nin inşası hakkında iki rivayet vardır : Melekler Allah-ı Zişan’ın emriyle bina ettiler; Hz. Adem melekler ile birlikte inşa etti. Bunun üzerine Hz. İbrahim yeniden Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke'de oğlu Hz. İsmail’i zemzem kuyusu başında buldu. Allah'ın emrini ona da söyledi ve Hz. İsmail ona yardım edeceğini ekledi. Kabe'yi nereye yapacağını bilmediği için, bir rivayete göre Cebrail aleyhisselam Kabe'nin şu andaki yerini gösterdi. İlk önce temeli kazmaya başladılar ve Hz. Adem zamanındaki temeli buldular. Aynı temel üzerine Kabe'yi inşa ettiler. Hz. İbrahim oğlunun getirdiği taşlarla, Cebrail aleyhisselamın tarifine uyarak Kabe'yi yapıyordu. Nihayet Kabe'nin duvarları yükseldi ve yukarıya taş yetişemez oldu. Bundan dolayı büyük bir taş getirdiler ve Hz. İbrahim bu taşa basarak duvar örmeye başladı. Mübarek ayağının izi çıkan bu taşa da Makam-i İbrahim denilir. Kabe de tavaf namazı bu taşın bulunduğu yer olan Makam-ı İbrahim'de kılınır. Kabe tamamlanınca Hz. İbrahim oğluna: " Ey İsmail ! İyi bir taş getir ki, hacılara işaret olsun" buyurdu. Hz. İsmail bir taş getirdi ise de Hz. İbrahim daha iyi bir taş istedi. Bunun üzerine, Ebu Kubeys dağından: " Cebrail aleyhisselam tufanda bana bir taş emanet etti. Gel onu al ! " diye bir ses işitti. Hemen Ebu Kubeys dağından Hacerül-esved taşı alınıp, Kabe'deki yerine kondu. Kabe inşa edildikten sonra Hz. İbrahim, Allah'ın: « İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde (...) tavaf için Kabe'ye gelsinler » emriyle, yüzünü Yemen tarafına çevirip: " Ey insanlar ! Allahü Teala bir ev bina ettirdi ve bu evi ziyaret etmenizi emreyledi. Geliniz, Kabe'yi ziyaret ediniz " diye seslendi. Allahü Teala da sesini bütün dünyaya duyurdu. İnsanlar bu sesi duyunca: « Lebbeyk Allahümme Lebbeyk " diye cevap verdiler. O zaman, ana rahminde ve baba sulbünde olan ne kadar hacca gidecek varsa « Lebbeyk » dediler. Bir defa gidecek olan bir kere, iki defa gidecek olan iki kere ve daha fazla gidecek miktarına göre cevap verdiler . Kabe'nin inşasından sonra Hz.İbrahim Şam'a dönüyor ve bütün aile efradını alıp hac ediyor.
Kabe hkkında bilgiler
Kabe-i Muazzama, Mescid-i Haram'ın ortasında, dört köşe taştan bir oda olup, 17 m yüksekliktedir. Kuzey duvarı 8,8 m, güney duvarı 7 m, doğu duvarı 11,9 m, batı duvarı da 12,8 m genişliktedir. Doğu ve güney duvarları arasındaki köşede Hacerül-esved taşı bulunmaktadır. Kabe'nin doğu duvarında bir kapı vardır. Kapı yerden 1,7 m yükseklikte, eni 1,7 m ve boyu 2,7 m'dir. Kabe'nin dört köşesine Rükn denir. Şam'a doğru olana Rükn-i Şami, Bağdat'a olana Rükn-i Iraki, Yemen tarafına olana Rükn-i Yemani ve dördüncü köşeye de Rükn-i Hacerül-esved denir . 
Hz. İbrahim’in iki duası
Halilullah'ın Kuran’daki duası
Kabe'yi tamamladıktan sonra Hz. İbrahim’in dua ettiği Kur'an-ı Kerim'de zikredilmektedir :«Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim ! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar (putlar) insanların bir çoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin . Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kabe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler. Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz. İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir. Ey Rabbim! Benim soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! duamı kabul et! Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla ! » .
Hz.İbrahim'in ikinci duası
Hz.İbrahim’in diğer duası hakkında da İmam-i Gazali malumat veriyor: " Hz. İbrahim sabahladığı vakit şöyle buyuruyordu: « Ey Allah'ım. Bu gün yepyeni bir yaratılıştır. Binaenaleyh bugünü taatinle benim için aç, mağfiret ve rızanla kapat! Bugün de bana nezdinde kabul olunacak haseneyi ihsan eyle. O haseneyi geliştir ve benim için onu kat kat artır. Ve bugünde işlemiş olduğum günahları benim için affeyle. Çünkü bolca affeden ve her nimeti kullarına ihsanda bulunan, kullarını şiddetle seven, daha istemeden evvel onların isteklerini bilip takdir eden sensin » . Ravi diyor ki: Bir kimse Hz. İbrahim'in duasıyla sabahladığı takdirde o günün şükrünü eda etmiş sayılır .
Hz. İbrahim’in babası için duası
Kurn-ı Kerim'den bize nakledildiğine göre İbrahim peygamber babası için Allah tarafından istiğfar dilemiştir. Mucizat-i Kuraniye’nin Tevbe suresinin -113. ayetin mukabili olarak - 114. ayetinde: «İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi» . Hz.İbrahim babasına kendisinin affı için Allah'a dua edeceğine dair söz vermiş ve onun Allah tarafından affını dilemişti. Fakat babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca dua etmeyi bıraktı . Peygamberimiz (s.a.v.) de amcası Ebu Talip için Allah'tan mağfiret dilemek istemiş, bunun üzerine Tevbe suresinin 113. ayeti inmişti.
Halilullah'ın vefatı
Hz. Sare ölmüştü. Allah'ın dostu da Kudüs'de ikamet etmekteydi. Bir gün evden gelince evinde birisinin olduğunu gördü. Bu misafir Azrail aleyhisselam idi. Hz. İbrahim :'Seni içeriye kim bıraktı' dedi. O da: 'Buranın sahibi' diye cevap verince, Halilullah: 'Buranın sahibi benim ve ben seni içeriye bırakmadım' dedi. Azrail aleyhisselamın: 'Beni buraya buranın ve her şeyin sahibi bıraktı' demesi üzerine Hz.İbrahim bu misafirin bir melek olduğunu anladı. Kimsin diye sordu ve Azrail aleyhisselam olduğunu öğrendi. Hz. İbrahim ona: "Ziyarete mi geldin ? Ruhumu almaya mı ?" buyurdu."Eğer izin verirsen ruhunu almaya!" diye cevap verdi. Hz. İbrahim de : "Dost dostun canını alır mı ?" deyince, "Ya İbrahim bunu Allah'a sorayım" buyurdu. Azrail aleyhisselam hemen gidip geldi ve Allahü Teala: " Dost dosta kavuşmak istemez mi ?" buyurdu dedi. Halilullah bunu işitince: "Çabuk gel kardeşim, hemen canımı cânâna kavuştur, benim için bundan daha büyük bir müjde olamaz" buyurdu ve ruhunu teslim etti. Hz. İbrahim Kudüs civarında Habrun kasabasında bir mağaraya defnedildi. Bu kasaba Halilürrahman olarak bilinmektedir . En meşhur camisi de « Halilürrahaman » camisidir. Şu anda İsrailoğullarının elinde bulunup Hebron olarak bilinmektedir .

HZ. İDRİS (A.S)

Hz. İdris, Hz. Şit’in torunlarından bir peygamberdir. Kendisine 30 suhuf kitap verildi.
Asıl adı Ahnuh (Hanuh)’dur. Kuran-ı Kerim’de, çok kitap okuduğu için ona İdris lakabı verilmiştir. Ayrıca, kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için « Müselles bin ni'me » (kendisine 3 nimet verilen ) de denilmiştir.
Hz. İdris’in Babil veya Mısır'da Münif'de doğup yaşadığı rivayet edilmiştir. Babasının ismi Yerd'dir. Annesinin ismi Berre veya Esvet'tir.
Kendisi Hz.Adem’in altıncı göbekten torunudur. Adem (a.s) kadar olan nesebi şöyledir: İdris (a.s) - Yerd - Mehlail - Kinan - Enus - Sit (a.s) - Adem (a.s).
Hz. İdris’in pek çok evladı olmuştur. Bunlardan en meşhuru Metüselah'dır, çünkü Resulullah efendimizin nuru Hz. İdris’ten sonra ona geçmiştir.
Hz.Adem’in oğlu Kabil'in evladından olan bir topluma peygamber gönderilmiştir. Cebrail aleyhisselam 4 defa gelip ona Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmiştir. Hz. İdris’in bunları insanlara 105 veya 120 sene bildirdiği rivayet edilmiştir.
Kendisine verilen birçok mucizelerden bazıları, ağaçlarda ne kadar yaprak olduğunu bilmesi, havadaki bulutlara çekilmeleri için emir verebilmesi ve kendisinden sonra gelecek olan peygamberleri haber vermesi idi. İnsanlara peygamberimizin vasıflarını ve kendisinden sonra vukuu bulacak olan Nuh tufanını anlatmıştır. Ama ne yazık ki kendisine çok az kişi itaat etmiştir.
Hz. İdris 72 dil konuşurdu ve her kavmi hak dine kendi dili ile davet etmiştir. Kendisi 100 şehir kurmuştur. İnsanlara çok ilimler öğretmiştir. Bunlardan bazıları fen, tip, astronomi ve daha nice ince ve derin ilimleri anlattı.
Kendisi kalem ile yazan ve iğne ile diken (bunun için ona terzilerin piri de denilmiştir) ilk insandır. Bunlar tabii ki Allah'ın ona bir ihsanıdır. Yeryüzünün meskun (yerleşilmiş) yerlerini 4 bölgeye ayırıp her birisine bir vekil tayin etmiştir.
Bir müddet sonra Aşure gününde göğe kaldırıldı: « Kitap’ta İdris'i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi .Onu üstün bir makama yücelttik » (Meryem, 56-57) . Bir rivayete göre eski Yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimya, ve tıp ilimlerini Hz. İdris’in kitaplarından almıştır.
Hz. İdris hakkında 4 ayet (Meryem; 56-57/Enbiya 85-86) inmiştir. Allah Teala mübarek Kur'an-ı Kerim'de: « İsmail'i, İdris'i ve Zülkif'i de (yadet). Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi » (Enbiya, 85-86) buyurmuştur. (Yadet'mek: Anmak, adını anmak, hatıra getirmek, hatırlamak) Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) de bir hadis-i şerifinde: « Ben (Mirac gecesinde) dördüncü kat semada (gökte) İdris (peygamber) ile karşılaştım. Cibril bana:" Bu gördüğün İdris'dir. Ona selam ver" dedi. Ben de ona selam verdim. O da benim selamıma cevap verdi. Sonra bana:" Merhaba salih kardeş, salih peygamber" dedi » buyurmuştur.


HZ.İLYAS (A.S)

Kuran-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerden biri.
Hz. Musa'dan sonra gelen nesebi Hz. Harun'a dayandığı rivayet edilen bir İsrailoğulları peygamberi.
Hz. Musa'dan sonra İsrailoğullarının çeşitli boyları, Şam civarına yerleşmiştir. Şam bölgesindeki "Bek" şehrine yerleşen ve zamanla Allah'a isyan ederek haddi aşan bir Beni İsrail kabilesine Hz. İlyas'ın gönderildiği rivayet edilmektedir. Hz. İlyas Kuran-ı Kerim'de iki değişik surede anılmıştır. Bir yerde diğer peygamberler ile birlikte ismi geçmiştir: "(İbrahim'e) Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da bağışladık. Hepsi salihlerdendi" (Enbiya, 21/85). Diğer surede ise Hz. İlyas'ın kıssası özetle anlatılmıştır. Hz.Musa ve Hz. Harun'dan bahsedilmiş, onların Allah'ın salih kulları olduğu anlatıldıktan sonra Hz. İlyas'ın kıssasına geçilmiştir: "Muhakkak İlyas da peygamberlerdendi" (Saffat, 37/123). Bu ayet-i kerime Hz. İlyas'ın etrafında Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından oluşturulmuş olan efsanevi kimliği aralamakta, onun Allah'ın diğer peygamberleri gibi bir peygamber olduğunu anlatmaktadır. Buharî, Kitâbu'l-Enbiyâ bölümünde Hz. İlyas için bir bab açmış ve onun kıssasını anlatan Saffat suresindeki ayetleri bu babda zikretmiştir. İbni Mesud ve İbni Abbas'ın rivayetine göre Hz. İlyas ile Hz. İdris aynı şahıstır. Hz.İdris de Hz.Nuh'un babasının dedesidir.
Hz. İlyas peygamber olarak gönderildiği insanları dine davet etmiştir: "(Hz. İlyas) milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?" demişti (Saffat, 37/124-126).
Ayet-i Kerime'de geçen "Ba'l" o kavmin tapındığı putun ismidir. Oturduğu şehirlerinin ismi "Bek" olan bu halkın, tapındıkları puttan dolayı şehirlerinin isminin "Ba'lebek" olduğu rivayet edilmektedir.
İnsanları Allah'a imana çağıran Hz. İlyas, kavminin Ba'l putuna tapmamasını emretmiştir. O bölgenin kralı önce iman etmesine rağmen daha sonra irtidat ederek Hz. İlyas'ı öldürmeye kalkmıştır. Hz. İlyas yedi sene kadar dağlarda bayırlarda dolaşmış, insanları Tevrat'ın emirlerine davet etmiş, iman etmemeleri üzerine, o beldeye üç yıl hiç yağmur düşmemiştir. Daha sonra Hz. İlyas'ın duasıyla yağmur yağmasına rağmen yine İlyas'a iman etmemişlerdir. Kendisinden sonraki Beni İsrail peygamberlerinden Kuran'da ismi zikredilen Elyasa'yı, Hz. İlyas yetiştirmiştir. Rivayete göre kavminin imansızlığına kızan Hz. İlyas, Allah Teala'dan kendisini gökyüzüne kaldırması için dua etmiş, bunun üzerine belirlenen bir yerde yanında Elyasa da varken gökten gelen ateş gibi bir ata binip havalanmış, nübüvvet simgesi olarak da aşağıda kalan Elyasa hırkasını atmış ve semaya refedilmiştir.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki bu rivayetler İsrailoğullarının Tevrat kökenli rivayetleridir. İsin doğrusunu en iyi Allah bilir. Hz. İlyas'ın, Hz. Hızır ile yılda bir kez buluştuğuna inanılır, halk arasında bu buluşma Hızır İlyas (Hdrellez) şeklinde simgelenmiştir.
 

HZ. İSA (A.S)

Kuran-ı Kerim'de adı geçen ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden.
Hz. İsa batılı tarihçilere göre miladi yıldan dört veya beş sene kadar önce doğmuştur.
Yine batılı tarihçilere göre Hz. İsa Romalıların elinde bulunan Yahudiye'de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde otuz yaşlarına doğru peygamberliğini insanlara bildirdi. Önce Celile'de sonra Kudüs'te insanları hak dine davet etti. Yahudilerin dinini ikmal, onların dine kattıklarını düzeltmek için gönderilen Hz. İsa kendisine indirilen İncil adlı kutsal kitapta bunu şöyle anlatır: "Ben yok etmeğe değil, tamamlamaya geldim." Hz. İsa, Yahudilerin tahrif ettiği Eski Ahid'i onların anlayışından kurtarmaya, Hz. Musa'nın getirdiği akideyi yerleştirmeye ve Yahudilere daha önce bildirilen zahmetli bazı ilahi kanunları hafifletmeye çalıştı.
Memleketi Celile'de Genaseret gölü kıyısında ilk vaaz ve tebliğlerini bildiren Hz. İsa daha sonra Kudüs'e gitti. Yahudiler Hz. İsa'yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus'a şikayet ettiler.
Havarilerin içinde Yahuda isimli birisi Hz. İsa'ya ihanet etti ve Hıristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kuran-ı Kerim'de ise hadise şöyle anlatılmaktadır: "Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı" (Nisa, 4/156). Rivayete göre Hz. İsa'ya ihanet eden Yahuda, Romalılar tarafindan Hz. İsa zannedilerek asılmıştır.
Hz. İsa, orta boylu, kırmızıya çalar beyaz benizli, dağınık, düz saçlı idi. Saçını uzatır, omuzları arasına salardı. Geniş göğüslü, küçük yüzlü çok benli idi. Sırtına yün elbise, ayağına ağaç kabuğundan yapılmış sandal giyer, çoğu zaman da yalınayak yürürdü.
Kendisinin geceleri varıp barınacağı bir evi, ev eşyası ve zevcesi yoktu. Hiç bir şeyi yarın için biriktirip saklamazdı. Hz. İsa dünyadan yüz çevirir, ahireti özler, Allah'a ibadete koyulurdu. Yeryüzünde nerede güneş batarsa orada konaklar iki ayağının üzerinde namaza durur; gece namaz, gündüz de oruç ile günlerini geçirirdi.
Hz İsa göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bit çift mesti, bir de deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı.
Kuran-ı Kerim'e göre Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem'dir. Hz. Meryem, yine Kuran'da ismi geçen dört seçkin aileden biri olan İmrân ailesinden idi. Hz. Meryem, Hz. Zekeriya’nın koruması ve gözetimi altındaydı. Hz. Meryem, Beytü'l-Makdis'te, doğu tarafta özel bir bölmeye yerleştirilmişti. Hz. Zekeriya, Hz. Meryem'in yanına geldikçe orada, rızkını ve yiyeceğini hazır görürdü. Hz. Meryem, Beytü'l Makdis'te zikirle, ibadetle hayatını geçiriyordu. İşte bu sırada Allah, ona bir beşer suretiyle Cebrail'i gönderdi. Bu durum, Kur'an-ı Kerim'de şu sekilde anlatılıir: "Meryem dedi ki; ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer O'ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbinin sana gönderdiği elçiden başkası değilim, dedi. Meryem; bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın olmadığım halde nasıl oğlum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbin, "bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız," diyor, dedi. İs olup bitti. Böylece Meryem, İsa'ya gebe kalarak bir köşeye çekildi. Doğum sancıları başladı ve başına gelen bu hadiseden dolayı çok üzülerek, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi" (Meryem, 19/1 8-23).
Cebrail, Hz. Meryem'e, babasız doğuracağı çocuğun özelliklerini ve mücadelesini haber vermiş, Meryem'i teselli etmiş ve ayrılıp gitmişti. Hz. Meryem'in kendisini Allah'a ibadete verdiğini ve onun tertemiz bir kadın olduğunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmiş ve doğumun bu şekilde nasıl olabileceği tartışmasına girmişlerdi. Hz. Meryem ise olayı, çocuğa sormalarını işaret etmişti. Fakat "Onlar, biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz? dediler. Çocuk, ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekat vermemi, anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirileceğim gün de, bana selam olsun, dedi" (Meryem, 19/23-33).
Hz. İsa'nın babasız olarak mucizevî bir şekilde doğuşu, Allah'ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Hz. Adem ile Hz. İsa arasında fark yoktu. Nitekim ayet-i kerimede, durum şu şekilde izah edilir: "Gerçekten İsa'nın babasız dünyaya geliş hali de Allah katında Adem'in hali gibidir. Allah, Adem'i topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi; o da hemen (insan) oluverdi" (Âl-i İmrân, 3/59).
Hz. İsa otuz yaşında iken peygamberlik görevi aldığında, hemen İsrailoğullarına durumu bildirdi. Hz. İsa'nın çağrısına kulak tıkayan ve ellerindeki Tevrat'ı tahrif edip pek çok değişiklikler yapan İsrailoğulları, Hz. İsa’ya inanmadılar. Ayrıca Allah, Hz. İsa'nın risaletini destekleyen mucizelerde gösteriyordu. Kuran-ı Kerim'de zikri geçen mucizeleri şunlardır: İsa’nın, çamurdan kuş biçiminde bir heykel yapması ve onu üfleyince kuş olup uçması, ölüleri diriltmesi; anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulmuş olanları tedavi etmesi; gökten sofra indirmesi (Maide, 5/110-115); Havarilerin ve diğer arkadaşlarının evlerinde ne yediklerini ve neler sakladıklarını söyleyerek gaybdan haber vermesi (Âl-i İmrân, 3/49).
İsrailoğulları, H. İsa'yı ve ona tâbi olanları durdurmak için pek çok yol denediler; sonunda Hz. İsa'yı öldürmeğe karar verdiler. Ancak Allah, onların planlarını etkisiz hale getirdi. Yahudiler, Hz. İsa'ya benzeyen birini yakalayıp astılar ve "Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" dediler (Nisâ, 4/157). Öte yandan Kuran-ı Kerim, asıl durumu şu şekilde açıklar: "Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Ayrılığa düştükleri şeyde, doğrusu şüphededirler. Onların bu öldürme olayına ait bir bilgileri yoktur. Ancak kuru bir zan peşindedirler. Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah, onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hâkimdir" (Nisâ, 4/157-158).
Hz. İsa ayette de belirtildiği gibi, öldürülmeden göğe yükseltilmiştir. Mezarı dünyada değildir. Ayrıca Miraç'ta, peygamberimiz kendisini görmüştür. Hz. İsa, göğe yükselmeden önce, havarilerine ve tüm insanlığa şu müjdeyi vermişti: "Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan, Tevrat'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim" (Saf, 61/6).
Hz. İsa göğe çekildiği sıralarda kendisine inananların sayısı çok azdı. Daha sonra bir ara Hz. İsa'nın getirdiği inancı kabul edenler çoğaldı ise de, sonunda Hıristiyanlar da İsrailoğulları gibi yoldan çıktı ve pek çok yanlışlıklara saptılar. Bugün, Hıristiyanların sahip oldukları teslis inancı, Hz. İsa'nın göğe yükseltilmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.
Hz.İsa'nın annesi Hz. Meryem Hz. İsa'nın göğe çekilmesinden sonra altı sene kadar daha yaşamış ve ölmüştür.
Hz. İsa'ya dört büyük ilâhi kitaptan biri olan İncil verilmiştir. Kuran-ı Kerim'de İncil'in Hz. İsa'ya verilişi ile ilgili şu bilgiler vardır: "Arkalarından da izlerince Meryem oğlu İsa'yı Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik; ona da bir hidâyet, bir nur bulunan İncil'i, ondan evvelki Tevrat'ın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidâyet ve öğüt olmak üzere verdik" (Mâide, 5/11). Ancak bu İncil de Tevrat gibi tahrifata uğramıştır. Bununla birlikte Allah Teala tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)'e indirilen Kuran-ı Kerim, Zebur, Tevrat ve İncil'in hükümlerini ve geçerliliklerini ortadan kaldırmıştır. Hz. İsa İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre cisim ve ruhuyla göğe yükseltilmiştir. Kıyamet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatiyla hükmedecektir diye rivayet olunur.
Hz. İsa bedeniyle göğe yükseltildiğinden, Kuran-ı Kerim'de bildirilen "ölümden evvel" (Nisa, 4/159) ve "öleceğim güne ve diri olarak ba's edileceğim güne" (Tevbe, 9/34) mealindeki ayetler Hz. İsa'nın nüzûlünden sonraki ölümünü anlatır. Hz. İsa gökten Arz-i Mukaddes'e inecek, elinde bir kargı olacak; Afik denilen bir yerde ortaya çıkacak ve kargı ile Deccâl'i öldürecek ve sabah namazında Kudüs'e gelecektir. İmam kendi yerini ona vermek isteyecek fakat o imamın gerisinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in şeriatına uygun olarak namazını kılacaktır. Sonra domuzu öldürecek ve haçı kıracak, sinagoglar ve kiliseleri yıkacak ve kendisine iman etmeyen bütün Hıristiyanlarla savaşacaktır.
Hz. İsa nüzûlünden sonra kırk sene daha yasayacak, öldüğünde Müslümanlar namazını kılacak ve İslâm dinine uygun olarak gömülecektir.

HZ.İSHAK (A.S)

Hz. İbrahim’in Hz. Sâre'den doğan ikinci oğlu.
Hz. Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye etmiştir. Hz. Hacer Hz. İsmail'i doğurunca, Hz. Sâre üzülmüştür. Hz. İbrahim yüz yirmi yaşında, Hz. Sâre doksan yaşında iken Allah'ın bir lutfu ve mucizesi olarak Hz. İshak doğmuştur.
Kuran- Kerim'de bu olay şöyle anlatılır: "And olsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelip; "Selâm", dediler. O da "Selâm" dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi. Onların ellerinin buna uzanmadığını görünce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi. Onlar "Korkma biz Lût kavmine gönderildik" dediler. İbrahim'in ayakta duran zevcesi güldü. Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Yakub'u müjdeledik. Kadın "vay, kendim koca bir karı, şu zevcimde bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş" dedi. Melekler "Ey evin hanımı. Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşacaksın. O Hamid ve Meciddir" dediler (Hûd, 11 /73).
Hz. İshak’ın tarih kitaplarında anlatılan şemâili şöyledir. Uzun boylu, kara gözlü, buğday benizli, yüzü güzel, konuşması düzgün, saçı, sakalı bembeyazdı. Siret ve sureti babası Hz. İbrahim’e benzerdi. Hz. İshak'ın Yakup ve Ays adında iki oğlu olmuştur. Hz. Yakup daha güzel yüzlü, daha düzgün konuşmalı ve zarafet ve güzelliği daha çok olandı. Ays, Rumların yaşadığı bölgede ikamet etmişti.
Hz. İshak Kuran-ı Kerim'de de övülmüştür: "Ey Muhammed; güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an! Biz onları âhiret yurdunu düşünen samimi kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim yanımızda seçkin, iyi kimselerdir" (Sâd, 38/45-47). Hz. İshak babasının ölümünden sonra Şam bölgesine peygamber olarak vazifelendirilmiş, Allah Teala onu seçkin ve hayırlı bir insan eylemiştir.
“İbrahim'e salihlerden bir peygamber olmak üzere de İshak'i müjdeledik. Hem ona hem de İshak'a feyz ve bereketler verdik. Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de vardır, nefsine apaçık zulmedeni de vardır" (Saffat, 37/112, 113).
Hz. İshak rivayete göre yüz altmış yaşlarında bu günkü Filistin'in bulunduğu bölgede Kudüs yakınlarında vefat etmiş, babası Hz. İbrahim'in Mezradaki kabrinin yanına defnedilmiştir.

HZ. İSMAİL (A.S)

Hz. İsmail hakkında genel bilgiler
Yemen'den gelip Mekke ve civarına yerleşen Cürhüm kabilesine gönderilen ve Muhammed aleyhisselamın dedelerinden olan bir peygamberdir. İsmi Kuran-ı Kerim’de bildirilmiştir: « Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettigimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbata (torunlara), İsa'ya, Eyyub'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik » . Babası Hz.İbrahim annesi ise Hacer Hatun'dur.
Hz. İsmail'in hikayesi
Hz. İsmail, Şam diyarında (Filistin, Suriye) doğdu. Babası Hz. İbrahim, Allah Teala’nın emriyle, annesi Hacer Hatun ile birlikte Mekke'ye götürdü . Yanlarına bir miktar yiyecek ve su ile birlikte şimdiki Kabe'nin bulunduğu yere bırakarak Şam'a döndü. Bir rivayete göre Hz. İbrahim Hacer Hatun’u Kabe'nin bulunduğu yere bırakınca o: "Sen bizi kime bırakıyorsun. Bize kim bakacak ?" sorusuna Hz. İbrahim:"Ben sizi Allah'a bırakıyorum" demiştir. Hacer Hatun bunu duyunca:"O zaman işini yaptıysan gidebilirsin" demiştir. Hacer Hatun su ararken, şimdiki zemzem kuyusunun yerinde yatan Hz.İsmail tepindi. Hacer Hatun oğluna su bulabilmek için yedi kez Safa ile Merve arasında koşuştu ise de su bulamadı. O zaman ayaklarını vurduğu veya Cebrail aleyhisselamın vurduğu yerden Zemzem suyu çıktı. Hacer Hatun burada yaşarken, Yemen tarafından Cürhüm kabilesi gelip Mekke'nin bulunduğu yere yerleştiler.
Hz. İsmail’in kurban edilmesi
Hz. İbrahim bir ara bir rüya gördü. Bu Yüce Allah'ın bir vahyi idi. Ona oğlu İsmail'i kurban etmesini emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz 12 yaşında bulunan Hz. İsmail'i, Mekke'de Şebir dağınin eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu Allah rızası için kurban etmek istiyordu. Hz. İsmail da:" Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun" diyordu. Bu Allah yolunda fedakarlığın en yüksek bir nişanı idi . Ama, Allah Teala rüyasında sadakat göstermesi üzerine ona bir koç ihsan buyurdu. Hz. İsmail böylece kurban edilmekten kurtuldu. Kurban bayramını da biz Müslümanlar da olay yüzünden ihya etmekteyiz. Halilullah'ın hangi oğlunu kurban ettiği kesinlikle bilinmemektedir. Kuran-ı Kerim'de sadece oğlunu kurban ettiği belirtilmektedir:«Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün ne dersin ? dedi. O da cevaben : Babacığım ! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun, dedi » . Fakat halk kurban edilen çocuğun Hz.İsmail olduğu kanaatındadır. Bazı müfessirlere göre ise Hz.İsmail’in değil de Hz. İshak’ın kurban edildiğini öne sürmektedirler. Yalnız, bu fikri İsrailoğulları da söylemektedirler.
Hz. İsmail’in peygamberliği
Hz. İsmail gençlik cağına gelince, Cürhümlülerden iki defa evlendi . Daha sonra tekrar Mekke'ye gelen Hz. İbrahim ile birlikte Kabe-i Muazzama’yı inşa ettiler ve hac ibadetini yaptılar. Hz. İsmail Yemen kabilelerine (Cürhüm kabilesi) ve „Amalika" denilen eski bir kavme peygamber olarak gönderildi. İnsanlara babası Hz. İbrahim'e bildirilen dinin hükümlerini tebliğ etti ve daveti 50 yıl sürdü. Buna rağmen maateesüf pek az kimse iman etti. Hz. İshak’ı yanına davet edip kızını onun oğlu Iys'a nikahladı ve bazı vasiyetler de bulundu. Babası Hz.İbrahim’in ölümünden 40 sene sonra , 133 veya 137 yaşlarında iken Mekke'de vefat etti. Ekseri rivayete göre Mescid-i Haram'da Kabe-i Muazzama’nın kuzey duvarı önünde bulunan Hatim denilen yere defnedildi. Hz. İsmail’in 12 oğlundan çoğalan torunları zamanla Arabistan Yarımadası'nın her tarafına yayıldılar. Peygamber efendimizin (s.a.v.) 20. dedesi Adnan ile Hz. İsmail arasında 30 baba vardı . Peygamberimiz efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i şerifinde : « Allahü Teâlâ Ademoğullarından (Hz.) İsmail'i seçti. İsmail'in evladından (oğullarından) Kinane'yi, Kinaneoğullarından Kureyş'i seçti ve ayırdı. Kureyş'ten Haşimoğullarını, Haşimoğullarindan da beni seçti ve ayırdı » (Kadızıde) buyurmuştur.

LOKMAN

Bir nebi veya veli olduğu ihtilaflı; ancak çoğunluğun tercihine göre hakim bir şahsiyet.
Kuran-ı Kerim'de Lokman adı iki yerde geçer (Lokman, 31/12,13). Kelime, aynı zamanda Mekki bir surenin adıdır. Bu surenin nüzul sebebi Kureyşlilerin Lokman'ı Hz. Peygamber (s.a.v)'e sormalarıdır.
Lokman'ın adı geçen iki ayetin meali şöyledir: "Andolsun. Biz Lokman'a Allah'a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki Allah her şeyden müstağnidir, övülmeye layık olandır.
Lokman, oğluna öğüt vererek. "Yavrum, Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür" demişti " (Lokman, 31/12,13). Lokman'ın adı içinde geçmese de onun oğluna öğütleri devam etmektedir. Ancak arada iki ayet içinde Yüce Allah, Lokman'ın öğüdündeki eş koşmayı(şirk) tekit için ana-babaya iyi davranmak; yaradana şükür, ana-babaya teşekkür etmesini bilmekle beraber; eğer ana-baba Allah'a eş koşmak üzere çocuğunu körü körüne zorlarlarsa o çocuğun onlara itaat etmemesi, dünya işlerinde onlarla güzelce geçinip Allah'a yönelen kimselerin yoluna uyması gerektiğini bildirmektedir (Lokman, 31/14,15). Lokman'ın öğütleri şöyle devam etmektedir: "Yavrum, işlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa da, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Latif'tir, haberdardır. Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi hiç şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de kıs! Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir" (Lokman, 31/16-19).
Lokman suresinde geçen meali verilen ayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu zat bir hakimdir. Çünkü ona hikmet verilmiştir. Böyle bir hikmete ulaşan kimseye gereken, o hikmete şükürdür. Aslında Yüce Allah'ın, şükür de dahil hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak şükre ihtiyacı olan insandır. Çünkü Allah, şükredince nimetleri artırma vaadinde bulunmuştur (İbrahim, 14/7). Lokman, üç kere "yavrum" veya "oğlum" diye hitap ederek oğluna öğüt vermiştir. Bunlardan ilkinde Allah'a eş, ortak koşmamasını öğütlemiştir. Çünkü bu, Allah'ın hakkını başkasına vermek, kulların ve bütün varlıkların yaratanına olan bu haksızlıkla onların haklarını çiğnemek, başta Yüce Allah'ın ikram ettiği, şerefli kıldığı insan olmak üzere bu varlıkları esas yaratanından başka fani, aciz, güçsüz şeylere yönelterek onları tahkir etmektir.
Lokman, ikinci "yavrum" hitabıyla başlayan öğüdünde, Yüce Allah'ın hardal tanesi kadar da olsa yapılan bütün iyilik ve kötülükleri gördüğünü, bildiğini ve onları ahirette değerlendireceğini anlatmıştır. Nitekim Yüce Allah, zerre miktar hayır-şer işleyenin karşılığını göreceğini bildirmektedir (Zilzâl, 99/7-8).
Lokman, yine oğluna hitaben üçüncü öğüdünde onun namazı kılmasını, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmesini, başına gelene sabretmesini, insanlara böbürlenip kibirlenmemesini, çalım satıp öğünmemesini, yürümesinde, konuşurken sesinde ölçülü olmasını tavsiye etmiştir.
Lokman hakkında hadislerde de bazı bilgiler bulunmaktadır. Enâm suresinin 82. ayetinin nüzulünde sahabeler: "Ey Allah'ın Resulü! Bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki...?" dediklerinde, Peygamberimiz, bu ayetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir. O zulüm, şirk demektir. Lokman'ın oğluna nasihat ederken, yavrum, Allah'a şirk koşma. Zira şirk en büyük zulümdür dediğini işitmediniz mi?" cevabını vermiştir.
Lokman şöyle derdi: "Yavrum, ilmi âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlerle münazarada bulunmak ve meclislerde gösteriş yapmak için öğrenme!" Bu anlatım ve devamı başka bir rivayette şöyle yer almaktadır: "...Gına göstererek ve cehalete düşerek ilmi terketme! Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah'ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, onlarla beraber sana da ulaşır. Allah'ı anmayan bir topluluk gördüğünde onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen onlar seni saptırırlar. Allah onları azabına duçar kılar, sana da onlarla beraber isabet eder" .
Yine bir hadis-i şerifte ilim-hikmet hakkında şöyle denilmektedir: "Hakim Lokman oğluna şu tavsiyede bulunmuştur. Yavrum âlimlerin yanında otur ve dizlerinle onlara çok yaklaş. Çünkü Allah, gökten indirdiği yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, kalpleri hikmet nûruyla diriltir".
Lokman hakkında başka bir hadis de şöyledir: "Hakim Lokman, şöyle derdi: Şüphesiz Allah bir şeyi emanet aldığı zaman onu korur".
Bu hadislerin, mesela zulüm, hikmet, ilim gibi konularda Kuran-ı Kerim'deki Lokman ile ilgili ayetlerle rabıtalı olduğu görülmektedir.
Lokman'ın kim olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. İbn İshak'a göre Lokman'ın nesebi [Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih (Terah: Âzer)] Dördüncü kuşakta Hz İbrahim'in babası Âzer'e ulaşır. Vâkidî, Lokman'ın İsrailoğulları kadısı, Eyle ve Medyen taraflarında yaşayan, Eyle'de ölen bir kimse olduğunu zikreder. İkrime'ye göre Lokman bir nebidir. Ancak onun bir hakim olduğunda âlimlerin ittifakı vardır. Vehb b. Münebbih'e göre; Lokman İbn Bâur, Âzer neslindendir. Mukâtil'e göre ise, Hz. Eyyüb’ün kız kardeşinin veya teyzesinin oğlu idi. Uzun müddet yaşadı. Hz. Davud'a yetişti ve ondan ilim aldı. Sanat sahibi idi. Bir nebi olduğunu söyleyenler de oldu. İbn Rüşd, Tehâfüt'ünde söylediği gibi, her nebi hakimdir, fakat her hakim nebi değildir. Bakara suresinin 269. ayetine göre Yüce Allah hikmeti istediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır lutf edilmiştir. Dolayısıyla o kimsenin ilmen, amelen bunun şükrünü yerine getirmesi gerekir. Lokman için de Kuran'da böyle söylenmiştir.
Lokman, İslam'dan önceki Araplarda kendisinden çok bahsedilen bir şahsiyet idi. Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarında adı geçmez. Onun Âd kabilesinden veya Habeşli bir köle olduğu da belirtilmiştir.
Eski Arap geleneğinde Cahiliye devri insanları bu zata Lukmânü'l-Muammer diyorlardı. Onun yedi kartalın ömrü kadar uzun yaşadığına inanılırdı. Ebû Hâtim es-Sicistâni'nin "Kitâbül-Muammarîn" adli eserinde Lokman, Hızır'dan sonra uzun yaşayan ikinci şahsiyet olarak yer alır. Yedi kartal ömrü beş yüz altmış yıl yapsa da çeşitli rivayetlerde onun bin, hatta üç bin-üç bin beş yüz yıl yaşadığı bile ileri sürülmüştür.
Lokman'a, Nâbiga'nın şiirlerinde bile rastlanır. Cahiliye geleneğinde Lokman aynı zamanda bir kahraman ve hakim bir kimse olarak da görülürdü. Bir çok macera ona isnat edilmişti. Bütün bunlar arasında Lokman, Âd kabilesinden olmakla bu kabileye Sodom gibi günahkarlığı dolayısıyla kuraklık cezası verildiğinde, onun da dahil olduğu bazı kimseler yağmur için dua etmek üzere Mekke'ye giderler. Ancak Âdlılar orada zevk ve sefaya dalıp esas vazifelerini unuturlar. Hatırlatıldığında da birisi siyah bir bulut isteyiverir. Âd kabilesinin mahvı bu bulutla olur. Aslında onların cezalandırılmaları Hz. Hûd'a itaatsizlikleri dolayısıyladır. Âd kavmi ile ilgili ayetlerde ve Hûd suresinde Lokman'ın adı geçmez.
Lokman, Kuran-ı Kerim'de yer aldıktan sonra, Arapça darb-ı mesel ve hikmet kitaplarından Kısasul-Enbiyalara kadar bir çok eserlerde yer aldı. Sa'lebî (ö. 427/1035) Ârâisul-Mecâlis"inde ondan bahsederken Kuran'daki anlatımı başka rivayetlerle genişletir. O, Lokman'ın kim olduğu konusunda yukarıdaki bütün bilgileri verdikten sonra Mücâhid'in onun uzun dudaklı siyahî bir köle olduğu yolundaki rivayetlerini de bunlara ekler. Ancak bu rivayeti takviye sadedinde insanlardan Sudan'dan çıkmış üç hayırlı kimse arasında, Bilâl (Habesli ?), Hz. Ömer (r.a)'in kölesi Mühecca ve Lokman'a (Sudan'ın Mısır'a yakın Nubya tarafından) yer veren rivayeti de almaktadır. O, Lokman'ın Habeş'li bir marangoz, bir terzi olduğu konusundaki iddiaları da aktardıktan sonra, âlimlerin onun hakim olup nebi olmadığında ittifak ettiklerini, bu konuda İkrime'nin farklı görüşe sahip olduğunu (bazılarına göre Lokman'ın nebilik ile hakimlikten birini tercihte serbest bırakıldığı, onun hikmeti seçtiğini) belirtmektedir. O, ayrıca Lokman'ın nebi olmadığı; Allah'ın çok tefekkür, iyi yakin ile takvâ ehli kıldığı bir kul olduğu; onun Allah'ı, Allah'ın da onu sevdiği, ona hikmet lutf ettiğini açıklayan bir hadis de nakleder.
Salebî, Lokman'ın, dünyada sıkıntı çekenin refahtakinden hayırlı olduğunu; dünyayı ahirete tercih edenin dünyada da, ahirette de kaybedeceğini; malın sıhhat, nimetin nefis temizliği gibi olmadığını; doğru söz, emaneti yerine teslim ve boş yere konuşmayı terkin hikmeti doğurduğunu söylediğini nakleder. Yine onun nakline göre Lokman oğluna şöyle dedi:
"Dünya derin bir denizdir. Çokları onda boğulmuştur. O denizde senin gemin Allah'tan takvâ olsun. Bineğin Allah'a imanın ve yolun Allah'a tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun; tamamen kurtulacağını da sanmam. Yavrum, insanlar ibadet ve taatte her gün noksanlaştıkları halde nasıl olur da vaad olunduklarından korkmazlar! Yavrum! Dünyadan yetecek kadar al, ona kapılma, bu ahiretine zarar verir. Dünyadan el etek de çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyan orucu tutma, çünkü Allah'ın katında namaz oruçtan daha büyüktür... Yavrum! İyiliği ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi; iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven hakarete uğrar, kötülük olan yerlere giden töhmet altında kalır, kötülüğe yaklaşan kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişman olur. Yavrum! iyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma. Yavrum! Güvenilir kimse ol ki zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu halde insanlara, Allah'tan korkuyormuşsun gibi görünme. Yavrum, âlimlerle bir arada bulun ve onların dizinin dibinden ayrılma; fakat onlarla tartışmaya da girme, yoksa sohbetlerinden seni mahrum ederler. Onlara bir şey sorarken nazik davran. Seni ihmal ettiklerinde onlara bıkkınlık verme, yoksa senden usanırlar. Yavrum! Her şeyi arkanı dönerek isteme ve yüzün dönük olarak da ondan uzaklaşma! Zira bu, basireti azaltır ve aklı zayıflatır. Yavrum, küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün! Yavrum, yolculuğa çıktığında, onu çekip götürebileceğin bir yerde olmadıkça, hayvanından emin olma; çünkü onun sırtı çabuk yağır olur ve bu hakimlerin işlerinden değildir. Gideceğin yere yaklaştığında da hayvanından in ve yürü; kendinden önce onu doyur. Gecenin ilk saatlerinde yolculuğa çıkmaktan sakın! Sana gecenin yarısına kadar dinlenip gece yarısından sonra yola çıkmanı tavsiye ederim. Sefere çıkarken yanına kılıcını, mestini, sarığını, elbiseni, su kabını, iğne ve ipliğini, biz'ini (saraç iğnesi) al! Ayrıca yanında sana ve beraberindekilere yetecek kadar ilaç bulundur. Arkadaşlarınla, Allah'a isyanın dışındaki hususlarda uyum sağla ve onlara vefa göster! Yavrum, kanaatkar görünmekten sakin, zira bu tavrın sana gündüzleri şöhret, geceleri ise şüphe getirir. Yavrum, kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği halde kendisi yanarak tükenen kandile benzer! Yavrum, küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür. Yavrum, yalan söylemekten sakın! Çünkü yalan, dinini ifsat eder, insanların yanında mürüvvetini noksanlaştırır ve bu durumda da utanma duygun yok olur; değerin düşer, makam ve mevkiin elden gider; küçümsenirsin, konuştuğun zaman sözün dinlenmez, söylediğine itibar edilemez. Bu duruma düşüldüğünde de yaşamanın zevki kalmaz! Yavrum, kötü huydan, sıkıntı vermekten, sabırsızlıktan sakın! Bu hasletler karşısında hiç bir arkadaşın sana dürüst davranmaz ve seninle aralarında daima bir mesafe bırakırlar. İsini sev; sık sık karşılaştığın olaylar karşısında sabret! İnsanlara karşı güzel huylu ol! Zira huyu güzel olan, herkese güler yüz gösteren ve bunu yaygınlaştıran, iyiler yanında nasibini alır; ona karşı iyi kimseler sevgi besler, kötüler de ondan uzaklaşır. Yavrum, gönlünü kederlerle ve kalbini üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdire rıza göster. Allah tarafından sana verilene kanaat et ki hayatın güzelleşsin, gönlün sürurla dolsun ve hayattan zevk alasın. Eğer dünya zenginliklerinin senin için bir araya getirilmesini istersen, insanların ellerinde olanlara göz dikme! Zira peygamberleri bulundukları mertebeye ulaştıran şey insanların ellerinde bulunanlara göz dikmemeleridir. Yavrum, dünya hayatı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de daha az bir kısmı geride kalmıştır. Yavrum, iyiliği ehline yap, ehil olmayana iyilik yapma; yoksa o, dünyada boşa gider, ahirette de sevabından mahrum olursun. İktisatlı ol, savurgan olma; cimrilik derecesinde mala sarılma, israfa varacak şekilde de onu dağıtma! Yavrum, hikmete sarıl ki onunla ikram göresin, onu yücelt ki sen de üstün tutulasın. Hikmet ahlakının en üstünü Allah (c.c)'ın dinidir. Yavrum, hasetçinin üç belirgin özelliği vardır: Gıyabında dostunu çekiştirir, yanında olduğu zaman ona yaltaklanır, o bir musibete duçar olduğunda da ona sevinir".
Lokman ile ilgili olarak sadece oğluna öğütler, hikmetli sözler, atasözleri değil, kıssalar da nakledildi. Bunlardan Lokman'ın bir köle olarak birisine takdim edildiğinde, o, diğer kölelerin incirleri onun yediğini ileri sürerek efendilerini kandırmak istedikleri zaman, hep beraber sıcak su içmelerini tavsiye eder. Efendileri öyle yapar, sonunda Lokman yalnız su kusarken, diğerleri incir artıklarını su ile çıkarmaya başlarlar.
Bir gün efendisi, gelen misafiri için, Lokman'a en iyi ne varsa onu ikram etmesini söyler. O da koyun dili ve yüreği getirir. Bir başka gün yine misafir için bu defa en kötü ne varsa onu çıkarmasını söylediğinde aynı şeyleri verdiğini görünce, sebebini sorar. Lokman, iyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey bulunmadığı cevabını verir.
Lokman'a bu kıssalar dolayısıyla Arapların Ezop'u (Aesopos) denilmiş, Avrupa'da Ezop'a atfedilen bir çok nükteler Lokman'a isnat olunmuştur. Batılı yazarlar Lokman ile ilgili kıssaların sonraki devirlerde Ezop'unkilerden kopya edildiğini ileri sürerler. Bu konuda karşılaştırmalar ve örneklere de yer verip eski gelenekte Lokman, hakim, hatta peygamber bir kimse olarak tanınırken; sonraki devrede artık köle, marangoz haline sokulduğunu eklerler. Onlara göre Lokman; Bileam, Ahikar, Ezop ile ayni görülmüştür. Bileam, Kitab-ı Mukaddes'te geçer. Müfessirler, şeceresi Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih şeklinde geçen bu zatın İbrani dilinde "bala", Arapça "Lakama" kökleri aynı yutmak anlamına geldiği için, Kitab-ı Mukaddes'teki karşılığının Bileam olduğu kanaatine ulaşmışlardır. Lokman, Bileam mıdır tartışmasında buna olumlu bakanlar yanında karşı çıkanlar; Lokman, Kuran ve önceki gelenekte saygı duyulan; Bileam, Kitab-ı Mukaddes ve Aggada'da nefret edilen bir kimsedir, demektedirler. Lokman'ı, Romal Ahikar veya Yunan'ın Ezop'una benzetenler, onların sözlerinin veya onlarla ilgili anlatımların benzerliklerine dayanmaktadırlar.
 

HZ.LUT (A.S)

Hz. Lut hakkında genel bilgiler
Kuran-ı Kerim’de bildirilen peygamberlerden olan Hz. Lut, Hz. İbrahim’in kardeşi Hârân'ın oğludur. Halilullah ile birlikte Nemrud'un memleketinden hicret edip Şam'a geldikten sonra Lut gölü yakınındaki Sedum şehri halkına peygamber olarak gönderildi. İnsanlara Hz.İbrahim’in dinini tebliğ etti .
Hz. Lut'un hikayesi
Hz. Lut ailesini toplayıp Hz.İbrahim ile Şam'a hicret ettikten sonra Allah tarafından Lut gölünün güney-batı tarafında bulunan Sedum şehrinin halkına peygamber olarak gönderiliyor. Bu kavim çok azgındı ve erkeklerle münasebeti adet haline getirerek livata fiilini işliyordu. Bu iş için de bilhassa genç delikanlılar üzerinde kötü emel besliyorlardı. Hz. Lut kavmine tebliğe başladı: « (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız ? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı çıkmaktan sakının ve bana itaat edin. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz ? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz » . Fakat onlar dinlemediler ve « Ey Lut ! (bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın ! » dediler. Hz.Lut onları azaptan korkuttuğu halde onlar inanmadılar ve sapıklıklarına devam ettiler ve böylece Allah'ın azabını hak ettiler. Allah'ın elçileri Cibril, Mikail ve İsrafil Hz. İbrahim’e müjde ile geldiler ve ona Lut kavmini helak edeceklerini bildirdiler. Onun da Hz.Lut’tan korkmasına karşılık " Her halde onu ve ehlini kurtaracağız. Ancak karısı öteki zalimler zümresinden " diye cevap verdiler. Hz İbrahim'den ayrıldıktan sonra genç delikanlı olarak Hz.Lut’a misafir oldular. Hz. Lut onları evine aldı. Kavmi güzel ve genç delikanlıları görünce pis olan hisleri hortladı ve Lut peygamberin kapısına dayandılar ve ondan kendilerine bu delikanlıları teslim etmelerini istediler: «Lut'un kavmi, koşarak yanına geldiler. Daha önce de kötü işleri yapmaktaydılar. (Lut):" Ey kavmim ! İste şunlar kızlarımdir (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin ! İçinizde aklı başında bir adam yok mu ! " dedi » . Fakat onlar dinlemediler ve « Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin » . Hz. Lut’un güçsüzlüğüne sığınması üzerine«(Melekler) dediler ki: Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan (helak) zamanı, sabah vaktidir » .
Sedum kavminin helakı sabah vakti geldiği zaman gerçekleşti. O şehrin altı üstüne geçirildi ve üzerlerine taşlar yağdırıldı. Hz.Lut ile olanlar kurtarıldı, karısı ise belasını buldu. Hz. Lut daha sonra Hicaz havalisine gitmekle emrolundu ve vefatına kadar orada kaldı.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: « On şey vardır ki, Lut kavmi onları yapmış ve o yüzden helak edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar. Bunlar livata, fındık gibi taşları sapanla atmak, güvercinle (kumar) oynamak, def çalmak, içki içmek, (özürsüz) sakal kesmek, (emredilenden fazla) bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çırpmak, (erkekler için) ipek gömlek giymek, bir tane de ümmetim ilave eder ki; o da kadın kadına münasebette bulunmaktır. »
Başka bir hadis-i şerifinde de iki cihan serveri peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) buyurmuştur ki: « Benden sonra en korktuğum şey ümmetimin Lut kavminin yaptığını yapmalarıdır. »

SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED

AİLESİ, ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ

Peygamberimizin doğumu ve çocukluğu
Peygamber efendimizin soyu, Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in torunlarından Adnan’a ulaşır.
Peygamberimizin babası, Kureyş kabilesinin Haşimoğulları kolundan Abdulmuttalip’in oğlu Abdullah’tır. Annesi de aynı kabilenin Zühreoğulları kolundan Vehb’in kızı Amine’dir.
Peygamberimizin babası Abdullah, Peygamberimizin doğumundan iki ay kadar önce vefat etti.
Sevgili Peygamberimiz, 20 Nisan ( 12 Rebiülevvel) 571 Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’de doğdu. Doğumunun 7. gününde dedesi Abdulmuttalip, Peygamberimize “Övülmüş “ anlamına gelen Muhammed adını koydu. Annesi Amine de O’na “ Çok Övülmüş” anlamında olan Ahmed adını verdi.
Araplardaki geleneğe göre Mekke’nin ileri gelenleri, çocuklarını Mekke’nin dışındaki başka kabilelere mensup ailelere bakılıp büyütülmek üzere geçici olarak verirlerdi. Bunun sebebi, çocukların, havası temiz bir bölgede sağlıklı yetişmeleri ve Arapça’yı iyi öğrenmeleri idi. Peygamberimiz de doğumundan kısa bir süre sonra Halime isimli bir süt anneye verildi. Sevgili Peygamberimiz, sütannesi Halime’nin yanında dört yıl kaldıktan sonra annesinin yanına döndü.
Altı yaşında iken bir gün annesi ile birlikte babası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek için Medine’ye gittiler. Dönüşte Ebva denilen yere gelince annesi hastalandı ve burada vefat etti.
Annesinin vefatından sonra Peygamberimizi dedesi Abdulmuttalip korumasına aldı.
Ancak, Peygamberimiz sekiz yaşına geldiğinde dedesi de vefat etti. Bundan sonra Peygamberimiz, amcası Ebu Talip’in yanında kalmaya başladı.
Aile halkı kalabalık olan Ebu Talip, ticaretle uğraşırdı.Zengin değildi. Peygamberimiz, amcasına yardım amacıyla Mekkelilerin koyunlarını otlatır, aldığı ücreti amcasına verirdi.
Peygamberimiz on iki yaşında iken, amcası ile birlikte ticaret için Şam’a gitti. Şam’ın güneyinde, Busra denilen yere geldikleri zaman burada konakladılar. Busra’da yaşayan Bahira adında bir rahip, sevgili Peygamberimizi gördü ve ona dikkatle baktı; daha sonra yanına gelip bazı sorular sordu. Peygamberimiz de bu sorulara cevap verdi. Rahip, bundan sonra Ebu Talip’e dönerek şöyle dedi:
-“Sen talihli bir insansın. Ben öyle seziyorum ki senin bu yeğenin, bir gün peygamber olacaktır. Korkarım, eğer benim bu çocukta sezdiklerimi Yahudiler de sezerlerse ona bir kötülük yapabilirler. Yeğenini memleketine götür ve onu koru.”
Bu öğüt üzerine Ebu Talip ve arkadaşları Suriye’deki işlerini çabucak bitirip Peygamberimizle birlikte Mekke’ye döndüler.
PEYGAMBERİMİZİN GENÇLİĞİ
Peygamberimiz ağırbaşlı, dürüst, doğru sözlü, sözüyle davranışı tutarlı bir insan olarak yetişti. Kötü söz söylemez, kimseyi incitmezdi. Haya sahibiydi. Asla putlara tapmaz, içki içmez, bütün kötülüklerden uzak dururdu. Son derece güvenilirdi. Bu yüzden Mekkeliler ona El-Emin (Güvenilir Kişi) diyorlardı. İnsanlara karşı iyi, saygılı, şefkatli davranışları ile tanınırdı.
Kimsesizleri korur, muhtaçlara yardım etmeye çalışırdı. Hılfülfüdul (İyiliklerde Yardımlaşma) adında bir teşkilatın kurulmasına da katkıda bulundu ve bu teşkilatın kurucu üyeleri arasında yer aldı. Teşkilatın amacı, Mekke’de yabancıların ve kimsesizlerin can, mal ve namus güvenliğini sağlamak, zalimlere karşı mazlumları korumaktı.
Peygamberimizin yardımsever, dürüst, doğru sözlü, güvenilir bir insan olduğunu öğrenen Hz.Hatice, Peygamberimizle ticaret ortaklığı kurdu.
Peygamberimiz ile Hz.Hatice arasındaki bu ticari ortaklık, onların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağladı. Zeki, kabiliyetli, iyi ahlaklı, şerefli ve soylu bir kadın olan Hz.Hatice, Peygamberimizle evlenmek istedi ve bu isteğini yakınları aracılığı ile Peygamberimize iletti. Peygamberimiz de Hz.Hatice’nin teklifini kabul edince sade bir tören yaparak evlendiler.
Peygamberimizin Hz.Hatice’den, Kasım ve Abdullah adlarında iki oğlu, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma adlarında dört kızı oldu.
Peygamberimizin, Hz.Fatıma dışındaki bütün çocukları kendisinden önce vefat ettiler. Yalnız Fatıma, Peygamberimizin vefatından sonra altı ay daha yaşadı.
Peygamberimizin soyu, Hz.Ali ile evlendirdiği kızı Hz.Fatıma’dan doğan Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin’den devam etmiştir.
Peygamberimiz otuz beş yaşına gelmişti. Kureyşliler, o yıl seller sebebiyle harap olan Kabe’yi temeline kadar yıktılar ve yeniden yapmaya başladılar. Bina belli bir yüksekliğe ulaşınca, Hacerülesved (Kara Taş) adı verilen taşın yerine konulmasında anlaşamadılar. Her kabile, taşı kendisi koymak ve bu şerefe sahip olmak istiyordu. Neredeyse kan dökülecekti. Tam bu sırada yaşlı bir adam:
-Kabe’ye gelecek olan ilk kişi aramızda hakem olsun, onun önerisine uyalım, dedi.
Oradakiler bu öneriyi kabul ettiler ve beklemeye başladılar.
Kabe’ye gelen ilk kişi, Peygamberimiz oldu. Kabe’ye ilk olarak Peygamberimizin gelmesi, onun adaletine ve dürüstlüğüne güvenen Kureyşlileri çok memnun etmişti. Hep bir ağızdan:
-Biz onun vereceği karara seve seve uyarız, dediler ve durumu Peygamberimize anlattılar.
Peygamberimiz hırkasını çıkarıp yere serdi ve Hacerülesved’i hırkasının üzerine koydu. Bütün kabile başkanlarına, hırkanın uçlarından tutup kaldırmalarını söyledi.Kabile başkanları hırkayı kaldırınca, Peygamberimiz taşı kendisi alıp yerine koydu. Orada bulunanlar da bundan memnun oldular. Böylece Peygamberimiz, meydana gelebilecek bir kavgayı önlemiş oldu.

PEYGAMBER OLUŞU
Peygamberimiz Mekke yakınındaki Nur Dağı’ndaki Sevr mağarasında Hz.İbrahim’in Hanif dini üzerine ibadet ederdi. Peygamberimiz 610 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde yine mağarada ibadet etmekteydi. Aniden bir ses duydu. Bu ses Cebrail adlı meleğin sesiydi.
Cebrail (as) Peygamberimizin yanına geldi ve ona:
-Oku, dedi.
Peygamberimiz:
-Ben okuma bilmem, diye cevap verdi.
Cebrail (as), tekrar:
-Oku! Dedi.
Peygamberimiz, yine aynı karşılığı verdi:
-Ben okuma bilmem.
Bundan sonra Cebrail (as), Yüce Allah’tan getirdiği şu ayetleri okudu:
-Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı. Oku; insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabb’in, en büyük kerem sahibidir. (Alak suresi: 1-5)
Bu olaydan sonra Peygamberimiz evine döndü ve başından geçenleri eşi Hz.Hatice’ye anlattı. Hz.Hatice, ona şunları söyledi:
-Allah seni üzmez... Biliyorum ki sen, doğruyu söylersin. Emaneti gözetir, akrabalarınla ilgilenir, güçsüzlere yardım edersin. Güzel ve iyi ahlak sahibisin. Hiç korkma. Allah seni hiçbir zaman utandırmaz, üzüntüye uğratmaz.
Bu olaydan sonra bir müddet vahiy gelmedi. Peygamberimiz, bir gün yine Hira mağarasından dönüyordu. Birden bir ses duydu. Başını yukarı kaldırıp baktığında Cebrail’i gördü ve çok heyecanlandı. Hemen evine dönerek eşi Hz. Hatice’ye:
-Beni örtünüz, dedi.
Peygamberimiz uzanıp örtündüğü zaman kendisine Allah tarafından şu ayetler gönderildi:
“Ey bürünüp sarınan (Resulüm) ! Kalk ve ( insanları) uyar. Sadece Rabb’ini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terket.”( Müdessir suresi: 1-5)
Peygamberimiz, bu emir üzerine hemen doğrulup kalktı. Yüce Allah’ın, kendisini Peygamber olarak görevlendirdiğini anlamıştı. Peygamberimiz görevinin gereği olarak insanları putlara tapmamaya; Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya, O’na ibadet etmeye ve onun emirlerine uymaya davet edecekti. Peygamberimiz, insanlara İslam dininin anlatma, onları Allah’a inanmaya çağırma görevini ilk üç yıl gizli olarak sürdürdü. Ona ilk inanlar, hanımı Hz.Hatice, amcasının oğlu Hz.Ali, azatlı kölesi Zeyd ve yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir oldu. Bu kişilerden sonra Hz.Osman, Zübeyr, Ebu Vakkas’ın oğlu Sad, Talha ve Avf’ın oğlu Abdurrahman Müslüman oldular. Müslüman olanların sayısı üç yıl içinde kırka ulaştı.
Peygamberimiz insanları İslam dinine daveti diğer insanlar tarafından da öğrenilmiş, her yerde konuşulur olmuştu. Müşrikler, yani puta tapan kişiler, Peygamberimizin İslam dinini anlatmak için yaptıkları çalışmaları önceleri pek fazla önemsemediler. Putlar aleyhine söz söylenmedikçe Peygamberimizin davetine ses çıkarmadılar. Zira bu yeni dinin insanlar arasında kabul görmeyeceğini düşünüyorlardı. Onun için de Peygamberimiz ile ve Müslümanlarla sadece alay etmekle yetindiler. Yüce Allah Peygamberimize:
-“Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir ( Hicr suresi: 94), buyurdu.
Bu emir üzerine peygamberimiz, İslam dinini insanlara açıkça anlatmaya başladı. Peygamberimizin, insanları putlara tapmamaya, Yüce Allah’ın birliğine inanmaya ve ona kullukta bulunmaya açıkça davet etmesi, bu davetini her yerde sürdürmesi Kureyşlileri kızdırdı. Kureyşliler, Müslümanlara karşı tavır aldılar. Müslümanlardan bazılarını dövdüler, bazılarına da işkence ettiler.
Ancak müşriklerin bu tutumları insanların İslam dinini kabul edip Müslüman olmalarını engelleyemedi. Bunun üzerine müşrikler, Peygamberimizle anlaşmak istediler. Ona, İslam davasından vazgeçmesine karşılık devlet başkanlığı, mal ve çok miktarda para teklif ettiler. Fakat Peygamberimiz bu teklifleri hemen reddetti ve şu cevabı verdi:
-Vallahi, bu işi bırakmam için güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar yine de vazgeçmem. Ya Allah bu dini hakim kılar veya onun uğrunda ölürüm. Ben, Allah’ın bana bildirdiğinden başka bir şey söylemiyorum.
Peygamberimizin bu cevabı üzerine müşrikler, Müslümanlara uyguladıkları baskı ve işkenceleri artırdılar. Müşriklerin eziyetleri dayanılmaz bir hal alınca Peygamberimiz, sahabilerin Habeşistan’a göç etmelerine izin verdi. Müslümanlardan, önce 16, daha sonra 90 kişi Habeşistan’a göç etti ( 615). Müşrikler, Mekke’deki Müslümanlara eziyet etmeye devam ettiler. Onları aç ve susuz bıraktılar.
Müslümanların Habeşistan’a göç etmelerinden 4 yıl kadar sonra Peygamberimizin amcası Ebu Talip hastalandı, çok geçmeden öldü. Üç gün sonra da Peygamberimizin eşi Hz.Hatice vefat etti (Hüzün yılı).
Bundan sonra Kureyşlilerin Peygambere ve Müslümanlara baskısı daha da arttı. Bu baskı ve zulümler karşısında Peygamberimiz, İslam’ı diğer şehirlerdeki insanlara da anlatmayı düşündü. Bu amaçla Taif şehrine gidip orada İslam dinini anlattı. Ancak Taifliler Peygamberimizi dinlemediler. Üstelik onu taşladılar. Peygamberimiz de Taif’ten Mekke’ye geri döndü.
621 yılında Medine’den bir grup insan, Peygamberimizi ziyaret edip Müslüman oldular. Bunlar, Medine’ye döndükten sonra İslam dinini orada da anlattılar. Medine’de pek çok kimse Müslüman oldu. Ertesi yılın hac mevsiminde yine Medine’den 75 kişi daha gelip Peygamberimizi Medine’yle davet ettiler. Bundan sonra Hz.Peygamber, Müslümanlara, Medine’ye göç etmeleri için izin verdi. Çok geçmeden Mekke’deki Müslümanların tamamına yakını Medine’ye göç etti.

HİCRET
İslamiyet’in yayılmasını engelleyemeyen Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri, Darunnedve denilen şehir meclisinde toplanıp yeni planlar hazırlamaya başlamışlardı. Yaptıkları görüşmeler sonucunda, İslam dininin insanlar tarafından kabul edilmesini önlemenin son çaresi olarak Peygamberimizi öldürme kararı aldılar.
Bu kararı uygulatmak için her kabileden birer genç seçtiler ve onları, Peygamberimizi öldürmekle görevlendirdiler. Yüce Allah, müşriklerin bu planının Cebrail aracılığı ile Peygamberimize bildirdi ve onun Medine’ye göç etmesine izin verdi. Peygamberimiz de bu haberi Ebu Bekir’e iletti. Hicret için hemen hazırlıklara başlandı.
Peygamberimiz son derece güvenilir bir insandı. Bundan dolayı, Mekkeli müşrikler bile şehirden ayrılıp başka yere gidecekleri zaman evlerindeki değerli eşyalarını Peygamberimize emanet olarak bırakırlardı. Peygamberimizin evinde yine kendisine emanet bırakılan bazı eşyalar vardı. Peygamberimiz, Medine’ye gitmek için yola çıkmadan önce, bu eşyaları sahiplerine vermesi için Hz.Ali’ye tenbihte bulundu. Bu sırada Peygamberimizi öldürmekle görevlendirilmiş olan gençler, onun evini kuşattılar. Peygamberimiz, Yasin suresini okuyarak evden çıkıp gitti. Yüce Allah’ın yardımı sonucunda Kureyş gençleri Peygamberimizi göremediler.
Peygamber gizlice Ebu Bekir’in evine geldi. Peygamberimizle Hz.Ebu Bekir, yolculuk için gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra Medine’ye gitmek üzere yola çıktılar. Onların şehirden ayrıldıklarını ertesi gün öğrenen müşrikler onları takip ettiyse de yakalayamadılar.
Peygamberimiz ve Hz.Ebu Bekir, Medine’ye varmadan önce Kuba’da konaklayıp 4 gün kaldılar. Kendilerini karşılamaya gelen Müslümanlarla birlikte Kuba Mescidi’ni yaptılar.
20 Eylül 622 tarihinde de Medine’ye ulaştılar. Medine halkının sevinç gösterileri arasında şehre girdiler.
Peygamberimizin Medine’ye hicretiyle, İslam tarihinde yeni bir dönem ( Medine dönemi) başlamıştır. Hicretten sonra Müslümanlar, özgürlüğe kavuşmuşlardır.
Peygamberimiz Medine’de devlet kurdu, yasalar hazırlattı ve nüfus sayımı yaptırdı. Düzenli bir ordu kurdu. Mekke’den göç ettikleri için “ Göç edenler” anlamında Muhacirler olarak anılan Mekkeli Müslümanlar ile Medineli Müslümanları kardeş ilan etti (Muahat). Medineliler, Mekkeli Müslümanlara her türlü yardımı yaptılar. Onlara da “ Yardımcı “ anlamında Ensar denilmiştir.
Hicretten sonra İslam dinine davet, rahat bir ortamda yapılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda İslam dininin yayılması hız kazanmış, Müslümanların sayıları her geçen gün artmıştır. Müslümanlar, ibadetlerini korkusuzca ve serbestçe yapma imkanına kavuşmuşlardır.
Peygamberimiz Medine’de Mescid-i Nebevi’yi (Peygamber Mescidi) yaptırdı ve mescidin yapımında kendisi de çalıştı.. Mescide bitişik olara da bir bölüm yaptırdı. Suffa olarak anılan bu bölüm hem okul olarak kullanılıyor hem de fakir Müslümanlar burada barınıyordu. Yeni Müslüman olan toplumlara İslam dinini öğretmek üzere Peygamberimiz tarafından gönderilen sahabiler, bu okulda yetişmişlerdir.

SAVAŞLARI

BEDİR SAVAŞI
Mekkeliler Müslümanları yok etmek ve İslamiyet’i tamamen ortadan kaldırmak amacıyla Medine’ye saldırmaya karar verdiler. Hazırladıkları bin kişilik bir ordu ile Medine’ye yürüdüler. Bunu haber alan Peygamberimiz, yaklaşık üç yüz kişilik bir kuvvetle, müşrikleri şehir dışındaki Bedir denilen yerde karşıladı. Çok geçmeden başlayan savaş, ikindiye doğru Müslümanların kesin zaferiyle sona erdi ( 624). Mekkelilerden pek çok kimse Müslümanlara teslim oldu.
Peygamberimiz, teslim olan bu kişilere karşı iyi davranılmasını istedi. Bunların içerisinden zengin olanların para karşılığında , yoksul olanların ise karşılıksız olarak serbest bırakılacağını bildirdi. Okuma yazma bilen esirlerin de on Müslüman’a okuma yazma öğretmeleri şartıyla serbest kalacaklarını söyledi.
Bedir zaferinden sonra Müslümanlar, bütün Arap Yarımadası’nda itibar kazandılar. Bu zaferden sonra İslamiyet, daha hızlı yayılmaya başladı.

UHUD SAVAŞI
Bedir Savaşı’ndan yaklaşık 13 ay sonra müşrikler, Bedir yenilgisinin öcünü almak için üç bin kişilik bir ordu hazırlayıp Medine’ye doğru harekete geçtiler. Müslümanlar da bin kişilik bir kuvvetle yola çıktılar. Uhud dağının eteklerine ulaşıp burada ordugah kurdular. Peygamberimiz, ordusunu, arkadan yapılabilecek saldırılara karşı koruyabilmek için Ayeyn Geçidi’ne elli okçu yerleştirdi. Bunlara, ne olursa olsun bulundukları yeri asla terk etmemelerini emretti. Çok geçmeden savaş başladı. Peygamberimizin savaş planını aynen uygulayan Müslümanlar, düşmanı bozguna uğrattılar ve karargahlarını terketmek zorunda bıraktılar.
Düşmanın bozguna uğrayıp ardına bakmaksızın kaçtığını gören okçular, Peygamberin kendilerine verdiği emri unutarak yerlerini terk ettiler. Onların yerlerinden ayrıldığını gören müşrikler, okçuların ayrıldığı bu bölgeden saldırıya geçtiler. Müslümanlar. Beklemedikleri saldırı karşısında bocaladılar. O sırada aralarında Peygamberimizin amcası Hz.Hamza’nın da bulunduğu bazı Müslümanlar şehid oldular. Peygamberimizin de yüzü yaralandı, dişi kırıldı.
Fakat Müslümanlar kısa sürede toparlanıp yeniden saldırıya geçtiler. Müslümanlarla yeniden savaşmayı göze alamayan müşrikler ise Mekke’ye doğru çekildiler ( 625).
Uhud Savaşı, Müslümanlar için bir uyarı oldu. Peygamberimizin Ayneyn Geçidi’ne yerleştirdiği okçular, Peygamberimizin emrine aykırı hareket etmişlerdi. Bu geçitten geçerek Müslümanlara saldıran müşrikler, onlardan bazılarını şehit etmişler, bazılarını da yaralamışlardı. Bu olaydan sona Müslümanlar, ne olursa olsun, komutanın emrine itaat etmenin şart olduğunu öğrendiler.

HENDEK SAVAŞI
Mekkeliler, Uhud Savaşı’ndan iki yıl sonra, on iki bin kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Bunu haber alan Müslümanlar, şehri çevreleyen binalar arasındaki açıklıkları kapatarak bir savunma hattı oluşturdular. Medine’nin kuzey tarafına geniş bir hendek kazdılar.
Kureyşliler, hendek ile karşılaşınca çok şaşırdılar; hendeği aşamadıkları için şehre giremediler. Karşılıklı ok atışlarıyla başlayan savaş günlerce devam etti. Kuşatma uzadıkça, düşman kuvvetlerini meydana getiren gruplar arasında ayrılık çıkmaya başladı. Bazılarında geri dönme arzusu belirdi. Bir gün aniden yağmaya başlayan şiddetli yağmur le birlikte çok kuvvetli ve tehlikeli bir fırtına çıkınca müşriklerin çadırları yıkıldı. Ortalığı kaplayan tozdan, göz gözü görmez oldu. Düşman ordusunun savaşacak gücü tükenmiş, bir ay devam eden kuşatmanın sonucunda geri dönmekten başka çareleri kalmamıştı. İstediklerini elde edemeyen müşrikler Mekke’ye geri döndüler (627).

MEKKE’NİN FETHİ
Hendek Savaşı’ndan bir yıl sonra Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında Hudeybiye mevkiinde bir antlaşma imzalandı. Fakat Mekkeliler, Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden fazla bir zaman geçmeden antlaşmayı bozdular. Bunun üzerine Peygamberimiz, on bin kişilik bir ordu hazırlayıp Mekke’ye doğru yola çıktı.
Peygamberimiz, Mekke’ye yaklaştıklarında orduya konaklama emri verdi ve her askerin ateş yakmasını istedi. Amacı ordusunu kalabalık göstererek Kureyşlileri yıldırmak ve teslim olmaya mecbur bırakıp Mekke’ye savaş yapmadan girmekti. Peygamberimiz Mekke’ye yaklaşana kadar Kureyşliler, onun amacı ve hedefi hakkında bilgi sahibi olmamıştı. Bundan dolayı hazırlıksız yakalandılar ve zor durumda kaldılar.
Müslümanlar dört yönden Mekke’ye girdiler. Mekkeliler Müslümanlara karşı koyamayıp teslim oldular (Ocak 630). Peygamberimiz arkadaşlarına, Kabe’deki putları kırıp atmalarını emretti. Müslümanlar putları kırdılar.
Bundan sonra Peygamberimiz Kabe’yi tavaf etti. Bu sırada Kureyşliler, endişeli bir bekleyiş içindeydiler. Çünkü kendi hemşehirlilerine putperestliği terkedip Allah’ın dinine inandılar diye eziyet etmişler, onları anayurtlarını terketmek zorunda bırakmışlardı. Medine’ye göç edenlerin Mekke’deki mallarını ve mülklerini de yağmalamışlardı. Şimdi ise mağlup ve mahçup bir şekilde, haklarında verilecek kararı bekliyorlar, bu kararın da ölüm olacağını düşünüyorlardı. Fakat karar, düşündükleri gibi olmadı. Peygamberimiz onları bağışladı ve serbest bıraktı.
İnsanlığın kurtuluşu ve mutluluğu için çalışan Peygamberimizin bu kararı, onun büyüklüğünü, makam ve şöhret peşinde koşmadıklarını gösterdi. Sevgili Peygamberimizin bu insani tavrı karşısında Mekkelilerin büyük çoğunluğu İslamiyet’i kabul ettiler. Peygamberimiz şehirde huzur ve güvenliğin sağlanmasından sonra Mekke’de ayrılaak Medine’ye döndü.

VEDA HACCI
Mekke’nin fethinden sonra Arabistan Yarımadası’nda yaşayanların çoğu İslam dinine girmişti. Müslümanların Medine’de kurdukları devlet de Arap Yarımadası’nın büyük bir kısmına hakim olmuştu. Civardaki bütün devlet ve kabilelere de İslam’ı anlatıp öğretmek üzere öğretmenler gönderiliyordu. O günlerde Peygamberimiz, haccetmek için Mekke’ye gitmeye karar verdi ve bu kararını, civardaki kabilelere duyurdu. Onunla beraber haccetmek şerefine erişmek isteyen Müslümanlar, büyük bir heyecan içinde hazırlandılar ve Medine’de toplandılar.
Hac için gerekli hazırlıklarını tamamlayan Peygamberimiz, beraberindeki Müslümanlarla birlikte Mekke’ye gitti. 632 yılında hac görevini yerine getirdi. Arafat’ta yüz binden fazla Müslüman’a hitap etti.
Peygamberimiz, Veda Hutbesi olarak anılan bu tarihi konuşmasını tamamladıktan sonra Müslümanlara:
-Yarın (ahirette) beni sizden soracaklar. Ne diyeceksiniz? Size Allah’ın dinini tebliğ ettim mi? Diye sordu. Onlar da:
-Evet ya Resulullah, tebliğ ettin ve görevini hakkıyla yaptın, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz, üç defa:
-Şahid ol ya Rab! Dedi.
Sonra:
-Benim söylediklerimi, burada bulunanlar bulunmayanlara iletsin, buyurdu.
Hutbeyi okuduktan sonra Müslümanlar ile vedalaşan Peygamberimiz, ertesi gün Arafat’tan Mekke’ye döndü. Veda tavafını yaptı. Daha sonra da Medine’ye gitti.

VEFATI
Sevgili Peygamberimiz, Medine’ye döndükten kısa bir süre sonra rahatsızlandı. 8 Haziran 632 Pazartesi günü, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde bulunan ve Hz.Ayşe’ye ait olan evde, altmış üç yaşında iken vefat etti.
Peygamberimiz, bu gün Ravza-i Mutahhara (Cennet Bahçesi) olarak anılan evinde toprağa verilmiştir.

HZ.MUSA (A.S)

Allah Teala'nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat'ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu'l-Azm peygamberlerden biri.
Hz. İbrahim'in soyundan olup, İsrailoğullarının akidelerini ıslah etmek ve onları Allah Teala'nın dilediği nizama kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kuran-ı Kerim'de uzun uzun anlatılmaktadır.
Hz. Adem'den, Resulullah (s.a.v)'a kadar pek çok peygamber gelmiştir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allah Teala'ya iman etmeye çağırmışlar; bu yolda kafirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.
Hz. Musa da, Allah Teala tarafından İsrailoğullarına gönderilmiş bir resul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi kavmini Allah'a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilahlık iddiasında bulunan Firavun'a karşı tevhid yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kafirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı. Allah Teala Kuran-ı Kerim'de bir ayette Hz. Musa'dan şöyle bahsediyor: "Kur'an'da Musa'yı da an. Çünkü o ihlas sahibi idi ve İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamber idi"(Meryem, 19/51).
Hz. Musa'nın Firavun ile olan kıssası, Kuran'ın bazı surelerinde çeşitli üsluplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de boğulmaları olayından sonra, İsrailoğulları ile ilgili kıssasına da genişçe yer verilmiştir.
Hz. Musa'nın Firavun ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir. Bilakis bu hak ile batılın çatışması, Rahman'ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile batıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve resullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam edegelmektedir.
Sapıklık ve batıl, daima iblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş, imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahit olacağı günde muzaffer kılacağız" (Mümin, 40/51).
Hz. Musa da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allah Teala'nın izniyle kazandı.
Hz. Musa’nın Nesebi, Doğumu ve Hayatı
Hz. Musa'nın babası, İmran'dır Onun babası Yahser, onun da babası Kahes'dir. Nesebi Hz. Yakub'a ulaşır; ki, onun babası Hz. İshak, onun da babası Hz. İbrahim'dir. Hz. Musa'nın yanında gördüğümüz Hz.Harun onun kardeşidir. Allah Teala, Hz. Musa’yı Firavun'a, imana davet için gönderdiğinde, Hz. Harun'u da ona yardımcı olarak seçmiş ve görevlendirmişti. Hz. Musa Allah Teala'ya şöyle dua ederek, kardeşi Hz.Harun'u kendisine yardımcı yapmasını istemişti: "Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardımcı) ver. Kardeşim Harun'u (ver)" (Taha, 20/29-30).
Hz. Musa, Mısır'ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Firavun, İsrailoğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. İsrailoğulları, Kipt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır'da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Firavun, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı. Nitekim Kuran-ı Kerim'de: "Biz sana Musa ve Firavun'un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacağız. Çünkü Firavun o yerde (Mısır'da) başkaldırmış ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine bağlamıştı" (Kasas, 28/3-4) buyuruluyor.
Firavun, saltanatı sırasında İsrailoğullarına çok kötü eziyetlerde bulundu; onları köle yaptı, en çirkin ve adî işlerde çalıştırdı. Allah Teala, İsrailoğullarını bu sıkıntıdan, azgın Firavun'un şerrinden, zulüm ve taşkınlıklarından kurtarmak için Hz. Musa'yı gönderdi.
Sa'lebî, Kısas-ı Enbiya'sında imam Suddî'den; Firavun'un bir rüya gördüğünü, korkup kederlendiğini naklediyor. Rüyasında Kudüs tarafından gelen bir ateş gördü. Bu ateş, Mısır'a kadar uzanıp, Firavun'un evlerini yaktı. Fakat sadece Kiptilere zarar verdi, İsrailoğulları ise kurtuldular. Uyanınca hemen kâhin ve müneccimlerden rüyayı tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki: "İsrailoğulları içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Mısırlıların helakına ve senin krallığının yok olmasına sebep olacak. Doğacağı zaman da iyice yaklaştı."
Bu haber üzerine telaşlanan Firavun, İsrailoğullarından doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Kuran-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılıyor: "Firavun, memleketin başına geçti ve halkı fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi" (Kasas 28/4).
İsrailğulları arasında iş yapabilecek insanların azalması üzerine Kiptilerin ileri gelenleri Firavun'a giderek, "Eğer böyle öldürmeye devam ederseniz, ileride bizim işlerimizi yapacak kimse bulamayacağız" dediler. Firavun da erkek çocukların bir sene öldürülmesini, bir sene de öldürülmemesini emretti. Erkek çocukların öldürülmediği sene Hz.Harun doğdu. Öldürüldükleri sene ise Musa (a.s)...
Musa doğunca, annesi çok üzüldü. Allah Teala ona korkmamasını, üzülmemesini vahyetti. Kalbine bir rahatlık verdi. Bu, Kuran'da şöyle anlatılıyor: "Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına geleceklerden korktuğun zaman onu suya (Nil'e) bırak. Korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye bildirmiştik" (Kasas, 28/7).
Hz. Musa'nın annesi de ilham edileni yaptı ve yavrusunu bir muhafaza içerisinde suya bıraktı. Ablasına da, "Onu izle" dedi. Hz. Musa'yı taşıyan sandık, Allah'ın izniyle dalgalarla sürüklenerek, Firavun'un sarayına ulaştı. Yıkanmakta olan cariyeler, sandığı bulup Firavun'un karısına götürdüler. Allah Teala, Firavun'un karısı Asiye'nin kalbine bu çocuğun sevgisini koydu. Firavun çocuğu görünce öldürmek istedi. Ancak Asiye, çocuğu kendisine vermesini istedi. Çünkü hiç çocukları olmuyordu. Kuran-ı Kerim, bunu şöyle anlatıyor: "Firavun'un karısı: Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur, yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında isin farkında değillerdi" (Kasas, 28/9).
Hz. Musa acıkınca onu emzirmek icap etti. Fakat o kimseden süt emmek istemiyordu. Allah Teala, bunu şöyle zikrediyor: "Önceden, süt annelerinin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası; "size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler" (Kasas, 28/12-13).
Hz.Musa böylece annesine dönmüş oldu. Üstelik Firavun'un sarayında büyüdü. Firavun ailesinin sevgisini kazandı. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız" (Kasas, 28/14).
Yetişip delikanlılık çağına gelen Hz.Musa bir gün şehre indi. Öğle üzeriydi. Dükkanlar kapalıydı ve halk evlerinde istirahat ediyordu. Kuran-ı Kerim'de, şehirde geçen hadise şöyle anlatılıyor: "Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre indi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu, ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık saptıran bir düşmandır" dedi. Musa, "Rabbim! doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa; "Rabbim! Bana verdiğin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım " dedi. Şehirde, korku içinde, etrafı gözeterek sabahladı. Dün kendisinden yardım isteyen kimse, bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: "Doğrusu sen besbelli bir azgınsın " dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun"dedi" (Kasas, 28/15-19).
İsraillinin, olayı ağzından kaçırması üzerine, bütün halk Hz.Musa'nın Mısırlıyı öldürmüş olduğunu öğrendi. Daha sonra bir adam koşarak geldi ve kendisini öldüreceklerini söyledi.
"Musa korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. Rabbim! Beni zalim milletten kurtar" dedi. Medyen’e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım ", dedi" (Kasas; 28/21-22).
Hz. Musa böylece yurdundan uzaklaştı. Yanına yiyecek hiç bir şey de almamıştı. Tam sekiz günlük yolu, ağaç yaprakları yiyerek aştı. Mısır ile Medyen arası sekiz günlük bir mesafedir. Allah Teala'nın bu seçkin kulu, aç ve bitap düşmüş olarak bu uzun mesafeyi katetti ve nihayet Medyen'e ulaştı. Kuran-ı Kerim'de kıssa şöyle devam ediyor:
"Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: "Derdiniz nedir?"dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır (onun için bu işi biz yapıyoruz) " dediler. Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım" dedi" (Kasas, 28/23-24).
İbn-i Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye'de bu olayı şöyle anlatıyor: "Medyen suyunda çobanlar koyunları suladıktan sonra, kuyunun ağzına büyük bir kaya koyarlardı. Bu iki kadın da artan sularla koyunlarını sulamaya çalışırlardı. Hz.Musa, kayayı kuyunun ağzından tek başına kaldırdı, su çekti ve kadınların koyunlarını suladı. Sonra tekrar kayayı yerine koydu. Bu kayayı ancak on kişi kaldırabilirdi. Hz.Musa ise, on kişinin halledebileceği bu işleri tek başına halletmişti. Kızlar babalarına gidip Hz. Musa'yı ve yaptığı iyiliği anlattılar. Kuran-ı Kerim'de kıssa söyle devam ediyor:
"O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor dedi. Musa ona gelince, başından geçeni anlattı. O: "Korkma! Artık zalim milletten kurtuldun"dedi. İki kadından biri: "Babacığım, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır, dedi. Kadınların babası bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan, o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın" dedi. Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi" (Kasas, 28/25-28).
İbn-i Kesir şöyle diyor: "Kızların babasının kim olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun Hz. Şuayb olduğu hususunda kanaatler vardır. Ulemanın çoğunluğu da bu görüştedir. Hasan Basri, Malik b. Enes'den naklolunan bir rivayeti delil getirerek diyor ki: Hz. Şuayb kavmi helak olduktan sonra uzun bir ömür yaşamış, ta ki Hz. Musa'ya ulaşmış ve kızını ona nikahlamıştır.
Hz. Şuayb'ın kızıyla nikahlandıktan sonra Hz. Musa, Medyen'de kalıp, hanımının mehri olmak üzere on yıl koyun güttü. Bir rivayete göre, Peygamberimize tam olarak ne kadar çalıştığı sorulmuş; o da on sene olduğunu buyurmuştur. Buradan anlaşıldığı üzere, tam on yıl çobanlık yapmıştır.
Hz. Musa’ya Peygamberliğinin Bildirilmesi
Hz.Musa Medyen'de on sene kalıp mehrini tamamladıktan sonra, Mısır'a dönmeye karar verdi. Ailesiyle birlikte yola koyuldu. Karanlık ve soğuk bir gecede yolu şaşırdı ve dağ geçidinin yolunu bir türlü bulamadı. Çakmak taşıyla bir şeyler tutuşturmaya çalıştı, başaramadı. Soğuk iyice şiddetlendi. Karısı da hamileydi ve doğum zamanı da yaklaşmıştı. Hz. Musa ve ailesinin gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Kuran-ı Kerim'de, bu olay şöyle anlatılıyor: "Musa, süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çıktı. Tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber veya tutuşmuş, bir odun getiririm de ısınabilirsiniz" dedi. Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: "Ey Musa! Şüphesiz ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım " diye seslenildi. "Değneğini at!." Musa, değneğin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Dön, gel. Korkma. şüphesiz güvende olanlardansın" denildi. "Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir" denildi. Musa: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım" dedi, Allah: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz, ikinize bir kudret vereceğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir" dedi" (Kasas, 28/29-35).
Taha suresinin ilk ayetlerinde, Allah Teala ile Hz.Musa arasında geçen konuşma, daha ayrıntılı bir şekilde verilir. Şu ayetler Allah Teala'nın Hz.Musa'yı resul olarak görevlendirdiği zamanın anlaşılmasında yardımcı oluyor: "Ben seni seçtim, artık vahyolunanı dinle. Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et, Beni anmak için namaz kıl!" (Taha, 20/13-14).
Ve daha sonra Allah Teala, Hz.Musa'ya şöyle buyuruyor: "Firavun'a gidin; doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar" (Taha, 20/43-44).
Allah Teala'nın, Hz.Musa'ya bunu emretmesinden sonra, Hz.Musa ile Firavun arasında amansız bir mücadele de başlamış oluyordu. Hak ile batılın amansız savaşı. Bütün peygamberlerin birbirlerine miras bıraktıkları tevhid mücadelesi...
Hz. Musa, Allah Teala'nın bu emriyle Firavun'a gitti. Onu güzellikle Allah'a iman etmeye davet etti: "Musa: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim! Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber salıver" (Araf, 7/104-105).
"Firavun: "Musa! Rabbiniz kimdir?" dedi. Musa: "Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi" (Taha 20/49-50).
Firavun, bu davete icabet etmedi ve direndi. Hz.Musa'yı zindana atmakla tehdit etti. Hz.Musa da Firavun'a, belki iman eder diyerek, ispat edici bir delil getirmek istedi. Asasını yere attı, kocaman bir yılan oldu. Elini koynuna sokup çıkardı, gözleri kamaştıran bir güneş parçası oluverdi. Hz.Musa'nın gösterdiği bu mucizeler karşısında Firavun gerçekten korkmuştu. Bunun üzerine o da sihirbazlarını toplayıp, Musa'yı mağlup etmeyi kararlaştırdı. Ülkesindeki bütün ünlü sihirbazları çağırttı ve onlardan Hz.Musa'nın yaptıklarından daha büyük bir sihir yapmalarını istedi. Onlarda hazırlandılar ve bir gün kararlaştırdılar. O gün gelince de halkın gözleri önünde Hz.Musa ile yarışmaya başladılar.
"Sihirbazlar: "Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım" dediler. Musa: "Siz koyun"dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar. Biz de Musa'ya: "Asanı koyuver" dedik o da koyuverdi. Hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı. Hak tahakkuk etti. Onların yaptıkları boşa gitti. İste orada yenildiler, küçük düştüler. Sihirbazlar secdeye kapanıp: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler" (Arâf, 7/115-122).
Sihirbazların iman etmeleri, Firavun'u çok kızdırdı. Onları öldürmekle tehdit etti. iste küfür, acizliğini bu olayla bir kere daha ortaya koymuş oldu.
Gelişen bu olaylar, Firavun'u yola getireceği yerde, onu daha çok azdırdı. Ve Hz. Musa ile kavmini ortadan kaldırmadıkça rahata kavuşamayacağına inanıp, bu arzusunu yerine getirmeye çalıştı. Hz.Musa, Firavun ve kavmini, imana çağırmaya devam etti. Firavun inkâr ettikçe, Allah Teala onun kavmine tufan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan gibi çeşitli azaplar gönderdi. Ancak bunların hiç biri, Firavun ve kavmini yola getirmedi.
Firavun, küfür ve inadında, ısrar ve Hz.Musa'nın davetine de icabet etmemeye devam etti. Allah Teala, Hz.Musa'ya İsrailoğullarını bir gece Mısır'dan çıkarıp Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Bir gece Musa ve kavmi şehirden çıkıp, Süveyş halici boyunca Kızıldeniz'e yöneldiler. Firavun şehirde İsrailoğullarından hiç bir iz göremeyince, kaçtıklarını anladı ve bütün ordusunu seferber ederek, peşlerine düştü. Firavun ordusunun çok kalabalık olduğu rivayet edilmektedir. Firavun iki gün sonra İsrailoğullarına yetişti. İsrailoğullarının önlerinde geçilmesi mümkün olmayan bir deniz arkalarında kocaman bir ordu vardı. İsrailoğulları "Yakalandık yâ Musa" diye yakınmaya başladılar. Kuran-ı Kerim'de olay şöyle anlatılıyor: "Musa: "Hayır, Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir"dedi. Bunun üzerine Biz Musa’ya: "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. İste oraya geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık" (Şuara, 26/62-65).
"Firavun, ordusuyla onları takip etti. Deniz de onları içine alıverdi. Hem de nasıl!" (Taha, 20/78).
Kuran-ı Kerim'de Allah Teala, bir zalimin, kafirin sonunu böyle anlatıyor ve bir kavmi nasıl kurtardığını da. İste Hak, Batılın tepesine böyle inip, onu ortadan kaldırabiliyor.
Firavun ordusu, bir tek kişi kalmamacasına yok oldu. Firavun ise, ölümün geldiğini anlayınca iman ettiğini açıkladı: "Firavun boğulacağı anda: "İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben de ona teslim olanlardanım" dedi. Ona: "Şimdi mi (inandın)? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin"dendi" (Yunus, 10/90, 91).
Bu olaydan sonra Allah Teala, Hz. Musa'ya kavmiyle birlikte Beyti Makdis'e yönelmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayıp, şiddetli bir susuzluğa kapıldılar. Gelip Hz.Musa'ya sitem ve şikayette bulundular. Allah, Hz.Musa'ya, asasını taşa vurmasını emretti. Vurunca taşın on iki yerinden su fışkırdı. Her Yahudi kabilesine bir göze düşüyordu. Onlar bu gözelerden kana kana içtiler, susuzluklarını giderdiler. Allah Teala İsrailoğullarına, gökten kudret helvası ve bıldırcın eti de gönderdi. Fakat İsrailoğullarının o ikiyüzlülükleri, bütün bu nimetlere rağmen, kendini burada da ortaya çıkardı. Bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylediler: "Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız. Bizim için Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiği sebze, kabak, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin" demiştiniz de, "hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada şüphesiz istediğiniz vardır" demişti" (Bakara, 2/61).
Sona Allah Teala Hz. Musa'ya, Filistin'e gitmeyi emretti. Orada Heysanilerin kalıntıları ve Kenanlılardan meydana gelen zalim bir topluluk ile karşılaştılar. Hz. Musa kavmine, buraya girip bu zalimlerle savaşmalarını, ve onları bu mukaddes beldeden çıkarmalarını emretti. Fakat, İsrailoğulları buna cesaret edemedi: "Ey Musa! "Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız" demişlerdi" (Maide, 5/24).
Çünkü İsrailoğulları, Firavun ülkesinde zillet ve adiliğe, aşağılanmaya alışmışlardı. Onlar için bazı değerleri ele geçirmek için savaşmak, bir mana taşımıyordu. Allah da onları Tih çölüne attı ve yollarını şaşırttı. Kavmine söz geçiremediğinden yakınan Musa'ya, Allah Teala: "Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir millet için tasalanma" dedi" (Maide, 5/26).
Zamanla, bu zillet içinde yaşayan nesil, yerini hürriyetle yetişen ve izzetle yaşayan bir nesile terk etti. Bunlar da bir müddet sonra Arz-ı Mukaddes'e girmeye muvaffak oldular.
İsrailoğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hz. Musa'nın Tur dağında kırk gün geçirdiği bir zamanda, Sâmirî isimli bir şahsın imal ettiği ve "İşte sizin de Musa'nın da tanrısı" dediği altından bir buzağıya tapmaya başladılar. Hz.Musa döndüğünde onları buzağıya tapınır görünce çok üzüldü. Hz.Harun'a çıkıştı. İsrailoğullarını buzağıya tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı. İsrailoğulları ise, her fırsatta iki yüzlülüklerini sergilediler. Hz.Musa, hayatı boyunca tevhid yolunda mücadele etti. Bu uğurda pek çok eziyetle karşılaştı. Yurdundan çıkarıldı, ölümle tehdit edildi ve etrafında kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.
Hz.Musa, Tih çölünde, Hz. Harun'dan sonra öldü. İsrailoğullarını Arz-ı Mukaddes'e sokamadı. Öldüğünde yüz yirmi yaşında idi. Buhârî, onun ölümü ile ilgili olarak şunları rivayet ediyor: "Ölüm meleği geldiğinde, Hz. Musa onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü karardı. Sonra: "Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor" diye tazarru eyledi. Allah Teala, o hali üzerinden kaldırarak, tekrar Musa'ya gönderdi: "Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın". Hz. Musa: "Yarabbi, sonra ne olacak?" dedi. "Öleceksin" buyuruldu. "Öyle ise ölüm şimdi gelsin" niyazında bulundu. Sonra Allah Teala'dan, kendisini bir taş atımı Beyt-i Makdis'e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya gömülmesini istedi.
Ebu Hureyre (r.a) şöyle diyor: "Resulullah (s.a.v): "Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim" buyurdu".

HZ. NUH ( A.S)

 Hz. Nuh hakkında genel bilgiler
Hz. Nuh, Hz. İdris’ten sonra gelen peygamberdir. Peygamberlerin büyükleri olan ve kendilerine « Ülü'l-azm » (azm edilen) denilen altı peygamberden ikincisidir (Bu altı büyük peygamber şunlardır: Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)). Bunun nedeni kavminin Nuh tufanı diye adlandırılan gazap ile cezalandırılmalarındandır.
Hz. Nuh'un hayatı
Hz. Nuh, Hz. İdris’in göğe çıkarıldıktan sonra azan insanlara peygamber olarak gönderildi. İnsanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Hz. Nuh’u peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi.
Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allah Teala’ya ibadet etmelerini söyledi. Ama Hz. Nuh’a kendi oğlu Yam yani Kenan bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: « And olsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum » (Araf, 59) .
Hz. Nuh insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır » (Nuh, 24). Allah Teala da bundan sonra Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır! » (Hud, 37).
Gemi bitince tufan oldu (denizler taştı ve her taraf su oldu). Hz.Nuh sayısı 80 kişi kadar olan müminler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Hz. Nuh gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Kenan'ı da gemiye almak istedi, ama o "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi, gemiye binmedi ve hemen bir dalga onu alıp boğdu. Allah Teala da Hz.Nuh’un bu oğlu hakkında af dilemesine karşılık: « (...) Ey Nuh ! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme.(...) » (Hud, 46) buyurdu.
Sular dağları aştı, insanlar ve hayvanlar telef oldu. 150 gün geçtikten sonra Allah Teala: « Yere suyunu çek; göğe; ey gök sen de yağmurunu tut » buyurdu ve bunun üzerine yağmur durdu, sular çekildi. Gemi Irak'taki Cudi dağına oturdu. Hz. Nuh'a inanıp kurtulan insanlar aç oldukları ve dağda yiyecek olmadığı için Hz. Nuh’un emri üerine ellerinde olan bütün yiyecekleri birleştirdiler ve böylece ilk defa Aşure yemeğini yaptılar.
İnsanlar Hz.Nuh’un 3 oğlu Sam, Ham ve Yafes'ten türediği için Hz. Nuh'a ikinci Adem de denir. Hz.Nuh’un 1000 yaşında vefat ettiği söyleniyor, ama Kuran-ı Kerim'de : « And olsun ki biz Nuh'u kavmine gönderdik de o 1000 yıldan 50 yıl eksik bir süre yanlarında kaldı.(...) » (Ankebut, 14) geçiyor. . Hz. Nuh gemicilerin ve marangozların piri sayılır, çünkü bu isleri Allah'ın ihsanıyla ilk defa o yapmıştır.
Nuh suresi
Nuh suresi Mekke'de nazil olup 28 ayettir. Hatt-ı Osman'a göre 71. suredir. Hz.Nuh’un kavmine gönderilişini ve Nuh tufanını anlattığı için sureye bu ad verilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v)'de Hz. Nuh hakkında: « Nuh (aleyhisselam) 'Bismillah' ve 'Elhamdülillah' demeden büyük olsun, küçük olsun herhangi bir iş yapmazdı. Bu sebeple Allahü Teala onu 'Çok şükredici bir kul' olarak isimlendirdi » (Taberani; İbn-i Cebir) buyurdu.
Bediüzzaman Said Nursi de Nuh tufanı hakkında şunları yazmıştır: « Padişah-i bimisal, kavm-i Nuh'un mahvı için semavat ve arza emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: " Ey arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur-u İlahinin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular." İste şu üslubun ulviyetine bak. " Zemin ve gök iki muti asker gibi emir dinler, itaat ederler " diyor. İste şu üslup işaret eder ki, insanin isyanından kainat kızıyor. Semâvat ve arz hiddete geliyorlar. Ve şu işaretle der ki: " Yer ve gök iki muti asker gibi emirlerine bakar bir zata isyan edilmez, edilmemeli..."
Hz. Nuh'un evladlarına vasiyeti
« Bunlardan (ilk) ikisini bırakmayınız, ikisini de hazer ediniz (yapmayınız).
1. La ilahe illallah
2. Subhanallah vebi hamdihiy'dir
3. Gavurluktan (sakının)
4. Kibir (den sizi nehyederim) »
 

HZ. SALİH (A.S)

Kuran-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerden biri.
Semud kavmine gönderilmiştir. Allah Teala onu, önceki peygamberlerin getirmiş olduğu tevhid dininden sapıp kendilerine ilahlar edinen Semud kavmini uyarmak için bu kavme peygamber olarak göndermiştir. Ancak Semud kavmi, öteki azgın kavimlerde olduğu gibi onu dinlememişler ve eziyet ederek, yanlarından kovmuşlardır. Semud kavminin ileri gelenleri onunla alay ederek küçümsemeye çalışmış ve kendilerini tehdit ettiği azabın gelmesini istemişlerdir. Bunun üzerine Allah Teala, onları şiddetli bir şekilde cezalandırarak yok etmiştir. Hz.Salih’in ve Semud kavminin kıssası sonraki nesillere ibret olsun diye Kuran-ı Kerim'de yer almıştır.
Hz. Hud'un vefatından sonra, Semud'un torunları Kuzey Arabistan bölgesine yerleştiler. Kendilerine köşkler, saraylar inşa ettiler. Taşları oydular, onlara yeni şekiller verdiler. Köşklerini ve saraylarım bu şekillerle süslediler.
Semud kavmi, tevhit inancını unutup Allah'a ortak koştular ve yapmış oldukları putlardan kendilerine tanrılar edindiler.
Bu kavmin ahlak ve fazilet bakımından en üstünü olan Hz.Salih'e kırk yaşına geldiği zaman peygamberlik görevi verildi.
Hz. Salih, kavmine gerçeği bildirdi. Onları doğru olan yola çağırdı. Tebliğde bulundu;
"Şüphesiz ben, size gönderilmiş emin bir peygamberim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden tebliğim için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim alemlerin Rabbına aittir" dedi. Hz. Salih gerçekten saygı duyulacak bir insandı.
Semud Kavmi de Hz. Salih'i sever, sayardı. Salih, davetini açıkladıktan sonra durum değişti. Kavmi, Salih'e karşı cephe almaya başladı. Babalarının yanlış inançlarını sürdürmeyi tercih ettiler. "Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi yasaklıyor musun?" dediler.
Semud kavmi, kendi aralarından birisinin gerçeği haber vermesini kabullenemediler, "İçimizden bir insana mı uyalım?" dediler.
Kavmi, Hz. Salih'i suçlamaya başladı. Terbiyesizlik ettiler. Hz. Salih için "O, şımarık bir yalancıdır" dediler.
"Onlar yarın kıyamette şımarık ve yalancının kim olduğunu bilecekler. Ama iş işten geçmiş olacak. Onların yalvarıp yakarmaları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır."
Semud kavmi, Hz. Salih'e engel olamayacaklarını anlayınca, onunla uğraşmaktan vazgeçtiler. Salih peygambere inanan müminleri yollarından döndürmeye çalıştılar. Allah'ın elçisini yapayalnız bırakmak istediler. Müminlere; "Salih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu gerçekten biliyor musunuz?" dediler.
O, gerçek iman mutluluğuna eren insanlar da "Biz, onunla gönderilen her şeye iman ederiz" dediler.
Hiç bir şüpheye yer vermeyen bu kayıtsız şartsız iman karşısında Semud kavminin inkarcıları şaşkınlığa düştüler; "Sizin inandığınızı bir inkar ederiz" diyerek vicdanlarını bir kez daha sattılar.
Bu inkarcılar, Hz. Salih'i bozgunculukla suçlarken halkı da inkara zorladılar; "Yeryüzünü ıslah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dediler.
Hz. Salih sabretti. Ümitsizliğe kapılmadı. Gerçeğe yüz çeviren kavmini putlardan uzaklaştırmaya çalıştı. Onlara öğütlerde bulundu.
Semud kavminin sapıkları Hz. Salih'e: "Eğer doğru söyleyenlerden isen bir mucize getir" dediler. Bu istekleri inanmaya yönelmelerinden değildi. Sapkınlıklarına yeni malzeme aramalarındandı.
İstedikleri mucize, dişi ve hamile bir deve idi. Allah, mucize olarak Semud kavmine bu dişi deveyi verdi. Bu mucize karşısında bazıları iman ettiler, bazıları da inkarlarında direttiler. Allah elçisi hakkında "amma da sihirbazmış" demek alçaklığında bulundular.
Semud kavmi, bu kez de deveden rahatsız olmaya başladılar. Devenin fazla su içmesinden yakındılar. Yüce Allah suyu, deve ile Semud kavmi arasında paylaştırdı; "Suyu içme hakkı bir gün onun, bir gün de sizindir" buyurdu.
Deveyi her gördüklerinde müminlerin inancı yenileniyordu. Azgınların da kini artıyordu. Hz. Salih bu durumu biliyordu. Kavmini uyarıyordu:; "Sakın ona fenalık ile dokunmayın. Eğer dokunursanız sizi büyük bir günün azabı yakalar" diyordu. Bu kavmin inkarcıları Salih'in sözlerini dinlemediler. Kendi aralarında Salih'i, müminleri ve dişi deveyi öldürmeyi kararlaştırdılar. Önce, mucize olarak gönderilen deveyi öldürdüler. Bu hareketleriyle Salih peygamberi ve müminleri yıldırmak, korkutmak istediler. İsyanlarını ve kinlerini kustular. "Ey Salih!" dediler. "Eğer sen gönderilmiş peygamber isen vaad ettiğin azabı getir!" Allah Elçisi yılmadı. Bu azgınlar topluluğuna: Ey milletim! Ben size Rabbımın risaletini tebliğ ettim, işe nasihat eyledim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz" dedi.
Hz. Slih, kavmine iyi muamelede bulundu. Yine kurtuluş yollarını gösterdi. Tövbe etmelerini öğütledi. "Ey kavmim" dedi. Niçin tövbeden evvel çabucak kötülüğü istiyorsunuz? Allah'tan mağfiretinizi istemeli değil miydiniz? Belki merhamet olunurdunuz."
Semud kavmi bu sözlere kulaklarını tıkadılar. Biz, seninle ve seninle bulunanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler. Bela ve musibetlere sebep olarak Salih'le müminleri gösterdiler.
"O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde fesat çıkarıyor iyilikte bulunmuyorlardı".
Deveyi öldürten bu adamlar, kötü arzularını devam ettirmek niyetindeydiler. Bunların hepsi bir araya geldiler. "Gece baskını yapıp Salih'i ve ailesini öldürelim. Sonra velisine; biz o ailenin helakinde hazır değildik, gerçekten biz doğru söyleyenlerdeniz diyelim" dediler. Kendi aralarında bu karara vardılar.
Şanı Yüce Allah, bu olayı şöylece belirtiyor: "Onlar, bir hile düşündüler. Biz de onların haberleri olmadan hilelerini alt-üst ettik".
Salih peygambere münkirlerin bu hilesi haber verildi. O da ailesini ve müminleri yanına alarak bu şehri terketti. Böylece hicret olayı da gerçekleşti.
Azgınlar, planlarını uygulamak için geceleyin Salih peygamberin evini kuşattılar. Evin içinde kimseyi bulamayınca şaşırıp kaldılar.
"Allah'ın azabı onları yakalayıverdi. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı tuttu. Yurtlarında yüz üstü düşüp öyle kaldılar. "
Ne kadar inkarcı ve sapkın varsa hepsi de helak oldu. Şehir bir harabe haline dönüştü. Müminler bir müddet sonra bu harabe haline dönüşen şehre geldiler. Azgınlığın ve inkarcılığın kötü sonucunu seyrettiler. Mümin olduklarından dolayı Allah'a şükrettiler.
Salih peygamber müminlerle birlikte tekrar hicret ettikleri şehre döndüler. Allah Elçisi Hz.Salih, müminlere öğütlerde bulundu; onlara, Allah'a kul olmanın sevincini tattırdı.
Her peygamber gibi o da Rabbinin rahmetine kavuştu. Ölümsüzlük diyarına ulaştı.
 

HZ.SÜLEYMAN (A.S)

 Hz. Süleyman'ın sarayı ve Sebe melekesi

Tarih, yaklaşık olarak M.Ö. 970-931 yılları arasında yaşadığı düşünülen Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman'ın kurduğu muhteşem krallığa şahitlik eder. Öyle ki Hz. Süleyman, babasından sınırları Mısır'dan Fırat'a kadar uzanan bir krallık devralmış ve kısa sürede hakimiyetini güçlendirmişti. Ve kendi yaşadığı dönemde öylesine büyük bir hakimiyet kurmuştu ki, Allah'a olan imanının ve üstün aklının kendisine kazandırdığı bu ihtişam, yüzyıllar sonra bile insanların hayranlığını ve dikkatini üzerine çekmeye devam etmektedir.
Hz. Süleyman'ın hayatı, Allah'a gönülden iman eden bir Müslümanın aklının ne kadar fazla, ufkunun ne kadar geniş olduğunu bütün insanlığa gösteren çok çarpıcı bir delildir. Hz. Süleyman cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hakimiyeti, muhteşem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman'ın bu mekanı, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu.
İnsanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarında görmeleri olmuştur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, imanın nuru ve onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı. Ve bir Müslüman’ın hangi çağda veya hangi şartlarda yaşarsa yaşasın Allah'ın kendisine verdiği imkanları en güzel şekilde kullanarak eşsiz bir mekan oluşturabileceğinin en güzel örneğini sergilemişti.
Nitekm Kuran-ı Kerim'in Neml Suresi'nin bir çok ayeti, onunla aynı dönemde yaşayan bir kavmin yöneticisi olan Sebe Melikesi'nin Hz. Süleyman'ın ihtişamlı sarayını gördükten sonra ona biat ettiğinden bahseder. Hz. Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs'ın varlığını kendisine haber getiren Hüdhüd sayesinde öğrenmişti:"Derken uzun zaman geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: "Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba'dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar." (Neml Sûresi 22-24)
Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah'ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" başlayan bir mektup göndermişti. Ve tüm kavmi kendisine teslim olmaya çağırmıştı. "Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve 'şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla' (başlamakta)dır. (İçinde de:) "Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin" diye yazılmaktadır)(Neml Sûresi, 30-31).
Sebe Melikesi o ana kadar hiç karşılaşmadığı kadar kesin bir üslupla tüm hükümdarlığını kendisine katmasını isteyen Hz. Süleyman'ın, bu mektubu karşısında çok şaşırmıştı. Ve kendisini kesin olarak bozguna uğratacağından emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler göndermek yolunu seçmişti. Ne var ki Allah'ın rızasını ve rahmetini hiç bir zaman maddî bir menfaate tercih etmeyen tüm peygamberler gibi Hz. Süleyman da, Sebe Melikesi Belkıs'ın hediyelerini geri çevirmiş ve elçileri vasıtasıyla ona ne kadar kararlı, onurlu ve Allah'a bağlı olduğunu gösteren şöyle bir haber göndermişti:"(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi. Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." (Neml Sûresi, 36-37)
Hz. Süleyman Sebe Melikesi Belkıs'a Allah'ın adı ile başladığı mektubunda kendi gücünün Yüce Rabbinden geldiğini ve asla yenilmeyecek bir kuvvete sahip olduğunu hissettirmişti. Nitekim Hz. Süleyman cinlerden, insanlardan oluşan, ona büyük bir teslimiyetle ve şevkle bağlı bir orduya sahipti. Öyle ki bu ordunun her üyesi Hz.Süleyman’ın bütün sözlerini büyük bir hoşnutlukla ve tam bir itaatle yerine getirmekteydi. Elbette Hz. Süleyman'ın ordusunun tüm gücü Allah'tan gelmekteydi ve Allah'ın ordusu adetullaha uygun olarak her zaman üstün gelecekti.
Sebe Melikesi Belkıs, onun (Hz. Süleyman'ın) sarayına gittiğinde o güne kadar hiç görmediği büyük bir mülk ve zenginlikle karşılaşmıştı:
"Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı.(Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Sûresi, 44)
Kendisi de bir zenginlik ve hâkimiyete sahip olan Sebe Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman'ın sarayına girince o güne kadar gördüğünden çok farklı bir estetik ve bir zenginlikle karşılaşmış ve ruhuna hitap eden büyük bir akla şahit olmuştur. Aslında Sebe Melikesi Belkıs'ın duyduğu hayranlık ve şaşkınlık içine girdiği saraya değil, Hz. Süleyman'ın aklınadır. Çünkü Belkıs'ın karşılaştığı manzara, o dönemin şartlarında yapılabilecek en mükemmel eser olarak tarif edilebilecek en güzel yerdir.
Âyette de ifade edildiği gibi camdan olan köşk zemini öylesine gerçekti ki, Sebe Melikesi Belkıs, ıslanmaması için eteklerini toplayarak ilerlemesi gerektiğini düşünmüştü. Sarayın muhteşemliği ve görkemi, Müslümanların ruhlarında yaşadığı zenginliği yansıtıyordu.
Belkıs'ın başka bir ülkenin hükümdarı olmasına ve bu ülkenin en büyük servetine sahip olmasına rağmen Hz. Süleyman'ın yaşadığı mekandan ve onun zenginliğinden etkilenme sebebi de budur. Teknik anlamda büyük servetler harcanan mekanlarda yaşamasına rağmen, pek çok kişi insan fıtratının hoşlanacağı estetiği sağlayamayabilir. Oysa Hz. Süleyman'ın sarayının her köşesinde görülen zevk, akıl ve mükemmellik sadece servetle elde edilebilecek bir görünüm değildir. İste aradaki bu farkı daha sarayın girişini görür görmez anlayan Belkıs, böyle bir yeri meydana getiren akla ve o aklın üstünlüğüne hemen teslim olmuştur. Sebe melikesi Hz.Süleyman’ın aklının sahibi olan Cenab-ı Allah'a iman ettiğini söylemiş ve Müslümanlardan olmayı kabul etmiştir.
Hz. Süleyman ve onunla birlikte yaşayan müminler, Allah'ın kendilerine verdiği bu büyük mülkü taşımaya layık ve ehil kimselerdi. Rabbine karşı son derece güzel ahlaklı, teslimiyetli ve mütevazı bir peygamber olan Hz. Süleyman, kendisine nimet olarak bahsedilen bu büyük zenginliği yine yalnızca Allah’ı razı etmek ve onların kalbini İslam'a ısındırmak için kullanıyordu. Pek çok peygamber de aynı Hz. Süleyman gibi insanlara dini tebliğ ederken halkın karşısına büyük bir zenginlikle çıkarak, onları etkileme yoluna gitmişti. Hazinenin başına getirilen Hz. Yusuf, kendisine büyük bir mülk verilen Hz. İbrahim, görenleri hayrete düşürecek kadar ihtişamlı bir hakimiyete sahip olan Hz. Süleyman ve fakirken zengin kılınan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşadıkları hayat boyunca bunun en güzel örneklerini sergilemişlerdir.
Peygamberlerin bu zenginliği ve yaşadıkları üstün ahlakı gören insanlar, hiç bir sistemin ya da ideolojinin kendilerine sunmadığı böyle bir maneviyatı ve maddî ihtişamı elde edebilmenin yolunu merak ediyorlardı. Bu nedenle İslâm’ı henüz tanımayan insanlar, ilk başta bu zenginliğin sebebine ve gördükleri ahlaki yapısına karşı duydukları merakla İslâm’a yaklaşmışlardır. Ahlaki üstünlükleri ve tümüyle Allah yolunda kullandıkları zenginlikleriyle halkın kalbini İslâm’a ısındıran peygamberler, böylece kısa sürede Allah'ın izniyle büyük kitlelere dini yaymayı başarmışlardır.
 

HZ. ŞİT (A.S)

Hz. Şit hakkında genel bilgiler
Hz. Şit, Hz.Adem’den sonra gönderilen - ikinci - peygamberdir. Hz.Adem’in oğludur. Babası vefat edince kendisine peygamberlik ve ayrıca 50 suhuf kitap verildi. Şit ismi İbranice olup Arapça'da Allah'in hibesi (hediyesi) manasındadır. Şit yerine Sis de denilmiştir.
Hz.Şit’in hayatı
Hz.Adem’in oğullarından Kabil'in Habil'i şehid etmesinden 5 veya 30 sene sonra dünyaya gelen Hz. Şit’in alnına son peygamber Muhammed (s.a.v.)'in nuru intikal etti ve onun alnında parladı. Hz. Adem bu oğlunu diğer çocuklarından çok severdi. Bütün evladı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefat edeceği zaman bütün yeryüzünün halifeliği için onu tayin etti.
Hz. Şit babası Hz. Adem ile veya kardeşleriyle beraber Kabe'yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Hz. Adem’in vefatından sonra, Hz. Şit’e peygamber olduğu bildirilip vahiy geldi. Allah Teala Hz. Şit’e 50 suhuf (sayfa) kitap gönderdi. Hz. Şit'e nazil olan suhufta, hikmet ve riyaziye (matematik) ilimleri, kimya, simya ilmi ve çeşitli sanatlar, ayrıca daha bir çok şeyler bildirildi. Hz.Şit dininin esasları, Hz.Adem’in bildirdiği dinin esaslarına uygun idi.
Hz.Şit 1000 şehir kurup sınırlarını tespit etti. Her şehrin kapısında : « La ilahe illallah, Adem Safvetullah, Muhammed Habibullah » yazılı idi. Hz. Şit’in çocukları ve torunları kurdukları şehirlerde huzurlu ve mesut yaşadılar.
Şam'dan Yemen'e de giden Hz. Şit, Habil'i şehit ettikten sonra Yemen'e gidip azgınlaşan Kabil'in çocuklarına ve torunlarına Allah'ın yasaklarını ve emirlerini anlattı. Bu kavim Hz. Şit'in davetini kabul etmeyip azgınlık gösterdiler. Hz. Şit onlar ile cihad etti. Bu savaşta kılıç kullandı. Hz. Şit vefat etmeden önce yerine oğlu Enus'u halife tayin etti. Hz. Şit vefat ettikten sonra kuvvetli rivayete göre Mina'daki mescidin minaresi dibinde medfun olan Hz. Adem’in yanına defnedildi.
Hz. Adem vefat edeceği zaman oğlu Hz. Şit’e: "Yavrum ! Bu alnında parlayan nur, son peygamber olan MUHAMMED (s.a.v.)'in nurudur. Bu nuru mümin, temiz ve iffetli hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun" buyurdu.
Ebu Zer Gifari radiyallahu anh şöyle rivayet etti: "Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem'e: «Ya Resulallah ! Allah Teala kaç kitap gönderdi ? » diye sordum. « 104 kitap gönderdi. Şit'e 50 sahife indirdi...» buyurdu." Hz. Şit hakkında bilgimiz azdır, çünkü hakkında herhangi bir ayet inmemiştir. 
 

HZ. ŞUAYB (A.S)

Kuran'da adı geçen peygamberlerden. Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderildi. Bu iki ülkede ayrı ayrı mücadelede bulundu. Bu iki toplumla yaptığı mücadelesi, çeşitli ayetlerde geçmektedir.
Medyen ve Eyke, dağlık ve ormanlık olan iki ülke idi. Medyen toprakları, Hicaz'ın kuzey batısında, oradan Kızıldeniz'in doğu sahiline, güney Filistin'e, Akabe Körfezi'ne ve Sina Yarımadası'nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır.
Kuran'ın Medyen halkı hakkında anlattıklarının önemini kavramak için, bu insanların, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Katurah'tan olma oğlu Midyan'ın soyundan geldikleri iddialarına dikkat edilmelidir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş oldukları halde, tümü onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdir. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zata bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim Hz. İsmail'in soyundan gelmemesine rağmen bütün Araplara "İsmailoğulları" denmiştir. Hz. Yakup'un soyu (İsrailoğulları) için de durum aynıdır. Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in çocuklarından biri olan Midyan'ın etkisi altına giren tüm bölge halkına Beni Medyen (Medyenoğulları) ve onların oturduğu yerlere de, Medyen bölgesi dendi.
Hz. Şuayb, Hz. İbrahim'in torunlarından Mikâil'in oğludur. Annesi ise Hz. Lut'un kızıdır.
Yüce Allah'tan Hz. Şuayb'a kitap veya sahife gönderilmedi. O, Âdem, Şit, İdris, Nuh ve İbrahim'e indirilen sahifeleri okudu ve onlarla tebliğde bulundu.
Hz. Şuayb büyük bir hatipti. İnsanları güzel söz ve nasihatlarla aydınlatmaya çalıştı. Dolayısıyla ona peygamberler hatibi denilmiştir.
Hz. Şuayb aynı zamanda Hz.Musa'nın kayınpederi idi. Kızı Safura'yı Hz.Musa ile evlendirmişti.
Hz. Şuayb'ın peygamber olarak Medyen'e gönderilmesi ve Medyenlilerle mücadelesi, Kur'an'da şöyle bildirilir:
"Mdyen'e de kardeşleri Şuayb'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyi tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan (insan)lar iseniz böylesi sizin için daha iyidir!... Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek insanları Allah yolundan çevirmeğe ve O (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın. Düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın bozguncuların sonu nasıl oldu!... Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en iyisidir" (A'raf, 7/85,86,87).
Görülüyor ki Hz. Şuayb onları Allah'a kulluk etmeye, insan haklarına saygılı olmaya, her türlü bozgunculuktan uzak durmaya ve bu yolda sabırla hareket etmeye davet ediyordu. Fakat Medyen halkı Hz.Şuayb'ın nasihatlarını dinlemediler ve kötü hareketlerinde daha ileri gittiler. Onların bu isyan ve sapkınlıkları, Kuran'da şöyle
“Dediler ki: Ey Şuayb, senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlarla(öldürür)dük! Senin bize karşı hiç bir üstünlüğün yoktur!" (Hd 11/91).
Hz. Şuayb onların bu taşkınlıklarına karşı nasihat ediyor ve onları büyük bir azap ile kokutuyordu:
(Şuayb onlara de ki): Ey kavmim, size göre kabilem Allah'tan daha mı üstün ki, O'nu arkanıza atıp unuttunuz? Şüphesiz Rabbim, yaptıklarınızı kuşatıcıdır. (Ondan bir şey gizli kalmaz.)
Ey kavmim, olduğunuz yerde (yaptığınızı) yapın, ben de yapıyorum. Yakında kime azabın gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetin, ben de sizinle beraber gözetmekteyim."(Hd, 11/92-93)
Her türlü mücadelede, tebliğ ve nasihate rağmen, Allah'ın emirlerini dinlemeyen, zulüm, taşkınlık ve kötülükte ısrar eden Medyen halkı, azabı hak etmişti: Derken o (müthiş) sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar... İste ziyana uğrayanlar, onlar oldular" (A'raf, 7/91-92).
Medyen halkı, kafirlerin kaçınılmaz sonu olan azaba maruz kaldıktan sonra Hz. Şuayb onlara acımıştı. Bu durum, Kuran'da şöyle bildirilir:
(Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim, ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kafir bir kavme nasıl acırım!.." (A'raf, 7/93)
Buna göre, Allah'ın emirlerini dinlememede ısrar eden ve bunun neticesinde Allah'ın azabı ile cezalandırılanlara acımamak gerekir. Çünkü bu cezayı hak etmiş oluyorlar.
Hz. Şuayb Medyenlilerle beraber, Eyke halkına da peygamber olarak gönderilmişti. Onlarla da önemli mücadelelerde bulundu. Onlarla olan mücadelesi ve onların isyankarlığı, Kuran'da şöyle özetlenmektedir.
Gerçekten Eyke halkı da zalim kimselerdi" (Haşr, 15/78).
Eyke halkı da gönderilen elçileri yalanladı. Şuayb, onlara demişti ki: (Allah'ın azabından) korunmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarıni kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın, Sizi ve önceki nesilleri yaratan(Allah)tan korkun" (Şuara, 26/176,177,178,179,180,181,182,183,184).
Eykeliler, Hz. Şuayb'in telkinlerine karşı ters hareket ettiler. Söz dinlemeyip isyanda bulundular. Hatta, Hz. Şuayb'a hakaret ettiler. Onların bu isyanı, Kuran'da şöyle dile getirilir:
“Dediler: Sen iyice büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz" (Şuarâ, 26/185, 186) .
Eykeliler bununla bile yetinmediler. Azap isteyecek kadar ileri gittiler: "Eğer doğrulardansan, o halde üzerimize gökten parçalar düşür" (Şuarâ, 26/187) diyerek Hz.Şuayb'a meydan okudular. Hz. Şuayb onlara şöyle cevap verdi: "Rabbim, yaptığınızı daha iyi bilir" (Şuara, 26/188). Yüce Allah da, onlara verilen azabı, şöyle haber veriyor: "O'nu yalanladılar. Nihayet o gölge gününün azabı, kendilerini yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabı idi. Muhakkak ki, bunda bir ibret vardır. Ama yine çokları inanmazlar" (Şuarâ, 26/189, 190).
Ayette söz konusu olan "gölge gününün azabı" hakkında, müfessirler şöyle bir açıklamada bulunuyorlar: Eykeliler azap isteyince, güneş yedi gün müthiş bir sıcaklığı yaydı. O sırada gökyüzünde bir bulut belirdi ve serin bir rüzgar esti. Eykeliler bulutun gölgesinde toplandılar. Birden o buluttan bir ateş indi ve Eyke halkı yeryüzünden silindi.
Medyen ve Eyke halkı Hz. Şuayb'i dinlemediler ve bunun neticesinde, yukarıda sunulan ayetlerde ifade edildiği gibi helak oldular. Allah'ı dinlememenin, peygambere uymamanın ve yanlış yollara sapmanın cezasını buldular. Hz. Şuayb, kendisine uyanlarla birlikte Mekke'ye gidip yerleşti.
Orta boylu, buğday benizli biri olan Hz. Şuayb, hayatının sonuna doğru gözlerini kaybetmişti, amâ olarak yaşıyordu. Mekke'de vefat etti. Türbesinin, Kabe'nin batısında, Darünnedve ile Beni Şemh kapısının arasında olduğu rivayet edilir.

HZ.ÜZEYR (A.S)

İsrailoğullarına (Yahudilere) göre meşhur bir peygamber olan Hz.Üzeyr'in adı Kuran-ı Kerim'de geçmektedir. Fakat İslam'a göre onun peygamber olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır.
Hz. Üzeyr'in adı hakkında da alimlerin farklı yorumları vardır. Bazı alimlere göre onun adı Arapça bir isimdir. Diğer bazı alimlere göre ise, Üzeyr kelimesi Arapça değil, İbranice’dir.
İbranice'de Üzeyr kelimesinin karşılığı "Azra"dır. Tevrat'ın bu dildeki nüshasında böyle geçmektedir.
Hz. Üeyr, Harun Peygamber'in neslinden gelmektedir.
Hz. Üzeyr'in adı, Kuran-ı Kerim'de bir yerde geçmektedir: "Yahudiler. 'Üzeyr, Allah'ın oğludur; dediler. Hıristiyanlar da: Mesih Allah'ın oğludur', dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden inkar etmiş(olan müşrik)lerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar!.. Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rehber edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. Ondan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir" (Tevbe, 9/30, 31).
Burada söz konusu olan Hz.Üzeyr hakkında çeşitli rivayetler vardır. En meşhuru İbn Abbas'ın rivayetidir. Buna göre, Yüce Allah İsrailoğullarının elinde bulunan Tevrat'ı onlardan aldı. Tevrat’ın içinde bulunduğu sandığı kaybettiler. Aynı zamanda Tevrat zihinlerinden de silindi. İsrailoğulları buna çok üzüldüler. Bilhassa Hz. Üzeyr Allah'a çok ibadet etti; O'na yalvarıp yakardı. Allah'tan inen bir nur, onun kalbine girdi. Unutmuş olduğu Tevrat'ı hatırladı. Ondan sonra Tevrat'ı yeniden İsrailoğullarına öğretti. Daha sonra Tevrat'ın içinde bulunduğu sandık bulundu. Bunun üzerine Hz.Üzeyr'in öğrettiğinin aslına uygun olduğunu gördüler. Bunun üzerine Hz.Üzeyr'i çok sevdiler. Fakat bu hususta aşırı gittiler. "O, olsa olsa Allah'ın oğludur" dediler.
Bu ayetler, onların bu hususta aşırı gitmelerini ve Hıristiyanların da, Hz.İsa Allah'ın oğludur diye söylemelerini reddetme mahiyetinde nazil olmuştur. Onların bu sözlerinin batıl olduğu anlatılmış ve Yüce Allah'ın, onların bu iddialarından münezzeh olduğu ifade edilmiştir.
Yahudilerin bu hususta aşırı gitmeleri, Kuran'ın başka yerlerinde de tenkid edilmiştir. "Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, "Bu Allah'ın katındandır. " derler. Ellerinin yazarlığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!" (Bakara, 2/79) mealindeki ayette Yahudiler kasdedilmektedir. Onların Tevrat'ı tahrif ettikleri, ondan sonra kendileri tarafından yazılan bir kitabı Allah'ın kitabı diye tanıtmaları söz konusudur. Onlar bu şekilde kitap yazmışlar, Allah'ın kelamı olarak ileri sürmüşler ve bununla menfaat ile nüfûz sağlamaya çalışmışlardır. Bu ayette, onların bu yaptıkları tenkid edilmektedir.
Aşağıdaki ayette de, Yahudilerin bu durumu tenkid edilmiştir:
"Onlardan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken, dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları, kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde, "Bu, Allah katındandır. " derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar" (Âl-i İmran, 3/78).
İbn Abbas (r.a)'dan nakledildiğine göre, bu ayette de Yahudiler kasdedilmektedir. Buna göre, onlar Allah'ın kelamını kaybetmişler. Kendi uydurduklarını Allah'ın kelamı olarak tanıtmaya çalışmışlar. Onların bu yaptıkları yalan ve uydurmadır.
Hz. Üzeyr ile ilgili bulunduğu söylenen diğer bir ayet de şöyledir:
"Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin çatıları duvarları üzerine çökmüş (yıkık dökük olmuş) işsiz bir kasabaya uğradı. "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti. "Ne kadar kaldın burada?" dedi. "Bir gün yahut bir kaç saat" dedi. Allah ona: "Bilakis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir ayet (ibret işareti) kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz. " dedi. Durum kendisince anlaşılınca, "Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmeliyim" dedi (Bakara, 2/259).
Bu ayette söz konusu olan zatın kim olduğu hususunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat alimlerin ekseriyetine göre bu zat, Hz.Üzeyr'dir.
Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Üzeyr'in peygamber olup olmadığı hususunda şöyle buyurmuştur: "Bilmiyorum, Üzeyr peygamber midir, değil midir?" Bundan dolayı İslam inancında Hz.Üzeyr'in peygamberliği ihtilaflı kabul edilmiştir.
Peygamber olsun veya olmasın, Hz.Üzeyr Allah'a tam manasıyla inanmış, kamil iman sahibi olan bir zattı. Hayatı boyunca, Allah'ın rızasını kazanmak için şerden kaçmış, hayra koşmuştur. Çevresindeki insanları da bu şekilde inanmaya ve Allah'ın emir ile yasaklarına riayet etmeye davet etmiştir.
 

HZ. YAHYA (A.S)

Kuran'da adı geçen peygamberlerden biri.
Yüce Allah tarafından, Kuran'da: "Ey Zekeriyya! Sana Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik" (Meryem, 19/7) ayeti ile haber verildiğine göre; Hz. Yahya, Hz. Zekeriya'nın oğlu idi. Kendisine Yahya adı da, Allah tarafından verilmişti.
Hz.Yahya'nın yüzü güzel, kaşları çatık, saçları seyrek, burnu uzun, sesi ince ve parmakları kısa idi. O, Hz. İsa’dan altı ay önce dünyaya gelmişti. Yani Hz. İsa'dan altı ay büyüktü. Dolayısıyla, Hz.Musa'nın şeraitiyle amel eden peygamberlerin sonuncusuydu.
Daha küçük yaşta iken, kendisine hikmet verilmişti. Yaşıtı olan çocuklar kendisine: "Ey Yahya! Bizimle gel, oynayalım" dedikleri zaman: "Ben, oyun için yaratılmadım" derdi.
Onun küçüklüğünden itibaren böyle temiz, saygılı ve ibadet ehli olduğu, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"(Ona çocukluğunda): Ey Yahya! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik). Henüz çocuk iken, ona, hikmet'i verdik (Tevrat'ı öğrettik). Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik). O, çok muttaki idi. Anasına ve babasına itaatli idi, bir serkeş ve asi değildi. Dünyaya getirildiği günde, öleceği gün de, diri olarak (kabriden) kaldırılacağı gün de, ona, selam olsun!" (Meryem, 19/12, 13, 14, 15).
Bu ayetlerde görüldüğü gibi Yüce Allah, Hz.Yahya'nın çeşitli güzel vasıflarını haber vermiş ve onu selamla anmıştır. Bu, onun doğduğunda, vefat ettiğinde ve ahiret gününde Allah'ın himayesinde bulunduğunu ifade etmektedir. Her insanın başına geleceği kesin olan bu üç yalnızlık ve korku günlerinde Allah'ın selam ve esenliği içinde olmak, ne büyük bir bahtiyarlıktır. Bu üç durumda Allah'ın himayesinde bulunmak, bir nevi devamlı bir şekilde Allah'ın himayesinde bulunmak demektir.
Hz.Yahya Allah'ın emrettiği gibi kitabı kuvvetle tuttu. Önce Tevrat'a ve daha sonra İncil'e uygun hareket etti. Bu mukaddes kitapların hükümlerinin milleti tarafından yaşanması için çalıştı. Hz. Muhammed (s.a.v) onun bu mücadelesi hakkında söyle buyurdu:
"Yüce Allah, Hz. Zekeriya'nın oğlu Hz. Yahya’ya, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmeleri için İsrailoğullarına emretmek üzere, beş kelime emretmişti. Kendisi bu hususta biraz ağır ve yavaş davranınca, Hz. İsa ona:
-Sen, hem kendin amel etmek hem de amel etmelerini İsrailoğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun. Bunu İsrailoğullarına ya sen tebliğ edersin, ya da ben tebliğ ederim, deyince, Hz.Yahya:
-Ey kardeşim! Sen bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azaba uğramamdan veya yere batırılmamdan korkarım, dedi ve hemen İsrailoğullarını Beytü'l-Makdis'te topladı. Beytü'l-Makdis, İsrailoğulları ile doldu. Hz.Yahya yüksek bir yere oturarak Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra söyle dedi:
-Yüc Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emredeyim diye beş kelime emretti. Onların ilki, Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, O'na ibadet etmenizdir. Bunun misali, öz malı olan altın veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki, köle çalışmasının kazancını, efendisinden başkasına ödüyordur. Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur? Hiç kuskusuz, sizi yüce Allah yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah'a, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, ibadet ediniz.
Allah namaz kılmanızı size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir.
Allah size orucu emretti. Bunun misali, yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer. Hiç şüphesiz oruçlunun ağzının kokusu, Allah'ın katında misk kokusundan daha güzeldir.
Allah size sadakayı emretti. Bunun misali, düşmanın esir edip elini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki o, "canımı elinizden kurtarmak için size bir fidye, kurtulmalık versem, olmaz mı?" diyerek kendisini onlardan kurtarıncaya kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.
Allah size Allah'ı çok zikretmenizi, anmanızı da emretti. Bunun misali, düşmanın süratle kendisini takip ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır. İşte kul da, Allah'ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur".
Bu hadiste görüldüğü gibi tevhid inancı, namaz, oruç, zekat ve zikir gibi ibadetler, yalnız Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmetine mahsus ibadetler değildir. Daha önceki peygamberlerin de ümmetlerine emrettiği ibadetlerdir.
Hz. Yahya da, babası Hz.Zekeriya gibi milleti tarafından şehid edildi. 
 

HZ.YAKUB (A.S)

Kuran'da adı geçen peygamberlerden biri.
Hz. Yakub’un soyu, Hz. İshak vasıtasıyla Hz. İbrahim'e dayanmaktadır. O, Hz.İshak'ın ve Hz.İshak da Hz. İbrahim'in oğludur. Annesinin adı Refaka'dır. Kardeşi Ays ile beraber, ikiz olarak doğmuştur. Kardeşinin ardından doğduğu için ona Yakub denmiştir.
Hz. Yakub'un diğer bir adı da İsrail'dir. Kardeşi Ays'tan kaçarak dayısının yanına giderken gündüzleri saklanmış ve geceleri yürümüştür. Bundan dolayı kendisine İsrail denmiştir. Kelime olarak İsrail geceleyin (Allah'a) yürüyen demektir.
Hz. Yakub'un doğumu ve peygamberliği daha önceden müjdelenmişti. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle haber verilmiştir:
“Biz ona (İbrahim (a.s)'in hanımına) İshak'ı müjdeledik. İshak'ın ardından da (torunu) Yakub'u" (Hûd, 11/71).
Bu ayette aynı zamanda, Hz. Yakub'un yukarıda sunulan soyu da dile getirilmiştir.
Hz. Yakub, önce dayısı Leban'ın büyük kızı Leyya ile ve ondan sonra da küçük kızı Râhil ile evlenmiştir. Leyya'dan Rabil, Yehuza, Semûn ve Lavi adındaki oğulları doğmuştur. Râhil'den de Yûsuf ve Bünyamin dünyaya gelmiştir. Hz. Yakub'un diğer iki hanımından altı oğlu daha vardı. Toplam on iki erkek evlada sahipti.
Kuran'ın birçok yerinde Hz. Yakub'un peygamberliğinden ve çeşitli faziletlerinden bahsedilmektedir. Onun peygamberliğini dile getiren bazı ayetlerin meâli şöyledir:
“Nihayet (İbrahim) onlardan ve Allah'ın dışında taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman, biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk ve kendilerine güzel ve üstün bir şan, şöhret nasip ettik" (Meryem, 19/49, 50).
“Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik" (en-Nisâ, 4/163).
Hz. Yakub'un kuvvetli, basiretli ve halis (samimi) bir kişiliğe sahip olduğunu anlatan bazı ayetlerin meâli de şöyledir:
“Kvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize hâlis kul yaptık" (Sâd, 38/45, 46).
O, diğer peygamberler gibi Allah'ın hidayetine erdirilen ve güzel davranan yüce bir kişi idi. Kuran'da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Biz ona (İbrahim'e) İshak'ı ve İshak'ın oğlu Yakub'u da hediye ettik. Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nûh'a ve onun soyundan Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'e Yusuf’’a, Musa'ya ve Harun’a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz" (En'âm, 6/84)
Bir de Hz. Yakub rüya tabir etmeyi de bilirdi. Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de bu hususu şöyle haber vermiştir:
“Hani bir zaman Yusuf babasına: Babacığım, ben (rüya) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Bunları hepsinin bana secde ettiklerini gördüm, demişti. (Babası Yakub ona şöyle demişti), rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır! Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana rüyada görülen olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek. Sana ve Yakub soyuna nimetini tamamlayacaktır. Nasıl ki ataların İbrahim'e, ve İshak'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabb'in bilendir, hikmet sahibidir" (Yûsuf, 12/4, 5, 6).
Hz. Yakub bitmeyen tükenmeyen güzel bir sabra sahipti. O, sabrıyla ve ümidiyle örnek bir peygamberdi. Kendisi, evlad acısı ve evlad ihanetiyle imtihan edildi. Kuran'da, onun hayatı, Hz.Yusuf'un hayati ile iç içe anlatılmıştır. Hz. Yakub'un gözlerinin kaybolmasına, saçlarının ağarmasına ve belinin bükülmesine sebep olan bu evlad imtihanı ve onun örnek sabrı, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"(Yakub kendisine hıyanet eden çocuklarına şöyle dedi): Herhalde, nefisleriniz size bu işi süsleyerek sizi ona sürükledi. Artık bana güzelce sabretmek kalıyor. Belki de Allah, onların hepsini bana getirir. Çünkü O, bilendir, her şeyi hikmetle (yerli yerince) yapandır. Ve yüzünü onlardan çevirdi de: "Ey Yûsuf üzerindeki tasam (gel, gel tam senin gelme zamanındır)! " dedi ve tasadan gözlerine ak düştü. (Acısını) yutkunuyor (açığa vurmamaya çalışıyordu). Dediler ki: "Vallahi sen, Yûsuf'u ana ana hasta olacaksın, yahut öleceksin!" (Yakub aleyhisselam onlara): "Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a şikayet ederim ve Allah’tan sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim" dedi. (Ondan sonra şöyle devam etti): "Ey oğullarım, gidin, Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Zira, kafir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!" (Yakub'un oğulları tekrar Mısır'a Yûsuf'un yanına döndüklerinde dediler ki: "Ey vezir, bize ve çocuklarımıza darlık dokundu, değersiz bir bir sermaye ile geldik. Ama sen bizim için tam ölçü ver, bize tasadduk eyle. Çünkü Allah, tasadduk edenleri mükafatlandırır." (Yûsuf) dedi: "Sizler cahil iken, Yûsuf'a ve kardeşine yaptığınız(in kötülüğünü) bildiniz mi (bundan tövbe ettiniz mi)?" "A, yoksa sen, sen Yûsuf' musun?" dediler. "Ben Yusuf'um, bu da kardeşindir" dedi (ve şöyle devam etti): "Allah bize lütfetti. (Bizi korudu, yüceltti). Kim (Allah'tan) korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez" "Vallahi, Allah seni bizden üstün kıldı. Doğrusu biz suç işlemiştik! dediler (Yûsuf onlara): "Bu gün sizi kınama yok. Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir. Şimdi şu gömleğimi götürün, babamın yüzüne koyun da gözü açılsın. Ve bütün ailenizle birlikte bana gelin" dedi. Kervan (Mısır'dan) ayrılıp yola koyulunca, babaları, (yanında bulunanlara): "Eğer bana bunak demezseniz, (inanın ki) ben Yûsuf'un kokusunu duyuyorum"dedi. "Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığın içindesin" dediler. Müjdeci gelip de (Yûsuf'un gömleğini) (Yakub)'un yüzüne koyunca, derhal (gözü açıldı), görür oldu. "Size demedim mi ben, Allah'tan sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim?" dedi. (Oğulları): "Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz günah işledik"dediler. (Yakub onlara): "Sizin için Rabb'ime istiğfar edeceğim. Şüphesiz O, bağışlayan, esirgeyendir"dedi. (Hep beraber Mısır'a hareket ettiler.) Nihayet Yûsuf'un yanına vardıklarında, (Yûsuf) ana-babasını kendisine çekip kucakladı ve: Allah'ın dileğiyle, güven içinde Mısır'a girin!"dedi. Anasını babasını tahtı üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar (ona kavuştukları için Allah’a şükür secdesi yaptılar veya onun önünde saygı ile eğildiler. Yûsuf: "Babacığım, işte bu, önceden (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabb'im onu gerçek yaptı. Bana iyilik etti. Zira şeytan, benimle kardeşlerim arasına fitne soktuktan sonra, O, beni zindandan çıkardı. Sizi de çölden getirdi. Gerçekten Rabb'im, dilediği şeyi çok ince düzenler.O (her tedbiri) bilen, her şeyi yerli yerince yapandır dedi.“(Yûsuf, 12/83-100).
Bu ayetlerde de ifade edildği gibi, Hz. Yakub’un çocukları, neticede yaptıklarına pişman oldular. Babalarından ve kardeşleri Hz.Yûsuf'tan özür dilediler. Babaları Hz. Yakub ve kardeşleri Hz.Yusuf onları bağışladılar ve onlar için Allah'a yalvarıp dua ettiler. Cebrâil (a.s), Hz. Yakub'a gelerek, çocukları için yaptığı duasının kabul edildiğini ve çocuklarının Allah tarafından bağışlandıklarını müjdeledi.
Hz. Yakub da diğer peygamberler gibi insanları Allah'a inanmaya ve O'na ibadet etmeye çağırdı. Kendisi bu yolda fevkalade örnek bir hayat yaşadı.
Kuran-ı Kerim'de bildirildiği gibi, Hz. Yakub, Hz.İbrahim'in yaptığı gibi, ruhunu teslim etmeden önce, çocuklarına vasiyette bulundu: "O zaman (Yakub), oğullarına; "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti. (Onlar da): "Senin Rabb'in ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Rabb'i olan tek Allah'a kulluk edeceğiz. Biz O'na teslim olanlarız" dediler" (Bakara, 2/133).

HZ. YUNUS (A.S)

 Adi Kuran'da adı geçen peygamberlerden biri.
Soyu, Bünyamin vasıtasıyla Hz.Yakup’a ve onun vasıtasıyla de Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. Bazı alimlerin naklettiğine göre, Hz. İsa annesinin adıyla İsa b. Meryem diye anıldığı gibi, Hz.Yunus da annesinin adıyla Yunus b. Matta diye anılmaktadır. Buhârî'nin verdiği bilgiye göre ise, bu görüş yanlıştır. Aslında Matta, Hz.Yunus'un annesinin değil, babasının adıdır. Yani Hz.Yunus, Yûnûs b. Matta diye anılınca, babasının adıyla anılmış olur.
Hz.Yunus'un, Hz.Yakup’un torunlarından olduğu, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebûr'u vermiştik" (Nisâ, 4/163).
Bu ayette ifade edildiği gibi Hz.İsa, Hz.Eyyûb, Hz.Harun ve Hz.Süleyman da Hz.Yunus ile aynı soydan, Hz.Yakup’un torunlarındandırlar.
Hz.Yunus’un nüfusu yüz bini aşkın bir şehrin halkına uyarıcı ve tevhide çağrıcı bir peygamber olarak gönderildiği, Kuran'da şöyle geçmektedir:
"Ve onu yüz bin insana, ya da daha fazla olanlara peygamber gönderdik" (Saffat, 37/147).
O'nun peygamber olarak gönderildiği bu yerin Ninova şehri olduğu nakledilmiştir. Ninova şehri, Dicle nehrinin kıyısında, şimdiki Musul'un yerinde bulunmaktaydı. Bu beldenin insanları küfrün içinde bulunuyorlardı ve putlara tapmakta idiler. Hz.Yunus onları küfürden ve putperestlikten nehyetmek, bir de onlara, küfürlerinden dolayı tövbe etmelerini, Yüce Allah'ın varlığına ve birliğine inanmalarını emretmek üzere gönderilmişti.
Hz. Yunus'un adı, Kuran'ın çeşitli yerlerinde geçmekle beraber, Kuran'daki surelerden birine isim olarak verilmiştir. Kur'an'ın onuncu suresinin adi, Yunus suresidir.
Hz. Yunus milletini otuz üç yıl Allah'a iman etmeye, küfürden kurtulmaya davet etti, tebliğde bulundu ve peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Ancak sadece iki kişi ona iman etti.
Milletinin bu şekilde küfürde direnmesi ve imana gelmemesi, Hz.Yunus’un zoruna gitti. Yüce Allah onun bu kızgınlığını ve bunun neticesinde milletini terketmeye kalkışmasını söyle haber vermiştir:
"Zünnûn (Yunus)'a gelince, o, öf keli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde; "Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti." (Enbiyâ, 21/87).
Bu ayette Hz. Yunus’tan Zünnûn diye bahsedilmiştir. Zünnûn, balık sahibi demektir. Kur'an'ın başka bir yerinde de, Hz. Yunus bu lakapla anılmıştır:
"Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani, o dertli dertli Rabbine niyaz etmişti" (Kalem, 68/48).
Hem bu ayette hem de yukarıdaki ayette Hz.Yunus’un sabretmemesine, Allah'ın emri olmadan milletini terketmeye kalkışmasına işaret edilmiştir. Onun bu hali üzerine, Yüce Allah şöyle buyurmuştu:
"O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret" (Ahkâf, 46/35).
Allah'ın müsaadesi olmadan Hz.Yunus’un ayrılmaya kalkışması, iyi netice vermemişti. Ninova'dan ayrılmak için bir gemiye binmişti. Geminin batmaya yüz tutması üzerine, hafiflemesi için yolculardan birinin suya atılması gerekti. Kimin suya atılacağını tespit için kur'a çekildi ve kur'a Hz.Yunus'a isabet etti. Bu durum Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"Gemide onlarla karşılıklı kur'a çektiler de yenilenlerden oldu" (Saffat, 37/141).
İşin daha acısı, Hz.Yunus denize atıldıktan sonra bir balık onu yutmuştu. Yüce Allah Kuran'da onun bu durumunu şöyle haber vermiştir:
"Yunus, (Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için) kendisi kötülüklerken, onu bir balık yuttu" (Saffat, 37/142).
Burada Hz.Yunus hatasını anlamış ve nefsini kınamaya başlamıştı. Balığın karnındaki karanlıklarda:
"Senden başka ilâh yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin. Ben zalimlerden oldum!" (Enbiyâ, 21/87) diye dua etmeye ve Allah'a yalvarmaya başladı. Bu şekilde imân ve inançla Allah'a sığınması neticesinde, Yüce Allah onu affetmişti. Hz.Yunus’un duasının kabul edildiği ve Allah tarafından bağışlandığı, Kuran'da şöyle dile getirilmiştir:
"Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, insanları böyle kurtarırız" (Enbiyâ, 21/88). "Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı" (Saffat, 37/143, 144).
Gücü her şeye yeten Yüce Allah, balığın karnındaki Hz. Yunus’u öldürmedi. Bir süre sonra balık onu ağzı ile sahile bırakmıştı. Onun kurtuluş ve daha sonraki hali, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"(Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti), biz de onu hasta bir halde ağaçsız, boş bir yere attık ve üzerine (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik" (Saffat, 37/145, 146).
Hz.Yunus’un Allah tarafından affedilmesi ve büyük bir tehlikeden kurtarılması, Kur'an'ın başka bir yerinde dile getirilmiştir:
"Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Allah'a) seslenmişti. Eğer Rabb'inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. Fakat (böyle olmadı), Rabb'i onun duasını kabul etti de onu salihlerden kıldı" (Kalem, 68/8, 49, 50).
Hz.Yunus’u bu sıkıntılardan kurtaran Yüce Allah, onun milletine de neticede hidayeti nasip etti. Onlar da sonunda Allah'a imân edip tevhide sarıldılar. Onların tövbe edip hakka dönüşlerini ifade eden ayetin meali şöyledir:
"İnandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik" (Saffat, 37/148).
Hz.Yunus’un milletinin bu şekilde tövbe etmeleri, küfürden dönüp Allah'a inanmaları, Allah tarafından övülmüş, methedilmiştir:
"Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı! (Azabı gördükten sonra inanmak, hiç bir memlekete yarar sağlamamıştır). Yalnız Yunus'un kavmi, (azap henüz inmeden önce) inanınca, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık" (Yunus, 10/98).
Hz. Yunus’un faziletli bir insan olduğu, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:
"İsmail, el-Yesa', Yunus ve Lut'a da (yol gösterdik). Hepsi iyilerden idiler" (En'âm, 6/86).
Hz. Muhammed (s.a.v) de onu şöyle övmüştür:
"Her kim ben Yunus b. Matta'dan hayırlıyım derse, yalan söylemiştir."
Hz.Yunus da, diğer peygamberler gibi, insanları küfrün şerrinden nehyetmiş ve Allah'a iman etmeye davet etmiştir. İnanan insanlar için, onun hayatından alınacak çeşitli ibretler vardır.


HZ.YUSUF (A.S)

Kuran'da ismi geçen Beni İsrail peygamberlerinden biri.
Hz. Yusuf Kuran'da adı geçen peygamberlerden birisi olup, Yakup Peygamber'in oğludur. Nesebi Hz. İbrahim'e kadar varır.
Kuran-ı Kerim'de kendi adını taşıyan bir sure vardır. Tamamı 111 ayet olan bu surenin 98 ayeti (4-101) Hz. Yusuf'tan bahseder. Bu ayetlerde anlatıldığına göre Hz. Yusuf'un hayat hikayesi özetle şöyledir:
Hz. Yusuf'un on bir tane erkek kardeşi vardı. Yusuf fevkalade güzel ve son derece zeki idi. Babaları Hz. Yakup en çok Yusuf'u seviyordu. Bu sevgiyi ağabeyleri kıskanıyorlardı.
Hz.Yusuf bir gece rüyasında on bir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayı babasına anlattı. Babası rüyanın, Hz. Yusuf'un büyük bir adam olacağına işaret olduğunu anladı ve Yusuf'a rüyasını ağabeylerine anlatmamasını tembihledi. Ancak, ağabeyleri bundan haberdar oldular ve Yusuf'u öldürüp bir yere atmayı planladılar. Babalarından izin alarak, gezip eğlenmek bahanesiyle Yusuf'u alıp kırlara,götürdüler. Onu bir kuyuya attılar, gömleğini da kana bulayarak, "Yusuf'u kurt kaptı" diye babalarına yalan söylediler.
Kuyunun yanından geçmekten olan bir kafile Yusuf'u buldu ve köle olarak satmak üzere alıp, Mısır'a götürdüler. Orada az bir fiyatla onu Aziz (maliye bakanı)'e sattılar.
Aziz'in hanımı Yusuf'a göz koydu. Onu kendisiyle beraber olmaya çağırdı. Hz.Yusuf bunu kabul etmeyince, ona iftira edip kocasına şikayet etti ve hapse attırdı.
Hz. Yusuf senelerce hapiste kaldı. Orada hükümdarın şerbetçisi ve aşçısı ile tanıştı. Onların gördükleri rüyaların yorumunu yaptı. Birisinin, kurtulup efendisinin hizmetine devam edeceğini, diğerinin ise öldüreceğini söyledi. Sonunda dediği çıktı. Hz. Yusuf, kurtulana, kendisini efendisinin yanında anmasını istedi.
Hükümdar bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Bu rüyanın yorumunu yaptırmak istedi. Hz. Yusuf'un rüya yorumu yaptığını öğrendi ve onu hapisten çıkarıp, rüyasını anlattı. Hz. Yusuf, yedi sene bolluk olacağını, peşinden gelen yedi senenin ise kıtlıkla geçeceğini söyledi. Bunun üzerine hükümdar, Hz. Yusuf'u maliye bakanlığına getirdi. Hz.Yusuf bolluk yıllarında bütün ambarları zahire ile doldurttu; kıtlık yılları gelince bu zahireyi halka dağıtmaya başladı. Aynı kıtlık, Hz. Yusuf’un babasının memleketi olan Kenan diyarında da yaşandı.
Hz. Yusuf'un kardeşleri de zahire almak için iki kez Kenan ilinden Mısır'a geldi. Sonunda Hz. Yusuf kardeşlerine kendini tanıttı ve onları affettiğini belirterek, "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar, o merhametlilerin merhametlisidir" (Yusuf, 92) dedi. Hz.Yusuf babası, annesi ve kardeşlerinin tamamını Mısır'a davet etti.
Ailesi Mısır'a vardığında Hz. Yusuf anne ve babasını tahta oturttu; diğer on bir kardeşi ise Hz. Yusuf'un önünde eğildiler. O zaman Hz.Yusuf "Babacığım, işte bu vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi. şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyiliklerde bulundu. Doğrusu Rabbim, dileğine lütufkardır. O şüphesiz, bilendir, hâkimdir" (Yûsuf,100) dedi.
Bu şekilde İsrailoğulları, Filistin'den Mısır'a gelip yerleşmis oldu. Bir süre sonra Hz.Yakup vefat etti. Hz. Yusuf, Allahu Teala'ya söyle münacatta bulundu: "Rabbim, bana hükümdarlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve ahirette koruyanım sensin! Benim canımı, Müslüman olarak al! Ve beni iyilere kat!" (Yusuf, 101).
Hz.Yusuf'un hayat hikayesi Kuran-ı Kerim'de "Ahsenü'l-Kasas, Kıssaların en güzeli" unvanını aldı. Pek çok olayları içeren bu hayat hikayesi için Allahu Teala şöyle buyurdu:” And olsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır" (Yusuf, 7).
Hz. Yusuf 'un defnedildiği yer, rivayetlere göre, Hz. İbrahim'in medfun bulunduğu Kudüs yakınlarında Halilü'r-Rahman kasabasındadır.


HZ.ZEKERİYA (A.S)

Kuran'da adı gelen peygamberlerden biri.
Soyu Hz.Davud'a dayanmaktadır. Kuran'da anılan dualarından (Meryem, 16/6) anlaşıldığına göre, soyu daha sonra Hz.Yakub'a varmaktadır.
Hz.Zekeriya İsrailoğullarının peygamberi olduğu gibi, aynı zamanda onların bilgini, reisi ve müşaviri yani danışmanı idi.
Onun hakkında çeşitli ayet ve hadisler vardır. Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v); "Hz.Zekeriya marangoz idi"diyerek O'nun elinin emeği ile geçinen bir sanat ehli olduğunu haber vermiştir.
Hz. Zekeriya'nın hanımı Hz. İsa'nın annesi Meryem'in teyzesi idi. Hz.Zekeriya da, Meryem'e bakmakla meşgul oluyordu. O'na Beyt-i Makdis'te bir yer yapmıştı. O'nun odasına her girdiğinde, yanında kış mevsiminde yaz meyvesini ve yaz mevsiminde de kış meyvesini buluyordu. Hz.Zekeriya, "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" diye sorunca, Meryem, "Allah tarafındandır." diye cevap veriyordu.
Hz.Zekeriya Hz. Meryem'in yanında böyle yaz mevsiminde kış meyvesini ve kış mevsiminde de yaz meyvesini görünce, Meryem'e bu nimetleri veren, buna gücü yeten yüce Allah, eşimin yaşı geldiği halde, bize hayırlı bir evlat verebilir şeklinde düşündü ve hayırlı bir evladın olması için Allah'a gizlice şöyle dua etti:
"Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı, Rabbim!.Sana yalvarmaktan dolayı herhangi bir şeyden mahrum kalmadım. Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yakup oğullarına mirasçı olsun! Rabbim! O'nun, senin rızanı kazanmasını da sağla!" (Meryem,19/4,5,6)
"Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet!" (Âl-i imrân, 3/38)
"Rabbim! Beni tek başıma bırakma! Sen varislerin en hayırlısısın" (Enbiyâ, 21/89).
Gücü her şeye yeten Yüce Allah, Hz.Zekeriya'nın duasını kabul etti ve O'na bir erkek evlat vereceğini müjdeledi:
"Ey Zekeriya! Sana Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik"(Meryem, 19/7).
"Mihrabda namaz kılmaya durduğu sırada, hemen melekler ona söyle seslendi: "Haberin olsun! Allah sana Yahya adlı çocuğu müjdeliyor. O, Allah'tan gelen bir kelimeyi (İsa'yı) tasdik edecek, milletinin efendisi olacak, nefsine hakim bulunacak ve salihlerden bir peygamber olacaktır" (Âl-i imrân, 3/39).
Hz. Zekeriya, Allah'ın verdiği bu müjdeye şaştı, hayret etti. Çünkü kendisi de hanımı da hayli yaşlı idiler. "Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl oğlum olabilir?" (Meryem, 19/8) diyerek, bu ilginç müjde karşısında hayretini dile getirdi.
Yüce Allah ona söyle cevap verdi:
"Rabbin böyle buyurdu. Çünkü bu bana kolaydır. Nitekim sen yokken, daha önce seni yaratmıştım" (Meryem, 19/9).
Kuran'ın başka bir yerinde bu durum şöyle haber verilmiştir:
"Zekeriya'nın duasını kabul edip kendisine Yahya’yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı" (Enbiya, 21/90).
Yüce Allah'ın bu güzel müjdesine son derece sevinen Hz.Zekeriya:
"Rabbim! Öyle ise bana bir alamet var, dedi" (Meryem, 19/10). Allah ona şu cevabı verdi:
"Alametin; üç gün, işaretten başka şekilde insanlarla konuşmamandır. Rabbini çok an, akşam sabah hamdet!" (Â-i imrân, 3/41).
Gün oldu, Hz.Zekeriya'nın nutku tutuldu. Mihrabdan çıktı ve milletine: "Sabah-akşam Allah'ı tesbih edin! diye işarette bulundu" (Meryem, 19/11).
Zamanı gelince, Hz.Zekeriya'nın oğlu Hz.Yahya dünyaya geldi.
Yukarıda görüldüğü gibi, Hz.Zekeriya ile ilgili olarak zikredilen ayetlerin çoğu, dua mahiyetindedir. O, çok dua eden, Allah'ın emir ve yasaklarına riayet ederek tam bir teslimiyet içinde yaşayan yüce bir peygamberdi. Allah: "Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (yol göstermiştik). Hepsi iyilerden (idi)ler" (Enâm, 6/85) diyerek onu şahit peygamberlerle birlikte anmıştır.
Hz. Zekeriya bu şekilde ömrünü ibadetle geçirdi. Daima insanları Yüce Allah'a inanmaya ve O'nun yolunda yürümeye cağırdı. Fakat azmış olan, küfre dalan ve önünü görmeyecek kadar gözü dönenler, onu şehid ettiler.


HZ. ZÜLKARNEYN ( A.S)

Hz. Zülkarneyn'in peygamber mi, veli mi olduğu tam belli değildir.
Kuran-ı Kerim'de doğuya ve batıya düzenlediği seferleri zikredilmiştir. Asıl isminin İskender olup düzenlediği seferlerden dolayı İskender-i Zükarneyn namıyla anılmıştır .
Kuran-ı Kerim'de : « (Resulüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım » buyurulmuştur. Ayette değinilen konu, rivayet edildiğine göre, bir gün Yahudilerin Mekke'ye gelip Peygamberimizin Tevrat’ta bildirilen son peygamberin olup olmadığını öğrenmek istemeleridir. Bunun için de Peygamberimize bir soru sormuşlardır.
Başka bir rivayete göre ise bu soruyu Mekke müşrikleri sormuştur. Yahudilerin: " Sen bize hep bizden öğrendiğin Musa, İbrahim ve Adem'den haber veriyorsun. Tevrat’ta tek bir yerde bildirilen bir peygamberden bildir" demeleri üzerine Peygamberimiz : « Bu kişi Zülkarneyn'dir» buyurmuş ve bu ayet inmiştir . Hz. İbrahim zamanında yaşayan Hz. Zülkarneyn onunla birlikte haccetti, elini öpüp duasını aldı. Teyzesinin oğlu olan Hz. Hızır'ı ordusuna kumandan tayin etti. Bir kavmin isteği üzerine Ye'cuc ve Me'cuc kavminin insanlara zarar vermemeleri için taş ve demirden bir set yaptı ve böylece Ye'cuc ve Me'cuc'u hapsetti . Bir rivayete göre bu dilekte bulunan kavim Türkler imiş . Bu set şimdiki Çin seddi değildir. Ye'cuc ve Me'cuc kavimleri bu seddi kıyamete yakın delecekler.
Hz. Zülkarneyn Asya ve Avrupa kıtalarına hakim oldu. Her tarafa Allah'ın emirlerini yayıp, kafirlerle savaşıp, müminlere güzel muamelede bulundu. Medine ile Şam arasında, Şam'a beş günlük bir mesafedeki Dûmet-ül Cendel denilen yerde vefat etti. Mekke'de veya yine o civarda Tehâme dağında defnedildi .
İskender isimli olduğu için tarihte geçen İskender isimli bir çok hükümdarın Hz. Zülkarneyn olduğu itiraf edilmiştir.
Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuştur ki : « İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzünde dört kişi malik oldu. Mümin olan ikisi, ikisi de kafir idi. Mümin olan ikisi, Zülkarneyn ile Süleyman idi. Kafir olan ikisi de Nemrud ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evladımdan biri yani Mehdi malik olacaktır » . Kehf sûresinin 83-101 ayetleri Hz. Zülkarneyn'in kıssasını anlatmaktadır.
Ye'cuc ve Me'cuc
Peygamberimiz kıyamet alametlerinden biri olarak da Ye'cuc ve Me'cuc kavimlerinin yeryüzüne dağılmalarını ve her tarafa küfrü yaymalarından bahsetmiştir. Bu kavimler Hz. Nuh'un Yafes isimli oğlunun soyundandırlar. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır. Her birinin bin çocuğu olur ve böylece sayıları insanların ve cinlerin sayısının 90%’ı kadardır. Kıyamete yakın bir zaman Hz. Zülkarneyn'in yaptığı seddi delip dünyaya yayılacaklardır. 


 HZ.ZÜLKİFL (A.S)

Kuran'da adı geçen peygamberlerden biri.
Kuran'da iki yerde kendisinden bahsedilmektedir: "İsmail, İdris ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar salih olanlardandı" (Enbiyâ, 21/85, 86).
Ayette geçen "Zülkifl" adı değil lakabıdır ve "nasip ve kısmet sahibi" anlamına gelir. Fakat burada dünyevî zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve ahiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Onun gerçek adı hakkında çok farklı rivayetler vardır. Yahudiler O'nun, İsrailoğullarının esareti sırasında peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hereksel olduğunu iddia etmişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da onun Hz. Eyyüb’ün kendisinden sonra peygamber olan Bisr adındaki oğlu olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüşlerin hiç biri kesinlik derecesine sahip değildir.
Hz. Zülkifl'in peygamber olmadığını söyleyenler olmuşsa da, âlimlerin ekseriyetine göre peygamberdir ve makbul olan görüş de budur.
Yüce Allah Hz.Eyyüb’ün kıssasını arz ettikten sonra, peygamberlerinden bazılarını anmış ve onları övmüştür. İnsanları tevhide çağıran, Allah'ın sevgi ve övgülerini kazanan bu peygamberden biri de, Hz. Zülkifl'dir. Bu konudaki ayetlerin meâli şöyledir:
"Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'i ve Yakub'u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize halis (kul) yaptık. Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandır. İsmail'i, Elyesâ'i, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir" (Sad, 38/45, 46, 47, 48).
Taberî'de yer alan bir rivayete göre Hz. Zülkifl Şam'da otururdu. Oradaki halkı Allah'a inanmaya, O'na ibadet etmeye ve dürüst bir şekilde yaşamaya çağırdı ve orada vefat etti.
 

VEDA HUTBESİ

(Bu hutbe, M.S. 632 yılında Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından yüz bini aşkın Müslümana irad edilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah'a hamd ve senâdan sonra şöyle buyurmuştur.)

EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.

İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.

İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

MÜ'MİNLER!

Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kuran’dır.

MÜ'MİNLER!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...

ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kuran'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arap’ın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur. İNSANLAR! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.) Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab!
 

 

Kaynak: www.gezgin.net




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 66 ziyaretçi (97 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=