Selâmün_aleyküm
  Turk Buyukleri
 

 AHMET YESEVİ

 

Açıklama: Ahmetyesevi

 

 

       Ahmet Yesevî Türkistan'ın Sayram kasabasında doğmuştur. 7 yaşında babasını kaybetti. Ablası ile birlikte, Yesi şehrine geldi. Burada, Aslan Baba'dan dersler aldı. Aslan Baba, çevrede büyük ünü olan bir tasavvuf şeyhi idi. Yesi şehrinde ilk bilgilerini aldıktan sonra Buhara'ya geçti. Buhara'da, Şeyh Yusuf Hemedanî'ye intisap etti. Şeyh Yusuf, Ahmed'-in zekâsını, ilim aşkını pek beğendiğinden, Ahmet Yesevî ile çevrede birçok gezilere çıktı ve en sonunda Ahmet'i, postuna halife ilan etti.

Ahmet Yesevi, Türk dünyasında ilk tarikatı kuran bir fikir ve düşünce adamıdır. Bilinen ilk mutasavvıfımızdır. Türklerin dinî ve edebî tarihinde bu kadar geniş bir çevreye tesir etmiş başka bir şair ve mutasavvıf yoktur.

Tasavvuf, gerçeklerin gerçeğinin aranmasıdır. Gerçeklerin gerçeği Allah'tır. Evrende ne varsa, Tanrı'nın başka başka görünümlerinden ibarettir. İnsanın gayesi, gerçeğe ulaşmak, yani Tanrı'yı bulmaktır. Tanrı'yı, akıl ile bulamayız. Tanrı'ya yürekle gidilir. İnsanın, Tanrı fikrinin içinde erimesi, böylece ona karışması gerekir. Bu mertebeye, tövbe, sabır, tevekkül, rıza merhalelerinden geçerek ulaşılır.

Ahmet Yesevî'nin yaydığı bu fikirler, ilkin, Seyhun çevresinde, Taşkent civarında, Doğu Türkistan'da kuvvetle tutunmuş, daha sonra Maveraünnehir ve Harizim sahalarında güçlenmiş,Horasan, Iran, Azerbaycan Türkleri arasında yerleşmiştir.

13. yüzyılda Anadolu'ya atlayan Yesevilik, Hacı Bektaş Veli ve Sarı Saltuk sayesinde Osmanlı İmparatorluğu içine girmiş ve Macaristan'a kadar yayılan geniş bir alanda milyonlarca insanı, yüzyıllar boyu etkilemiştir.

Ahmet  Yesevî,   Hazreti   Peygamber  63 yaşında dünyaya veda etti. Benim gibi onun aşıklarına dünya yüzü artık haramdır , demiş ve 63 yaşını doldurduğu yıl toprak altında yaptığı bir hücreye girmiş, orada son   Hikmet'lerini   yazarak   hayata   gözlerini yummuştur (1166) .

 

  

 

Açıklama: Alparslan

ALPASLAN

(1029 - 1072 )

 

 


Dünyaya seyrek gelen bir komutan!..Gözünü kırpmadan ölüme atılan yiğit!.. Düşmanını bile bağışlamasını bilen bir insan!.. Türklere, Anadolu'yu vatan eden devlet adamı!.. Adı gibi, hem yiğit, hem aslan!..

 

20 Ocak 1029'da doğdu. Babası, Çağrı Bey'dir. Çağrı Bey, Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşunda başrollerden birini oynamış bir komutandır. Horasan Valisi idi. Oğlu Alpaslan’n yetişmesine önem vermiş, çağın bilginlerinden ders görmesini sağlamış, atıcılık ve binicilikte eli tutulmaz, önüne geçilmez bir yiğit olarak yetişmesine dikkat etmiştir. Öldüğü zaman, Horasan Valiliği'ne oğlu Alpaslan geçti.

 

Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey, vâris bırakmadan 4 Eylül 1063'de ölünce, devletin başına, Alpaslan geçti.

 

Devletine otorite, mülküne düzen getirdi ve ordularını Bizans üstüne yolladı, Azerbaycan'ı, Gürcistan'ı ele geçirdi.

 

Bizans'ta telâş başlamıştı, imparatorluk tehlikede idi. Bizans imparatoru Romanos Diyojenes, Büyük bir ordu topladı.  bizzat ordusunun başına geçerek Alpaslan üzerine yürüdü.

Bizans ordusunun karşısına Türkler çıkmaya bile cesaret edemeyeceklerdir" diyordu.

 

Alpaslan, Malazgirt'e geldi, iki ordu karşılaştılar. Bizans imparatoru, zaferi avucunda bildiği için, anlaşma tekliflerini reddetmişti. Bizans ordusu 200.000, Türk ordusu dörtte hatta beşte biri bile değildi. 26 Ağustos 1071 sabahı, namazdan sonra Alpaslan ordusunun karşısına, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş olarak çıktı.

 

 "Kimin gönlü gitmekteyse, gitsin! Kim, şehadet şerbetini içene kadar dövüşmek isterse kalsın! Ben sizin aranızda sizlerden biri olarak elde kılıç dövüşeceğim! Ya zafer nasip olacak, ya şehadet şerbeti gönlümün ateşini söndürecek!.. Gidene gönül komam, kalana teşekkür etmem!. İşte aslanlarım, yiğitin günü geldi" diyordu.

 

Bizans ordusu Bayraklarını, imparatorlarını bile geri çekmeyi başaramadan yenildiler.

 

Alpaslan, esir Bizans imparatoruna saygı gösterdi, İmparatorunun hayatını fidye karşılığı bağışladı. Artık Anadolu, istilâ edilmiş bir ülke değil, Türklerin ana vatanı olmuştu. Bir yıl sonra, Türklerin bu büyük komutanı, aldığı bir bıçak yarası sonucu hayatını kaybetti (1072).

 

 

 

Açıklama: Atilla

ATTİLA

(395-453)

 


                  Çağa  damgasını vuran Türk! Doğu Roma  İmparatorluğu'nu da, Batı Roma İmparatorluğu'nu da dize getiren büyük komutan! Batılıların korkulu rüyası!.. "Tanrının Kırbacı" Attila!..

Büyük Hun imparatorluğunun bir ucu Çin sınırında, bir ucu Avrupa'nın göbeğindeydi. Doğu Roma imparatorluğu da, Batı Roma imparatorluğu da yıllık vergiye bağlanmıştı.  Bu,  Hun yumruğu altında kurulan Avrupa barışı yıllarında Attila, babası Muncuk tarafından, Batı Ro-ma'ya "Barış Rehinesi" olarak verilmişti. Bir bozkır çocuğu olan Attila Roma'dan çok şey öğrendi.Dil öğrendi, askerlik teşkilâtı hakkında yeni bilgiler edindi, politikanın nasıl yürütüldüğünü yakından inceledi. Fakat Roma'da Attila'nın asıl öğrendiği şey, bu insanların Hunları ne kadar hor gördüğü ve ne kadar nefret ettiği idi. Attila Roma'yı yıkma kararına, bu "Barış Rehinesi" günlerinde varmıştır.

 

Babasının, arkasından amcasının ölümünden sonra, kardeşi Bleda ile birlikte, Hun tahtına oturdu. Attila İlk iş olarak, Batı Roma İmparatorluğu ile bir barış anlaşması imzaladı. 6-7 yıl, Hunlara bağlı ülkelerin ve milletlerin merkeze bağlılığını sağlama ve güçlendirme işine ayırdı. Demir gibi bir otorite ve sağlam bir hiyerarşi kurduktan sonra, fırtına gibi akan süvarileriyle, Bizans kalelerini bir  bir ele geçirerek, Trakya'ya kadar indi.

Avrupa'ya diz çöktüren, direnilmez bir güçtü dünya hâkimiyeti fikrine sahip, teşkilâtçı ve büyük bir imparatordu.

  

Çok sade bir hayatı vardı, dünyanın en büyük hazinelerinin tek başına sahibi olduğu halde, ordugâhlarda askerleriyle birlikte yaşar, onlar gibi yer içer, onların hayatını paylaşırdı.

 

Attila, Batı Roma üzerine yürümüş, yaman savaşlar vererek Roma kapılarına  dayanmıştır. Roma düşmek  üzere iken, Papa Leon, yanına aldığı iki Roma  konsülü ve maiyeti ile birlikte Attila’ya gitti ve kendisinden şehre girmemesini rica etti. Bu ricayı Attila'nın niye kabul edip ordularını geri çektiğini, bugüne kadar tarihler çözememişlerdir.

Attila'nın niyeti, Çin'i ele geçirmek, Asya ve  Avrupa üzerinde bir dünya imparatorluğu kurmaktı. Fakat, Burgonya Kralı'nın kızı İldiko ile evlendiği gece, şüpheli bir şekilde öldü.(453)

 

 

 

Açıklama: Cengizhan

CENGİZ HAN

(1155-1227)

 

 


             Tek başına başlayıp, dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran Moğol Hükümdarı bir rivayet olarak söylenir ki, doğduğu zaman, sağ avucunda kan vardı. Babası, bu haberi duyunca, "Oğlum cihangir olacak... Büyük bir devlet kuracak... Budunları birleştirecek...Bu uğurda çok kan akıtılacak... Kabileme müjdeler olsun!..." demişti.

 

12 yaşında iken, babasını kaybetti.Annesi ile başbaşa kaldı ve bütün kabile dağıldı.

 

Asıl adı Timuçin'dir.    Fırsatları kullanarak ve onları iyi değerlendirerek yeniden kabilesinin başına geçti. Komşu kabilelerle bazan güç kullanarak, bazan dostluk göstererek birleşe birleşe büyüdü.

 

Timoçin'i en çok uğraştıran, kan kardeşi Camuka olmuştur. Camuka, bir çok kabileyi kendi etrafına toplayarak Gürhan adı ile hükümdar olmuştu. Fakat Timoçin, onun da hakkından gelmesini bilmiş, bir savaşta öldürerek bütün Moğolların başbuğu olmuştur.

 

Moğol prensleri toplanarak Timoçin'e bağlı kalacaklarına sadakat yemini ettiler ve kendisine "CENGiZ" adını verdiler. Moğol dilinde, "güçlü" manasına geldiği söylenir. Moğol birliğini sağlayınca, Çin üstüne yürüdü. Pekin önlerinde Çinliler barış istediler. Kabul etti. Fakat Çinliler, durmadan düşmanlarını güçlendirmeye çalışıyorlardı, ikinci defa Çin üstüne yürüdü, Pekin'i aldı ve bir Çin prensesi ile evlendi. (1216).

 

Moğolistan ve Çin'in hemen batısında Kara-Hitay Moğollar'ın istilâsına uğradı (1209). Aynı yıl Uygurlar da mağlup edilerek bu devlet de Moğollar'ın eline geçti. Karluk Hükümdarı Aslan Han da bütün direnmesine rağmen aynı akıbete uğramaktan, kendisini ve memleketini kurtaramadı

Cengiz Han, Batıya kaçan düşmanlarını takibe, oğlu Cuci’yi memur etti.Cuci, Merkitlerin üzerine yürüdü ve Merkit ordusunu kırdı sonra

Harzemşah ordusunu yendi ve bütün Harzemşah ülkesi Moğol atlılarının ayakları altında kaldı. Cengiz Han, yoluna devam etti. İran'ı ele geçirdi..

 

En büyük oğlu Cuci, sefere devam ederek Kafkasları geçti, Rusya içlerine daldı. Oradaki Türk boylarını bir bayrak altında topladı. Hazar Denizi çevresindeki Türk asıllı ve Yahudi dinine girmiş Hazar devletini de ele geçirdi. Böylece, bütün Asya, Çin Denizi'nden Baltık Denizi'ne kadar uzanan uçsuz bucaksız topraklar imparatorluğunun sınırlan içine girmiş oluyordu.

 

Cengiz Han orduda ve ülkesinde disiplin kurmuş ve disipline her şeyin üstünde titizlik göstermiştir.

Tarihin bu en büyük cihangiri. 1227 yılında hayata gözlerini yumdu.

 

  

 

DEDE KORKUT

 

Açıklama: Dedekorkut

 

  

           Türklerin masalcı dedesi!  Türk'ün geleneklerini, göreneklerini, âdetlerini,    inançlarını,   başka uluslardan  farklarını sosyal karakterini masallarına işleyen, onu günümüze kadar güzel bir üslup içinde yaşatarak getiren Türk büyüğü!..

 

Ne doğduğu yıl bellidir, ne de öldüğü yıl... Masallara karışmış bir masalcıdır Dede Korkut... Ama canlıdır hikâyeleri, günümüzde yazılanlardan bile daha diri, daha hayata yakındır.

 

Eğer bir sanat eseri, her çağın insanlarının hayatlarına, düşüncelerine denk düşüyorsa, ölümsüz demektir. Dede Korkut destanları,  böylece gerçek bir sanat eseri olduklarını çağımıza kadar tazeliğini yitirmeden gelmeleriyle ispatlamışlardır.

 

Dede Korkut masallarının temeli, Oğuz Türklerinin hayatları üzerine oturtulmuştur ve bu dönemin örf, adet, gelenek ve yaşayış biçimlerini yansıtır

Dede Korkut, söylediği hikmetlerle Oğuz Türklerine yol göstermiştir.

Dede Korkut'un kitabında on iki destan var. Bu destanlar, Türk dilinin en güzel örnekleri olduğu gibi, Türk ruhuna, Türk düşüncesine ışık tutan en açık belgelerdir.

         

Dede Korkut'un günümüze kadar gelen 12 hikâyesi şunlardır:

1-Dirse Han oğlu Boğaç

2-Salur Kazan'ın evinin yağmalanması

3-Bay Büre beğ oğlu Bamsi Beyrek

4-Kazan oğlu Uruz'un tutsak olması

5-Deli Dumrul

6-Kazılık Koca oğlu Yeğenek

7-Kanlı Koca oğlu Kan Turalı

8-Tepe-Göz

9-Beğil oğlu İmren

10-Uşun Koca oğlu Zegrek

11-Salur Kazan'ın tutsak olması.

12-İç-oğuza, Taş-oğuzun başkaldırması

 

Bu hikâyelerin 8 tanesi, iç ve dış savaşlara aittir. 2 tanesi aşk macerasını dile getirir. 2 tanesi de mitolojiktir. Fakat hepsi birden, Türk dünyasını en gerçek biçimde yansıtır. Üstün bir anlatım gücü, destansı bir üslup, yaşayan diri bir Türkçe ile Türk soyunun kahramanlığı, uygarlığı, ahlakı, dinî gelenekleri ve yaşamları dile getirilir. Türk mitolojisinin kaynağı Dede Korkut masalları, destanlarıdır...

 

 

 

 

 

 

EVLİYA ÇELEBİ

( 1611-1682 )

 

Açıklama: Evliyacelebi

 

 

            Türk gezi edebiyatının en büyük temsilcisi... Üslubu ile, çağına damgasını vurmuş bir yazar... Osmanlı tarihine, sosyolojisine kaynaklık eden bilinçli bir gezgin...

Türk, gezgin. Gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Evliya Çelebi İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu, 1682'de Mısır'dan dönerken yolda ya da İstanbul da öldüğü sanılmaktadır. Babası Derviş Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubaşıydı. Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip İstanbul'un Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran'ı ezberleyerek "hafız" oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girdi. Evliya Çelebi' nin geziye karşı duyduğu ilgi, çocukken babasından, yakınlarından dinlediği öykülerden, söylencelerden ve masallardan kaynaklanır. Seyahatname adlı yapıtının girişinde geziye duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece düşünde Peygamber'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyecek yerde şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Peygamber'in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri, görme imkânını verdiğini yazar.
Bu düş üzerine 1635'te, önce İstanbul'un bütün yörelerini dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640 dolaylarında Bursa, İzmit ve Trabzon yörelerini gezdi, 1645'te Kırım'a Bahadır Giray'ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı.

1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa'nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan'ın, Gürcistan'ın bazı yörelerini gezdi. 1648'te İstanbul'a dönerek Mustafa Paşa ile Şam'a gitti, üç yıl o dolaylarda gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya'da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi.
Kaynakların bildirdiğine göre, Evliya Çelebi'nin gezi süresi 50 yılı kapsar. Evliya Çelebi'nin gezilerinin oldukça geniş bir alanı kaplaması iki bakımdan önemlidir. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu'nun komşu ülkelerle olan ilişkilerini yansıtması, ikincisi insan başarılarına ilgilendirir. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez, araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname'nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insan düşüncesinin ürettiği bütün başarıları kapsar.

Evliya Çelebi, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır.

Seyahatname'nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına, çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Yapıtın kimi bölümlerinde, gezilen yörenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen ünlü kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.
Evliya Çelebi'nin yapıtı dil bakımından da önemlidir. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken kullanılan sözcüklerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, sözcüklerin kullanım ve yayılma alanını saptama bakımından yararlı olmuştur. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si çok ün kazanmasına karşın, bilimsel bakımdan, geniş bir inceleme ve çalışma konusu yapılmamıştır. 

 

  

FARABİ

(870-950)

 

Açıklama: farabi

 

 

 

 

                Dünya bilim ve düşünce tarihinde şerefle  yer almış büyük Türk bilgini, düşünürü. Eski Yunan felsefesinde sentez yapabilmiş dünyanın seyrek rastladığı fikir adamı. Fizik, kimya, tıp, matematik ilimlerinde ve felsefede vardığı sonuçlarla, Avrupa uygarlığına katkısı olmuş, kitapları 18. yüzyıl sonuna kadar Avrupa üniversitelerinde okunmuş bir Türk dehâsı... Farabi...

 

Asıl adı, Mehmet'tir. Türkistan'da, Farab şehrinde 870 yılında doğdu. Babası, kale komutanlarından Mehmet Turfan idi. Batı bilim dünyası, onu, Alfarabius adı ile tanır. Farablı demektir. İlk öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. Zamanın tanınmış bilginlerinden ders aldı. Bilgisini genişletmek için, önce İran'a, sonra Bağdat'a gitmiştir.

 

Bağdat’ta bulunduğu dönemde, hem zamanın ünlü kişilerinden ders aldı. Özellikle mantık ve gramer üzerindeki bilgileriyle, Arapçasını bu şehirde ilerletti. Dindardı. İslâmiyetin, akla dayalı bir din olduğuna ve Allah'a ulaşmak için bilmenin şart olduğuna inanıyordu. Farsça, Arapça, Latince ve Yunanca öğrendi. Özellikle, Yunan düşünürleri, Aristo ve Eflatun'un fikirlerinin bir sentezini yapmaya ve Sokrat'ın kurduğu temeli ortaya çıkarmaya çalıştı. 

 

Farabi, ilk islâm filozofu ve islâm felsefesinin kurucusudur. Samanoğulları hükümdarlarından Mansur b. Nuh'un isteği üzerine kaleme aldığı söylenen "Et-ta’limü’s-sani" (İkinci Öğretim) Yunan felsefesinin bir özetini verir. Fakat bu özeti, öylesine başarılı olmuştur ki, kendisinden sonra gelen ve bütün dünyanın fikirlerine itibar ettiği Ibni Sina ve Ibni Rüşt bu kitaptan yararlanarak Yunan felsefesini öğrenmişlerdir. Ibni Sina diyor ki: "Farabi'nin bir kitabı sayesinde, o zamana kadar bir türlü kavrayamadığım metafiziği tamamen öğrendim.” Farabi aynı eseriyle İbni Rüşt’ün üzerinde de tesirini göstermiştir.

 

Farabi,musiki ile de uğraşmış, hatta “ Kanun “ adı ile bilinen sazı icat etmiş ve bu saz ile bir çok besteler yapmış ve söylemiştir.

 

Farabi, Halep'ten Şam'a, Şam'dan Kahire’ye, Kahire'den tekrar Şam'a ve Halep'e geçmiş bütün bu gezileri sırasında verdiği derslerle fikirlerini  yaymış ve bilim hayatına hizmet etmiştir. Halep'te, 950 yılının ocak ayında Şam'da hayata veda ederken, geriye 100'den fazla eser ve kıyamete kadar sürecek bir saygınlık bıraktı.

 

 

 

Açıklama: ibnisina

İBNİ SİNA  (980 - 1037)

 

            İbni Sina, evren dediğimiz esrarlı âlemin büyülü sırlarını çözen, fikir ve metafizik yönleriyle doğayı keşfeden, insanın ve doğanın karanlığını, gerçeğin küçük güneşleri ile aydınlatan bir bilim adamı, dâhi bir Türk kahramanıdır. Sanki beyninde bir radyum ışığı taşıyor, her eğildiği konuyu aydınlatıyor, her doğa bilmecesini anında çözüyordu. Onun kadar çok yönlü çalışan ve çalıştığı bütün alanlarda en üstün bilgi seviyesine ulaşan başka bir bilim adamı göstermek güçtür.

 

Belhli olan ve sonradan Buhara'ya yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. 980 yılında Afşan'da dünyaya geldi. 10 yaşında iken, Kur'an'ı ezberlemiş, gerekli din bilgisini almıştı. 18 yaşına geldiği zaman çağının bütün bilgilerini öğrenmiş, onların üzerinde düşünmeye ve bilgi üretmeye başlamıştı, İbni Sina kendisi için şunları söylüyor:

 

"Öteki bilgiler arasında tıp da öğreniyor, nazarî bilgimi hastalar üzerindeki gözlemlerimle tamamlıyordum. Böylece aralıksız çalışmaya devam ettim. Geceleri de okumakla, yazmakla uğraşıyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak bir şey içerek açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum. Uykuda bile zihnim, okuduğum şeylerle meşgul oluyordu. Çoğu zaman, uyandığım zaman halledemediğim bazı şeylerin uyku sırasında halledilmiş olduğunu gördüm.

 

"Nazarî bilgimi, hastaların üzerindeki gözlemlerimle tamamlıyorum" diyen İbni Sina o mertebe iyi bir doktordu ki, kimsenin iyi edemediği Buhara Emiri Nuh İbni Mansur'u tedavi etti ve iyileştirdi. Bunun üzerine Emîr, İbni Sina'yı kütüphane müdürlüğüne tayin etti ve burada İbni Sina bulabildiği bütün kitapları okuyarak düşüncesini iyice genişletti ve geliştirdi.

Emir öldükten sonra Buhara'dan ayrıldı ve büyük bilgin Birûni'nin yaşadığı Harzem'e giderek orada bu büyük bilgin ile birlikte çalıştı, iki bilgi denizi Harzem'de birbirine karışarak büyüdüler. Bütün kurduğu teorileri deneyden geçirmiştir. İbni Sina'nın 10. yüzyılın başında kullandığı deneylerden teoriye geçmek metodunu batı dünyası ancak 16. yüzyılda kullanmaya başlayacak ve çağımız uygarlığını bu metodun getirdiği bilgilerle kuracaktır.

 

İbni Sina'nın 100'den fazla eseri olduğu söylenir. Bazıları, zaman içinde kaybolmuş olsa da en önemlileri ve belli - başlıları   bugün   elimizdedir.    Eserlerini   Arapça yazıyordu. Yalnız iki tanesi,   Farsça’dır. Eserlerinin çoğu tıbba, fiziğe, astronomiye ve felsefeye dairdir. Büyük ansiklopedik eseri "Aş -Şifa" ve bunun özetlenmişi olan "An - Necat" en ünlülerindendir ve dünya tıp tarihinin en büyük eserleri arasındadır. Batının 19. yüzyılda bir tesadüfle fark ettiği insan vücudunda kanın "küçük deveranını", İbni Sina, 10. yüzyılda biliyordu.

İnsan hekimliğinin bütün yasalarını bir bir deney ve gözlemlerine dayanarak yazdığı "El-Kanun fi’t-tıp" adlı eseri, Latince’ye çevrilmiş, daha sonra Fransızca, Almanca ve İngilizce çevirileri 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Batının hemen bütün üniversitelerince ders kitabı olarak okutulmuştur. Bugün de Paris Tıp Akademisi salonlarında İbni Sina'nın heykeli en saygın yerinde durmaya devam ediyor.

 Hayatı boyunca yüzden fazla eser yazan, ilim ve felsefenin her dalında çığırlar açan İbni Sina 1037'de Hemedan'da hayatını kaybetmiştir.

 

 

 Açıklama: Nizamulmulk

 

  Yuvarlatılmış Dikdörtgen: NİZAMÜLMÜLK   (1018 - 1092)

 

 

 

               Doğu bürokrasisinin yetiştirdiği,  en büyük devlet adamı...  Tarihe,  aklı, adaleti,  faziletiyle geçmiş  bir Türk veziri... Zulmü önlemiş, mazlumu kanadı altına almış  bir  yönetici...   Devlet   idaresi   üstüne yazdığı "Siyasetname"si ile, günümüze kadar gelen devlet  adamlarına  öğüt  dağıtmış   bir aydın... Kendisine, "toplumun düzeni" anlamına gelen "Nizamülmülk" adı verilen tek başbakan.

Asıl adı, Ebu Ali Hasan'dır. 10 Nisan 1018'de Nukan kasabasında doğdu. Babası Ali, yüksek dereceli bir devlet memurudur. Oğluna, çağın en ileri bilgin kişilerini öğretmen olarak tuttu, iyi bir eğitim görmüştür. Üstelik zeki ve hafızası, son kertede kuvvetli olan Hasan, kısa bir zamanda çağın bilgilerini öğrendi. Daha 11 yaşında iken Kur'an'ı ezberlemiş, sonra da Fıkıh ile ilgilenerek bu alanda ün yapmış kişilerle tartışmalara girmiştir.

Geniş bir kültürü,Kuvvetli bir mantığı vardı...

Çağın tanınmış şair ve edebiyatçıları ile arkadaşlık kurdu. Kuvvetli mantığı ile sağlam, seçtiği kelimelerle parlak konuşmalar yapıyordu. Geniş kültürü, edebiyatı kullanma gücü ve aklı ile idarecilik hayatına girdiği zaman, hemen herkesin dikkatini çekti. Daha çok genç yaşta, çevresinin saygı mihrakı olmuştu.

İlk memuriyeti, babası ile birlikte gittiği Gazne Devleti'nde olmuştur. Horasan genel Valisi'nin maiyetinde görev aldı. Bu sırada, Gazne Türk Devleti ile Büyük Selçuklu Devleti arasında bir savaş patladı. Dandanakan Savaşı olarak tarihe geçen bu ünlü savaşta (1040) Büyük Selçuklular üstün geldiklerinden, Horasan düştü, Hasan ile babası Ali, Gazne'ye çekildiler.

Fakat birkaç yıl sonra, Horasan'a döndü ve Selçukluların hizmetine girdi. Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, Hasan'a, iç yönetimde önemli bir görev verdi. Sonradan, Nizamülmülk adını alacak olan Hasan, görevini o kadar başarı ile yaptı ve görev sırasında kaleme aldığı buyruklarla o kadar dikkati çekti ki, Tuğrul Bey, daha sonraları yerine geçecek olan Alp Aslan'a Hasan'ı tanıtırken: "Ona dikkat et, ondan yararlanmaya bak!.. Tedbiri geniş, okumuşluğu derindir. Bir gün devletin başına geçersen, sana güveneceğin vezir olur" demişti.

Alp Aslan, Tuğrul Bey'in öğüdünü dinlemiş ve Hasan'ı yanına almıştı. Hasan, bu kardeş çekişmesi döneminde, isabetli kararları, geçerli tedbirleri ve iyi yürüttüğü politikası ile herkesin dikkatini üzerinde topladı. Alp Aslan, 6 Aralık 1063'de, Hasan'ı Başvezir ilân etti.

İki kardeş arasındaki taht kavgasında büyük politika hüneri gösteren Hasan, yalnız Selçuk ileri gelenlerinin değil, Halife'nin de dikkatini çekmişti. Halife, kendisine "Nizamülmülk" adını verdi ve ondan sonra hem Nizamülmülk adı ile anılmış, hem tarihe bu adla geçmiştir.

Bütün savaşlara sultanla birlikte katılmıştır. Böylece de, yalnız iyi bir bürokrat olmayıp, iyi bir silahşor olduğunu da ispatlamış oldu. 27 Kasım 1072'de Alp Aslan şehit edilince, oğlu Melikşah'ın tahta çıkmasını sağladı. Melikşah'ın da sultanlığını kabul etmeyenler vardı. Amcaları ayaklandılar. Nizamülmülk, bütün bu karışıklıkları büyük bir ustalıkla düzeltti ve Melikşah'ın sultanlığını meşru hale koydu.

Onun zamanında Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Kaşgâr’dan Adalar Denizi'ne, Aral Gölü'nden Hint Denizi'ne kadar uzanan geniş, güçlü ve iyi yönetilen bir imparatorluk oldu.

1092'de, hançerlenerek öldürüldü. 29 yıl süren vezirliği sırasında ülkeyi refah ve huzura kavuşturmuş, ikta sistemini benimseyerek toprak mülkiyetini devlete bağlamıştır. "Siyasetname" adıyla, yazdığı eser, modern devlet yönetiminin nasıl götürülmesi gerektiğini, zamanındaki ve sonraki hükümdarlara ve bürokratlara örneklerle anlatmıştır.

  

 

PİRİ REİS

( 1465-1554 )

 

Açıklama: Pirireis

 

 

                   Yaman bir denizci... .Dünyayı avucu gibi bilen adam... Pirî Reis, 

Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465 - 1470 arasında Gelibolu'da doğdu. Kahire'de öldü. Asıl adı Muhiddin Pirî'dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed'in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis'in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında 1481'den sonra denize açıldı. 1487'de onunla birlikte İspanya daki Müslümanların yardımına gitti. 1491 - 1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin hizmetine girerek 1499 - 1502 Osmanlı - Venedik Savaşı'nda bir gemiye kaptanlık yaptı. 1511'de amcasının ölümü üzerine Gelibolu'ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513'te bir dünya haritası çizdi. 1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı. 1517'de ilk çizdiği haritayı I. Selim'e (Yavuz) sundu. 1521'de Kitab-ı Bahriye'yi tamamladıktan sonra 1522'de Rodos seferine katıldı.1524'te Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'yı Mısır'a götüren gemiye kılavuzluk etti. Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525'te Kitab-ı Bahriye'yi yeniden düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman'a (Kanuni) sundu 1528'de çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528'den sonra güney denizlerinde görev yaptı. Portekizlilerin Aden'i alması üzerine Süveyş'teki Osmanlı donanmasına kaptan atanarak 26 Şubat 1548'de Aden'i geri aldı. 1552'de önemli bir Portekiz üssü olan Maskat'ı ve ardından Kişm Adası'nı alarak Hürmüz Kalesi'ni kuşattı. Portekizlilerin Basra Körfezi'ni kapatmak istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası'na, Bahreyn Adası'na egemen olarak Mısır'a geçti. Donanmayı Basra Körfezi'nde bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra Valisi Kubâd Paşa'nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi.

          Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pir-i Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye'nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak denizle ilgili gözlem ve deneyimin önemi vurgulanır. 1513'te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb'un 1498'de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusu'nu, Antil Adaları'nı, orta ve Güney Amerika'yı gösterir. 1528'de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzeybatı köşesi olup Atlas Okyanusu'nun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika'nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland'dan Florida'ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmemiştir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 

Devletine büyük hizmetleri, dünya bilimine saygıdeğer katkıları ve Akdeniz yalılarına masal gibi söylenen kahramanlıkları kalan Pirî Reis, Türk milletinin adını saygı ile andığı ve anacağı bir kahramandır.

 

 

 

 

 

YUNUS EMRE  (?- 1320-21)

Açıklama: http://img32.imageshack.us/img32/3273/yunusemre.jpg 

 

 

           Türk edebiyatının yetiştirdiği en büyük şairlerden biri... Adı üstüne çeşitli söylentiler, hikâyeler uydurulmuş, hayatı efsanelere karıştırılmış bir Derviş... Tanrı âşkı ile insan sevgisini, ölümsüz bir örgü içinde mısra, mısra söylemiş bir halk adamı...

 Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.

          Yunus Emre'nin şiirinde, işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eli açıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.

Sevginin amacı yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar.

         Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır.

Yunus, doğup büyüdüğü çevrede kurulu olan Taptuk Emre'nin tekkesine kapılanmış. Bu dergâhta odun taşıyarak şeyhine hizmet etmiş ve en küçük mertebeden başlayarak, en ileri mertebeye kadar yükselmiştir.

 

Yunus, Taptuk Emre'nin dergâhında piştikten ve tarikatın önemli fikir ve yollarını başkalarına açıklayacak ölçüye geldikten sonra, Şeyhinin emri ile Anadolu gezilerine çıkmıştır. Yunus, her uğradığı köyde, handa, konakta, tanrı sevgisi ve insan muhabbeti üzerinde konuşmuş, şiirler söylemiş, çağının kargaşalığını, beraberlik potası içinde eritmeye çalışmıştır.

 

Aşkın aldı benden beni,                    Aşkın, âşıklar öldürür.

Bana seni gerek seni;                       Aşk denizine daldırır

Ben yanarım dünü, günü,                 Tecelli ile doldurur

Bana seni  gerek seni,..                    Bana seni gerek seni.

 

 

Sofilere sohbet gerek                      Yunus durur benim adım

Ahilere ahret gerek                         Gün geçtikçe artar odum 

Mecnunlara Leylâ gerek                 İki cihanda maksudum

Bana seni, gerek seni.                    Bana seni gerek seni...  

 

 

Böyle söyleye, konuşa, köy, köy, kasaba, kasaba Anadolu’yu gezmiş ve bu arada Konya'ya giderek zamanın büyük mutasavvıfı Mevlânâ Celaleddin Rumî ile görüşmüştür. Yunus, Doğu Anadolu'yu gezmiş, Şam’a kadar uzanmış, sonra tekrar doğduğu topraklara dönüp, ömrünün gerisini burada tamamlamıştır. Mezarı, Porsuk Suyunun Sakarya'ya döküldüğü kavşakta, Sarıköy'dedir.

 

  

 

YAVUZ SULTAN SELİM

( 1470-1520 )

 

Açıklama: Yavuzsultan

 

 

 

 

 

 

            Adı gibi, hükümdarlığı da YAVUZ bir padişah...

 

1470 yılının 10 Ekiminde Amasya'da doğdu. Babası ikinci Beyazıt, anası Dulkadiroğlu Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun'dur. Kişilikli, ölçülü, cesur bir kadındı. Oğlunu da öyle yetiştirmiştir. Sağlam bir öğrenim görmüştü. Çok genç yaşta, Trabzon Sancak Beyliği'ne getirildi.

 

Babasının döneminde Anadolu, çeşitli yıkıcı akımların cirit attığı bir alan haline getirmişti. Doğu'da, İran'ın başında bulunan Türk asıllı Şah İsmail, yazdığı Türkçe şiirler, gönderdiği halifelerle Şiî'liği yayıyor, kendi adını, Şiî'liği kullanarak efsaneleştiriyordu. 

Öte yandan, Anadolu'nun güneyindeki Dulkadiroğulları'nı himayesi altına alan Mısır Memlükü, Hilafet sancağı ile Anadolu'daki Müslümanları ayaklandırmaya çalışıyordu. Bir yandan Hilafet, bir yandan Şiî'lik, Anadolu'yu tehlikeli bir bölge haline getirmişti. Yavuz Selim, bütün bunları görüyor ve babasının, olaylara seyirci kalması onu kahrediyordu.

Bu durum, yeniçerileri de, saray ileri gelenlerini de üzmekte idi. Yeniçerilerin gözü Yavuz Selim'de, bazı saray erkânının ümidi Şehzade Korkut'ta idi. Selim, yeniçerilerin yardımı ile tahtı ele geçirdi. Bu sırada babası öldü. Kardeşleri, taht üstünde hak iddia ettiler. Yavuz, bütün bunların içinden sıyrılmasını bildi, kardeşlerini bertaraf etti ve devleti tek başına eline aldı.

 

Gözüpek   ve  amansızdı. İran'a bir sefer  hazırlandı. Şah İsmail ise, Durmadan geri çekiliyordu.Bu durum asker içinde hoşnutsuzluk ve yorgunluk yaratmıştı ve isyan emareleri görülmeye başladı hatta Yavuz’un çadırına bir kurşun atıldıBunun üzerineatının üzerine atlayan Yavuz: “Ey asker kıyafetli korkaklar; çoluğunu, çocuğunu, karısının kucağını muharebeye tercih edenleriniz varsa geri dönsünler!... Ben buraya geri dönmek için gelmedim. Bu meşakkatlerin çekileceğini tahta çıktığım zaman söylemiştim. Şimdi niçin itaat etmiyorsunuz? Siz harbe girmezseniz, ben yalnız başıma girerim!.." Bu hitap karşısında asker heyecana gelerek yoluna devam etti.

23 Ağustos 1514'de Şah İsmail'in ordusu ile Osmanlı ordusu Çaldı-ran'da karşılaştılar. Yavuz, askerini dinlendirmeden İran ordusuna çullandı. Sabahtan akşama kadar devam eden, tarihin en korkunç imha savaşından sonra, İran ordusu parça parça oldu. Şah İsmail,tahtını bırakarak kaçtı. Yavuz, 6 Eylül 1514'de İran'ın merkezi olan Tebriz'e girdi. İran, dize gelmiş, Şiî gailesi ortadan kaldırılmıştı.

 

Sıra Hilâfet propagandası ile Anadolu'yu kaynatan Mısır'a gelmişti. 24 Ağustos 1516'da iki ordu Mercidabık'da karşılaştılar. Tarihin en dehşetli savaşlarından biri oldu. Mısır Memlükü Kansu Gavrî, savaş meydanında öldü. Zafer, yine Yavuz'da idi. 

Osmanlı ordusu, Kahire'ye 15 kilometre mesafedeki Ridaniye'de Memlûk ordusu ile karşı karşıya geldi.

 

Memlüklerin yeni hükümdarı Tomanbay, ordusunun bir kanadını Nil nehrine dayamış, bir kanadını da El Mukaddem Dağı'na yaslamıştı. Derin bir hendek de orduları birbirinden ayırıyordu. Yavuz, beklenmedik bir şey yaptı. Çok sarp olan El Mukaddem Dağı'nı gece dolanarak aştı ve 22 Ocak 1517'de Mısır ordusuna arkadan saldırdı. Mısırlılar, cepheden yapılacak bir saldırıyı beklerken, arkalarından hücuma uğramaları karşısında afalladılar, iki taraf da ölüm kalım savaşı veriyordu. Tomanbay Yavuz'un kuvvetlerine dayanamadı ve Osmanlı kılıçları karşısında 1517'de Kahire düştü.

 

Yavuz,  kışı Mısır'da geçirdi.   Kahire'yi  yeniden imar etti.  Elyazması kitapları İstanbul'a gönderdi. İstanbul'a dönerken, "Emanat-i  Mukaddese" (Kutsal  Eşyalar) ile birlikte, son Abbasi Halifesi Mütevekkil’i de beraberinde getirdi. Mütevekkil, Hilafeti, Yavuz Sultan Selim'e gönül rizasıyla devrettiğine dair bir belge imzalamış, böylece Hilâfet, Osmanlılara geçmiştir.

 

Yeni bir sefere hazırlanırken hastalandı. Sırtında çıkan Sirpençe büyümüştü. 1520 tarihinde 50 yaşında bu cihangirin,zaferlerle dolu olan hayatı sona erdi.

 

 

TURGUT REİS

( 1490-1574 )

 

Açıklama: Turgutreis

 

 

 

 

 

 

 

Yiğitlerin harman olduğu 16. yüzyıl  Akdeniz'inde, yiğitlerin baş eğdikleri bir yiğit!.. Barbaros'un "benden üstündür" dediği denizci... Batı'nın en büyük amirali olanAndre  Dorya'yı  yenmiş bir amiral... Akdeniz kıyılarını adı ile titretmiş bir bahadır...   Frenk  gemilerinde   forsalığın   bile çürütemediği yaman bir Osmanlı...

              Osmanlı İmparatorluğu'nun Menteşe (Muğla) Sancağı'na bağlı Saravuloz Köyü'nde, tahminen 1485 yılında doğdu. Veli isminde bir çiftçinin oğludur. Gençliğinde cirit, güreş ve ok atmada gösterdiği ustalık ve cesaretiyle çevrede tanınıp Menteşe kıyılarından levent toplayan Hızır Reis'in adamları tarafından seçilerek, Cezayir leventleri arasına alındı. Pek çok muharebelerde cesaret ve silahları kullanmadaki maharetiyle büyük kahramanlıklar gösterip, Barbaros’un takdirini kazandı ve reis oldu.

 

Turgut'un adı artık bütün Akdeniz kıyılarını tutmuştur: Dragot... 1538 yılının 27 Eylülü Andre Dorya, bütün Hıristiyan devletlerinin donanmasını arkasına takmış, Ehli salip donanması halinde Preveze önlerine gelmiştir. Tarihin en büyük kalyon savaşı yapılacak.

Turgut Reis, gönüllü gemileri yönetir bu savaşta ve Andre Dorya'nın koca kalyonlarını, baştardalarını biçer geçer...

 

Turgut'un Akdeniz günlerinde bütün Avrupa sahilleri, dehşet yıllarını yaşamıştır. Fakat 1540 yılının 15 Haziranında bir baskınla Turgut yenilir ve tutsak edilir. Akdeniz'i tir tir titretmiş koca Turgut, şimdi bir baştardanın küreklerinde forsalık ediyor!

 

Gemilerin kürekleri çürür ama, Turgut'un çelikten bilekleri çürümez. Sonunda gemide kalmasını sakıncalı bulanlar, Turgut'u götürüp Cenova zindanlarına kapatırlar...

 

1543 yılında Piyale Paşa komutasındaki Türk donanması, Fransız Kralı'na yardım için İspanya sahillerini hallaç pamuğuna çevirdikten sonra, Barbaros, gemilerin bir bölümünü alır, Cenova limanına dayanır: "Verin Turgut'u!.." Cenovalılar bakarlar ki, çare yoktur. Barbaros'un isteğini yerine getirirler ve zindandan Turgut Reis'le, Salih Reis'i çıkarıp Barbaros'a teslim ederler! İki büyük dost, iki büyük denizci, kucaklaşırlar böylece...

 

Daha sonra Tunus’u fetheden Turgut Reis, Tunus Bey'i olmuştu. Koynunda fermanıyla geldi, oturdu. Ama İtalyanlar, hele İspanyollar telâşa düştüler. Korsanken başedemedikleri Turgut'la, Osmanlı beylerbeyisi olarak nasıl geçineceklerdi. Büyük bir donanma topladılar. Haçlı sefer hazırlandı. 14 Mayıs 1560 tarihinde Cerbe sularında iki donanma kozlarını pay etmek için karşılaştılar. Kaptanıderya, Piyale Paşa'nın komutasındaki donanma, Turgut Reis'in aklı ve ustalığı ile, Haçlı donanmasını parça parça etti.

 

Malta Kuşatması'na katıldığı sırada, ateş hattında şehit oldu (22 Haziran 1576). Onunla Akdeniz, en yiğit ve savaş ustasını kaybetmiştir.

 

 

TİMUR

( 1336-1405 )

 

Açıklama: Timur

 

 

 

          Timur, kendi adıyla anılan büyük Türk İmparatorluğu'nun kurucusudur. 8 Nisan 1336'da, Türkistan'ın Keş şehrinde dünyaya geldi. Babası,  Barlas oymağının beyi Turagay (Turgay), annesi Tekine Hatun idi.

          Timur'un babası, 1360'da ölmüş, onun yerine geçen amcası Hacı Barlas 'da 1361'de öldürülmüştü. Timur, O sırada 25 yaşlarında idi.Cesur, zeki, bilgili bir Türk asilzadesi olan Timur, siyasî ve askerî dehasını gösterecek her fırsattan yararlanacak, kısa zamanda yükselecek ve cihangir olacaktı. Doğu Türk Hakanlığı'nın tahtına çıkacak, imparatorluğun sınırlarını İtil 'den Hindistan'daki Ganj Nehri'ne, Tanrı Dağları'ndan İzmir ve Şam'a kadar uzatacaktı.
          İskender, Sezar ve Dârâ gibi ünlü cihangirlerin seviyesine çıkabilmek için, Timur, hepsi zaferle sonuçlanan 17 sefer düzenlemiş, 27 ülkenin hakanına baş eğdirmiş, onlara baş olmuştu. Böyle bir şahsiyeti çocukluğundan itibaren bazı özellikleriyle tanımak gerekir.

          At binen, kılıç kuşanan, attığı oku yüzük deliğinden geçiren bir çocuk; on iki yaşında savaşa katılan bir bahadır; savaşlardan, savaş talimlerinden arta kalan zamanını okumakla, büyük âlimlerden ders almakla geçiren genç bir idealist; eşsiz stratejist; bir savaşta ayağından yaralanan ve bu yüzden adının sonuna Fars dilinde "topal" anlamına gelen "lenk" sıfatı eklenen bir başbuğ dünya tarihine, özellikle Türk-İslâm tarihini çok iyi bilen, dinin, ilim ve sanatın koruyucusu; Asya'da Türkçe'nin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önleyen, hükümdar; aman dileyenin dostu, düşmanlarının acımasız baş belası, ama askerlerinin âdeta taptığı hükümdar ve milletinin babası...

         O, İlhanlı Devleti'nin ve ona bağlı Çağatay Hanlığı'nın kargaşalıklar, entrikalarla sarsıldığı bir dönemde, yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmıştı. ona kendi devrinin İslâm âlimleri, "Kutbeddin","Sâhib Kırân-ı Âzam Cennet Mekân" adını da vermiş ve böylece onun, Dinin kutbu, en ileri geleni; Kutlu, güçlü ve cennetlik" bir hükümdar olduğunu söylemişleridir

          Timur 25 yaşlarında iken Çağatay Hanlığı valilerinden Kazgan Han'ın emrine girdi ve büyük bir birliğin kumandanı oldu. Kazgan Han onu kızı Olcay Türkân'la evlendirdi. Kazgan Han'ın düşmanları onu pusuya düşürüp öldürdüler. Timur, Kazgan Han'ı öldürtenlere savaş açarak hepsini ortadan kaldırdı. Bu başarıları karşısında Çağatay Hanı onu kendi hizmetine aldı ve Tümen Beyi yaptı
          Timur, bundan sonra nüfuzunu, gücünü hızla arttırdı. Hanlarla, beyler arasında sık sık meydana gelen çekişmelere karışıyor, durumu kendi lehine değerlendiriyordu. Devrin âlimleri, Timur'u, devletteki hızlı çöküntüyü durduracak lider olarak görmeye başlamışlardı.1370 yılında Timur, Belh şehrinde, mutlak hâkim ve tam bağımsız bir duruma geldi. Fakat Cengiz soyundan olmadığı ve Cengiz hanedanının büyük prestijinden de yararlanmak istediği için, Cengiz soyunun Çağatay sülalesinden Soyurgatmış Han'ı tahta çıkardı onu, hayatı boyunca kukla bir hükümdar olarak yanında gezdirdi. Şeklen ona bağlı görünüyordu, ama mutlak hâkim kendisiydi.
         Timur dört yöne başarılı seferler düzenledi. Çok iyi planlanmış taktikler uyguluyor, yıldırım savaşları yapıyor ve her seferini zaferle sonuçlandırıyordu. 1371-1377 yılları arasında Harezm'e üç sefer, Moğolistan'a iki sefer düzenledi. 1378'de birinci Altın Ordu seferi ile ününü bütün dünyaya tanıttı.

           Altınordu hakanı Toktamış Han Timur'a başkaldırmıştı. Bu seferinde, Doğu Avrupa'ya hâkim olan Toktamış'ı yıkmak için onun bütün ülkesini işgal etmiş, bu da, Rusya'nın doğup gelişmesine sebep olacak ve Timur istemeden sebep olduğu bu gelişmeden dolayı daha sonra tarihçiler tarafından suçlanacaktı.
          Timur, 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nu da mağlup ederek itaat altına aldı.
          "Kıymetli bahadırlar sayesinde pek çok yer fethettim ve 27 ülkenin hakanı oldum" diyen Timur, son seferini Çin'e yapacaktı. 1404 yılı kışında her tarafın karla kaplı olduğu bir zamanda yola çıktı. Ömrünün sonuna yaklaştığını seziyor, en büyük cihadı geciktirmemek gerektiğine inanıyordu. Çin sınırındaki Otrar şehrine geldiği zaman durdu. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı. Fakat Timur hastalanmış, yatağa düşmüştü. Hekimbaşı Fazlullah, ona ölüm döşeğinde olduğunu apaçık bildirdi. Bunun üzerine Timur vasiyetini hazırladı. Timur Ölüm döşeğinde şunları söyledi:
          "Oğullarım,
          Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayı ve tatbik edin. Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir.
          Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın. "Adalet ve iyilik etmek" düsturunuz, rehberiniz olsun.
          Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekiniz, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanınız.
          Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı nedimleriniz ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklini, ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez diyen Timur, 19 Mart 1405 günü vefat etti. Cenazesini mumyalayarak Semerkant'a götürdüler. Sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı türbeye, torununun yanına gömüldü.

 

 

 

MEVLÂNA (1207-1273)

 

Açıklama: http://img30.imageshack.us/img30/4740/mevlanax.gif

 

 

        Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

 

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

 

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır.

 

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

 

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karamana geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

 

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

 

Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

 

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi.

 

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu.

 

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah,vah edip ağlamayın diyerek vasiyet etmiştir.

 

 

MİMAR SİNAN  (1490-1588)

 

Açıklama: http://bilimicat.files.wordpress.com/2009/04/mimar-sinan4.jpg

 

 

          Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğdu, 17 Temmuz 1588'de İstanbul'da öldü.

Sinan, I. Selim (Yavuz) padişah olduktan sonra başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'dan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca 1512'de devşirilerek İstanbul'a getirildi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na verildi, 1514'te Çaldıran Savaşı'nda 1516-1520 arasında da Mısır seferlerinde bulundu. İstanbul'a dönünce Yeniçeri Ocağı'na alındı. I. Süleyman (Kanuni) döneminde 1521'de Belgrad, 1522'de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526'da katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçibaşı (baş teknisyen) oldu. 1529'da Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü'nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamladı. 1538'de yer aldığı Moldovya seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine saray baş mimarı oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin sürdürdü.

 

Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır. Kanuni, II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur

 

Mimar Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı gerçekleştirmiştir.

ilk önemli yapıtı İstanbul'da ki Şehzade (Mehmed) Camii'dir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği bir kubbe ile örtülüdür.

Osmanlı-Türk mimarlığının en önemli eserlerinden biri de Sinanın kalfalık dönemi yapıtı olarak adlandırdığı  Süleymaniye Camii ve Külliyesi'dir. Yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiş olması Sinan'ın mimarlıkta olduğu kadar örgütleme alanındaki dehasını da ortaya koyar.

 

Sinan yapı ile çatı örtüsü için en iyi taşıyıcı sistemi, en yetkin biçimi bulmak yolunda deneyler yapmış, hatta zaman zaman geçmişte kullanıp sonra terkedilen yöntemleri yineleyerek bunların nasıl ileri götürülebileceğini araştırmıştır.

 

Bütün bu deneyler onu başyapıtlarından birine, Edirne'deki Selimiye Camii'ne götürdükleri için önemlidir. Sinan ustalık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu camide kubbeyi sekizgen bir plan üstüne oturtma düşüncesini uygulamıştır. Sinan burada 31 m'yi geçen çapıyla en büyük kubbesini gerçekleştirmiştir.

 

Sinan'ın yapıları mimarlık bakımından olduğu kadar mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle "ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı" diye anılmıştır. Yapılarının çoğunun 400 yıl sonra bile ayakta duruyor, hatta kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de özen gösterilmiş olmasındandır.

 

 Sinan'İstanbul'un su sorununu çözmekle görevlendirilmiş, bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 km'yi aşan ve Kırkçeşme adıyla bilinen su yapılarını gerçekleştirmiştir.

 

BAŞLICA ESERLERİ ŞUNLARDIR: Şehzade (Mehmed) Külliyesi, 1543-1548, Rüstem Paşa Külliyesi, 1544-1555, Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, 1546, Çinili Hamam, 1546, Mihrimah Sultan Külliyesi, 1547-1548, Rüstem Paşa Medresesi, 1550, Süleymaniye Külliyesi, 1550-1557, Zal Mahmut Paşa Külliyesi, 1551-1566, Sinan Paşa Külliyesi, 1553-1555, Kırkçeşme Su Yapıları, 1555-1563, Haseki Hürrem Sultan Hamamı, 1556, Rüstem Paşa Kervansarayı, 1560, Mihrimah Sultan Külliyesi, 1562-1565,Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, 1564-1569, Büyükçekmece Köprüsü, 1566-1568, Sultan Süleyman Kervansarayı, 1566-1567, Selimiye Külliyesi, 1567-1575, Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, 1571-1572, Piyale Paşa Camisi, 1573-1577, Sultan II. Selim Türbesi 1574-1577,Sokullu Mehmet Paşa Camii, 1577-1578, Valide Sultan Külliyesi, 1577-1583, III. Murat Köşkü, 1578, Topkapı Sarayı, , 1580, Şemsi Ahmet Paşa Camisi, 1580, Kılıç Ali Paşa Camisi

 

 

 

 

 

OSMAN GAZİ

(1258-1324)

Açıklama: http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcROiea1zP_Clr27HxeFo9mEkTV2i0KZpjMdYgksi5YO5wE0NCRtgw

 

 

              Osmanlı sultanlarının ilki. Dünyânın en uzun ömürlü hânedanının ve en büyük devletlerinden Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu.

1258 tarihinde Söğüt’te doğdu. Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundan Ertuğrul Gâzi'nin oğludur.

Türk ve İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. İslâmî ilimler öğretildi. Devrin örf ve âdetince mükemmel bir askerî tâlim ve terbiyeyle yetişti. Ertuğrul Gâzi'nin silâh arkadaşı ve kumandanlarından kılıç kullanmayı kargı savurmayı, ata binmeyi öğrendi. gençliğinden îtibâren gazalara katılıp, zaferler kazandı, kumandanlık vasıflarını geliştirip kuvvetlendirdi.

Osman Gâzi; Anadolu’nun İslâmlaştırılıp Türkleşmesi faaliyetine katılan bu gönül sultanlarından, Şeyh Edebâli’nin sohbetlerine katılıp, mâneviyâtını yükseltti. 1277 yılında, on dokuz yaşındayken bir gece rüyâsında; Şeyh Edebâli’nin böğründen bir ay çıkıp, göğsüne girdiğini, sonra bütün âfâkı, gökyüzünü kaplayan bir ağacın çıktığını, yüksek dağlara ve pınarlara gölge saldığını ve insanların ondan çok faydalandıklarını gördü. Rüyâsını Şeyh Edebâlî hazretlerine anlattı. Hocası; “Müjde ey Osman! Hak teâlâ sana ve senin evlâdına saltanat verdi. Bütün dünyâ, evlâdının himâyesinde olacak, kızım Mâl Hâtun da sana eş olacak” diyerek rüyâsını tâbir etti. On dokuz yaşındayken Şeyh Edebâli’nin kızı ile evlendi.

Osman Gâzi cesâreti, zekâsı, cömertliği, İslâm dînine sadâkati ve tatbikatı herkesçe takdir edildiğinden babası tarafından Kayı boyu beyliğine aday gösterildi. Ertuğrul Gâzi, 1281 yılında vefât edince Kayı beyi oldu.
Osman Gâzi önce İnegöl’ün fethine karar verdi. Mağlubiyet üzerine İnegöl Tekfuru ile Karacahisar Tekfuru birleştiler. 1288 yılında Domaniç yakınında Ekizce de yapılan muhârebede, tekfurlar tekrar mağlup edildiler. Osman Gâzi'nin Ekizce muvaffakiyeti, Anadolu Selçuklu Sultânı Gıyâseddîn Mesud Şah tarafından mükâfatlandırıldı. Gönderilen bir fermanla, Söğüt, Osman Gâzi'ye yurt olarak verildi.
          Sultandan aldığı duâ sonrasında gazâ akınlarını daha da hızlandıran Osman Gâzi ye 1289’da bir fermanla, Söğüt’e ilâveten Eskişehir ve İnönü tarafları verilip, Beylik alâmetlerinden alem, tuğ, kılıç ile gümüş takımlı at da gönderildi.

          Osman Gâzi, Batı Anadolu’da Bizans hududunda fetihlerde bulunurken, Moğol İlhanlılar da Anadolu’yu istilâ ettiler. İlhanlı Hükümdârı Gazan Han, Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddîn Şah'ı İran’a götürdü. Bütün Türkiye Selçuklu Devleti'nin toprakları, İlhanlıların eline geçti. İlhanlı zulmünden hicret eden birçok Anadolu Selçuklu emiri ve mâiyeti, Osman Gâzi'nin gazâlarına katılmak için hizmete geldi. Böylece Osman Gâzi 1281 yılından beri arâzisini devamlı genişletip, gazâ niyetiyle hizmetine katılanlarla devamlı güçlendi. Anadolu Selçuklu Sultanlığı'nın iktidar boşluğundan faydalanan Türk beyleri istiklâllerini îlân ettiler. Osman Gâzi de iyice kuvvetlenmişti. 1299’da istiklâlini îlân edip, tâbîlikten kurtuldu.

           Netîcede, dört yüz çadırla Türkiye Selçuklu-Bizans hududuna yerleştirilen Kayı Aşîreti, 1299’da Osman Gâzi'nin adına izâfeten Osmanlı hânedanı ve imparatorluğunu kurmuş oldu.

          Osman Gâzi'nin, gençliğinden beri Rum ve düşman tecâvüzlerine karşı sürdürdüğü askerî hazırlığı ve mücâdelesi, devlet kurarken gerçekleştirdiği idârî ve siyâsî faaliyetler, onu altmış yaşından itibâren iyice yormaya başladı. Nikris (romatizma) hastalığından da muzdaripti. Gazâ akınlarıyla yetişip, yiğitliği, cesâreti, bilgisiyle düşmanların korkusunu, Müslümanların takdirini kazanan oğlunun idâre tarzını sağlığında görebilmek için, son yıllardaki fetih hareketlerinde ve siyâsî hâdiselerde Orhan Gâzi'yi vazifelendirdi. 1324 yılında da hayatını kaybetti.

Târihçilerin, Osman Gâzi ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir;
          Türk ve İslâm târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmî mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsî istikrar ve sosyal adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvâsının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.

 

 

 

 

 

 

YILDIRIM BAYEZIT

Açıklama: http://4.bp.blogspot.com/_7soEvZDr7tA/TLxpyKu3oQI/AAAAAAAAAD4/_rdkNCgdkfM/s1600/4.Y%C4%B1ld%C4%B1r%C4%B1m+Bayezid+.jpg

 

Babası : Murat Hüdavendigâr

Annesi : Gülçicek Hatun

Doğum Tarihi : 1360

Vefati : 8 Mart 1403

 

Babası Birinci Murad'in 1386 da Karamanoğlu Alâattin Ali Beyle yaptığı Konya muharebesinde Rumeli askerine kumanda ettiği sırada harbdeki sürat ve celâdetinden dolayı "Yıldırım" unvanı verilmiş olan Beyazıt, Osmanlı padişahlarının en mühimlerinden biridir. Devlet, daha kuruluş devresinde olduğu halde, Beyazid'ın on üç yıllık saltanatı sırasında yapılan fütuhatın genişliği ve Anadolu Türklüğünün bir bayrak altında toplanması gayretleri oldukça önemlidir.

 

Yıldırım Bayezid Saltanatının ikinci yılında Saruhan, Aydın , Germiyan ve Menteşe Türk beylikleri toprakları Osmanlılara katılmıştır. Daha sonra Kastamonu Beyliği ile Sivas ve Kayseri bölgesi hâkimi Kadı Burhaneddin hükümeti arazisi de zaptedilmistir. Anadolu beyliklerinin en kuvvetlisi olan Karaman oğullarıyla da muharebeler yapılmış, en sonunda 1397 de bu beyliğe de son verilmiştir. Bayezid'in Anadolu harekâtında gözettiği gaye, kuru bir fütuhat hırsından ibaret olmayıp, Osmanlı devletinin temelini teşkil eden Anadolu Türklüğünü bir bayrak altında birleştirmek noktasında toplanıyordu.

 

Yıldırım Bayezıt yalnızca Anadolu'da meşgul olmadı. Yıldırım unvanına uygun bir süratle icabettikçe bir Rumeli bir Anadolu'da göründü. İstanbul'u da iki defa kuşattı. Son İstanbul kuşatması sırasında Karadeniz boğazını kontrol altında bulundurmak gayesiyle boğazdaki Anadolu Hisarını inşa ettirdi.

 

Türklerin Rumeli'de Macar hudutlarına dayandığını gören Macar kralı Sigismund'un uğraşları ile büyük bir haçlı ordusu hazırlandı. Türk hududunu aşan haçlıları Yıldırım Bayezıt Nigbolu'da 25 Eylül 1396'da müthiş bir mağlûbiyete uğrattı. Müslüman Türk milletinin, bütün bir Hıristiyan Avrupa Devletlerine karşı kazandığı ve tarihin en büyük zaferlerinden birisi olan Niğbolu zaferinin  neticeleri de çok büyük olmuştur. Bu zafer, Osmanlı Türk Devletinin, doğu İslâm âleminde de tanınmasına sebep oldu Mısır'daki Abbasi Halifesi (Birinci Mütevekkil) Yıldırım Bayezid'e tebrik için gönderdiği mektubunda, Türk Padişahına: "Sultan-ı İklim-i Rum" ünvanı ile hitabetti.

Ünlü ve cesur padişah Yıldırım Bayezıt  Anadolu ve Rumeli'de zaferler kazanırken Osmanlı Türklüğü için doğudan bir tehlike belirdi. Timur'dan ibaret olan bu müthiş tehlike adım adım ilerlediğinden, Bayezıt bunu önlemek üzere 1402 temmuzunda Ankara'da Timur'la karsılaştı. Ankara harbi Bayezıd'ın mağlubiyetiyle son buldu. Timur'un yanında esir olarak kalan büyük Osmanlı Hükümdarı üzüntüsünden 7 ay 12 gün sonra 43 yaşında iken vefat etti. Cenazesi Bursa'ya getirilerek, türbesine defnedildi.

 

 

 

FATİH SULTAN MEHMET(1432-1481)

Açıklama: http://img2.blogcu.com/images/m/a/r/marujuhu/fatih_sultan_meht.png

 

 

 

         Babası : İkinci Murat ,Annesi : Alime Hatundur.Osmanlı hükümdarlarının yedincisi olup İstanbul’u almak suretiyle tarihte yeni bir devir açan ve Osmanlı devletini de bir imparatorluk haline getiren padişahtır. Babası sağlığında onu iki defa tahta geçirerek Manisa’ya istirahata çekilmişti.Babasının 1451 Şubatında ölmesi üzerine Manisa’dan ,Edirne’ye gelerek tahta çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in isyanını  bastırdıktan sonra İstanbul’u almak için hazırlığa başladı. Önce Boğaziçi’nde şimdi Rumelihisarı dediğimiz Boğaz Kesen kalesini yaptırdı. Bizans’ın yüzyıllarca kuşatmalara dayanmış olan sağlam duvarlarını yıkabilmek için Edirne’de toplar döktürdü ki aralarında o zamana kadar görülmemiş büyüklükte olanlar da vardı.
Hazırlık tamamlarınca ordusunu 6 Nisan 1453 günü İstanbul üzerine yürüttü. Denizden de Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasındaki donanma muhasarayı tamamlıyordu. İmparator Konstantin Boğazkesen kalesinin yapıldığı günden beri şehri müdafaaya hazırlanmıştı. Haliç, şimdiki Galata Köprüsünün hizasına bir kalın zincir gerilmek suretiyle Türk gemilerine kapatılmıştı şehri Haliç’ten de sıkıştırarak müdafaa kuvvetlerini dağıtmak maksadıyla dahiyane bir tedbirde bulundu: Dolmabahçe ile Kasımpaşa arasına kızaklar döşeyerek bir gecede 67 parça gemiyi Haliç’e indirdi. Muhasara 53 gün sürmüştür.  Nihayet 29 Mayıs 1453’te Topkapı ve Eğrikapı üzerinden Türk askeri şehre girdi ve İstanbul alınarak tarihin Ortaçağı sona ermişti.

23 yaşında İstanbul’u almış olan Fatih, ondan sonra 28 yıl hükümdarlıkta bulunmuş ve bütün saltanatı zarfında iki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz şehir fethederek “Fatih” unvanına tamamıyla hak kazanmıştır.

1459’da Yunanistan ve Sırbistan istila edildi. 1462’de Trabzon Rum  İmparatorluğu da Osmanlıların eline geçti. İki yıl sonra Bosna alındı. Karaman hükümetine büsbütün son verildi. Arnavutluk ele geçirildi, 1475’de Gedik Ahmed Paşa komutasındaki ordu Kırım’ı aldı ve ondan sonra Kırım bir Osmanlı eyaleti haline geldi. İtalya topraklarında ve Avusturya içlerinde Türk akıncıları dolaştı. 

Akkoyunlu devletinin hükümdarı Uzun Hasan’ın mağlubiyetle neticelenen Otlukbeli Savaşı da 1472’de yapılmıştır.
25 Nisan 1481 günü Orduyu Hümayûn'un başında yola çıkan Fatih Sultan Mehmet, Üsküdar'a geçerek ilerlemeye başladı ve bir hafta sonra Gebze civarında konakladı. İstanbul'dan yola çıktığı günden beri sağlık durumu birden bozulmuş ve günden güne de kötüye gitmeye başlamıştı. Aslen Venedikli bir Yahudi olan özel hekimi Yakup Paşa ulu hakanı tedavi etmek bahanesiyle hareket gününden itibaren vermeye başladığı zehrin dozunu artırmakta idi. Bu Venediklilerin Fatih'e on beşinci suikast teşebbüsü idi. Bundan önceki on dördü hedefine ulaşamamıştı. Venedikliler bu kez astronomik bir ücret vaadi ile padişahın özel doktorunu elde etmişlerdi.
Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 günü Gebze'deki otağında kan kusarak öldü. Ancak Yakup Paşanın foyası hemen meydana çıkmıştı. Venedik'in kendisine vaat ettiği muazzam serveti alamadan, Türk askerleri tarafından linç edildi.
Fatih Sultan Mehmet kendi adıyla anılan Fatih semtinde yaptırdığı Fatih camiinin bahçesindeki türbede gömülüdür. Camiinin etrafında medreseler de yaptırmış ve bunları o zamana göre mükemmel denecek bir şekilde açtırmıştır. Eyüp camii ile Ayasofya medresesini de o yaptırmıştı.
İlim adamlarına hürmet eden Fatih ,edebiyatla da meşgul olmuş ve Avnî mahlasıyla gazeller yazmıştır. 14 gazeli Divân-ı Avnî adı ile 1904 yılında Berlin’de basılmıştır.

 

 

 

 

 

 

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

1495-1566

 

Açıklama: http://www.websehir.net/wp-content/uploads/2011/02/Kanuni-Sultan-S%C3%BCleyman1.jpg

 

 

           Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim'in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak babasına vekalet etti. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.

Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti.

Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır.

Kanuni Sultan Süleyman padişah iken birçok zaferler kazanılmış ve bu zaferler neticesinde Asya, Avrupa ve Afrika da geniş ülkeler, imparatorluk topraklarına ilâve edilmiştir. Padişahın bizzat kendisi on üç defa sefere çıkmıştır.

Orta Avrupa'nın kuvvetli bir devleti olan Macar krallığı 1526 yılında Mohaç meydan muharebesiyle yere serilmiş ve toprakları bir vilâyetimiz haline gelmiştir. O devir Avrupa'nın en kuvvetli devleti olan Almanya ve Avusturya uğradığı mağlubiyetler sonunda Osmanlı İmparatorluğuna vergi verir duruma girmiştir. Barbaros Hayrettin gibi dünyaca meşhur bir kaptanın idaresindeki Türk donanması Akdeniz'i bir Türk gölü haline getirmiştir.


Kanûnî Sultan Süleyman 46 yıl saltanatta kaldı. Babası Yavuz Sultan Selim'den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkardı.

 

Son seferi olan Macaristan seferinde Zigetvar Kalesi’ni kuşatan Kanuni’nin, 7 Eylül 1566 tarihinde, kuşatma devam ederken ölmesine rağmen kale fethedildi. Kanuni Sultan Süleyman’ın cenazesi Mimar Sinan'a yaptırdığı Süleymaniye Camii'nin avlusundaki türbeye gömüldü.

 

  

BARBAROS HAYRETTİN PAŞA

(1473-1546)

Açıklama: http://karanlikkuyum.files.wordpress.com/2010/07/1234549036barbaroshayrettinpasayx3.jpg

 

 

 

 

         Denizcilik tarihimizin en ünlü  kaptanlarından birisi olan  Barbaros Hayrettin Paşa 1473 tarihinde Midilli Adasında doğdu. Babası Midilli ye yerleşmiş olan Türk sipahilerinden Eceova lı Yakup Bey dir. Şehzade Korkut, Hızır ı himayesine aldı.. Barbaros yanına aldığı arkadaşları ile Akdeniz e açıldı.
Yavuz Sultan Selim padişah olunca, Barbaros Hayrettin yeni padişahı tebrik etmek için, Muhittin Reis le birçok hediyeler gönderdi. Yavuz Sultan Selim de Barbaros a iki kadırga ile bir hil at ihsan etti. Bundan sonra Borbaros, Cezayir i hakimiyetine aldı.  Ünü her yana yayılmıştı.

Askerleri Akdeniz de şu türküyü söylüyorlardı :
Deniz üstünde yürürüz,
Düşmanı arar buluruz,
Öcümüz komaz alırız,
Bize Hayrettinli derler.

Barbaros sayesinde Türkler Akdeniz e hakim oldular. Barbaros un maiyetine girmiş olan Turgut Reis, Sinan Reis, Salih Reis, Aydın Reis ler de her tarafı titretiyorlardı.

Kanuni Sultan Süleyman 1533 tarihinde Cezayir Emiri Barbaros u İstanbul a davet etti. Barbaros Hayreddin i Osmanlı Donanmasının Kaptan-ı Deryalığı na tayin etti. Barbaros Hayrettin Paşa, 84 parça gemiden oluşan bir donanma ile Akdeniz e açıldı.

 

İtalya sahillerinde birçok kaleler ve şehirler fethine muvaffak oldu. Akdeniz de Türk hakimiyetine son vermek üzere Papa III. Pol, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz hükümetlerinin donanmalarından oluşan bir deniz haçlı seferi hazırladı. Bu muazzam donanma Venedik Dukası Amiral Andrea Doria kumandasına verildi. 600 parça gemiden oluşan  Bu donanma Preveze önlerinde demirledi.  Türk donanması ise 122 gemiden ibaretti  Preveze limanı önünde harp nizamı alan Türk donanması Andrea Doriayı  mağlub ederek  Akdeniz in en büyük deniz savaşını 28 Eylül 1538 tarihinde kazanmaya muvaffak oldu. Barbaros. 4. Temmuz 1546 yılında İstanbul da 73 yaşında vefat edince Beşiktaş taki türbesine defnedildi.

 

 

  

 

GAZİ OSMAN PAŞA

Açıklama: http://www.gaziosmanpasahaber.org/resimler/14D_turhal1_gop.jpg

 

 

 

         Her sayfası bir kahramanlık menkıbesi ile dolu bulunan Türk tarihinin altın yaldızlı bir sayfası da Plevne müdafaasıdır. Öyle bir sayfa ki, düşman komutanları bile bu sayfa önünde saygı durmuşlardı. Bu sayfayı yazan, şanlı Gazi Osman Paşa dır. Gazi Osman Paşa,1832 yılında Tokat ta dünyaya gelmiştir. Kendisi Yağcıoğulları diye anılan bir aileye mensuptur. Babası, memuriyet sebebiyle İstanbul a yerleşmişti. Küçük Osman ilk tahsilini bir sıbyan mektebinde yaptıktan sonra, Kuleli askerî idadîsine girdi. Bu okulu bitirdikten sonra da Harp Okuluna girerek 1852 de mezun oldu. Ruslarla yapılan Kırım Harbinde ve Rumeli deki muvaffakiyetlerinden dolayı yüzbaşılık rütbesine yükseldi. Bundan sonra Erkan-ı Harbiye sınıfına devam ederek Kolağası oldu. 1861 yılında Hasa ordusunda binbaşı olarak vazife aldı, Girit isyanında başarılar gösterdi. Bunun üzerine albaylığa yükseltildi. Üç yıl sonra da Yemen isyanını bastırmaya gönderildi. Buradaki üstün başarılarından dolayı kendisine paşalık rütbesi verildi. Yemen den dönünce İşkodra ve Bosna Kumandanlıklarına tayin olundu. Sırp isyanında gösterdiği eşsiz kahramanlıklarından dolayı da bu defa kendisine Mareşallik rütbesi verildi. 1877 yılında yapılan Plevne savaşında gösterdiği kahramanlıklar dolayısıyla dünyaca büyük bir şöhrete kavuştu.
II. Abdülhamit in tahta çıkışının ikinci yılı Ruslar balkanlara doğru sarkmak emellerini açığa vurdular. Bu arzularını yerine getirmek için Londra Protokolünü hazırlattılar. Fakat Türkiye, Londra Protokolünü reddedince Rus Çarı II. Aleksandr 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı İmparatorluğuna harp ilan ederek, ordularıyla Tuna üzerinden Balkanlara doğru sarkmaya başladı.

Ruslar, ordularıyla 3 koldan hudutlarımızı aşarak Romanya yı istila edip Tuna boylarına dayandılar. Rusların Tuna Ordusu Kumandanı Çar ın kardeşi Nikola idi. Emrinde 250,000 kişilik bir kuvvet bulunuyordu. Türk Ordusu 186,000 kişiden ibaretti. Rusların Tuna yı aşıp Bulgaristan ı işgal etmeleri üzerine Vidin de bulunan Gazi Osman Paşa, Bulgaristan yollarının bir kavşağı olan Plevne yi Ruslardan önce elde etmek üzere kuvvetleriyle yaya olarak harekete geçti. 
Dünyada benzerine az rastlanır bir süratle Plevne ye girdi. Orta Anadolu nun bu Tokatlı koca Türkü, Plevne harbinde Ruslara pek çok zayiat verdirdi.Kendilerinin itiraf ettiklerine göre bazı taburlarda ancak birkaç kişi sağ olarak geri dönebiliyordu. Rusların attığı mermilerle Plevne şehri alevler içinde yanıyordu. Çoluk çocuk enkaz altında can veriyorlardı. Her ne yaptılarsa Plevne yi Gazi Osman Paşa nın elinden almanın imkanı olmadı. Nihayet Plevne ye Rus Çarı Aleksandr da geldi. Taarruzla, Plevne yi muhasara ederek açlık ve cephanesizlikle teslim almaya karar verdiler. 
Gerçekten zaman geçtikçe Plevne de açlık başladı. Kadınlar çocuklar açlıktan ölüyorlardı. Cephane de bitmek üzereydi. Bütün bunlara rağmen kahramanlığı karakterine yazmış olan Türk ordusu, kuzeyden akan Rus seline iman dolu göğsünü geriyor, vatanseverliğin destanını yazıyordu. Plevne de bu kanlı savaşlar olurken, İstanbul dan gazilere bir türlü yardım gelemiyor, diğer taraftan cihanda bir tek el Türk e uzanmıyordu.Nihayet Gazi Osman Paşa muhasarayı yarıp dışarı çıkmaya karar verdi. Bir gece, Türk kuvvetleri Plevne den çıktı. Ordunun peşine çoluk çocuk, Plevne halkı da takıldı.

Ruslar, Türk kuvvetleri üzerine şiddetli bir topçu ateşi açtılar. Ordunun üzerine yıldırımlar gibi mermi yağdırdılar. Binlerce insan topçu ateşi altında parça parça oldu. Bu bölge kanlı bir mahşere döndü Nihayet her iki taraf arasında kanlı bir boğuşma meydana geldi. Bu sırada Gazi Osman Paşa yaralandı. Üç defa vukua gelen Plevne Muharebesinden galip çıkan Türkler, dördüncü. Plevne harbinde yenildi. Ve Gazi Osman Paşa esir düştü. İki ay sonra  Gazi Osman Paşa esaretten döndü. O gün İstanbul yerinden oynadı. İkinci Abdülhamit Osman Paşa yı Mabeyin müşiri yaparak hiç yanından ayırmadı. 
Gazi Osman Paşa  5 Nisan 1897 tarihinde 65 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumdu. vasiyeti üzerine Fatih türbesi bahçesine gömüldü.


























Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 52 ziyaretçi (157 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=