Selâmün_aleyküm
  Selcuklular
 

SELÇUKLULAR


Türk-İslam devletlerinin en büyüklerinden. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar.

Onuncu asrın sonu ile on birinci asrın başlarında İslamiyet’i kabul ettiler. İtikatta Maturidi, amelde Hanefi olup, Ehl-i sünnet mezhebindeydiler.

Selçuklular, Çin’den Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.

Devlete adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü’yle Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Yabgu Devleti’nin kumandanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur. Dukak ölünce, on yedi-on sekiz yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu.

Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in devamlı artan bir itibara sahip olması, Yabgu ve hanımını telaşlandırdı. Onu başlarından atmak için çare aramaya başladılar. Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey, kabilesiyle birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla muhtemelen 985’lerde Seyhun Nehri kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir, İslam ülkelerine geçişte hudut durumundaydı.

Selçuk Bey’in idaresindeki Türkler, kısa zamanda İslamiyet’i kabul ettiler. Bu durum Yabgu ile aralarını iyice açtı. “Müslümanlar gayr-i müslimlere haraç vermez.” diyen Selçuk Bey, Yabgu’nun haraç memurlarını kovdu ve istiklalini ilan etti. Gayri müslim Türkler arasında cihat faaliyetlerine girişti. Selçuk Bey’in istiklalini ilan edip, Yabgu’ya haraç vermeyerek, Müslüman olmayanlarla mücadeleye girişmesi, çevrede tanınıp, itibar kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgu’suna karşı olan Türkler, etrafında toplandı. Müslümanlardan da destek alan Selçuk Bey, Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı gazalarla şöhret kazandı. Onun bu şöhreti, Maveraünnehr’de üstünlük sağlamaya çalışan Müslüman devletlerden biri olan Samanîlerle anlaşmasını sağladı. Samanî sultanı, Selçuk Bey’e, devlet sınırlarını diğer Türk akınlarına karşı korumasına mukabil, Buhara yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşme izni verdi.

Selçuk Bey, Mikail, Arslan, İsrail, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla Büyük Selçuklu Devleti’nin temelini atıp, Tuğrul ve Çağrı adında iki torun bırakarak yüz yaşlarında vefat etti.

Selçuk Bey’in büyük oğlu ve Tuğrul ve Çağrı beylerin babası olan Mikail, babasının sağlığında ölmüştü. İkinci büyük oğlu olan Arslan Bey, babasının yerine geçti. Yabgu unvanını alarak, Selçuklular da denilmeye başlayan ailesini teşkilatlandırdı.

Karahanlıların Samanî Devleti’ne son vermesi üzerine, Özkend’den kaçan Samanî şehzadelerinden İsmail Muntasır’ın Arslan Yabgu’ya sığınması, Karahanlılarla aralarının açılmasına sebep oldu. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular, Karahanlılar karşısında başarılı muharebeler yaptılar.

Selçukluların güçlenmesi, bölgenin hakimi Karahanlılar ile Gaznelileri zor durumda bıraktı. Karahanlı-Gazneli işbirliğiyle 1025’te Arslan Yabgu, Gaznelilerce yakalanıp, Hindistan’daki Kalencer Kalesi’ne hapsedildi. Bu hadiseden sonra Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücadele başladı. Onun esareti yıllarında Selçuklular, ortak hükümdar sistemiyle idare edildi. Musa’yı yabguluğa, Yusuf’un oğlu İbrahim’i de yınallığa getirdiler. Mikail’in oğulları Çağrı ve Tuğrul beyler, amcalarının hakimiyetlerini tanımakla beraber, ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.

Mahir süvarilerden meydana gelen Selçuklular, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için bol otlaklı, geniş yaylalar aradılar. Bu gayeyle zaman zaman komşuları Karahanlılar ve Gaznelilerin sınırlarına taşıp, yerli halkın şikayetlerine sebep oldular. Onların bu halini kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar, Selçuklu ailesi içinde karışıklık çıkarmak istedilerse de muvaffak olamadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hatta Yusuf Bey öldürüldü. Musa Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler, Karahanlı kuvvetlerini yenerek, Yusuf Bey’in intikamını aldılar. Siyasi durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zayiata uğratıldılar. Bunun üzerine Çağrı Bey, dağılan Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvari kuvvetiyle, Gazneli mukavemet mevkilerini aşarak Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van Gölü havzasından kuzeyde Tiflis’e kadar uzanan bölgede keşif hareketi yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini mağlup ederek, bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfiyle gerekli siyasi, etnik, kültürel ve askeri stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Bol ganimetle geri döndü. Keşif hareketi neticesinde, bölgenin Selçukluların yerleşmesine müsait olduğunu tespit ederek Tuğrul Bey’e rapor verdi. Tuğrul Bey de, ortalığın yatışması için çöle çekilmişti.

Selçukluların esir yabguları Arslan, 1032 senesinde Hindistan’da hapsedilmiş bulunduğu Kalencer Kalesi’nde vefat edince, Gaznelilerle münasebet daha da bozuldu. Musa Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen kuvvetleri, bölgenin en stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere ait olan Horasan’a, ani bir taarruzla girerek; Merv, Nişabur ve Serahs havalisini ele geçirdiler. Gazne Sultanı Mesud, Selçukluları tanımak mecburiyetinde kaldı. Musa Yabgu’ya, Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin valiliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma, dört ay gibi kısa bir müddet devam etti.

Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücadelesi, daha da şiddetlendi. Selçuklular, hafif süvari kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş ağır techizatlı, çoğu piyadeden meydana gelen ordusuna, gerilla harpleriyle çok kayıp verdirdiler. 1038 senesinde Serahs civarında yapılan muharebede, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mesud büyük bir devlet adamı, cesaretli bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişabur’u Selçuklulara terk edip, kesin netice alınacak büyük muharebeyi devamlı geciktirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal, 1038’de Nişabur’u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu.

Nişabur’a gelen Tuğrul Beyi muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultanü’l-Muazzam, Çağrı Bey de Melikü’l-müluk unvanını aldılar. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş ve istiklalini ilan ettiler. Selçuklu-Gazneli mücadelesi 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan Muharebesi ve Selçukluların üstünlüğü ele almasıyla neticelendi.

Dandanakan’ın muzaffer başkumandanı Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy, yani büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyasi zekasını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Selçuklu Sultanı ilan etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda fethedilecek yerlerle, idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havalisi Musa Yabgu’ya, Nişabur’dan itibaren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yakuti ile İbrahim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Cürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tayin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Harezm dahil, Maveraünnehr, Sistan, Mekran bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği hatta Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Cürcan, Badgis, Huttalan tamamen zaptedildi. Tuğrul Bey, Taberistan, Kazvin, Dihistan, İsfehan, Nihavend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlubiyete uğratıldı.

Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhilerin işgalindeki Bağdat hariç, bölgedeki bütün İslam topraklarına hakim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhilerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdat’ı kurtarmak için Abbasi Halifesi el-Kaim bi-Emrillah’ın davetiyle 17 Ocak 1055’te Bağdat’a girdi. Halifenin, alimlerin ve Sünnî Müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî Hükümdarlığını yıkarak Abbasi halifeliğini yeniden ihya etti. İslam aleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halifeliğe karşı yapılan Fatımi saldırılarını bertaraf etti. Halifelik makamına ve Bağdat şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halife, onu, doğunun ve batının hükümdarı ilan etti. Selçuklu sultanının, halife tarafından “Dünya hakanı” ilan edilmesi, Türklere büyük itibar kazandırdığı gibi, alplik ruhunu okşayarak İslam dininin cihad emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’ta, Tuğrul Bey ise, 1063’te yetmiş yaşında vefat etti.

Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.

Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Muhammed Alparslan Selçuklu sultanı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amidülmülk’ü görevden alarak, yerine Nizamülmülk’ü tayin etti. Sultan Alparslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahalli küçük krallıkları itaati altına aldı. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani Kalesini 1064’te fethederek, 16 Ağustos 1064’te Kars’a girdi. Ani, Hıristiyan aleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler İslam aleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halife Kaim bi-Emrillah, Alparslan’a, “fetihler babası”, yani çok fetheden manasına gelen “Ebü’l-Feth” lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üst-Yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticaret yollarını vuran Kıpçak veTürkmenler itaat altına alındı.

Alparslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd’un isyanıyla karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı.Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin teminini arzu eden Sultan Alparslan, Bahreyn taraflarındaki Karmati sapıkları ve Önasya’daki Şiî-Fatımi kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fatımi baskısının İslam ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerifi, Alparslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasi halifesi ve Sultan Alparslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şeklide yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt Muharebesine kadar devam etti. Malazgirt Zaferiyle Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbaldeki yurdu durumuna girdi.

Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan antlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alparslan, antlaşmanın silah zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi.Selçukluların gaza akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları, Türklerin eline geçti. Türk akınları, Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskan edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslamlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alparslan, çıktığı Maveraünnehr Seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi.Türk tarihinin büyük sultanlarından olan Alparslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle temayüz etmişti.

Sultan Alparslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Kaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul Boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneydeYemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.

Alparslan’ın yerine oğlu ve veliahtı Melikşah, Selçuklu sultanı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşah birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini halleden Melikşah, taht mücadelesinden faydalanarak Selçuklu hudutlarına hücum eden Gaznelilerle Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etti.

Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşah, babasının veziri ve kendisinin de hocası olan sapık ve batıni akımlara karşı Sünnîliğin müdafaası için Nizamiyye Medreselerini kuran Tuslu Nizamülmülk Hasan’dan vezirliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devleti’ne ve İslam dinine çok hizmet etmesine sebep oldu.

Sultan Melikşah, çok halim-selim, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddi, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i idaresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amca oğlu Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alp İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütuhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu Ölmezler adlı askeri birlikleri mağlup ettiler. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’te Sapanca çevresinde mağlup ederek, 100.000’den fazla Türk’ü, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleştirdi.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekatıyla, Adana dolaylarını fethetmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli Frank askerlerini Antakya’da; Gümüştigin de Nizip, Amid ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlup ettiler.

Artuk Bey, Sultan Melikşah’ın emriyle Doğu harekatını idare etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kasım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti.

Orta, Kuzey-batı ve Batı harekatını Süleyman Şah idare edip, Bizanslılarla mücadele ve onların asi kumandanlarıyla ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücadelesi ve iç hadiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talepleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları neticesiz kaldı.

Diyarbakır bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehan’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki Şiî itikadlı Karmatilerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle beraber Diyarbakır’a doğru yola çıktı.

Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbakır, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’te şehre girmesiyle düştü ve Mervanîler Devleti ortadan kalktı.

Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merasimle karşılandı. Musul emirliğine Şerefüddevle’yi tayin etti.

Sultan Alparslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşah zamanında da sürdürdü. Uzun süre muhasara ettiği Dımaşk’ı 1076 Martında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fatımi ezanını yasaklayarak Cuma hutbesini Halife Muktedî ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımi Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Yerine Melikşah’ın kardeşi Tacüddevle Tutuş getirildi.

Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş ile Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın mücadelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan hareket ederek Suriye’de asayişi yeniden tesis etti. Haleb valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşah, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzak-doğudan Orta-doğuya kadar hakimiyet kurdu. Dönüşte hilafet merkezi olan Bağdat’ı ziyaret etti. Halife Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdarı” ilan edildi.

Selçukluların İslama ve insanlığa hizmeti sayesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücadele eden alim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhur veziri Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın fedailerinden bir Batınî tarafından; arkasından Sultan Melikşah Bağdat’ta zehirlenerek şehit edildiler.

Melikşah’ın ölümüyle başlayan saltanat mücadelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını ilan etti. Bu arada Melikşah’ın hanımı Terken Hatun da küçük oğlu Mahmud’u sultan ve torunu Cafer’i halifenin veliahtı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmud’un saltanatını ilan ederek, namına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada taraftarlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını ilan etti ve Terken Hatun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hatun’un Gence meliki İsmail’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.

Terken Hatun’un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle saltanat mücadelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdüyse de 1093 yılında vuku bulan uzun mücadeleler esnasında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümüyle bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdat’ta hutbe okundu.

Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti: a) Irak ve Horasan, b) Suriye, c) Kirman, d) Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada Haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, Haçlılara ve onların Antakya Muhasarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere memur etti. Anadolu’dan geçen Haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslam davasına ihanet eden Şiî-Fatımilerin, Sünnî Müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebep oldu. Neticede ilerlemeye devam eden Haçlılar, Antakya’yı işgalden bir sene sonra Kudüs’ü ele geçirip, şehirde meskun olan yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi hunharca katlettiler.

Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefidrud’da mağlup olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı.Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emiri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun, hazinenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçiyle, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104’te Azerbaycan’da Sefidrud hudut olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilayetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdat, Rey, Cibal, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medine’nin idaresi de Berkyaruk’ta kaldı.

Büyük Selçuklu Devleti, iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultanı ortaya çıktı. Lakin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşındayken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimseydi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.

Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşah ile Muhammed Tapar saltanat mücadelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’te tek başına sultan oldu. Önce amcasının oğlu Mengübars’ın isyanını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Batınîlere karşı mücadele etti. 1107’de Batınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Batınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifade eden Haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de Haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdiyse de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmiinde bir Batınî tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki Batınîlere karşı mücadele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi.

İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmud’u tahta geçirdilerse de, Melikşah’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmud’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 tarihinde yapılan Save Savaşı’nı kazanarak sultanlığını ilan eden Sencer, yeğenine evlat muamelesi yaptı ve kendi hakimiyetini tanımak şartıyla Rey hariç, batı ülkelerinin hakimiyetini ona bıraktı.

Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devriydi. Bu arada Büyük Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdit ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylardı. Sultan yalnız bu ikinci tehlikeyle uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan Meydan Muharebesini kaybetti. Bu muharebeden sonra Seyhun Nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan Meydan Muharebesiyle Büyük Selçuklu Devleti tarihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi Müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilasına uğradı.

Sultan Sencer’in bu mağlubiyetinden istifade etmek isteyen Gur hükümdarı Alaeddin Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tabiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zaten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekteydi. Büyük kuvvetlere sahip olan Gurlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gûr ordusunu mağlup ederek Katvan’da kaybedilen itibarı yeniden sağladı.

Gur galibiyetinden sonra erişilen ihtişam fazla uzun sürmedi. Vergi tahsili sırasında yapılan haksızlık yüzünden kendi soyundan olan Oğuzlarla bazı emirler arasındaki ihtilaflar gittikçe büyüdü. Sultan Sencer, bir kısım ümeranın ısrarı ile göçebe Oğuzların üzerine yürümek mecburiyetinde kaldı. 1153 senesi Mart ayında Belh civarında Oğuzlarla yapılan muharebeyi Selçuklular kaybettiler. Bu ağır mağlubiyetin sonunda Sultan Sencer esir düştü. Oğuzlar, Sencer’e, esir de olsa sultan gözüyle baktılar.

Esir Sultanı kurtarmak için ilk harekete geçen, onu harbe sürükleyen Belh valisi Emir Kumac’ın torunu Müeyyed Ayaba oldu. Sencer, her ne kadar gündüz tahtta oturtuluyor ve zahiri bir iltifat görüyorsa da geceleri demir bir kafeste uyuyordu. Onun adına çok usulsüz işler yapılıyor ve bazı vaadlerde bulunuluyordu. Bu durum karşısında Sencer, 1156 senesi Nisan ayında kaçmaya muvaffak oldu. Fakat ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzursuzluk ve istikrarsızlığa maruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, kendini toplamaya muvaffak olamadı. Her ne kadar tabi beyler, Sencer’e kurtuluşundan dolayı memnuniyetlerini ve bağlılıklarını bildirmişlerse de, Selçuklu kumandanları arasındaki mücadele Sultana gerekli imkanı sağlamadı. Sencer, 9 Mayıs 1157 senesinde yetmiş üç yaşında vefat etti. Merv’de daha önce yaptırdığı Dârü’l-Apir’de defnedildi. Onun vefatından sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin İran, Irak, Suriye ve Anadolu’daki parçaları, Selçuklu Hanedanına mensup kişilerce idare edilip, on dördüncü asra kadar devam edenler oldu.
 

KİRMAN SELÇUKLULARI

Sultan Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan Kavurd Bey tarafından Kirman’da kurulan devlet.

Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamana kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idaresini hanedan üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilayeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havalisi Kara Arslan Kavurd Bey’e verilmişti. Melik Kavurd, maiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvarisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi. Bölgeye hakim bulunan Büveyhî emirinin naibi Behram bin Leşkeristan, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman’ın merkezi olan Berdesir’e çekilerek müdafaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecburiyetinde kaldı. Behram, eman dileyerek şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Beye vermeye razı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd’un idaresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd’un hakim olduğu Serd-sir bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman’ı besleyen Germ-sir bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, takip ettiği siyaset neticesinde ani bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman’a tamamıyla hakim oldu (1051).

Melik Kara Arslan Kavurd. Hürmüz Emiri Bedr İsa Çaşu’nun sağladığı gemilerle Umman’a sefer düzenledi. Bu Selçuklu tarihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sahillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emiri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan Umman’a hakim oldu.

Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebankare emirlerinden Fazluye hakimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şiraz üzerine yürüdü. Fazluye şehri terk ederek Cehrem Kalesine sığındı. Şiraz’ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hakim oldu.

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazluye, Fars’ı tekrar ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd’a mağlup olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan’dan yardım istedi. Kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hakimiyet sahasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazluye’ye iade etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezirinin teşviki ile isyan etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muharebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi.

Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, adil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idaresi ile halkı memnun etmiş, zamanında Kirman halkı bolluk ve refaha kavuşmuştu. Onun zamanında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah’ın hükümdarlığı bir sene sürdü.

Kirmanşah’ın ölümünden sonra, Kavurd’un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd’un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itaat edeceği husûsunda verdiği sözde durması için yemin ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan’a döndü(1080). Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü.

Sultanşah’ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşah, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli imar faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd’un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyaletinin hakimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idaresini Emirüddevle Humar Tigin’e vermişti. Bu emirin idaresi sırasında Fars bölgesinde asayiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlup oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itaat altına aldı.

Çok adil ve iyi ahlaklı olan bir hükümdar olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.

Turanşah’ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bazı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Batınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kadı ve alimlerden bazısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislam ve kadılara müracaat etti. Şeyhülislam ve zamanın kadıları, davranışları sebebiyle, İranşah’ın tahttan indirilmesi için fetva verdiler. Halk, verilen fetva üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzadeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devleti’ni yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah’ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer’in hakimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. İmar faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142’de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.

Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücadeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hakimiyeti altına giren devlet 1180 yılından itibaren Oğuzların saldırılarına maruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah’ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücadelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman’a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah’ın Irak’a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devleti’ne son verdi.

Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilayetleri idare ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzadelere hoca sıfatıyla tayin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilatı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstad-üd-Dar, Silahdarlık, Ahurdarlık, emir-i camehane, Hansalarlık, Candarlık, Bazdarlık, Nedimlik, Serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sakiler ve Hademeler bulunurdu.

Devlet teşkilatı da Büyük Selçuklu Devleti’ninki gibiydi. Devlet işleri Divan-ı Âlâ’da görüşülüp, karara bağlanırdı. Bundan başka Büyük Divan, İnşa Divanı, İstifa Divanı, İşraf Divanı, Divan-ı Arz, Berid Divanı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı.

Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulamlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultanın, şehzade, atabeg, emir, sivil ve askeri devlet erkanının kendilerine bağlı gulamları vardı. Bunlar sahipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

Kirman Selçuklu melikleri, kültür ve imar faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok alim, şair ve ilim adamını himaye etmişlerdir. Efdaleddin Ebu Hamid Ahmed, Ezraki, Burhani, Ebü’l-Hüseyn Kutbulevliya, Şeyh Cemaleddin Ahmed, İmam Ebu Abdullah Muhammed, İsmail bin Ahmed Nişaburi, Şeyh Burhaneddin Ebu Nasr Ahmed, Kadı Ebü’l-Âlâ Ali Semani, Kirman Selçukluları zamanında yetişen belli başlı alimlerdendir.

Kirman Selçuklularında imar faaliyetleri Kavurd zamanında başladı. Kavurd, önce Sistan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşa ettirdi ve Derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd’un ölümünden sonra imar faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Cami ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı. Birinci Arslanşah da babası gibi imar faaliyetlerine devam ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribat ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik’deki kütüphanedir. Bu kütüphanede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de imar faaliyetlerinde bulundular. Kirman’da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır
 

IRAK SELÇUKLULARI

Selçuklu topraklarının batı kısmında kurulan hanedan. Sultan Mehmed Tapar’ın 1118 senesinde vefatıyla meydana gelen iç hadiseler neticesinde, Sencer ile Mahmud arasında 11 Ağustos 1119 tarihinde yapılan Save Savaşından sonra, Büyük Selçuklu Devleti’nin başına Sencer geçti. Sultan Sencer yeğeni Mahmud bin Muhammed’e ise Hemedan, Kirmanşah ve İsfehan dahil olmak üzere Batı İran ile Irak topraklarının idaresini verdi. Böylece Irak Selçukluları Devleti kuruldu.

Sultan Mahmud’un zamanında en tehlikeli bölge, kuzeybatı, yani Erran ve Kafkasya’ydı. Bu bölgede Dördüncü David idaresindeki Gürcüler faaliyet gösteriyorlardı. GürcülerinTiflis’i ele geçirmelerine karşılık Sultan Mahmûd bir sefer düzenledi ise de başarı sağlayamadı. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’e tabi olarak saltanat süren Mahmûd 1181 senesinde henüz 27 yaşındayken vefat etti.

Sultan Mahmud’un ölümü üzerine, Hemedan’da bulunan genç yaştaki oğlu Davud, Sultan ilan edildi. Davud’un sultanlığı Cibal ve Azerbaycan’da tanınırken, amcası Mesud da Irak’ta hükümdarlığını ilan etti. Bunların arasındaki taht mücadelesinin kızışması üzerine Sultan Sencer, Irak Selçuklu Devleti’ndeki karışıklıklara son vermek için bir sefer düzenledi. Dinever yakınlarında yapılan savaşı Irak Selçukluları kaybetti. Mesud kaçtı. Sencer yeğeni Tuğrul’u Irak Selçuklu tahtına oturttu ve vezirliğe de Ebü’l-Kasım Dergüzini’yi tayin etti.

Sultan Tuğrul tahta geçtikten sonra, Fars Hakimi Emir Mengübars, bir mektup yollayarak ŞehzadeAlparslan’ı yanına göndermesi halinde, itaate hazır olduğunu bildirdi. Sultan, oğlu Alparslan’ı Fars’a yolladı ve Emir Mengübars’a atabeg unvanı verdi. Böylece çıkacak bir karışıklığı önlemiş oldu.

Sultan Tuğrul’un saltanatına ilk itiraz Davud’dan geldi. Sultan Mahmud’un oğlu Davud, topladığı orduyle Tuğrul üzerine yürüdü. Ancak Hemedan önlerinde yapılan savaşı kaybetti. Bağdat’a kaçtı. Bu durumu öğrenen Mesud da Bağdat’a geldi.Mesud, Davud ile Halife, Sultan Tuğrul’a karşı bir ittifak kurdular. Halife, Mesud’u sultan ilan etti. Mesud’un hazırladığı müttefik ordu, 1133 senesi Mayıs ayında Hemedan civarında yapılan muharebede Tuğrul’a karşı bir zafer kazandı. Mağlub olan Sultan, önce Rey’e, oradan da İsfehan’a gitmek mecburiyetinde kaldı.Sultan Mesud’un takibi üzerine Fars eyaletine çekildi. Adamlarının karşı tarafa geçmesi üzerine Sultan Tuğrul, kardeşinin eline esir düşmemek için tekrar Rey şehrine döndü. Bu sırada başarısızlıklarına sebeb olarak gördüğü veziri Ebü’-Kasım Dergüzini’yi öldürttü. Tuğrul, Rey şehri yakınlarında, Mesud ile tekrar harb etti ve yenilerek Taberistan’da hüküm süren Bavendiler’e sığındı. Daha sonra Davud’un Azerbaycan’da, Mesud’a karşı isyan etmesi üzerine Sultan Tuğrul bir ordu toplayarak Mesud’a karşı bir sefer düzenledi. İki ordu Kazvin yakınlarında karşılaştı. Ordusundaki bazı komutanların Tuğrul’un tarafına geçmesi yüzünden Mesud, 1134 yılında yapılan bu muharebeyi kaybetti ve Bağdat’a kaçtı. Bu galibiyet üzerine Sultan Tuğrul, sağlam bir şekilde Hemedan’a, Irak Selçuklu tahtına oturdu. Fakat kısa bir süre sonra 1134 senesi Ekim ayında hastalanarak öldü.

Mesud, Sultan Tuğrul’un ölüm haberini aldığı zaman, derhal Hemedan’a giderek Irak Selçuklu tahtına oturdu. Sultan Mesud’un ilk işi yeğeni Davud’un isyanını önlemek oldu. Bu maksatla kızını Davud ile evlendirdi ve veliaht tayin etti.

Sultan Mesud’un saltanatı isyan eden emirlerle mücadele içerisinde geçti. İmadeddin Zengi, Atabeg Mengübars ve Emir Bozala’nın kuvvetleriyle defalarca yapılan savaşlar Irak Selçuklu Devleti’ni yıprattı. Bu mücadeleler sırasında Veliahd Davud da 1143 senesindeTebriz’de Batınîler tarafından öldürüldü. Uzun süren mücadeleler sonunda iç karışıklıkları tamamen ortadan kaldıran Mesud, çok yaşamadı, hastalanarak 1152 yılında Hemedan’da öldü.

Sultan Mesud’un ölümü üzerine, Melikşah bin Mahmud, Emir Has Beg tarafından sultan ilan edildi. Fakat onun hükümdarlık için yetersiz olduğunu gören Emirler, kardeşi Mehmed’i Huzistan’dan getirterek Irak Selçuklu tahtına oturttular. Sultan Mehmed’in tahta geçtikten sonra ilk işi, tahta geçmesini sağlayan Has Beg’i öldürmek oldu. Daha sonra Selçuklu otoritesini Irak’ta yeniden canlandırmaya çalıştı. Irak’ta bulunan Türk unsurlarına karşı cephe alan Abbasi Halifesi Müktefi ile arası açıldı. Musul Hakimi Mevdud’un yardımıyla Halife’nin ordusunu mağlup etti ve Bağdat’ı kuşattı. Kuşatma uzun sürdü. Bu sırada Halife’nin kışkırtmasıyla Şehzade Melikşah bin Mahmud ve Atabeg İldeniz, 1157 yılında Cibal bölgesinde harekete geçerek Hemedan’ı zabtettiler. Bu durumu öğrenen Sultan Mehmed, kuşatmayı kaldırarak Hemedan üzerine yürüdü. Atabeg İldeniz, Azerbaycan’a geri döndüğü için, askeri kuvvetten mahrum kalan Melikşah da Hemedan’ı terk etti. SultanMehmed, onların taraftarlarını Rey ve İsfehan bölgesinden temizledi. Bir süre sonra hastalandı ve 1159 senesinde Hemedan’da öldü. 

Sultan Mehmed’in ölümünden sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emirleri tam bir anlaşmazlığa düştüler. Bir süre sonra Musul’da hapiste bulunan Muhammed Tapar’ın oğlu ve Sultan Mehmed’in amcası Süleyman Şah serbest bırakılınca, Hemedan’a gelerek Irak Selçuklu tahtına oturdu. Arslan-Şah’ı kendisine veliaht tayin etti. Süleyman Şah’ın devlet işlerinde yetersiz kalması, emirlerin desteğini kaybetmesine sebeb oldu. Başlarında Gürd-bazu’nun bulunduğu emirler, Arslan-Şah’ı sultan yapmak için İldeniz’i davet ettiler. Gürd-bazu, Süleyman Şah’ı yakalayıp hapsetti ve bir süre sonra da 1161 yılında öldürdü.

Arslan Şah, Atabeg İldeniz ile beraber Hemedan’a giderek tahta oturdu. Şemseddin İldeniz, Sultanın atabegi olarak idareyi tamamen ele geçirdi. İldeniz’in devlet işindeki kuvvet ve kudretini çekemeyen bazı emirler, hanedan mensuplarıyla anlaşarak karşı çıktılar. Neticede Arslan Şah’ı (1161-1176) ve onun yerine geçen İkinci Tuğrul (1176-1194) dönemleri saltanat kavgaları ile geçti. Bu şekilde zayıflayan devlet, 1193 senesinde Harzemşahlar tarafından tehdit edilmeye başlandı.

Harezmşah Sultanı Tekiş, Irak’ı ele geçirmek istiyordu. Sultan Tuğrul bu tehlikeyi önlemek için Rey’e gitti. Neticede iki tarafa rasında barış yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre, Rey, Sultan Tekiş’e bırakıldı. Bu antlaşmadan bir süre sonra 1193 senesinde doğuya sefer düzenleyen Sultan Tuğrul, Rey şehrini ele geçirdi ve buradaki Harezmlilerin bir kısmını öldürdü. Ertesi sene Kutluğ İnanç, SultanTekiş’ten aldığı yardım ile birlikte Rey üzerine yürüdü. SultanTuğrul, kumandanlarının tavsiyelerine rağmen çekilmeyi kabul etmedi. Barış görüşmeleri neticesiz kaldı. Nihayet Sultan Tuğrul, Rey şehri önünde 1194 yılında yapılan muharebede yenildi ve Kutluğ İnanç tarafından öldürüldü. Onun ölümü ile Irak Selçukluları Devleti tarihe karıştı.

Irak Selçuklularının devlet teşkilatı, mahiyet itibariyle Büyük Selçuklularının bir kopyasıydı. Yalnız devletin başında Sultan-ül-Muazzam lakabı ile bulunan sultan, Büyük Selçuklu Sultanına tabiydi. Bu durum Büyük Selçuklu Devleti’nin 1157 senesinde yıkılışına kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Irak Selçuklu sultanları, bağımsız birer sultan haline geldiler.

Irak Selçuklularında, hükümet işleri Büyük Divan tarafından yürütülmekteydi. Bu divana ise, mali işlere bakan Divan-ı İstifa, mali ve idari işlerin kontrolünü yapan Divan-ı İşraf, yazışma işlerini yürüten Divan-ı Arız gibi divanlar bağlıydı. Irak Selçuklu ordusu da, Büyük Selçuklu gibi üç kısımdı. Ordunun esasını sipahiler meydana getirmekteydi. Bunun yanında merkeze bağlı atabeglikler ile eyaletlerde de asker beslenmekteydi.

Devletin hakim olduğu topraklar üzerindeki en önemli yerleşme merkezleri; Hemedan, İsfehan, Musul, Samarra, Erbil ve Haleb gibi şehirlerdi. bu merkezlerin bir kısmı doğrudan doğruya merkeze bağlı, bir kısmı ise, tabi atabeglerin idaresi altında bulunuyordu. Her biri ticaret merkezi olan bu şehirlerde dokumacılık ve el sanatlarının yanısıra ziraat da çok gelişmişti. Kuzey Irak bölgesi coğrafî bakımdan dağlık ve yaylalık bir yapıya sahipti. Bu yüzden bu bölgede hayvancılık ve deri sanayii gelişmişti.

Irak’ta iktisadi hayatın gelişmesi, sosyal hayatın da yükselmesini sağladı. Ahmed bin Münir, El-Kaysarânî, Müslim bin el-Hıdır gibi şâirlerin yanısıra El-Azîmî ve İbn-ül-Esîr gibi tarihçiler de bu devirde yetişmiştir.
 

ERBİL ATABEYLİKLERİ: BEĞ-TEGİNLİLER (1146-1232)

Musul Atabeyi Zengi'nin Musul valilerinden olan Zeynüddin Ali Küçük, Zengi'nin ölüm tarihinde (1146), Erbil merkez olmak üzere, Şehr-i Zor, Hakkari, Sincar ve Harran'a sahip bulunurken, ömrünün sonuna doğru, adil olması sebebiyle ülkesini Musul atabeyi Mevdud'a bırakarak, Erbil'e çekilmişti (1167).

Oğlu Atabey Muzafferüddin Kök-böri, önce Musul atabeyi II.Seyfüddin Gazi’nin hizmetine girdi, sonra Salahüddin Eyyubi ile işbirliği yaparak, yardımına karşılık Urfa'yı aldı (1183) ve onun kız kardeşi ile evlendi (1185).

Salahüddin'in ölümü (1193) üzerine tamamen müstakil olarak, komşuları ile ve Eyyubilerle dostça geçinmek, birkaç Moğol akınını püskürtmek suretiyle ülkesini korudu. Kök-böri 44 sene süren atabeyliği zamanında memleketini imar etti. Bir ara Anadolu Selçukluları'na tabi olan Kök-böri'nin ölümünden (1232) sonra, kendisinin varisi olmadığı için, Erbil atabeyliği toprakları, vasiyeti gereğince, Abbasi halifeliğine intikal etti.
 

ŞAM ATABEYLİĞİ-BÖRİLİLER (1128-1154)

Suriye'de Selçuklu atabeyi, Haçlılarla mücadelesinden dolayı "Seyfül-İslam" diye anılan, Tuğ-tegin'in öldürülmesi (1128) üzerine yerine geçen oğlu Tacüddin Böri önce Batiniliğin bir kolu olarak Suriye'de gelişen İsmaililerle uğraştı.

Çünkü bunlar Kudüs'ün Haçlı kralı ile anlaşmış, Şam'ın Franklara geçmesine yardımcı bir duruma girmişlerdi. Böri, 20 bin kadar İsmaili'yi kılıçtan geçirmek suretiyle Şam'ı kurtardı, fakat kendisi de bir İsmaili tarafından öldürüldü (1132).

Yerine arka arkaya atabey olan ve memleketlerini Zengi oğullarından korumaya çalışan İsmail, Mahmud ve Mehmed adlarındaki üç oğlundan sonra (1139), bunlardan Mehmed'in oğlu Atabey Mucirüddin Abak da aynı siyaseti güderek varlığını muhafazaya gayret etti. Sonunda zayıf Şam atabeyliğine Nurüddin Mahmud (Musul Atabeyi) tarafından Şam'ı işgal edilmesi ile son verildi (1154).
 

MUSUL-SİNCAR-HALEP ATABEYLİĞİ: ZENGİLER (1127-1259)

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın Haleb vAlisi Ak Sungur (ölm. 1094)'un oğlu İmadüddin Zengi, Irak Selçuklu hükümdarı Mugisüddin Mahmud tarafından Musul valisi tayin edilmişti (1127). Zengi Cizre kalesini, Nusaybin'i, Sincar ve Harran'ı aldıktan sonra, Haçlılara karşı müdafaa ettiği Halep'i de kendisine bağlayarak kuzey Irak'tan Akdeniz'e kadar uzanan bir devlet kurdu (1128-1146).

Başlıca gayesi Suriye Frank iktidarına karşı bir Müslüman Türk birliği meydana getirmekti. Hama'yı (1130), Antakya Haçlı Prensliği elinden Kefertab ve Maarratun- Numaniye gibi kaleleri aldı. Trablus Haçlı kontluğundaki Baarin kalesini kuşattığı zaman, üzerine gelen Kudüs kıralı Foulque d'Anjou'yu mağlup ve esir etti (1137).

Sonra mücadeleye devamla, Urfa'yı ele geçirerek Frank kontluğunu ortadan kaldırdı (1144) ki, bu mühim hadise Avrupa'da kral ve imparatorlar idaresindeki II. Haçlı seferinin hazırlanmasına yol açmıştır.

Zengi'nin oğlu Nurüddin Mahmud Halep'te, öteki oğlu I. Seyfüddin Gazi, Musul'da idi. Babalarının ölümünden (1146) sonra bunlar atabeyliği iki kısım halinde idareye başladılar. Halep atabeyi Mahmud, Haçlılar'ın karşısına çıkan büyük kumandanlardan biri olarak tanınmıştır. Antakya Haçlı prensi Raymond de Poitiers'yi mağlup (1149) ve topraklarının mühim bir kısmını işgal eden Mahmud, 1154'de Şam atabeyliğini de kendine bağlamış, sonra dikkatini vatan müdafaacısı Sünni Türklere sırt çeviren Şii Arap Fatimiler elindeki Mısır'a çevirerek orada vezir Saver'in işbirliği yaptığı Kudüs kralı III. Bohémond'ü mağlup ederek Türk hakimiyetini tesise çalışmıştır (1164).

1167'de Nuûrüddin Mahmud'un gönderdiği Şirkuh, Mısır'da faaliyette bulundu, bunun beraberindeki Salahaddin (Eyyubi) Mahmud'un temsilcisi olarak idareyi ele aldı (1171). Fatımi Devleti tarihe karıştı. Mahmud'un ölümünden (1174) sonra Şam ve Halep atabeylikleri Eyyubi ailesine intikal etti.

Musul'a gelince, Seyfüddin Gazi'den kardeşi Mevdud'a geçen bu bölgede, II. Sincar Zengi 'ye verildi. Bunun kardeşi Mesud zamanında, Musul ve Sincar Eyyubi tabiiyetine girdi (1186). Nihayet bütün bölge Moğol İlhanlı Devleti tarafından işgal olundu (1259).

AZERBAYCAN ATABEYLİĞİ: İLDENİZLİLER (1146-1225)

Aslen Kıpçak Türkleri'nden olup, Irak Selçuklu sultanı Mesud zamanında bu devlette vazife alarak, kudreti sayesinde idare kademelerinde derece derece yükselen Şemsüddin İl Deniz, Azerbaycan umumi valisi iken, Gürcü ve Abhaza saldırılarına karşı koruduğu, hatta Erivan ve Şirvan havalisini de Selçuklular'a bağladığı bu bölgeyi, 1146'dan itibaren müstakilen idareye başlamış ve bir sülale kurmuştur. Sultan II. Tuğrul’un dul kalan zevcesi ile evlenerek Selçuklu ailesine girmiş olan İl Deniz'in merkezi Tebriz şehri idi.

Nahcıvan ve Gence de buraya bağlı idi. Sultan Arslan-şah zamanında "atabek-i a'zam" diye anılan İl Deniz'in iki oğlundan Cihan Pehlivan devletin "baş-hacip"i, Kızıl Arslan Osman da ordu bakanı olmuşlardı. İl Deniz'in ölümünden (1175) sonra, Cihan Pehlivan yalnız Azerbaycan'ın değil, bütün Irak Selçuklu sultanlığının en kudretli adamı haline geldi. "Hakan-ı Acem" unvanını taşıyordu.

60-70 kadar "bende"si bütün memleketi kontrolleri altında tutuyorlardı. Daha sonra kardeşi Osman da bir aralık kendini "Irak Sultanı" ilan etmişti (1191). Bunun oğlu Ebu Bekir 1200'e doğru Hemedan'a, hatta Isfahan'a kadar nüfuzunu genişletmişti. Fakat 1211'de Azerbaycan Atabeyi Özbek Harezmşahlar'a bağlanmak zorunda kaldı ve Celaleddin Harezmşah'ın Tebriz'i zapt etmesi ile (1225) atabeylik sona erdi, arkasından memleket Moğollar tarafından istila edildi.
 

FARS ATABEYLİĞİ: SALGURLULAR (1147-1284)

Selçuklular'ın başlangıcından beri İran'ın Fars bölgesinde hizmet gören Oğuz Salgur (Salur) boyundan Atabey Sungur'un Irak Selçuklu sultanı Mesud zamanında istiklal ilan etmesi ile kurulmuştur (1147). Başkent Şiraz şehri idi.

Sungur'un ölümünden (1116) sonra oğlu Zengi Irak Selçuklu Devleti’ni tanımak zorunda kaldı ve bu durum Selçuklu Devleti yıkılıncaya kadar (1194) devam etti. Kardeşler arası mücadelede üstünlük sağlayan I. Sa'ad (Zengi'nin oğlu) 1203'de Salgurlu hükümdarı oldu. Ülkesini imar etti.

Bir ara Harezmşahlar'a esir düşen Saad’den (ölm. 1231) sonra oğlu Ebu Bekir (ölm. 1260) geçti. İranlı şair Sadi-i Şirazi ünlü eserlerini bu atabeyin himayesinde yazmıştı. Atabeylik İlhanlı Moğollar'a tabi oldu. Daha sonra II.Saad’ın kızı, Moğol hükümdarı Hulagu'nun oğlu ile evlendi ve bu hatunun 1284'te ölümü ile sülale nihayet buldu.
 

BERKYARUK

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun beşinci sultanı. Melikşah’ın büyük oğludur. Babasının ölümü üzerine henüz çok küçük olan oğlu Mahmud, sultan ilan edildi. Ancak buna rıza göstermeyen vezir Nizamülmülk ve taraftarları Rey şehrinde Berkyaruk’u tahta çıkarıp sultan ilan ettiler. Kardeşinin kuvvetlerini Berucird mevkiinde bozguna uğratan Berkyaruk daha sonra kendisini tanımak şartıyla ona, İsfehan ve Fars eyaletlerini devretti. Bu arada amcası Tutuş da harakete geçerek Musul’u ele geçirmişti. Berkyaruk Tutuş’u yenerek Bağdat’a girdi ve adına hutbe okuttu. Mücadeleye devam eden Tutuş, Halep, Harran ve Urfa’yı ele geçirerek tekrar Sultanın üzerine yürüdü. Zor durumda kalan Berkyaruk, İsfehan’a kardeşi Mahmud’un yanına sığındı. Bu sırada Mahmud’un ölümü ile onun kuvvetlerine de sahip oldu. Daha sonra Rey yakınlarında Tutuş’la giriştiği muharebeyi kazandı. Savaş sırasında Tutuş’un öldürülmesi ile de ülke içerisinde birlik ve beraberliği sağladı. 


Sultan Berkyaruk bundan sonra Anadolu ve Suriye’yi işgale başlayan Haçlılar üzerine kuvvetler sevketti. Ancak emirler arasındaki rekabetler ve Şii Fatimilerin aleyhte faaliyetleri sonucu, Haçlılara karşı kesin bir zafer elde edemedi.

Bu arada Berkyaruk’un karşısına Gence Meliki ve kardeşi Mehmed Tapar saltanat iddiasiyla çıktı. Berkyaruk 1100 yılında Sefid-rud’da mağlup oldu ise de; Mehmed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Mehmet Tapar, buranın hükümdarı Sökmen’i ve Ani emiri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı. Sultan Berkyaruk çok kan akdığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazinenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104’te Azerbaycan’da Sefid-rud hudut olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilayetler Mehmed Tapar’da kalmak ve Bağdat'ta hutbe Berkyaruk namına okunmak şartıyla, bir antlaşmaya varıldı.

Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuk sultanı meydana çıktı. Lakin bu durum çok kısa sürdü. Zira Berkyaruk vücutça hasta olduğu için, 1104 yılında yirmi altı yaşında öldü. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının hem de birlik ve beraberliğe en muhtaç olunduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzmüştü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve onlara darbeler vurmaktan geri kalmadı.

 

ALPARSLAN


Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Bey’in oğludur. 20 Ocak 1029’da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman vasiyeti üzerine Selçuklu tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.

Alparslan 27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiri’yi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti. Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.

1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğu’nun üzerine yürüdü. Gürcistan’ı zaptetti. İsyan eden kardeşi Kavurd’u itaate zorladı. 1065’te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri, Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğu’nu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diyojenes ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı.

1070 yılında Alparslan, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti. Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbakır'dan Elcezire’ye girdi, Urfa’yı kuşattı. Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatimi komutanları, Alparslan’ı Mısır’ı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.

Alparslan’ın Mısır seferine çıktığını öğrenen Bizans imparatoru Diyojenes son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071’de 200.000 kişilik Bizans ordusu İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vaad etmişti. Diyojenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e ulaştı. Halep’i teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan, Mısır seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbakır ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. Malazgirt’e doğru devamlı yol alan Alparslan 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans imparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.

26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve: “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve: “Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”

Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.

Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyaç halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış antlaşması yapıldı. Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizas tahtının el değiştirmesi, antlaşmayı geçersiz kıldı. Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda Anadolu’ya hakim oldular.

Sultan Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, Batini sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. Hain Yusuf, Alparslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladi. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde: “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü Teala’ya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. “Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İste bunun neticesi olarak, Cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü Teala’dan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün Resulullah!...” diyerek şehid oldu. Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti.

Sultan Alparslan saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve Batini, Şii hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir defasında: “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü Teala’nın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz Müslümanlarız, bidat nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü Teala, halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.

Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı Azam’ın türbesini, Harezm Camii’ni ve Sadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi. Zamanında; İImam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak es-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti.
 

SELÇUKLU MEDENİYETİ

HAKİMİYET ALAMETLERİ
BAŞKENT: Sultan, sarayının, hükümet ve adliye teşkilatının bulunduğu bir merkeze sahip olmalıdır.
SARAY: Çok eski dönemlerden beri bütün Türk devletlerinde saray hakimiyet alameti olarak kabul edilmiştir. Selçuklu sultanlarının Kayseri, Konya, Aksaray, Tokat, Antalya ve Sivas'ta sarayları vardı.
TAHT: Bazan serir kelimesiyle de ifade edilen taht-ı saltanat, serir-i saltanat ve taht-ı Süleymanî de denilen taht hükümdarlık sembollerindendi. Sultan I. Mesud ölümünden kısa bir süre önce oğlu II. Kılıç Arslan'ı Sultan ilan etti, diğer oğullarını da melik unvanıyla başka vilayetlere tayin etti. Sultan Mesud bütün devlet erkanının da katıldığı törende tahttan inerek oğlunu çıkardı ve başına taç koydu.
SANCAK VE BAYRAK: Saltan I. Alaeddin Keykubad'ın sarı renkte bayrağı vardı.
NEVBET: Resmi bando takımının saray veya hükümdarın çadırı önünde günde üç veya beş vakit konser vermesidir. Nevbet takımı seferde sultana refakat ederdi. Aksarayî II. Süleyman Şah'ın günde üç, İlhanlılar'a tabi Selçuklu sultanlarının ise onlar gibi beş nevbet çaldırdıklarını söyler. IV. Kılıç Arslan ile Konya'da sultanlığını ilan eden Cimri de beşer nevbet çaldırmışlardı.

UNVAN VE LAKAPLAR: Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu I. Süleymanşah kaynaklarda "emir" unvanıyla anılırdı. Daha sonraki hükümdarların çoğu es-Sultanü'l-Muazzam ve es-Sultanu'l-a'zam unvanını kullanılmışlardır. Ayrıca II. Süleymanşah es-Sultanü'l-Kahir, I. İzzeddin Keykavus İnanç Bilge Kutlu ve es-Sultanu'l-Galib unvanını kullanmışlardır.
ÇETR: Hükümdarlık alameti olarak kullanılan bir saltanat şemsiyesidir. Anadolu Selçukluları Abbasi halifelerine hürmetlerinden dolayı siyah renk, daha sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev Sadeddin Köpek'in baskısıyla mavi renkte çetr kullanmışlardır. Çetr çetrdâr adı verilen görevliler tarafından taşınırdı.
SİKKE: Diğer devletlerde olduğu gibi para bastırmak da hakimiyet alametidir. Bilindiği kadarıyla günümüze intikal eden en eski tarihli sikke I. Mesud'a aittir. Altın, gümüş ve bakır paralar Konya, Kayseri, Aksaray, Sivas, Malatya, Erzincan, Bayburt ve Kastamonu'daki darphanelerde basılmıştır.
Büyük Selçuklular bir Türk-İslam devleti olmak itibariyle diğer Müslüman Türk devletlerinde de değişik ölçülerde gördüğümüz gibi eski Türk töre ve gelenekleriyle İslamî unsurların kaynaşmasından oluşan feodal bir yapıya sahipti.
Türk hakimiyet anlayışının "devlet hanedan azalarının müşterek mirasıdır" ilkesini benimseyen Anadolu Selçuklu Devleti'nde tahta geçmek için kesin bir kaide yoktu. Bunun sonucu olarak da gerek Sultanların ölümünde ve gerekse sağlıklarında saltanatı ele geçirmek üzere girişilen taht kavgaları hiç eksik olmamıştır. Hanedan azalarının her biri hayatını ortaya koymak suretiyle böyle bir mücadeleye her an katılabilirdi. Mağlup olduğu takdirde ise hakkında verilecek cezaya -ki bu genellikle yayının kirişiyle boğmak şeklinde olurdu- rıza göstermek durumundaydı. Büyük Selçuklular'ın bütün tarihleri boyunca devam eden taht mücadelelerine halk seyirci kalmıştır. Halkın taht kavgalarında bî-taraf kalması, muhtemelen "hükümdarı Tanrı tayin eder" şeklinde ifadesini bulan eski bir inançtan kaynaklanıyordu. Emir ve kumandanlar ise özellikle fetret devri saltanat mücadelelerinde kendi çıkarlarını esas almış ve ona göre taraf değiştirmişlerdir.
Sultanların sağlıklarında hanedan azalarından herhangi birini veliahd tayin etmeleri ve biat almaları da tahta geçmek için bir çözüm getirmemiştir. Gerek şehzadeler ve gerekse hanedanın diğer üyeleri, Sultanın, içlerinden birini veliahd tayin etmesini kendi meşru haklarına bir tecavüz olarak kabul etmişler ve tahtta hak iddia etmekten geri durmamışlardır.
Anadolu Selçuklu sultanlarının seçtiği veliahtler de çok defa kardeşleri tarafından tahttan uzaklaştırılmışlardır. Mesela Sultan Mesud (1116-1155) II. Kılıç Arslan'ı (1155-1192) tahta çıkardı. Fakat kardeşi Şahinşah bunu tanımadı.
Bu misallerden anlaşıldığı gibi veliahtlık hatta beyat hükümdar öldükten sonra hukukî değerini kaybediyordu. Zira hükümdarın ölümü ile birlikte kanunlar ve hukukî tasarruflar yeni hükümdar tasdik edinceye kadar hükümden düşmekte, hukukî mesnedden mahrum sayılmaktadır. Mesela Osmanlılar'da yalnız memur ve askerin beratı değil, her türlü vesika tahta çıkan Sultan tarafından yenilenirdi. Bu sebeple her cülûsta ülkenin yeni baştan tahriri prensip olarak kabul edilmiştir.
Anadolu Selçukluları'nda II. Kılıç Arslan 'a karşı oğullarının başlattığı isyanda gördüğümüz gibi bazı hallerde kardeşler tahtın işlerinden birine tahsis edilmesini kabul etmezlerdi. Onlar veliahd tayinini kendi haklarına bir tecavüz saymaktaydılar. Zira her biri "kut"un kendilerine bağışlandığına, Allah'ın inayetiyle tahta geçmeye namzet olduklarına inanırlardı. Netice olarak diyebiliriz ki, Türk devletlerinde veliahtlık saltanata geçmede bir usul olarak yerleşmiştir. Hanedan azalarının hakimiyete müştereken sahip olduğu ve hükümdarı Allah'ın seçtiği şeklindeki gelenek çok kuvvetliydi.
Türklerde hükümranlık hakkının karizmatik vasfı, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış olmasına imkan vermez. Karizma (Kut')nın kan vasıtasıyla babadan (Hatun'dan doğan) oğulların hepsine intikal ettiği inancı dolayısıyla hükümdarın ölümünden sonra evlatlar arasında vukua gelen taht mücadelelerinde içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde (kut'a nail olamadığının anlaşılması halinde) devlet parçalanmaktadır. Yani Türk devletlerinin merkeziyetçi bir karakter taşıması bizatihî onların varlıklarını, kudret ve ihtişamlarını sürdürmeleriyle yakından alakalıdır.
Büyük Selçuklular'da bilfiil isyana girişmeyen bir hanedan mensubunun saltanatta hak iddia edebilir diye idam edildiğine rastlamıyoruz. Buna karşılık Anadolu Selçukluları'nda ve Osmanlılar'da kardeş katline rastlamaktayız. II. Kılıç Arslan, 1155'de tahta çıktığı zaman kendine rakip gördüğü ortanca kardeşini boğdurtmuştu. II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246) de bir oğlu olunca hapisteki kardeşini idam ettirmişti. Bunlar Büyük Selçuklular'da ve diğer Türk devletlerinde de gördüğümüz gibi Türkler'deki eski bir geleneğe dayanarak yay kirişi ile idam edilmiştir. Hanedandan olanların kanı dökülmeden yayının kirişi ile boğulması hükümdarın kutsî bir menşe'den geldiği telakkisi ile ilgilidir. Bu gelenek çok eski zamanlardan beri mevcuttur. Mezkur telakki onlarda esasen var olan kan taassubu inancı ile de birleşerek hükümdar ailesine mensup olanların kanlarının dökülmemesi adetini doğurmustur. Türk ve Moğollar'ın İslamî devirde bile bu eski Paganizm adetini yaşatmaları gayet tabiîdir. Ok ve yayın eski Türk hayatındaki ehemmiyeti düşünülürse öldürme şekilleri arasında "yay kirişi ile boğma"nın en eski şekil olduğu söylenebilir. Türkler'in paganizm devrindeki dinî-sihrî itikadlarına, onlara bağlı hukukî telakkilere istinad eden kan dökmeme adetine Büyük Selçuklular'da da tamamen riayet edildiğini görmekteyiz.
Anadolu Selçukluları'nda sultan büyük-küçük tefrik etmeden oğullarından birini veliahd tayin edebilir. Veliahtlık taht üzerinde hak iddia etmeye engel değildir. İzzeddin II. Kılıç Arslan, küçük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'i halef tayin etti. Diğer kardeşler kıskanıp büyük kardeş Rukneddin Süleyman'ın etrafında toplandılar. O da 1192'de babası ölünce Konya'yı kuşatıp tahta geçti. Rükneddin Süleyman ölünce (1204) oğlu III. Kılıç Arslan sultan ilan edildi. Fakat Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. Onun ölümünde (1211) büyük oğlu İzzeddin Keykavus (1211-1220) tahta çıtı Fakat kardeş Aladdin Keykubad (1220-1237) bunu tanımadı. İzzeddin Keykavus ölünce kimin tahta geçeceği tartışılıyordu. Sonra oğlu Alaeddin üzerinde karar kılındı.
Görüldüğü üzere Türk devletlerinde saltanat verasetini tanzim eden bir esas mevcut değildir. Onlarda tahtı hanedanın muayyen azasına intikal ettiren bir gelenek de yerleşmemiştir. Zaman zaman veliaht tayini, ekber evladın ya da küçüğün tercihi gibi temayüller belirmiş ise de taht daima ilahî takdire açık tutulmuştur. Hakimiyetin ilahî menşeli olduğunu kabul eden bu düşünce karşısında diğer adet ve anlayışlar hükümsüz kalmıştır. Hanedandan biri bilfiil saltanatı ele geçirdikten sonra onun meşruiyyeti nazarî ve hukukî bakımdan mesele teşkil etmezdi. Asırlardır süre gelen bu gelenek, Türkler'de hakimiyetin menşeini Tanrıya dayandıran eski dinî telakkilerle ilgili görünmekte ve Orta Asya Türk kavimlerinde daha kuvvetle açığa çıkmaktadır.
Büyük Selçuklular'da olduğu gibi Anadolu Selçukluları'nda da ülkenin hanedan mensupları arasında muayyen hakimiyet sahalarına taksimi vazgeçilmez bir kaide olarak daima tatbik edilmiştir.
Mikhail'in daha babasının sağlığında ölümü üzerine İsrail (Arslan) ailenin başı olmuştu. Sonra onun ahfadına batıdaki en uzak uç bölgesi Anadolu yurtluk olarak verilmişti.
Anadolu Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan'ın sağlığında memleketi oğulları arasında taksim etmesi de eski Türk geleneğinin devam ettiğini göstermesi bakımından zikre değer. Onlardan her biri kendilerine ait mıntıkalarda bağımsız bir hükümdar gibi hareket etmekteydiler.

HÜKÜMDAR
Anadolu Selçuklu Devleti’nde yönetim diğer Türk devletlerinde gördüğümüz gibi sultanın mutlak kontrolü altındadır. Moğol istilası sırasında olduğu gibi "İlhan'a ubudiyet arzeden, gerektigi zaman Anadolu içindeki seyahatlerinde ona refakat eden, bazen Moğol noyanlarına mazeret beyan edip af dileyen, belirli yerlerde ikamete mecbur edilen, yargılanıp cezalandırılan ve hatta katledilen zavallı birer hükümdar durumuna düşürülen" son dönem Selçuklu sultanları istisnadan ibarettir. Sultan siyasî iktidarı başka bir kuvvetin iznine bağlı olmadan kullanır.

Görüldüğü üzere Türk devletlerinde saltanat verasetini tanzim eden bir esas mevcut değildir. Onlarda tahtı hanedanın muayyen azasına intikal ettiren bir gelenek de yerleşmemiştir. Zaman zaman veliaht tayini, ekber evladın ya da küçüğün tercihi gibi temayüller belirmiş ise de taht daima ilahi takdire açık tutulmuştur. Hakimiyetin ilahi menşe'li olduğunu kabul eden bu düşünce karşısında diğer adet ve anlayışlar hükümsüz kalmıştır. Hanedandan biri bilfiil saltanatı ele geçirdikten sonra onun meşruiyyeti nazari ve hukuki bakımdan mesele teşkil etmezdi. Asırlardır süre gelen bu gelenek, Türkler'de hakimiyetin menşeini Tanrı'ya dayandıran eski dini telakkilerle ilgili görünmekte ve Orta Asya Türk kavimlerinde daha kuvvetle açığa çıkmaktadır.
Büyük Selçuklular'da olduğu gibi Anadolu Selçukluları'nda da ülkenin hanedan mensupları arasında muayyen hakimiyet sahalarına taksimi vazgeçilmez bir kaide olarak daima tatbik edilmiştir.
Mikhail'in daha babasının sağlığında ölümü üzerine İsrail (Arslan) ailenin başı olmuştu. Sonra onun ahfadına batıdaki en uzak uc bölgesi Anadolu yurtluk olarak verilmişti.
Anadolu Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan'ın sağlığında memleketi oğulları arasında taksim etmesi de eski Türk geleneğinin devam ettiğini göstermesi bakımından zikre değer. Onlardan her biri kendilerine ait mıntıkalarda bağımsız bir hükümdar gibi hareket etmekteydiler.

DİVAN TEŞKİLATI
Anadolu Selçukluları'nda devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı Divan-ı a'lâ'nın (Divan-i âli, divan-ı saltanat) başkanı vezirdir. Devlet idaresinde birinci derecede rol oynayan divan-ı a'lâ'nın diğer üyeleri şunlardır:
Naib-i saltanat, beylerbeyi, tuğraî, atabeg, pervane, ariz, müstevfî ve müsrif-i memâlik.
Divana gelen meseleler vezirin başkanlığında müzakere edilir ve alınan kararlar vezirin sağında ve solunda oturan münşîler (divan katipleri) tarafından defâtir-i divan-ı a'lâ'ya işlenirdi. Divan kararları Fahreddin Ali'nin vezirliğine kadar Arapça yazılırdı. Daha sonra Farsça yazılmaya başlandı. Divana gelen bazı meseleler önce ilgili divanlara havale edilir ve onların yaptığı inceleme ve hazırladığı raporlar daha sonra divan-ı a'lâda görüşülüp nihaî karara bağlanırdı. Divanda tercümanlar da görev alır ve yabancı devletlere gönderilecek yazıları kaleme alır ve gerektiğinde tercümanlık da yaparlardı.
I. Alaeddin Keykubad zamanında divanda dört münşî ile iki tercüman vardı.

DİVAN-I A'LÂ'NIN ÜYELERİ
NAİB-İ SALTANAT: Büyük Selçuklu devlet teşkilatında rastlamadığımız bu makam muhtemelen Eyyubî devlet teşkilatı örnek alınarak ihdas edilmiştir. Önemli devlet adamları ve kumandanlar arasından seçilen naib-i saltanat sultanın merkezde bulunmadığı zamanlarda ona vekaleten devlet işlerini yürütürdü. Kendilerine naib-i saltanat olduklarının alameti olarak bir altın kılıç verilirdi. Naibü'l-hazre de denilen bu görevli başlangıçta sadece sultan tarafından tayin edildiği halde ülke Moğol tahakkümüne maruz kaldıktan sonra İlhanlı hükümdarının onayını alan vezirlerin de bazı şahısları bu makama getirdikleri görülmektedir. Fahreddin Ali vezir olduktan sonra Emînüddin Mikail'i naib-i saltanat tayin etmişti. Ayrıca Moğol istilası sırasında İlhanlı hükümdarlarının sultanın naibinden ayrı olarak bizzat kendilerinin de naib tayin ettikleri anlaşılmaktadır. Fahreddin Ali'nin ölümünden sonra Mücirüddin Emirşah, Argun Han'ın buyruğuyla naib-i saltanat olarak görevlendirilmiştir. Bazen aynı şahıs hem Anadolu Selçuklu sultanının hem de İlhanlı hükümdarının naibi olarak hizmet ederdi. Mesela Şemseddin İsfahani hem Selçuklu sultanı hem de Batu Han tarafından naib-i saltanat olarak görevlendirilmişti. Bu görevde bulunan bazı devlet adamları şunlardır: Celaleddin Karatay, Sücaeddin Abdurrahman, Nizameddin Hurşid, Fahreddin Ali, Emirü'd-din Mikail, Mücirüddin Emir Şah, Cemaleddin, Mehmed Pervane ve Kemaleddin Tiflisi
BEYLERBEYİ: Anadolu Selçuklu devlet teşkilatında nüfuz bakımindan en önde gelen görevlilerden biridir. Emirü'l-ümera ve melikü'l-ümera da denilen beylerbeyi ordunun baş kumandanı olması sebebiyle divanda sözü geçerdi. Zaman zaman hükümdarların bile onlardan çekindiği hatta komplo hazırlayarak onları bertaraf ettiği görülmektedir. Merkezdeki beylerbeyinden farklı olarak uçlarda görev yapan askerlerin başında da uç beylerbeyi denilen bir emir bulunurdu. Mesela Hüsameddin Çoban Kastamonu'da uç beylerbeyi olarak görev yapmıştır. Bir başka uç beylerbeyi de Seyfeddin Kızıl'dır. II. Gıyaseddin devrinin nüfuzlu devlet adamı olan Sadeddin Köpek de Samsat seferi sırasında Melikü'l-ümera unvanını almıştı. Samsat kalesini aldıktan sonra gücü bir kat daha artan Sadeddin Köpek kendinden önce beylerbeyi olan Kemaleddin Kamyar'ı tevkif ettirerek muhtemelen bu görevi de kendisi üstlenmiştir. Beylerbeyi olarak görev yapan bazı devlet adamları şöyle sıralanabilir. Seyfeddin Ayaba, Şemseddin Has Oğuz, Şerefüddin Mahmud, Siraceddin, Kemaleddin Kamyar, Seyfeddin Torumtay, Serefüddin Mesud, Azizüddin.
TUĞRAİ: Devletin iç ve dış her çeşit yazışmalarını idare eden menşur, berat, name ve muahedeleri kaleme alan, ferman ve menşurlara sultanın alamet ve tuğrasını çekmekle görevli olan Tuğraî Divan-ı inşa ve tuğranın reisidir. İyi tahsil görmüş, Arapça ve Farsça'ya vakıf kalem erbabından seçilirdi. Anadolu Selçukluları'nda divan-ı inşa, divan-ı arzdan sonra gelirdi. Mesela I. İzzeddin Keykavus zamanında (1211-1220) Şemseddin Taber divan-ı inşa reisi iken daha sonra emir-i ariz-i memalik-i Rum tayin edilmiştir.
ATABEG: Büyük Selçuklu Devleti'nde olduğu gibi Anadolu Selçukluları'nda da atabeglik müessesesi mevcuttu. Şehzadeleri iyi bir devlet adamı olarak yetiştirmekle görevli olan atabegler (lalalar) güvenilir ve nüfuzlu kumandanlar arasında seçilirdi. Şehzadeler atabegin gözetiminde "melik" unvanıyla her hangi bir vilayetin idaresine memur edilirlerdi. Ancak daha sonra şehzadelerin eğitiminden sorumlu atabeglerin yanında başkentte sultanın yanında ona müşavirlik eden bir atabeg daha tayin edilmeye başlanmıştır. Bu atabegler divan üyesi olarak müzakerelere iştirak ederlerdi. Bu konuyla ilgili bir fermanda bütün devlet erkanının önemli konularda hükümdarın atabegiyle istişare etmesi emredilmektedir.
Atabeglerin Anadolu Selçuklu devletine büyük hizmetleri olmuştur. Bunların başında da Şemseddin Altunaba ile Celaleddin Karatay gelir. Arslan ve II. Alaeddin Keykubad ile müşterek hakimiyetin başladığı 1249 yılına kadar yürüttügü naib-i saltanat görevini bırakarak atabeg-i Rum unvanıyla atabeglik görevini üstlenmiş ve 1254'te ölümüne kadar bu makamda kalmış devletin birlik ve bütünlüğünü korumuş, şehzadeler arasında geçimsizliğe ve ihtiraslı devlet adamlarının faaliyetlerine mani olmuştur.

PERVANE: Arazi dağıtımı ile ilgili defterleri tutmak, iktalara ait menşurları hazırlamak ve istihbarat faaliyetlerini yürütmekle görevli olan pervane de divan-ı a'lâ'nın üyesiydi. Sultanlar pervaneleri bu görevleri dışında siyasî ve askerî ilişkileri yürütmekle de görevlendirebilirlerdi. Mesela Muineddin Süleyman Pervane IV. Kılıç Arslan tarafindan Moğollara elçi olarak, II. Alaeddin Keykubad da Erzincanlı Kadı Şerefüddin'in oğlu Taceddin'i Diyarbekir'i zaptetmek üzere görevlendirmişti. Anadolu Selçukluları tarihinde Muineddin Süleyman Pervane'nin ayrı bir yeri vardir. Moğol tahakkümü sırasında sultanı da asarak bütün yetkileri elinde toplayan Muineddin Süleyman şahsi kabiliyeti sayesinde hem İlhanlılar hem de Memluklülerle iyi ilişkiler kurmuş ve bir devre adını vermiştir.
ÂRİZ: Büyük Selçuklu Devleti'nde olduğu gibi ordunun her türlü ihtiyacını karşılamak ve askerlerin maaşlarını dağıtmakla görevli olan Divan-ı arz'ın başkanıdir. Ancak ordunun sevk ve idaresine müdahale etmezdi. Bu görev daha önce geçtiği gibi beylerbeyinindi.
MÜSTEVFİ: Büyük Selçuklular'da da gördüğümüz divan-i istifa devletin bütün mali işlerini yürütmekle görevli olup divan başkanına müstevfî veya sahib-i divan-ı istifa denilir. Sultan tarafından tayin edilen müstevfi vergi tarh ve tahakkukunda çok dikkatli davranmalı, halktan haksız vergi alınmasına mani olmalıdır. Tayin ettiği amillerin adil ve mutemet olmasına dikkat etmeli, halkın şikayetlerini arzetmesi için kapısını daima açık bulundurmalıdır. Moğol istilası sırasında müstevfileri İlhanlı hükümdarları tayin etmeye başlamıştır.
Mecdüddin Muhammed b. Hasan'ın divan-i istifa başkanlığına tayiniyle bir menşurda onun bütün vergileri toplaması, divan görevlilerini boş bırakmaması, nedimlerin sözlerine itibar etmemesi ve devlet gelirlerinin zorbaların elinde telef olmamasına özen göstermesi istenmektedir. Bir başka menşurda da divan-i istifa'nın saltanatın direği olduğu ifade edilmekte ve mali işlerin işbilir (kardar) ve güvenilir kişilere verilmesi, tuzlalarda liyakatlı amillerin görevlendirilmesi emredilmektedir.
MÜŞRİF: Devletin mali ve idari faaliyetlerini denetleyen divan-ı işrafın reisidir. Müşrif kendisine bağlı memurları vasıtasıyla ülkenin her tarafında hazineye ait malları tesbit ve defterleri kontrol ettirirdi.

SARAY TEŞKİLATI
Anadolu Selçukluları saray teşkilatı Büyük Selçuklu devleti saray teşkilatı esas alınarak oluşturulmuştur. Başlıca saray görevlileri şunlardır:
HACİBÜ’L-HÜCCAB: Sultan ile divan üyeleri arasında irtibatı sağlayan baş hacib saray görevlilerinin hizmetlerini kontrol etmekten de sorumlu idi. Hacibü'l-hüccab'ın emrinde hacip ve perdedar denilen görevliler vardı.
EMİR-İ CANDAR: Sarayı ve sultanı korumakla görevli olan Candarların reisi olan emir-i candar hazarda ve seferde buyruğu altındaki muhafızlarla birlikte sultanı korumakla mükelleftir. I. Alaeddin Keykubad sultan olarak Konya'ya gelirken yanında 120 kişiden oluşan muhafız (candar) birliği vardı. Bunlar altın sırmalı hamayil ile asılı kılıç taşırlardı. Candaroğulları beyliğinin kurucusu Emir Şemseddin Yaman'in lakabına bakılarak onun da Anadolu Selçuklularında emir-i candar olarak görev yaptığı söylenebilir.
ÜSTADÜDDAR: Saray nazırı olup saraya ait bütün harcamaları ve saray görevlilerini kontrol eder.
EMİR-İ ÇAŞNİGİR: Sultanın sofrasının hazırlanmasına nezaret ve yemekleri kontrol eden görevlidir. Çok güvenilir emirler arasından seçilen çaşnigirin görevi sofraya konulan yemekleri sultandan önce tatmak suretiyle yemeğe zehir katılma ihtimalini ortadan kaldırmaktı. Büyük Selçuklularda ve diğer bazı İslam devletlerinde de gördügümüz çaşnigir Anadolu Selçuklu devletinde de önemli bir görevli idi. Meşhur emirlerden Mübarizüddin Çavlı ile Şemseddin Altunaba da çaşnigir (emir-i zevvak) olarak hizmet etmişlerdi.
EMİR-İ SİLAH: Silahların bakım ve muhafaza edilmesiyle görevli olan silahdarların emiri olup merasimlerde hükümdarın silahını taşırdı.
EMİR-İ ŞİKAR: Hükümdarın av işlerini idare eden ve av kuşlarıyla av hayvanlarının eğitiminden sorumlu olan saray görevlisidir. Emer-i şikarlar nüfuz ve itibar sahibi kumandanlar arasından seçilirdi. Mesela meşhur devlet adamı Sadeddin Köpek Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın, Kılavuzoğlu Tumanbay da III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in emir-i şikarları idiler. Bütün kuşçular emir-i şikarların emrindeydi. Bunların yanında yine av ile görevli askerler bulunurdu. Anadolu Selçuklularında emir-i şikarlığa tayinle ilgili bir vesikada bu görevlilerde aranan vasıflar ve av sırasında dikkat edilmesi gereken hususlar sayılarak emir-i şikarın bu önemli vazifede bazdarları kulluk ve mülazemette bulundurması, sürgün avında kuş ve hayvanları halka haline getirme zamanında cesur ve marifetli avcıları hizmete sokması ve kuşların avlanma mevsiminde avcıları pusuya yatırması gerektiği ifade edilmektedir.
Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu sultanlarının sofrasında av eti hiç eksik olmazdı. Nitekim sultan Melikşah ile I. Alaeddin Keykubad bir rivayete göre yedikleri av etinden zehirlenerek ölmüşlerdir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in av hayvanları yanında vahşi hayvanları da beslediği, Ermeni kralının sultan I. İzzeddin Keykavus'a çeşitli hediyeler yanına baz (doğan) ve şahin de göndermesi Selçuklu sultanlarının kuşlara ne derecede önem verdiklerini göstermektedir. Anadolu Selçuklularında yılda iki defa umumi ava çıkılırdı. Bu ava bütün devlet erkanı katılır ve av şölenle sona ererdi.
EMİR-İ ALEM: Sultan sancağını taşıyan ve onu korumakla görevli olan emirdir.
EMİR-İ AHUR: Hükümdarın atlarına bakmakla görevli emirdir. Buyruğu altındaki hademeler atların eğitimi ve tavlaların bakımından sorumludur.
CAMEDAR: Hükümdarın elbiselerine nezaret etmekle görevlidir. Elbiselerin muhafaza edildiği camehane de onun kontrolündeydi. Camedarlar sultanın elbiselerini giymelerine de yardımcı olurlardı.
TASTDAR: Hükümdar elini yıkarken, abdest alırken leğen tutup su döken saray görevlisi.
EMİR-İ MECLİS: Sultanın bezm denilen meclisine girecek olanları içeri alan, ziyafet salonlarını düzenlemekten sorumlu saray görevlisi olup Anadolu Selçukluları'nda önemli bir memuriyetti.
HAVAYİCSALAR: Havayichane denilen mutfak işlerine bakan ve yemekleri pişiren saray ahçısı.
SERHENK (ÇAVUŞ): Sultanın önünden giderek yol açardı. Merasimlerde ve alaylarda ellerinde süslü değneklerle görev yaparlardı. I. Alaeddin Keykubad sultan ilan edilip tahta çıkmak üzere Konya'ya giderken yanında 500 serhenk vardı.
EMİR-İ DEVAT (DEVATDAR): Başlangıçta sultanın divit takımından sorumlu olan ve daha sonra çeşitli görevler üstlenen saray memuru. Meşhur devlet adamı Celaleddin Karatay da emir-i devat olarak hizmet etmişti.

ADLÎ TEŞKİLAT
Anadolu Selçukluları döneminde ülkede meydana gelen hukuki meseleler kadılar tarafından Hanefi mezhebi hükümleri esas alınarak çözülürdü. Halkla ilgili bütün davalara ve miras işlerine kadılar bakardı. Ancak askeri davalar kadıleşker tarafından karara bağlanırdı. Kadı'l-kudat (başkadı) Konya'da oturur ve diğer kadıları kontrol ederdi. Kadı'l-kudat bütün ilmiyye sınıfının da reisi idi.
Kadılarin baktığı şerî davaların dışında başta devlet aleyhine işlenen cürümler olmak üzere, her çeşit baskı ve zulümle ilgili davalara ise örfî ve şerî hukuku esas alarak emir-i dadlar bakardı. Anadolu Selçuklularında emir-i dad protokolde atabegden sonra gelirdi ve çok nüfuzlu bir emir idi. I. Alaeddin Keykubad hükümdarlığının ilk yıllarında divan-ı mezalime bizzat başkanlık edip şikayetleri dinlerdi. Ancak daha sonra işlerinin yoğunluğu yüzünden bu görevi emir-i dad'a bıraktı. Fahreddin Ali emir-i dadlıktan vezirliğe yükseldiği gibi emir-i dad Eminüddin Düleycanî aynı zamanda üstadüddarlık, evkaf hakimliği ve müstevfîlik görevlerini de üstlenmişti. Emir-i dad hem divan-ı mezalim hem de kadıların verdiği hükümleri infaz etmekle görevliydi. Kaynaklarda emir-i dad olarak hizmet eden diğer bazı görevliler arasında Nusret Yakut ve Nizameddin'den de bahsedilmektedir. III. Gıyaseddin devrinde kadılık görevinde bulunanlardan bazıları da şöyle sıralanabilir: Kadı'l-kudat Siraceddin Mahmud-ı Ermevî, Celaleddin Habib, Eminüddin Tebrizi, İzzüddin, Bedreddin Kazvinî, Taceddin Hoyi ve Sadüddin.

ASKERÎ TEŞKİLAT
Anadolu Selçuklu Devleti esas itibariyle askerî bir hüviyete sahipti. Ordu devlet yönetiminde ve teşkilatın hemen her kademesinde önemli rol oynuyordu. Divan-ı a'lâ'ya bağlı olarak görev yapan divan-ı arz ordunun her türlü ihtiyacını karşılamaktaydı. Savaş zamanlarında ordunun sevk ve idaresi vezir ve beylerbeyinin sorumluluğundaydı. Savaş sırasında sultana emirler, leşkerler, reisler ve ileri gelen zevat refakat ederdi.
Anadolu Selçuklularında ordu başlıca şu sınıflardan teşekkül ederdi.
1. KAPIKULU: Merkezde sultanın şahsına bağlı olarak görev yapan bu askerler çeşitli milletlerden teşkil edilmişti. Bunlar da kendi aralarında müfred, gulam, mülaziman-ı yatak (yayak) ve halka-ı hassa diye kısımlara ayrılmıştı. Sarayda görev yapan askerler candarlarla birlikte sultanın ve sarayın korunmasında istihdam edilmişti. Mülaziman-ı yatak ise hükümdarın çadırını beklerdi. Kapıkulu süvarileri yılda dört defa bisteganî denilen maaş alırlardı.
2. TIMARLI SİPAHİ: İkta sahiplerinin maiyetindeki bu askerler savaş zamanlarında subaşı denilen ve aynı zamanda bulundukları şehirlerin emniyet ve asayişinden sorumlu olan kumandanların emrinde ana orduya katılırlardı.
3. ÜCRETLİ ASKERLER: Anadolu Selçuklu ordusunun temel unsurlarından birini teşkil etmekle beraber ihtiyaç halinde istihdam edilen bu askerler arasında zaman zaman gayri müslim askerler de bulunurdu. Mesela II. Gıyaseddin devrindeki Babaî ayaklanmasının bastırılmasında ücretli Frank askerleri önemli hizmetlerde bulunmuşlardı.
4.MUHAFIZ BİRLİKLERİ: Kayseri başta olmak üzere Sivas, Harput, Develi-Karahisar, Niksar, Malatya, Erzincan, Niğde, Ladik, Honas gibi önemli şehirlerde sürekli olarak bulundurulan muhafız birlikleri. Bu mıntıkalara bağlı ikta sahiplerinin maiyetindeki askerler, Türkmenler ve müstahkem yerlerdeki daimi kuvvetlerin kumandanları o bölgenin subaşısına tabi idiler.
5. UC BİRLİKLERİ: Barış ve savaş zamanlarında Bizans Ermeni ve Gürcü sınırlarında beylerinin emrinde bekleyen askerler.
6. Anadolu Selçuklu Devleti’ne tabi olan vassal statüdeki Müslüman ve gayri müslim devletlerin ihtiyaç halinde antlaşmalara uygun olarak gönderdikleri kuvvetler.
Askeri merkezlerdeki kuvvetlerle ikta sahiplerinin emrindeki kuvvetler 1243'teki Kösedağ bozgunundan sonra giderek azalmıştır. Bunun da sebebi ikta sisteminin Moğol istilasıyla tamamen sarsılmış olmasıdır. IV. Kılıç Arslan ikta arazileri mülk haline getirerek ordunun esasını teşkil eden tımarlı sipahilerin yok olmasına sebep olmustur. Müineddin Süleyman Pervane'nin 1277'de ölümünden sonra İlhanli istilası giderek şiddetlenmiş, hem ikta sistemi kaldırılmış, hem de ordu bertaraf edilmiştir. Bu da gelirlerini kaybeden ikta sahiplerinin ülkenin her tarafında isyan ve karışıklıklar çıkarmalarıyla sonuçlanmıştır. Orduda yaratılan boşluk Moğol askerleriyle giderilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde çıkan isyanlar Selçuklu-Moğol müşterek kuvveti tarafından bastırılmıştır.
Selçuklu ordusuna harekat sırasında kumanda eden beylerbeyi protokolde ön saflarda yer alırdı. Ayrıca I. Alaeddin Keykubad'ın güney sahillerini fethetmesinden sonra uc beylerbeyilikleri ihdas edildi. Beylerbeyi karşılığında sipehdar-i büzürg veya emir-i büzürg tabiri de kullanılıyordu.
Anadolu Selçukluları Antalya, Alaiye ve Sinop'un fethinden sonra denizciliğe önem verdiler ve tesis ettikleri tersanelerde kendi donanmalarını inşa ettiler. Donanma kumandanlarına emirü's-sevahil, melikü's-sevahil veya emirü'l-bahr denilirdi.
Selçuklu kara ordusunun büyük bir kısmını süvariler teşkil ettiği için ata büyük önem verilirdi. O dönemde kullanılan bütün klasik silahlar Anadolu Selçuklu ordusunda da mevcuttu. Orduda nizam ve intizam çok önemli idi. İhmali görülenler ve disipline uymayanlar şiddetle cezalandırılırdı. Mesela II. Gıyaseddin Keyhüsrev ile vezir Fahreddin Ali Cimri isyanı sırasında sefere katılmayan emir-i büzürg-i uc Ali Bey ile adamlarını katlettirdiler.

TOPRAK VE HALK
Anadolu Selçukluları'nda toprak tıpkı Büyük Selçuklular'da olduğu gibi mirî yani devlete aitti. Arazi ikta, mülk ve vakıf olmak üzere üç bölümde ele alınabilir.
1. İKTA ARAZİ: Bir hizmet karşılığı olarak devlet adamlarına, kumandanlara ve büyük-küçük sipahilere verilen araziye ikta arazi denilir. Has arazi sadece hükümdara aitti. Görevinden azledilen kişilerin iktaları ellerinden alınırdı. Hizmetleri devam ettirmek kayıt ve şartıyla ikta arazi babadan oğula intikal edebilirdi. Devlet ricali ve kumandanların rütbeleriyle mütenasip iktaları vardı. Mesela Taceddin Pervane'nin iktaı Ankara idi. İkta sahipleri sefer zamanlarıinda askerleriyle birlikte sultanın emriyle savaşa katılmak üzere yola çıkarlardı.
I. Alaeddin Keykubad Harizm aşireti reislerinden Kirhan'a Erzincan'ı, Bereket Han'a Amasya'yı, Artuklular'dan İzzeddin Ahmed'e ise Harput'u ikta olarak vermişti. II. Gıyaseddinn Keyhüsrev de vezir Mühezzebüddin Ali'ye 40.000 dinarlık bir araziyi ikta etmişti.
2. VAKIF ARAZİ: Geliri ilmî ve sosyal gayelerle kurulan müesseselerin masraflarını karşılamak üzere tahsis edilen arazilerdir. Bazı Selçuklu devlet adamları ve kumandanlar da kendilerine mülk olarak verilen yerleri hayır amacıyla kurdukları müesseselere devretmişlerdir ki bunlar da vakıf arazi statüsündedir. Vakıf arazilerin gelirleri mutlaka gayelerine uygun olarak kullanılırdı.
3. MÜLK ARAZİ: Aslında devlete ait bazı araziler büyük hizmetleri ve yararlıkları görülen devlet adamları ve kumandanlara sultan tarafından mülk olarak verilmiş ve bunlar onların evladına miras yoluyla intikal etmiştir. Ancak bazıları da bunları hayır müesseselerine vakfetmişlerdir. Kastamonu yöresi Hüsameddin Çoban'a, Sinop da Muineddin Pervane'ye mülk olarak verilmiştir.
Anadolu Selçukluları'nda toprağı ekip biçen reayanın her zaman hakkını almasına itina edilir, haksızlığa uğrayanlar her zaman şikayetçi olabilir ve haklarını geri alabilirlerdi. Arazi tevcihatıyla ilgili işler Pervane ve emrindeki memurlar tarafından yürütülürdü. Ülkede zaman zaman arazi tahriri de yapılırdı.
Meskün mahallerdeki vergiye tabi nüfus ve herkesin vereceği vergi miktarı kayıt ve tespit edilirdi. Reayadan tahakkuk ettirilen miktardan fazla vergi isteyenler ağır cezalara çarptırılırdı. İkta sahipleri ikta araziden alacakları gelir karşılığı asker besledikleri gibi o bölgenin yönetiminden de sorumluydular. Ancak Moğol istilası sırasında bu sistem bozuldu ve iktaları ellerinden alınan sipahiler ülke içinde isyan ve huzursuzluklara sebep oldular. İktaları ellerinden alındığı için ikta sahipleri de yeteri kadar asker besleyemediler ve bu da ordunun çökmesine sebep oldu.

İDARİ TEŞKİLAT
Anadolu Seçukluları'nda eyaletler öncelikle haneden mensuplarının idaresine tevdi edilirdi. Şehzadeler küçük ise onları iyi bir devlet adamı olarak yetiştirmek üzere yanlarına lala veya atabeg denilen güvenilir emirler verilirdi. Bu emirler bulundukları eyaleti o şehzade adına idare ederlerdi. Anadolu Selçukluları'nın idari açıdan kaç eyalete taksim edildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak II. Kılıç Arslan'ın ülkeyi 11 oğlu arasında taksim ettiği bilinmektedir. Böylece başkent Konya'nın dışında 11 idari merkezin mevcudiyetinden bahsedilebilir. Hanedan mensuplarının yönetimine bırakılan Tokat, Niksar, Elbistan, Kayseri, Sivas, Aksaray, Malatya, Konya Ereğlisi, Niğde, Amasya, Ankara ve Uluborlu dışında Kastamonu, Sinop, Erzurum, Erzincan, Şarki Karahisar, Divriği, Antalya, Alaiye, Manavgat, İçel, Harput, Çemişgezek, Kahta, Ahlat, Isparta, Kütahya, Eskişehir, Denizli ve Amid (Diyarbakır)'in ilhakıyla eyaletlerin sayısı artmış ve otuzu geçmiştir.
Bizans ve Ermeni sınırlarında uç vilayetleri de uç beyleri tarafından idare ediliyordu. Mesela Danişmendli Yağıbasın'ın oğullarından Muzafferüddin Mahmud, Bedreddin Yusuf ve Zahireddin Anadolu Selçukluları'nın hizmetine girerek uç boylarında görev almışlardı. Ayrıca hanedan mensuplarının idaresi dışında kalan yerlerde de emirler hem vali hem de kumandan olarak görev yapıyorlardı. Bu büyük vilayetlerin dışındaki şehirlerde de serleşker ve subaşılar emniyet ve asayişten sorumlu idiler. Merkezi şehirlerde emniyeti sağlamaktan sorumlu birer sahne bulunurdu.
1243'te Anadolu Selçukluları'nın mağlubiyetiyle sonuçlanan Kösedağ savaşından sonra ülke taht kavgalarına sahne olmuş ve nihayet Moğolların müdahalesiyle ülke ikiye bölünmüş, bir kısmı Konya merkez olmak üzere II. İzzeddin Keykavus'a, diğerinin merkezi de Sivas olmak üzere IV. Rükneddin Kılıç Arslan'a verilmiştir.
Vilayetlerde birer küçük divan bulunur ve vergiler muhassıllar tarafından toplanırdı.
Eflaki Menakibü'l-arifin'de idari teşkilatta adı geçen görevlilerden bazılarını şöyle sıralar. Nazır, emir-i dad valiler (ummal), yol muhafızları, subaşı, şehir kethüdası, reis, şahne, cellad, divan memuru, şeyhü'l- islam ve hati.

SOSYAL HAYAT
1. ADET VE GELENEKLER

Yağmur duası: Yağmur duasına çıkılacağı zaman halk oruç tutar, kurban keser ve Allah'a dua ve niyazda bulunurdu. Duanın akabinde yağmur yağmazsa uzak yerlerden gelmiş bir garibe gider ondan Allah'a dua ve niyazda bulunmasını isterlerdi. Bir defasında Konya'da kıtlık olmuş, uzun zaman yağmur yağmamıştı. Korkunç bir pahalılık vardı. Birkaç defa yağmur duasına çıkıp ümitsizlik içinde dönmüşlerdi. Verdikleri sadakalar, kestikleri kurbanlar kabule mazhar olmamıştı. Nihayet Sultan Veled'e gidip yardım istediler. Onun mübarek başını açıp gözlerinden yaşlar akarak Allah'a dua etmesi üzerine müthiş bir yağmur yağdığı söylenir.
Uğur ve Nazar: Kötü insanların nazarından korunmak için ateşe çörek otu atılırdı. Üzerinde dikiş dikilen kimsenin ağzına mutlaka bir yaprak, bir saman çöpü alması gerektiğine inanılırdı. Gül uğur çiçeği kabul edilirdi. Dini bayramların arifesinde helva dağıtılırdı. Bir tüccarın karısı Kurban bayramı arifesinde çokça helva yaparak fakirlere ve komşulara sadaka olarak dağıtmış, helva dolu büyük bir siniyi de Mevlana hazretlerine göndermişti.
Doğum: Çocuk doğduğu evde büyük bir sevinç kaynağı olurdu. Bebeğe altın takılır, saçı saçılırdı. Çocuğun babası büyük bir ziyafet verirdi.
Evlenme: XIII. ve XIV. yüzyılda Anadolu'da İslam hukuku hakimdi. Erkekler birden fazla kadınla evlenebilirdi. Cariye edinme geleneği de vardı. Sultan Veled'in iki cariyesi vardı. Evlenen erkeğin kadına başlık olarak para verme adeti yaygındı. Evlenecek kız da çeyiz eşyası hazırlamak zorundaydı. Mevlana bir kızın cehizinin hazırlanması için Gürcü Hatun'dan yardım istemiş, o da birkaç takım elbise, her cinsten bir kat çamaşır, yirmi adet süslü küpe, yirmi yüzük, inci gerdanlık, yün örtüleri ve bilezikler, halı ve seccadeler hazırlayıp göndermişti. Düğünler oldukça debdebeli olur, uzun süre anlatılırdı. Kadınlar peçe takarlardı.
Terbiye kuralları: Anadolu Selçuklu toplumunda Türk-İslam düşüncesinin ortak ürünü olan terbiye ve görgü kuralları yürürlükteydi. Türk toplumunda büyüğe hürmet esastır. Eflakî'nin Menakibü'l-ârifin adlı eserinde geçen bir ibarede "Onlar yaşça benden büyükler, ben onların yüzüne böyle bir sözü nasıl söyleyebilirim" denilmektedir ki bu toplumda büyüklere saygının bir işaretidir. Pazar yerinde ayaklarını uzatıp uyuyan bir dervişin bu hareketi onun kınanmasına sebep olmuştur. Bu da toplumun laubali davranışlardan hoşlanmadığını ve tepkiyle karşılandığını göstermektedir. Gayri ahlaki davranışlar da asla hoş karşılanmazdı.
Hediyeleşme: Hz. Peygamber'in hediyeleşmeyi teşvik eden sözleri Anadolu'da büyük ilgi görmüş ve "yarım elma gönül alma" şeklinde sembolleşen bu gelenek Türk milletinin başlıca özelliklerinden biridir. Devrin anlayışına göre hükümdar ve ileri gelen devlet adamları birbirlerine ve halka hediyeler verirlerdi ki bu da işgal ettikleri makam ile mütenasip olurdu. Gürcü Hatun fakir bir kızın cehizini hazırladığı gibi Muineddin Pervane de Mevlana'nın müjde ve iltifatı üzerine tarikat mensuplarına 2.000 dinara yakın bağışta bulunmuştur. Ayrıca Konya'da bulunan yetim ve fakirlere de elbiseler dağıtmıştı. Devrin en yaygın hediyesi altın idi. Uğur getireceğine inanılarak daha çok altın ve çiçek hediye edilirdi

HAYAT TARZI

Eğlence hayatı: Kaynaklar Anadolu'da eğlence hayatının oldukça renkli olduğunu ifade eder. Memluk Sultanı Baybars'ın Moğol ordusunu bozgunu uğrattıktan sonra 20 Nisan 1277'de Kayseri'ye gelince Keykubadiye Sarayında büyük bir eğlence düzenlemişti. Ancak Sultan onların eğlencede aşırı gittiklerini görüp hanende ve sazendeleri icra-yi sanat etmeden huzurundan kovmuştu. Eğlence merasimleri daha çok hanlarda düzenlenirdi. Kadın müzisyen ve sanatkarlar gayri müslimler arasından seçilirdi. Meyhaneler de müzikli eğlenceler düzenleniyordu. Hokkabazlar da yanan ateşe kendilerini atmak, kızgın demiri ağızlarına almak, kamçıdan kan akıtmak, merkep yavrusuna binmek gibi çeşitli gösteriler yapıyorlardı. Sünnet düğünleri de günlerce sürerdi. O dönemde oynanan oyunlar arasında satranç ve tavla önemli bir yer işgal ederdi.
Ev hayatı: Anadolu evleri sofa, odalar ve mutfaktan oluşuyordu. Ev eşyası olarak halı, yaygı, perde, battaniyeden bahsedilir. Isınma aracı olarak tandır ve mangal, aydınlanma aracı olarak da şamdan, kandil, çırağ ve mum vardı. Mum, zengin evlerinde, çırağ ise fakir evlerinde kullanılırdı. Zengin evlerinde hizmetçiler, maiyyet ve harem ağları vardı. Köleler azat edilirse kendilerine bunu gösteren bir belge verilirdi.
Kılık-kıyafet-süslenme: Anadolu Selçukluları döneminde yaygın erkek kıyafetleri elbise, başlık ve ayakkabıdir. Erkek elbiseleri hasır elbiseleri, siyah ipekten yapılmış elbise, çuha ve kemhadan yapılan elbiseler olarak zikredilebilir. Ayrıca kurt ve tilki postları, şalvar ve gömlek, hırka ve sarık, çizme ve ayakkabı da giyiliyordu.
Kadınlar ise çarsaf, kürk, ibrişim, başörtü ve peçe giyerlerdi. Uzun bıyık ve uzun sakaldan hoşlanılmazdı. Koku malzemesi olarak misk ve amber, makyaj malzemesi olarak da sürme kullanılırdı.
Besin maddeleri: Türk mutfağı o dönemde de oldukça zengindi. Yemek sırasında sofrada sahan, kase, sini, testi bulunurdu. Yemek bir kaptan kaşıkla yeniyordu. En yaygın yemekler tirit ve ateşte çevrilen etlerdi. Keklik, bıldırcın, çulluk ve toy gibi av hayvanlarının etleri de revaçtaydı. Ayrıca etli pilav, biberli pilav ve pastırma yenilen yemek türleriydi. Havuç, şalgam, turşu, meyve olarak elma, incir, kayısı, kavun ve üzüm yenirdi. En sevilen tatlı çeşidi helva idi.
Tedavi şekilleri: Selçuklular zamanında sağlığın başı temizlik olarak düşünüldüğü için her şehirde çok sayıda hamam vardı. Hastalıkların tedavisi için halk hekim ve şeyhlere müracaat ederdi. Menakibül-ârifin'den Mevlevîlerin çeşitli hastalıkları el teması ve okuyup üfleyerek tedavi ettikleri anlatılmaktadır. Yine Eflakî'ye göre Mevlana bir şahsın parçalanan ayak parmaklarını eliyle dokunmak, okuyup üflemek suretiyle tedavi etmiştir. O dönemde halkın karşılaştığı en yaygın hastalık sıtma idi. Hem hekimler, hem de şeyhler tarafından tedavi cihetine gidilirdi. Mevlana bazı hastaları özellikle psikolojik rahatsızlıkları olanları telkin yoluyla da tedavi etmiştir.
Devrin hekimleri teşhis ve tedavi yanında ilaçların hazırlanmasına da nezaret ederlerdi. Nitekim Tabib Ekmelüddin Sultan IV. Kılıç Arslan'ın isteği üzerine panzehir imal etmiştir.

TİCARİ VE EKONOMİK HAYAT

Anadolu ticari faaliyetler için uygun bir konumda bulunuyordu. Konya'nın başşehir olmasından sonra ticari hayat daha zenginleşmiş ve canlılık kazanmıştı. Anadolu'dan geçen Tebriz-Trabzon ve Tebriz-İstanbul yoluyla doğuyu batıya bağlayan bu yollar Anadolu'nun iktisadi hayatında önemli rol oynuyordu. Ege ile de ancak Konya üzerinden bağlantı kuruluyordu.
Ayrıca kuzey-güney istikametinde uzanan Sinop-Antalya/Alaiyye, Samsun-Ayas, Trabzon-el-Cezire-Suriye yollarıyla, Güney doğudan İstanbul'a uzanan ve Halep-Kayseri- Ankara-İstanbul, Halep-Kayseri-Konya-İstanbul yolları Anadolu'daki ticari hayata canlılık kazandırıyordu.
İslam dünyasında askeri ve içtimai gayelerle kurulan ribatların bir devamı mahiyetinde, kervanların her çeşit ihtiyaçlarını karşılayacak teşkilata sahip olan ve uzaktan adeta bir kale manzarası arzeden kervansaraylar İslam aleminin başka bir yerinde emsaline rastlanmayacak bir kıymete sahiptir. Selçuklu sultanlarıyla ileri gelen devlet adamları tarafından ticaret yolları üzerinde yaklaşık 30-40 km.lik aralıklarla yaptırılan bu kervansaraylar tarihi yolların önemini gösteren canlı vesikalardır.
II. Kılıç Arslan, I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaeddin Keykubad gibi ticari ve iktisadi hayatı canlandırmaya itina gösteren Selçuklu sultanları ticaret yollarında emniyeti sağlamak gayesiyle kervansaraylar yaptırdılar. Sinop ve Antalya gibi iki büyük limanda ticari faaliyetleri kolaylaştırmak ve geliştirmek amacıyla bu şehirlere zengin tüccarlar yerleştirdiler, onlara ihtiyaç duydukları her türlü desteği sağladılar. Türkiye'ye gelen yabancı tüccarların uğradıkları zararları tazmin ettiler, gümrük vergilerini asgari seviyeye indirdiler. Bu durum dünya ticaret tarihinde çok önemli bir yer işgal eder. Ortaçağda zengin ticari mallarla yola çıkan kervanlar çapulcu ve soyguncuların saldırılarından emin olmadıkça buna teşebbüs etmekten çekinirlerdi. İşte Anadolu Selçuklu kervansarayları böyle bir endişe ve ihtiyaçtan doğmuştur. En önemli kervansaraylar Anadolu'yu doğu-batı ve kuzey-güney istikametinde geçen iki büyük uluslararası ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır.
II. Kılıç Arslan zamanındaki siyasi gelişmelere paralel olarak ticari faaliyetler de artmış ve büyük kervansaraylar inşa edilmişti. Kervansaray yaptıran ilk Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan'dır. Sultan, Aksaray'da büyük binalar, saray ve medreseler yaptırdığı gibi ilk kervansarayı da Aksaray yakınlarında yaptırmıştır. II. Gıyaseddin Keyhüsrev zayıf bir şahsiyet olmasına rağmen onun zamanında da kervansarayların yapımına devam edilmiştir. Kervansarayların, yol emniyetinin sağlanması dışında hedef edindiği ikinci gaye ise kafilelerin konakladıkları yerlerde her türlü ihtiyaçlarını temin etmekti. Kervansaraylar içinde yatakhane, aşevi, erzak ambarları, ticari eşyanın konulduğu depolar, ahır ve samanlıklar, mescidler, hamamlar, şadırvanlar, eczaneler, ayakkabı tamir atölyeleri ve nalbantlar vb. vardı. Kervansarayların masraflarını karşılamak üzere vakıflar tahsis edilmişti. Burada konaklayan misafirler zengin-fakir demeden her türlü ihtiyaçlarını ücretsiz olarak karşılayabiliyorlardı.
Şehir ve kasabalarda ticari kafilelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ayrıca hanlar yapılmıştı. Bunlar özel olarak inşa edilmiş ücretli yerlerdi. Şehirlerde ticari açıdan sahip oldukları öneme paralel olarak hanlar kurulmuştu. Mesela o devrin önemli şehirlerinden Sivas'ta 24 han vardı.
Kervansaraylar bulundukları yerlerde pazar haline geliyor ve o yörenin iktisadi bakımdan gelişmesini sağlıyordu. Anadolu Selçukluları döneminde yaklaşık 134 kervansaray inşa edildiği bilinmektedir.


SELÇUKLULAR ZAMANINDA ANADOLU’DA YAPILAN BAŞLICA KERVANSARAYLAR:
Ağlasun Hanı (Antalya-Isparta yolunda), Akbaş Hanı (Aksaray-Konya yolunda), Akhan (Aksaray-Konya), Akhan (Eğridir-Denizli), Alara Hanı (Antalya-Alanya), Alay Hanı (Kayseri-Aksaray), Altunapa Hanı (Sinop-Ankara), Bardakçı Hanı (Çay-Seyitgazi), Borhanı (Ürgüp-Ereğli), Böğet (Ankara-Konya), Burma Han (Seydişehir-Alanya), Caca Beg Hanı (Kırşehir-Aksaray), Çakallı Hanı (Samsun-Amasya), Çamalak Hanı (Zile-Kırşehir), Çardak Hanı (Eğridir-Denizli), Çavlı Hanı (Besni-Kayseri), Çekerek suyu Hanı (Zile-Kırşehir), Çınçınlı Sultan Hanı (Tokat-Sivas), Dazya Hanı (Amasya-Tokat), Deve Hanı (Seyitgazi), Dibli han (Harput-Divriği), Dokuzun Hanı (Konya-Çay), Dolay Hanı (Ürgüp-Ereğli), Ebü'l-Hasan Hanı (Seydişehir-Alanya), Ebu'l-Kasım Hanı (Niksar), Ebü'l-Mücahid Yusuf Hanı (Çay), Eğret Hanı (Çay-Kütahya), Elikesik Hanı (Konya-Eğridir), Ertokuş Hanı (Konya-Eğridir), Ashab-ı Kehf Hanı (Besni-Kayseri), Evdir Hanı (Antakya-Isparta), Ezine pazar Hanı (Amasya-Tokat),
Caferyat Hanı (Konya-Karaman), Gedik Hanı (Sivas-Kayseri), Gıyaseddin Keyhüsrev Hanı ( Eğridir), Gülüçağaç Hanı (Sinop-Ankara), Gölbaşı Hanı (Diyarbakır-Malatya), Hacı Hafiz Hanı (Konya-Çay), Kadınhanı (Konya-Çay), Kağı Hanı (Sivas-Kayseri), Kemaleddin Hanı (Besni-Kayseri), Kemaleddin Hanı (Doğanşehir-Adıyaman), Kamerreddin Hanı (Konya-Toroslar), Kara Sungur Hanı (Denizli), Kara Sungur Hanı (Denizli), Karatay Hanı (Malatya-Kayseri), Kangı Hanı (Seydişehir-Antakya), Katrancı Hanı (Aksaray-Konya), Kavak Hanı (Konya-Eğridir), Kervansaray (Zile-Kırşehir), Kılıç Arslan Hanı (Aksaray), Kırkgöz Hanı (Antalya-Isparta), Kızılören Hanı (Kırşehir-Ankara), Köprüköyü Hanı (Antalya-Alanya), Kuru han (Besni-Kayseri), Kuruçeşme Hanı (Konya-Beyşehir), Lala Kervansarayı (Sivas-Kayseri), Latif Hanı (Sivas-Kayseri), Mahperi Hatun Hanı (Amasya-Tokat), Makit Hanı (Elazığ), Mama Hatun Kervansarayı (Erzurum-Sivas), Muhliseddin Hanı (Zile), Obruk Hanı (Aksaray-Konya), Ortapayam Hanı (Seydişehir-Alanya), Önesin Hanı (Kayseri-Aksaray), Pamukçu Hanı (Konya-Seydişehir), Paşa Hanı (Tokat-Sivas), Pazarhanı (Antakya-Denizli), Pazarcık Hanı (Alanya-Anamur), Pervane Hanı (Kayseri-Aksaray), Pervane Süleyman Hanı (Boyabat-Vezirköprü), Pınarbaşı Hanı (Eğridir-Denizli), Ruzapa (Rüzbe) Hanı (Konya-Çay), Sadeddin Köpek Hanı (Aksaray-Konya), Sahibata Hanı (Konya-Çay), Sahibata Hanı (Konya-Çay), Sarıhan (Kayseri-Aksaray), Sarıhan (Malatya-Kayseri), Sarıhan (Niğde), Sardavul Hanı (Karaman-Silifke), Selçuk Hanı (Sinop-Ankara), Selçukhanı (Malatya-Sivas), Seyfeddin Ferruh Hanı (Konya-Seydişehir), Sıraçakıl Hanı (Aksaray-Ereğli), Silinti Hanı (Alanya-Anamur), Suluhan (Kozan-Feke), Sultan Hanı (Aksaray-Konya), Sultan Hanı (Sivas-Kayseri), Sultan Hanı (Konya-Toroslar), Susuz Hanı (Antalya-Isparta), Sünnetli Hanı (Kayseri-Aksaray), Sahruhköprülü Hanı (Sivas-Kayseri), Savepsa Hanı (Antalya-Alanya), Taktoba Hanı (Tokat-Sivas), Tecer Hanı (Malatya-Sivas), Tol Hanı (Seydişehir-Alanya), Yeni Han (Yıldızeli/Tokat-Sivas), Yeniceköy Hanı (Çay-Kütahya), Yunuslar Hanı (Konya-Beyşehir), Zalmanda Hanı (Ankara-Konya), Zıvanık Hanı (Ankara-Konya), Zilli Han (Besni-Kayseri) ve Zincirli Hanı (Aksaray-Konya).

TARIM ÜRÜNLERİ
Akdeniz, Orta Anadolu ve Doğu Anadolu bölgeleri Anadolu Selçukluları'nın tarımsal üretiminde önemli bir yer işgal ediyordu. Özellikle buğday aynı zamanda ülkenin başta gelen ihraç ürünleri arasında yer alıyordu. XIII. ve XIV. yüzyılda Sivas hububat üretiminde ilk sıraları işgal ediyordu.
Bu dönemde Anadolu'da Denizli civarında iyi cins pamuk, bazı yörelerde de pirinç üretimi yapılırdı. Ayrıca şeker kamışından elde edilen şekerin de ihraç malları arasında yer aldığı söyleniyorsa da bu hususu teyit edecek yeterli bilgi yoktur.
Seyyahların verdiği bilgilerden Anadolu'da kayısı, badem, erik, şeftali, armut, portakal, limon ve üzüm gibi meyvelerin yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Konya ve Antalya yöresinde üretilen kayısı kurutulduktan sonra çeşitli İslâm ülkelerine satılırdı.
Anadolu'da hayvancılık da oldukça yaygındı. At kıymetli bir ihraç malı idi. Fakat sığır, koyun ve keçi daha yaygın olarak yetiştirilirdi ve hemen herkesin sağmal bir hayvanı vardı. Bu hayvanlar da çeşitli ülkelere canlı olarak ihraç edildiği gibi deri, yün ve tiftikleri de işlenerek veya hammadde olarak da satılırdı.

MADENLER
Anadolu Selçukluları zamanında çıkarılan başlıca madenler, demir, bakır, gümüş, şap, kayatuzu, lacivert taşı ve boraks idi. Bakır Ergani'de, Kastamonu'da ve Erzincan yöresinde, demir az da olsa Divriği ve Toroslar'da; Ulukışla, Gümüşhane, Amasya Gümüşhacıköy ve Kütahya Gümüşsar'da ise gümüş yatakları vardı. Bu yataklar Anadolu'nun Moğol istilasına maruz kalmasından sonra da işletilmeye devam etmiştir. İhraç malları arasında yer alan kayatuzu da Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki sekiz tuzlada üretiliyordu. Lacivert taşı ise Konya civarında çıkarılıyordu.

SANAYİ ÜRÜNLERİ
Dokuma, halı ve kilim Anadolu'daki sanayi ürünleri arasında ilk sırayı işgal eder. Dünyanın en gözde halıları Anadolu'da dokunurdu. Hem Marco Polo hem de İbn Battuta burada dokunan halı ve kilimlerden övgüyle söz ederler. Konya, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Uşak başlıca halı dokuma tezgahlarının bulunduğu şehirlerdi.
Pamuk, yün, tiftik ve pamuktan üretilen kumaşlar da çeşitli ülkelere ihraç ediliyordu. Erzincan, Muş, Mardin, Maraş, Karaman, Ankara, Sivas, Diyarbakır, Kastamonu, Konya, Kırşehir ve Malatya çeşitli cins kumaşların üretildiği merkezlerdi. Dericilik de çok sayıda sığır ve koyunun yetiştirildiği Anadolu'da önemli bir sanayi dalını teşkil ediyordu.
Erzurum, Sivas ve Antalya gibi merkezlerde çeşitli silahlar ve savaş makineleri imal ediliyordu.
Erzincan özellikle bakır ev eşyası imalatında ilk sırayı işgal ediyordu. Altın ve gümüş zinet eşyaları Konya ve Alaiye'de yapılıyordu.

TİCARET
Anadolu Selçuklu sultanları ticaretin ülkenin iktisadi hayatında ne derece önemli rol oynadıklarını idrak ettikleri için hem iç, hem de dış ticaretin gelişmesi için gereken ortamı hazırlamış, yollarda emniyeti, şehirlerde ve pazar yerlerinde asayiş ve huzuru sağlamışlardır.
Başlangıçta mübadele yoluyla yapılan ticari faaliyetlerde zamanla para kullanılmaya başlanmıştır. Şehir dışında kurulan pazarlar yerleşik hayat sürenlerle, köylüler ve göçebeler arasında ticaret mallarının karşılıklı olarak mübadele edildiği yerlerdi. Şehirlerin gelişmesiyle çarşılar, pazarlar ve hanlar iç ticaretin canlandığı yerler oldu. Hem yerli hem de yabancı tüccarlar buralarda alışveriş yapıyorlardı. Pazarlardan alınan vergiden başka şehre getirilen ve dışarı çıkarılan her çeşit eşyadan vergi alınıyordu. İlhanlılar zamanında tamga adı verilen bu vergi şahneler tarafından tahsil edilirdi.
Esnaf ve zenaat erbabı XIII. yüzyılda ahilik adı verilen bir teşkilatın bünyesinde toplanmışlardı. Bu teşkilat şehirlerde ekonomik, siyasi ve ahlaki kuralları tanzim ettikleri gibi siyasi buhran ve sıkıntıların giderilmesinde de önemli hizmetleri ifa ediyorlardı.
Anadolu'da Ahilik teşkilatının kurucusu olarak kabul edilen Ahi Evran (Şeyh Nasîrüddin Mahmud, ö.l262) I. Alaeddin Keykubad'ın destek ve yardımıyla İslami tasavvufi düşünceye bağlı kalarak şeyh-mürid, usta-çırak münasebetlerini tanzim etmiş ve buna bağlı olarak iktisadi hayatı düzenlemiştir. Büyük bir süratle yayılan bu teşkilatın mensupları sadece şehirlerde değil aynı zamanda köyler ve uç boylarında da büyük nüfuz kazanmışlardır. Özellikle XIII. yüzyılda devlet otoritesinin zayıfladığı sıralarda siyasi ve askeri güçlerini kullanarak önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Anadolu Selçukluları zamanında Ahiler çeşitli mesleklere ait problemleri halletmekte ve onların devlet ile olan münasebetlerini düzenlemekteydiler. Çarşı ve pazarlarda satılan malların hem kalite, hem de fiyat yönünden kontrolü Ahilik teşkilatının başlıca görevleri idi. Çok geniş bir alanda faaliyet gösteren Ahilik pek çok devlet adamı, tarikat mensupları ve alimleri bünyesinde toplamış, XIV. yüzyıldan itibaren de organize esnaf birlikleri halini alarak iktisadi sahadaki faaliyetleri ön plana çıkarmıştır.
XII. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya yerleşen Türkmenler hem kendi aralarında hem de Rumlar ve Ermenilerle dahilde alışverişte bulunuyorlardı. Başlangıçta mal değişimi (mübadele) ile başlayan bu ticari faaliyetler Selçuklu parasının tedavüle girmesiyle alışverişte para kullanılmıştır Anadolu'nun XII. yüzyıldaki durumundan bahseden kaynaklar ülkeyi harap olarak tanıtırken XIII. yüzyılda bölgeyi gezen seyyahlar Anadolu'yu zengin ve müreffeh bir ülke olarak tasvir ederler. İlk zamanlar şehir dışında bir yerde kurulan pazarlar şehirli, köylü ve göçebe Türkmenlerin ihtiyaçlarını karşılamaya kafi geliyordu. Şehirler gelişince hanlar kurulmuş, çarşı ve pazarların sayısı artmıştır. XIII. yüzyılda şehirler arası ticaret başlamıştır.
Selçuklu sultanları dış ticaretin gelişmesine de büyük önem veriyorlardı. Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev 1207'de Antalya'yı feth ederek burayı önemli bir ihracat ve ithalat limanı haline getirdi. I. Alaeddin Keykubad da 1221 yılında Kalonoros'u fethederek ismini Alaiyye olarak değiştirdi. Anadolu'da huzur ve istikrar sağlandıktan sonra Avrupalı tüccarlar doğunun ticari mallarını Mısır yerine Anadolu'dan temin etmeye başladılar. Böylece Anadolu hem Avrupa hem de doğudaki İslam ülkeleri için önemli bir ticari potansiyele sahip oldu. Antalya'nın fethiyle Akdeniz ticaretinde de Türkler önemli pay aldılar. Kıbrıs ve Venediklilerle ticari anlaşmalar imzalandı. Kıbrıs Kralı Hugues ile I. İzzeddin Keykavus arasında ticaret antlaşmaları yapılmıştır. Buna göre Selçuklu tüccarları Kıbrıs'ta serbest olarak ticari faaliyette bulunabilecekleri gibi Kıbrıslı tüccarlar da Anadolu'da karşılıklı olarak gümrük vergilerini ödemek suretiyle ticaret serbestliğine sahip olacaklardı. Anadolu'dan sap, yün, ipek, ipekli kumaşlar, pamuk, halı, kilim, deri, sabun, şarktan getirilen baharat ve diğer ticari mallar ihraç ediliyordu. Avrupali tüccarlar Kıbrıs'ı bir ticari üs olarak kullanıyordu. Onların getirdikleri malların bir bölümü Türk tüccarlar tarafindan ithal edilirdi.
I. Alaeddin Keykubad'ın 1220 yılında Venediklilerle daha önce yapılmış olan anlaşmayı teyid eden bir anlaşma imzalaması onun ticarete verdiği önemi göstermektedir. Anlaşma ile Venedik'te ve onların hakimiyetindeki başka yerlerde yaşayan tüccarlar Selçuklu topraklarında rahat bir şekilde ticaret yapabileceklerdi. Aynı şekilde Selçuklu tebeası da Venedikliler'in egemenliği altındaki yerlerde serbestçe ticari faaliyette bulunabileceklerdi.
XIII. yüzyılda Selçuklular ile Memlukler arasında ticari münasebetler başlamıştır. Özellikle gemi yapımında kullanılan kereste ticareti yaygındı. İki ülke arasında nakliye işleri Cenevizliler ile Venedikliler tarafindan yapılıyordu. 1289'da bir Ceneviz gemisinin seker, keten ve biber yüküyle İskenderiye'den Alaiyye'ye geldiği bilinmektedir.
I. İzzeddin Keykavus'un 1214'te Sinop'u fethetmesiyle Karadeniz ticareti de canlılık kazandı. Sinop hem kuzey-güney, hem de doğu-batı ticareti açısından önemli bir liman şehri idi. Bunun idraki içinde olan Sultan I. İzzeddin Keykavus şehirde yoğun bir imar ve iskan faaliyeti başlatmıştır. Çeşitli bölgelerden zengin tüccarlar ve saygın kişiler Sinop'a getirilerek iskan edildi. Ticaretin gelişmesi için her türlü imkan seferber edildi ve bu sayede Sinop Karadeniz'in en önemli ticari üssü haline geldi.
Sultan daha sonra Türk, Arap ve Rus tüccarlarının bir uğrak yeri olan Kırım'daki Suğdak'ın fethi için hazırlıklara girişti ve Emir Hüsameddin Çoban kumandasında gönderdiği donanma ile şehri fethetti (1227). Bu sefer ile Anadolu Selçukluları'nın Karadeniz'deki ticari faaliyetleri arttı. XIII. yüzyılda Rus ve Kıpçak tacirlerin Sivas'a kadar geldikleri bilinmektedir. 1230'da Trabzon'un da Selçuklu hakimiyetini tanımasıyla Anadolu Selçukluları Karadeniz'i Doğu Anadolu'ya bağlayan, oradan da İran ve Uzak Doğu'ya kadar uzanan bir ticaret merkezini daha ele geçirmiş oluyorlardı.
XII. yüzyılın sonlarında Anadolu'nun huzur ve asayişin hakim olduğu bir ülke haline gelmesi, Alaiyye ve Sinop'un fethi Anadolu'daki transit ticaretin canlılık kazanmasına zemin hazırlamıştı. Mısır'dan gemilerle Antalya ve Alaiyye'ye getirilen mallar, Konya, Ankara, Sinop ya da Bağdat-Halep-Malatya-Sivas-Amasya üzerinden Samsun ve Sinop limanlarına ulaştırılıyordu. Ayas-Samsun güzergahı da transit ticaretinde oldukça önemliydi. 1240'ta başlayan Babaî isyanıyla 1243'te bozgunla sonuçlanan Kösedağ Savaşı Anadolu'daki ticari hayata büyük bir darbe indirdi. Kayseri ve Malatya gibi şehirlere yerleşmiş olan çok sayıda tüccar bu huzursuzluklar ve karışıklıklar yüzünden Suriye'ye kaçtı.
XIII. yüzyılın birinci yarısında Sinop-Antalya hattının doğusunda kalan şehirlerin iktisadi refah düzeyi batıdaki şehirlerden daha iyi idi. XIV. yüzyılda Erzurum 222.000, Erzincan 332.000, Harput 215.000, Niksar 187.000, Kayseri 140.000, Niğde 141.000, Aksaray 51.000, Akşehir 135.000, Ankara 72.000, Mardin 236.000, Meyyafarikin 224.000, Sivas ve Konya ise toplam 1.384.886 dinar vergi ödüyordu. XIII. yüzyılın sonlarında Konya, Kayseri, Sivas başta olmak üzere Antalya, Sinop, Erzurum, Erzincan, Malatya, Ahlat, Diyarbakır ve Mardin gibi bazı şehirlerin nüfusu yüz bini aşmıştı.
Uluslararası ticarette mühim bir yeri olan Yabanlu Pazarı'nın en önemlisi Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinin Pazarören köyünün bulunduğu yerde kurulurdu. 40 gün boyunca açık kalan bu fuarda köleler dahil her çeşit kumaş, kürk ve hayvanlar alıcı bulurdu. Yabanlu Pazarı 1277'den sonra giderek önemini yitirdi ve Moğol valilerinin yaylağı haline geldi.
Yine uluslararası nitelik arz eden bir başka önemli pazar da Mardin'in Düneysir (Koçhisar) pazarı idi. Ticari maksatla kurulan hanlar ve pazar yerleri zamanla buranın bir şehir haline gelmesine sebep oldu. Bunun dışında Kırşehir-Kayseri yolu üzerindeki Ziyaret Pazar, Ilgın'daki Yılgın, Amasya-Tokat arasında pazar günleri kurulan Azine pazarı ve Germiyan'da kurulan Alemüddin Pazarı önemli pazar yerleri idi.

ANADOLU SELÇUKLU SANATI
XI. yüzyıldan itibaren Türk göçlerine sahne olan Anadolu'da Büyük Selçuklular'ın İran'da gerçekleştirdikleri Türk-İslam mimarisiyle Anadolu kültürünün kaynaşmasından oluşan yeni bir sanat anlayışının ürünü olan kıymetli eserler vücuda getirilmiştir. Bu eserler daha sonraki yıllarda Beylikler ve Osmanlı mimarisine temel teşkil etmiştir.
Anadolu Selçuklu sanat eserleri incelendiğinde bunları etkileyen başlıca faktörlerin İslâm inancı, İslam öncesine kadar uzanan Türk kültürü ve nihayet yerli kültürler olduğu söylenebilir.

CAMİLER
Anadolu Selçukluları Müslüman bir devlet olup halkın büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyordu. Bu bakımdan diğer İslam devlet ve hanedanlarında görüldüğü gibi camiler mimari eserlerin başında yer alır. Anadolu Selçukluları'na ait en eski camii XII. yüzyılın ortalarında yapıldığı bilinen Konya Alaeddin Camii'dir. Anadolu Selçuklu sanatının bir şaheseri olan bu cami, daha sonraki dönemlerde yapılan tamirat ve değişikliklerle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sivas Ulu Camii ise 1197 yılında II. Kılıç Arslan'ın oğullarından Kutbeddin Melikşah zamanında Kızıl Arslan tarafından yaptırılmıştır.

I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılan Niğde Alaeddin Camii Anadolu Selçukluları'nın klasik cami mimarisinin bütün orijinal özelliklerini bünyesinde toplamaktadır. Yine Alaeddin Keykubad tarafindan 1224 yılında yaptırıldığı anlaşılan Malatya Ulucamii Büyük Selçukluların İran'da uyguladıkları plana dayanmaktadır. Aynı sultan dönemine ait olan başka bir eser de Afşin Ashab-ı Kehf Camii'dir.
Kayseri Huand Hatun Camii ise II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında tamamlanmıştır. Sultan II. İzzeddin Keykavus zamanında yaptırılan Kayseri Hacı Kılıç Camii de bir külliye şeklinde planlanmış ve cami medreseyle kaynaşmıştır. Amasya'daki Burmalı Minare Camii'nin II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde tamamlandığı bilinmektedir. Sinop Ulu Camii ise Muineddin Süleyman Pervane tarafından yaptırılmıştır. Amasya valisi Seyfeddin Torumtay tarafından yaptırılan Gök Medrese Camii Divriği Ulu Camii'ni hatırlatan bir plana sahiptir. Bünyan Ulu Camii, Akşehir Ulu Camii ve Develi Ulu Camii de Anadolu Selçukluları'na ait kıymetli eseler arasında yer alır.
XIII. yüzyılda yapılan Selçuklu mescidlerinden bazıları da şöyle sıralanabilir. Konya Taş Mescid, Konya Sırçalı Mescid, Konya Karatay Mescidi, Konya Hoca Hasan Mescidi, Konya Beyhekim Mescidi, Konya Tahir ile Zühre Mescidi, Alanya Akçebe Sultan Mescidi, Akşehir Küçük Ayasofya Mescidi, Akşehir Güdük Minare Mescidi, Harput Alaca Mescid.

MEDRESELER
Anadolu Selçukluları zamanında yapılan medreseler arasında Afyon Boyalıköy'deki Kubbeli Medrese (1210), Isparta Atabey'de Ertokus Medresesi (1224), Konya Karatay Medresesi (1251), Konya'da Vezir Sahip Ata'nın yaptırdığı İnce Minareli Medresesi (1260-1265), Afyon Çay'da Taş Medrese, Kırşehir Cacabey Medrese (1272-1273) sayılabilir. Anadolu'da Selçuklu mimarisinin orijinal bir eseri olarak kabul edilen Kubbeli Medreseler Osmanlı camii mimarisine zemin hazırlamış, hankahlar, zaviyeler ve tekkeler hep bu plan esas alınarak gerçekleştirilmiştir.
Kayseri'deki Çifte Medrese I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tıp medresesiyle kızkardeşi Gevher Nesibe Hatun'un şifahanesinden ibaret dört eyvanlı bir yapıdır (1205). I. İzzeddin Keykavus tarafından 1217-18'de Sivas'ta yaptırılan Şifahane'de göz, dahiliye, cilt ve ruh hastalıkları tedavi edilirdi. Burada ruh hastalıklarının musiki ile tedavi edildiği bilinmektedir.
Anadolu'daki en önemli medreselerden birini teşkil eden Konya'daki Sırçalı Medrese (1242), klasik Selçuklu medreselerinin ilk örnekleri arasında yer alır. Akşehir'deki Taş Medrese 1250'de Sahip Ata tarafından yaptırılmıştır. Yine aynı şehirde Huand Medresesi, Siraceddin Medresesi ve Hacı Kılıç Medreseleri dini ilimlerin okutulduğu medreseler idi.
Sivas'ta adeta birbirleriyle rekabet edercesine aynı yıl (1271) içinde yaptırılan Gök Medrese, Büruciye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese abidevi eserler arasında yer alır. Gök Medrese çifte minareleri mermer portalı, çeşmesi, süsleme ve köşe kuleleriyle Sahip Ata'nın en gösterişli eserleri arasında yer alır. Gök Medrese Anadolu Selçuklu mimarisinin en gelişmiş eseridir. Büruciyye Medresesi Muzaffer Bürücirdî tarafından, Çifte Minareli Medrese ise İlhanlı veziri Şemseddin Cüveynî tarafından yaptırılmıştır. Bunların dışında 1270'te Tokat'taki Gök Medrese Muineddin Süleyman Pervane tarafından yaptırılmıştır. Erzurum'daki Çifte Minareli Medrese veya Hatuniye Medresesi Anadolu'da yaptırılan en büyük medrese olduğu gibi mimarisi, planı ve süslemeleriyle ahenkli bir üsluba sahip abidevi bir eserdir.

KÜMBET VE TÜRBELER

Anadolu Selçukluları tarafından yapılan kümbetler Büyük Selçuklu mimarisinin bir uzantısı olarak kabul edilmektedir. Çok mütevazı ölçüde yapılmakla beraber mimari bakımdan inanılmaz bir zenginliğe sahiptir. XII. yüzyılda inşa edilen ilk kümbetler önceleri sadece tuğladan daha sonra ise taştan yapılmaya başlanmıştır. Şekil olarak sekiz, on, on iki köşeli veya silindirik gövde üzerine piramit yahut külahlı kümbetler başta olmak üzere dilimli gövdeli kümbetler, kare planlı ve kubbeli, ya da dikdörtgen plan üzerine tonozlu türbeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Dıştan bakıldığında bir kule şeklinde görünen kümbet genelde iki katlıdır. Birinci kata birkaç merdivenle çıkılır. Burada sanduka mezar bulunur. Asıl mezar ise alt katta yani toprak seviyesinin altında mumyalık denilen bölümdedir. Üst katta bulunan sanduka sembolik bir mezar şeklindedir. Burası daha çok bir ziyaretgah veya mescit şeklinde düşünülebilir.
Kümbetler çoğu zaman bağımsız bir mimari eser olmakla beraber bazen de cami ve medreselere bağlı olarak inşa edilmiştir. Erzurum'da Yakutiye Medresesi'ne bağlı olarak inşa edilen kümbet (1310) taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. XII. yüzyılda yapılan Selçuklu kümbetlerinden sadece II. Kılıç Arslan kümbeti zamanımıza kadar kalmıştır. Kayseri'deki Çifte Medrese Kümbeti (1206) en eski Anadolu Selçuklu eserlerinden biridir.

I. İzzeddin Keykavus'un 1217 tarihinde Sivas'ta yaptırdığı Daru'ş-şifa'nın sağında bulunan türbenin üzerinde tuğla kubbenin örttüğü mekan üstünde dıştan on kenarlı bir kümbet yükselmektedir. Bu Anadolu Selçuklu tuğla, çini ve mozaik süslemelerin ilk abidevi eseri olup çini mozaik sanatının daha sonra ulaşacağı parlak gelişmenin ilk işaretleri olarak kabul edilebilir. Isparta Atabey'de Medreseye bağlı olarak yapılan Ertokuş Kümbedi (1223) sekizgen gövde üzerine içten kubbe, dıştan piramit külahla örtülü bir yapıdir. I. Alaeddin Keykubad'ın emirlerinden Ali Tusî'nin sağlığında Tokat'ta yaptırdığı türbe (1234)'de dıştan sekizgen bir kümbet biçiminde yükselmektedir. Kayseri'deki II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesi Mahperi Huand Hatun türbesi (1238) camiin medreseye bitişen köşesine sonradan eklenmiştir. Kayseri'deki Çifte Kümbet ise Alaeddin Keykubad'ın hanımı Melike Adiliye için 1247'de yaptırılmıştır. Amasya'da Torumtay'ın 1266'da yaptırdığı Gök Medrese Camii’ne bitişik kümbet kesme 70 taştan kare şeklinde bir alt yapı üzerine tuğladan sekizgen bir gövde ve kıvrımlı bir piramit içindedir. Muzafferüddin Bürucirdî'nin türbesi Sivas Büruciyye Medresesi içerisindedir. Amasya'daki Torumtay türbesi (1278) diğerlerinden farklı bir özellik arz eder.

KÖŞK VE SARAYLAR
Anadolu Selçuklu sultanlarının yaptırdığı saray ve köşkler oldukça mütevazı yapılardır. Kaba taş ve tuğladan yapıldıkları için uzun ömürlü olamamışlardır. II. Kılıç Arslan'ın yaptırdığı II. Kılıç Arslan Köşkü'nün günümüzde sadece doğu cephesindeki duvarı kalmıştır. I. Alaeddin Keykubad tarafından tamir ettirildiği için onun adını alan köşk kare bir mekan üzerine yerleştirilmiştir. I. Alaeddin Keykubad Beyşehir gölü kıyısında Kubadabad adıyla meşhur bir saray yaptırdı.
Yine aynı hükümdar Kayseri'de Keykubadiye adıyla bilinen yazlık bir saray yaptırmıştı. Keykubadiye sarayı bir kaynaktan çıkan suların oluşturduğu küçük gölün kuzey tarafında sıralanmış üç köşkten ibarettir. Muhtemelen 1224-1226 yılları arasında yapılmıştır. Kayseri Erkilet yakınında Hızır İlyas adıyla bilinen Selçuklu köşkü de muntazam kesme taştan sağlam bir yapıdır. Yine Kayseri Argıncık köyünde Haydar Bey adıyla meşhur bir Selçuklu köşkü bulunmaktadır .
 

DİL VE EDEBİYAT
XIII. yüzyıl Anadolu Selçukluları'nın siyasi bakımdan büyük sıkıntılara maruz kaldığı bir dönem olmasına rağmen Türk edebiyatının ilk kuvvetli gelişmesi de yine bu dönemde olmuştur. Bu dönemde yetişen büyük mutasavvıfların kısmen Arapça ve büyük bir çoğunlukla Farsça olarak kaleme aldıkları ilmi ve edebi eserler yanında Selçuklu hükümdarları ve ileri gelen devlet adamları için kaleme aldıkları eserler de vardır. İste Anadolu'da İslâm kültür hayatının büyük bir gelişme gösterdiği XIII. yüzyılda Ahmed b. Muhammed et-Tûsi I. İzzeddin Keykavus adına, Kelile ve Dimne'yi, Kadı Siraceddin Urmevî Mesud b. İzzeddin Keykavus adına Kıstasü'l-adalet fî kavaidi's-saltanat'ı, Muhammed b. Mahmud da Siyasetname tarzında bir eser yazmıştır. İbn Bibî de Anadolu Selçuklu tarihinin başlıca kaynaklarından olan el-Evâmirül'l Alaiyye'yi bu dönemde telif etmiştir.
Anadolu Selçuklulları daha ilk zamanlardan itibaren sufilere karşı büyük bir saygı göstermiştir. Tasavvuf erbabının Selçuklu sultanları ve devlet adamlarından gördükleri yakın ilgi muhtelif yerlerdeki sufilerin akın akın Anadolu'ya gelmelerine sebep olmuştur. Bu dönemde Fahreddin-i Irakî, Şeyh Necmeddin Daye, Sadeddin-i Fergani ve Mevlana gibi İslam aleminin tanınmış simaları Anadolu'daki şehirlerde yaşıyorlardı.
Mevlana Celaleddin-i Rumi Farsça yazmakla beraber Anadolu'da gelişmekte olan İslami Türk edebiyatı üzerinde sürekli etki yapmıştır. Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in oğlu olan Mevlana Belh'te doğmuş ve 1273'te burada ölmüştür. Eserleri arasında Muineddin Pervane'ye ithaf ettiği Fîhî Mâfih, Mesnevî ve Divan-i Kebîr sayılabilir.
XIII. yüzyılda Anadolu'da yaşayan ve özellikle halk kitleleri üzerinde çok tesirli olan şahsiyetlerden biri de Hacı Bektaş-ı Veli'dir. O İslami ilimlere ve tasavvuf esaslarına vakıf bir alim idi. XIII. yüzyılda Türkçe eser yazan şairler arasında Hoca Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled, Hoca Dehânî ve Yunus Emre'dir. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled Divan, İbtidânâme, Rebâbnâme ve İntihânâme gibi eserlerini babasının etkisinde kalarak yazmıştır.
Hoca Ahmed Fakih XIII. ve XIV. yüzyılda Anadolu'da büyük şöhrete kavuşan Türk şeyhlerindendir. O yaşca Mevlana'dan büyük olup babası Sultanü'l-ulema Bahaeddin Veled'den fıkıh tahsil etmiş, sonra ilahi cezbeye kapılarak kitaplarını yakıp dağa çıkmış ve Bahaeddin Veled'in ölümünden sonra geri dönmüştür. Ahmed Fakih'in günümüze intikal eden iki eseri Çarhnâme ile Kitab-ı Mesâcidi's-şerîfe'dir. Bunlar Anadolu Türkçesinin en güzel örneklerini teşkil eder.
Şeyyad Hamza dini ve tasavvufi şiirleriyle Ahmed Fakih'i takip etmiştir. Türk tasavvuf edebiyatının gelişmesinde büyük bir tesiri olan Şeyyad Hamza'nın eserleri ve hatırası bu şiir tarzında güçlü simaların yetişmesini sağlamıştır. Şeyyad Hamza'nın Anadolu'da köy köy dolaşarak dini-tasavvufi şiir ve hikayelerle halkı aydınlattığı söylenebilir. Yusuf u Züleyha adlı mesnevisi meşhurdur.
Hoca Dehhanî de Horasan'dan Anadolu'ya gelen şairlerden olup Sultan III. Alaeddin Keykubad'a bir kaside sunmuş ve günümüze ulaşmayan manzum bir Selçuknâme yazmıştır. Dehhanî daha çok din dışı konularda yazmıştır. XIII. yüzyıl sonlarıyla XIV. yüzyıl başlarında yaşayan Yunus Emre ile Anadolu'da yetişen tasavvufi Türk edebiyatının en büyük temsilcisidir. Daha sonraki dönemlerde yaşayan pek çok edip ve şair onun etkisi altında kalmıştır. Yunus Emre'nin Divan'ı ile Risâletü'n-nushiyye adlı bir mesnevisi vardır. O Türkçe divan sahibi ilk şairdir. Yunus şiirlerini aruz ve hece vezniyle yazmıştır. Yunus Emre ilahi aşkı yaşamış ve duygularını şiirlerinde dile getirmiş, İslam’a bağlı, tarikat yoluyla halka ulaşmış bir büyük insandır. Türkçe'nin ifade gücünü ispatlamış büyük bir dil ustasıdır. Türk halkı arasında en çok sevilen ve şiirleri Anadolu'da zevkle okunan Yunus Emre aradan asırlar geçtiği halde canlılığı ve güzelliğini kaybetmeyen şiirleriyle İslami Türk edebiyatının en seçkin temsilcisidir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 167 ziyaretçi (312 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=