Selâmün_aleyküm
  ij
 

IRAKEYN SEFERİ (1534-1535)

 Kanuni Sultan Süleyman devrinde yapılan iki sefere verilen addır (1534-1535).

Şah İsmail'in ölümü üzerine (1524) tahta geçen Tahmasb, babasının Osmanlılara karşı düşmanca siyasetini izlemekteydi. Şarlken ile Ferdinand'a Osmanlılar aleyhine bir ittifak teklifinde bulunması, izlediği düşmanca siyasetin bir delili idi. Oysa ki Safevilerle Osmanlılar arasında herhangi bir çatışma yoktu. İki devletin arasındaki gerginliğe Ulama Han'ın Osmanlılara, Osmanlıların Bitlis'i yönetmekle görevlendirdiği Şeref Han'ın İran'a sığınması sebep oldu.

Ulama, Han, Osmanlılar tarafından Bitlis'e tayin edilmişti. Ulama Han Bitlis'i kuşattı ise de, Şeref Han'ın İran kuvvetleriyle gelmesi üzerine kuşatma teşebbüsü başarılı olmamıştı. Fakat Ulama Han ümidini kesmeyerek savaşa devam etmiştir. Bu olay, Avusturya ile sulh yapmış olan Osmanlı hükumetinin İran üzerine sefer açmasına bahane teşkil ettiğinden Veziriazam İbrahim Paşa Serdar tayin edildi. Ulama Han, İbrahim Paşa hududa gelmeden önce Şeref Han'la yaptığı savaşı kazanmış, Şeref Han'ın başını kesip Paşa'ya göndermişti (21 Ekim 1533).

İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Eriş, Adülcevaz ve Ahlat Kalesi'ni ele geçirdi (1534). Paşa'nın hedefi, Diyarbakır ve Musul yolunu izleyerek Bağdat'a girmekti.

Ancak, kethüdası İskender Çelebi'nin telkinine uyarak Tebriz'e doğru harekete geçti. İbrahim Paşa Fırat'ı aşarak Diyarbakır'a girdi (14 Mayıs 1534). Burada Avnik ve Bayezid kalelerini ele geçirdi. Buradan hareket eden İbrahim Paşa, Tebriz'i zaptetti (13 Temmuz 1534). Şehrin güneyinde bir kale yaptırdı. Safevileri baskı altında tutmak için bu kaleye bin okçu yerleştirdi. Tebriz'e de bir kadı tayin etti. Şirvan Şahı ile Gilan hakimi, Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. İbrahim Paşa, Azerbaycan'ı Ulama Han'a, Irak hükumetini de Murad Bey'e verdi.

Kanuni Sultan Süleyman, büyük bir ordu ile İznik, Kütahya, Akşehir ve Konya yolu üzerinden Tebriz'e girdi (Eylül 1534). Burada Gilan hakimi Muzaffer Han ile Şirvan Şahını huzuruna kabul ettikten sonra Tebriz'den hareket etti. Çöl halinde bulunan Karahan Derbendi'ni güçlükle geçtikten sonra Hamedan taraflarına geldi. Buradan da Kasr-ı Şirin yoluyla Bağdat'a girdi. Bağdat'ta hiçbir direniş ile karşılaşmadan şehri teslim aldı (Aralık 1534). Sultan Süleyman, önce Hanefi mezhebi kurucusu Ebu Hanife'nin mezarını bulup ziyaret etti. Çini ile süslenmiş bir türbe ile bir cami yaptırılması için emir verdi. Sonra, İmam Musa Kazım ile İslam büyüklerinin türbelerini ziyaret etti. Sultanın bu ziyaretlerinden hem Sünni hem de Şiiler memnun olmuşlardı.

Tebriz ve Bağdat kalelerinin fethiyle sona eren bu iki Irak savaşına "Irakeyn Savaşı" denilir.

Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat'ta dört ay kaldı. Bu süre içerisinde Ebu Hanife'nin türbesini yeniden yaptırdı, eski eserleri onarttırdı. Ayrıca arazi sayımı, zeamet ve tımar teşkilatı yaptırdı. O sırada Şah Tahmasb'ın Tebriz'e gelerek Ulama Han'ı kaçırdığını duyan Sultan, Bağdat'tan Tebriz'e yürüdü (Temmuz 1535). Tebriz'de Şah'ın görünmemesi üzerine Kanuni İstanbul'a döndü (1536).

ISLAHAT FERMANI (18 ŞUBAT 1856)

Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti'nde birçok ıslahat yapılmış, bazı yeni kanunlar çıkarılmış, bazı önemli kanunların da hazırlamasına girişilmişti. Buna rağmen Avrupa devletleri Osmanlı topraklarında yaşayan gayr-ı müslim tebaanın durumlarının henüz yeterli derecede iyi olmadığı iddiasında idiler. İngiliz elçisi bu kanunun üzerinde önemle durmakta ve Babıali'yi yeni ıslahat teşebbüsleri için tazyik etmekte idi. Bu sebeple 1855 yılında Avusturya, İngiltere ve Fransa elçileri ile dönemin sadrazamı Mehmed Emin Ali Paşa ve hariciye nazırı Fuad Paşa arasında çeşitli görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler 1856 Şubatı'nda sona erdi ve 18 Şubat 1856'da (11 Cumadelula 1272) yeni bir fermanla, Tanzimat Fermanı'nın bazı maddeleri değiştirildi.

Osmanlı Devleti ile Hıristiyan tebaanın münasebetleri hakkında Paris Antlaşması'na eklenecek bir maddenin devletin iç işlerine bir müdahale demek olacağı ve yeni müdahalelere de yol açabileceği düşünülmüş ve müttefik devletlerle anlaşmak suretiyle, Babıali kendiliğinden böyle bir fermanın neşir ve ilanını tercih etmişti. Islahat Fermanı I. Meşrutiyet'in ilanına kadar Osmanlı iç ve dış siyasetinde esas alınmıştır.

Islahat Fermanı'nda başlıca şu noktalar kabul edilmiştir.

1-Müslümanlar ve gayr-ı müslimler kanun önünde eşit olacaklardır;

2-Müslümanlar ve gayr-ı müslimler arasındaki davaları çözümlemek için mahkemeler kurulacaktır;

3-Yabancılar bundan böyle Osmanlı topraklarında taşınmaz mal sahibi olacaklardır;

4-Dininden dönen Müslümanlara ölüm cezası verilmeyecektir;

5-Hıristiyanların eğitim serbestliği olacaktır;

6-Gayr-ı müslimler de memuriyet ve askerlik hizmetlerine kabul edileceklerdir;

7-Birtakım gerekli ıslahatlar yapılacaktır;

8-0smanlı İmparatorluğu'nda her din ve mezhebin töreni serbest olacaktır.

Islahat Fermanı Avrupa'da çok iyi karşılanırken Osmanlı Müslüman tebaası arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır.

Gayr-ı müslimlerle eşit olamayacaklarını düşünen Müslüman halk ile gayr-ı müslim halk arasında gerginlikler artmış ve çeşitli olaylar ortaya çıkmıştır. Cidde Vakası (15 Temmuz 1858), Lübnan ve Suriye'de Maruniler ve Dürziler arasındaki çatışmalar, bu olaylara örnektir

Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı arasındaki en önemli fark, Tanzimat Fermanı'nın hiçbir yabancı etkisi olmadan Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanması, Islahat Fermanı'nın ise Ali Paşa ile beraber İstanbul'daki İngiliz ve Fransız elçilerinin arasında kararlaştırılmasıdır. Islahat Fermanı'nın en tehlikeli yönü ise Paris Antlaşması'nda kayıtlı olması sebebiyle Osmanlı Devleti'nin iç ve dış siyasetinde bir yabancı müdahalesine açık kapı bırakılmış olması idi (Paris Antlaşması, 9. madde).

ISLAHAT HAREKETLERİ

Osmanlı İmparatorluğu'nda III. Selim'in tahta çıkmasıyla birlikte ıslahat hareketleri başlamıştır (1789).

III. Selim döneminde ilk defa yabancı ülkelerde ikamet elçilikleri kurulmuş ve Batı'nın teknik ve medeniyeti, bu elçiler vasıtası ile öğrenilmiştir. Aynı zamanda bilgili devlet adamı yetiştirme politikası da III. Selim zamanında uygulanmıştır. Ancak III. Selim ıslahat hareketlerini tamamlayamadan tahttan indirilmiş ve yerine II. Mahmud padişah olmuştur.

II. Mahmud, usta bir iç politikayla devletin başına dert olan Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmış (1826) ve yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adını alan düzenli orduyu kurmuştur. II. Mahmud ayrıca birçok alanlarda, özellikle idari ve mülki kuruluşlarda da ıslahata girişmiştir. II. Mahmud zamanında Hariciye ve Dahiliye nezaretleri kurulmuş, milli eğitime önem verilerek birçok yerde rüştiye mektepleri açılmıştır. II. Mahmud merkezi hükumete bağlı otoriteyi sağlamakta güçlük çekmiş, onun zamanında Yunanistan bağımsızlığını kazanmış ve ülke birçok toprak kaybına uğramıştır. II. Mahmud'un başlattığı esaslı ıslahat hareketleri, ölümünden sonra yerine geçen oğlu Abdülmecid tarafından da benimsenmiştir.

Abdülmecid kılıç kuşanma törenine (11 Temmuz 1839) sarıkla değil, babasının yeni askerler için kabul ettiği fesle gelmiştir. Ayrıca II. Mahmud devrinin ünlü devlet adamlarından Mustafa Reşid Paşa'yı kendisine sadrazam tayin etmiştir. Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı Devleti'ne tebaa arasında eşitlik ve adalet yolunda atılacak birkaç adımın, siyasi çıkarları bakımından İngiltere ve Fransa'yı İmparatorluğa yaklaştıracağını hesap etmiş ve bu fikrini Abdülmecid'e de kabul ettirmiştir. Mustafa Reşid Paşa bu konuda düzenlediği bir ıslahat fermanını 3 Kasım 1839'da Gülhane Meydanı'nda büyük devlet memurları, ulema, patrik ve diğer din adamları, bütün yabancı elçiler huzurunda dünyaya ilan etmiştir.

Bu fermanda, bütün tebaanın kanun önünde eşit olduğu bütün tebaanın can, mal ve ırzının korunacağı, vergilerde eşitlik, asker toplamada eşitlik ve askerlik süresinin sınırlandırılması gibi hükümler vardı. Fermanda bahsedilen kanunların hazırlanması işi III. Selim zamanında Meclis-i Hassü'l- Hass adı ile kurulmuş olup, Tanzimat'ın ilanıyla Meclis-i Ahkam-ı Adliye adı verilen meclise verildi. Askeri kanunlar da Harbiye nezaretince hazırlanacaktı. Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı'ya dönüş belgesidir. Ardından Batılı ülkelere biraz da iyi görünmek, politikayı biraz daha yumuşatmak için 18 Şubat 1856'da Islahat Fermanı ilan edildi. Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı'nın hükümlerini kuvvetlendiriyor ve gayr-ı müslim tebaa için yeni ayrıcalıklar getiriyordu.

1839'dan sonra ilk çıkan kanun 1840 tarihli yeni ceza kanunuydu. Çok eksik olan bu kanun, 1851 tarihli Kanun-ı Cedid adlı yeni bir ceza kanunu ile tamamlandı. 1858'de Fransız ceza kanununa dayanılarak yeni bir ceza kanunu, 1879'da gene Fransız kanununa dayanılarak ceza usulü kanunu çıkarılmıştır.

Dirlik kaldırıldıktan sonra ortaya çıkan toprak meselelerini çözmek için 1858'de yeni bir arazi kanunu çıkarılmıştır. 1869-1876 yılları arasında Ahmed Cevdet Paşa'nın başkanlığındaki bir komisyon, medeni hukuku İslam hukuku esaslarına göre yeniden düzenlemiştir. Meydana gelen esere Mecelle-i Ahkam-ı Adliye adı verilmiştir.

Bir yandan yeni kanunlar çıkarılırken bir yandan da bunları uygulayacak yeni mahkemeler kurulmuş Şerriye Mahkemeleri'nin yanında Nizamiye Mahkemeleri yer almaya başlamıştır. Ayrıca bu dönemde Yargıtay (Mahkeme-i Temyiz), Danıştay (Şura-yı Devlet) gibi teşkilatlar kurulmuştur. Yeniçeriliğin kaldırılmasından önce topçu, humbaracı ve lağımcı ocaklarında ıslahat yapılmıştır. II. Mahmud devrinde bayındırlık ve eğitim işleri hakkında Meclis-i Umur-ı Naifa kurulmuştur. 1845'te Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. 1856'da da Maarif nezareti teşkil edildi.

İstanbul Konferansı toplandığı sırada (12 Aralık 1876) Midhat Paşa büyük devletleri etkilemek için ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi'yi ilan etti (23 Aralık 1876). Böylece Meşrutiyet de ilan ediliyordu, İlk Osmanlı Kanun-ı Esasi'si 31 Ocak 1850 tarihli Prusya anayasası esas tutularak hazırlanmıştır. Kanun-ı Esasi'nin ilanından sonra ilk seçimler için hazırlıklar başlamıştır.

İBRAHİM I. (1615-1648)

Osmanlı Devleti'nin 18. padişahı.

Sultan Ahmed ile Kösem Mahpeyker Valide Sultan'ın en küçük oğludur, iki yaşındayken babası öldü. Amcası I. Mustafa, ağabeyleri II. Osman ve IV. Murad'ın saltanatları boyunca Topkapı Sarayı'ndaki dairesince yaşadı. Ağabeyi Veliaht-Şehzade Kasım'ın 17 Şubat 1638 tarihinde öldürülmesi üzerine veliahtlığa yükseldi. Tahsil ve terbiyesine fazla önem verilmeyen İbrahim, IV. Murad'ın ölümü üzerine tahta çıktı (9 Şubat 1640).

Üç ağabeyinin, boğdurularak öldüğünü görmesi, ağabeyi IV. Murad zamanında günlerini cellad bekleyerek geçirmesi, Şehzade İbrahim'in sinir sistemini olumsuz yönde etkiledi. Yaşamı boyunca, devamlı baş ağrısı ve kalp çarpıntısından şikayetçi oldu. Saltanatının son dönemlerinde "Deli" lakabı ile anıldı.

Döneminin en önemli olayı, Venedik'le yapılan savaştır. Padişah olduğu zaman, sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa'yı makamında bıraktı. Devlet idaresi, ağabeyi IV. Murad'ın kurduğu düzenle devam etti. Mustafa Paşa'nın 31 Ocak 1641 tarihinde idam edilmesi üzerine, yerine Civankapıcıbaşı Sultanzade Semin Mehmed Paşa getirildi. Mehmed Paşa'nın sadareti 2 yıl sürdü. 17 Aralık 1645 tarihinde azledilmesi üzerine Başdefterdar Salih Paşa sadrazam oldu. 16 Eylül 1647'de idam edilen Salih Paşa'nın yerine Kara Mustafa Paşa sadrazam oldu. 5 gün sonra onun da azledilmesi üzerine Hazerpare Ahmed Paşa sadrazamlık makamına getirildi.

Ahmed Paşa zamanında Galata Kadısı, Yeniçeri Ağası gibi yüksek makamlardan kürk ve amber vergisi alınmaya başlandı. Bu durumun doğurduğu hoşnutsuzluk ve halkın arasına dolaşan yolsuzluk söylentileri, sadrazama karşı muhalefet doğmasını hazırladı. En son kendilerine karşı suikast hazırladığını duyan ocak ağaları, sadrazama karşı birleştiler. Ahmed Paşa'nın öldürülmesini. Padişahın da tahttan indirilmesini kararlaştırdılar. Durum ulemaya bildirildi (6 Ağustos 1648), gerekli fetva çıkartılarak 8 Ağustosta Ahmed Paşa öldürüldü. Sultan İbrahim de hal’edilerek sarayın bir odasına kapatıldı. 10 günlük hapis hayatından sonra katledildi.

Sultan İbrahim'in hal'inde ve katlinde annesi Kösem Sultan'ın büyük rolü oldu.

İBRAHİM MÜTEFERRİKA (1674-1745)

İlk Türk matbaasının kurucusu, ilk Türk yayımcısı, yazar ve hakkak.

Macaristan'ın Erdel bölgesinde, Kolojvar'da doğdu (Bugün Romanya'da Cluj şehri). Protestan papazlığı kolejinde, vaiz olmak için ilahiyat öğrenimi gördü. Kaynaklarda "Kalvinist" olduğu yazılıysa da Niyazi Berkes, İbrahim Müteferrika'nın "Risale-i İslamiye" adlı yazma eserini inceledikten sonra onun "Unitarian" olduğu sonucuna varıyor.

İbrahim Müteferrika muhtemelen 1691 tarihinde Osmanlıların desteklediği Orta Macar Kralı Tököly'nin Nemçelilere karşı yaptığı savaşa katıldı. Bu surette Osmanlılar safhına geçerek Müslüman oldu ve İbrahim adını aldı. 1710'da 'Risale-i İslamiye" adlı bir eser kaleme aldı. Türk dilini ve kanunlarını bildiği için çabuk yükselerek "müteferrika" oldu. 1715'de Mora meselesi sebebiyle Viyana'da Prens Savoieli Eugene ile yapılan müzakerelere bu sıfatla katıldı. 1716'da Nemçelilere karşı Belgrad'da toplanan Macarlar için tercümanlık yaptı. 1717'den 1735'e kadar Doğu Macaristan'daki Macarların lideri olan ve Tekirdağ'ında bulunan II. Rakoczi Ferenc'in yanında tercüman olarak bulundu. İbrahim Müteferrika'dan çok memnun kalan Rakoczi ölümünden önce onu sadrazam İbrahim Paşa'ya tavsiye etti.

İbrahim Müteferrika'nın matbaanın açılması için uğraşması İbrahim Paşa'nın korunmasına girmesinden sonradır. Müteferrika, basmacılıkla ilgili ilk bilgileri doğduğu yer olan Erdel'de öğrendi. Memleketinden getirdiği yenilikçi fikirlerini uygulamada başarılı oldu. Ancak İbrahim Müteferrika'nın III. Ahmed ve yenilik taraftarı Damad İbrahim Paşa gibi bir sadrazam zamanında yaşamış olması da önemlidir.

İbrahim Müteferrika matbaasını açmazdan evvel Türkiye'de matbaa yok değildi. Fakat bunlar Ermeni, Rum, Yahudi matbaalarıydı, hatta Arap harfleriyle de baskı yapanlar vardı. Türkçe kitap basma teşebbüsünde, Fransa elçisi Yirmisekiz Çelebi Mehmed'in oğlu Said Mehmed Efendi'nin de yardımı oldu. Said Efendi babasıyla birlikte gittiği Paris'te matbaaları gezmiş ve Türkiye'de de

bir matbaa kurulmasını arzu etmişti. Böylece kendisine bir de koruyucu bulan İbrahim Müteferrika Vesiletü't-Tıbaa adlı matbaacılığın önemini ve faydalarını bildiren, bir risale kaleme aldı. Sadrazama sunduğu bu risalede, yangınlar ve isyanlardaki yağmalar sebebiyle birçok yazma eserlerin mahvolduğundan, hattatların yanlış yazmaları yüzünden yazma eserlerin hatalarla dolu olduğundan, basıma izin verilirse kitapların okunaklı ve hatasız olup basma ve sonuna fihristler konularak okuyanlara kolaylık sağlanacağından, kitapların ucuzlayarak herkes tarafından alınabileceğinden, basma eserler sayesinde Osmanlı Devleti'nin İslamlara hizmet edeceğinden, Avrupalıların bastıkları Arapça, Farsça ve Türkçe kitapların yanlışlarla dolu olduğundan İslam aleminin ihtiyacı olduğu kitapların basılmasının devletin şan ve şerefini arttıracağından bahsetti.

İbrahim Müteferrika risaleyle sadrazamdan hem teşvik hem de maddi yardım gördü. Fakat matbaa açılacağının duyulması hattatlarla, yazma eserleri teksir edenleri tedirgin etti. Çünkü basma eserlerle birlikte hattatların yazma eserleri rağbetten düşecekti. Bu durum üzerine İbrahim Müteferrika, risalesindeki sebepleri tekrar eden, dini eserlerin basılmayacağını bildiren bir dilekçeyi sadrazama verdi. Bu dilekçede şeyhülislam tarafından fetva ve padişah III. Ahmed tarafından da ferman verilmesini istedi. Dilekçeye ayrıca Vankulu Lugatı'ndan basmış olduğu birkaç sahifeyi örnek olarak ekledi. Şeyhülislam Abdullah Efendi bazı dini kitapların dışında lugat, mantık, heyet, tarih, coğrafya, edebiyat, tıp ve felsefeye dair telif edilmiş olan eserlerin basılabileceğine dair fetva verdi. Bu fetva ile birlikte ferman da çıkınca Türkçe eserler basacak olan ilk matbaa, İstanbul'da Sultan Selim civarındaki İbrahim Müteferrika'nın evinde kuruldu (1727).

İbrahim Müteferrika ölümüne kadar 17 eser bastı. Basılan eserlerin isimleri ve basılış tarihleri şöyledir:

1-Kitab-ı Lugat-ı Vankulu, Vanlı Mehmed b. Mustafa'nın telif ettiği Sinan-ı Cevheri isimli lugatın tercümesi (1729).

2-Tuhfetü'l-Kibar fi Esfarü'l-Bihar, Katip Çelebi'nin Osmanlı denizciliğine dair eseri (1729).

3-Tarih-i Seyyah, Müteferrika'nın Latince'den tercüme ettiği bir Afgan tarihi (1730).

4-Tarihü'l-Hindü'l-müsemma bi Hadis-i Nev, Amerika'nın keşfine dair olup, Türkçe ilk resimli eser (1730).

5-Tarih-i Timur Gürgan, Nazmizade'nin tercüme ettiği Arap tarihçi İbn-i Arapşah'ın eseri (1730).

6- Tarih-i Mısrü'l-cedid ve'l-kadim li Süheyli Efendi (1730).

7-Gülşen-i Hülefa, Nazmizade'nin Bağdat tarihine dair olan eseri (1731).

8-Grammaire Turque, MDCCXXX Türk gramer ve Türk dilini kısa ve kolay metodla öğreten bu eserin Fransızca metin için lazım olan Latin harfleri, İbrahim Müteferrika tarafından döküldü ve dizildi (1731).

9-Usulü'l-Hikem fi Nizamü'l-Ümem, Müteferrika'nın eseri olup sosyal fikirleri bakımından önemlidir (1732).

10-Füyuzat-ı Mıknatısıye, Müteferrika tarafından Latince'den tercüme edildi (1732).

11-Cihannüma, Katip Çelebi'nin eseri olup Mütteferrika'nın bastığı ilmi eserler arasında en önemlisidir. Eserin başında geometri ile ilgili basit bilgilerler verdikten ve kainat sistemine dair çeşitli meseleleri yazdıktan sonra haritalar ve şekiller de ilave etmiştir. Ayrıca bu eserde kendisini "İbrahimü'l-Coğrafi" diye de adlandırır (1733).

12- Takvimü't-Tevarih, Katip Çelebi'nin basılan bu ikinci eseri İbrahim Müteferrika tarafından işlenmiştir. Katip Çelebi'nin hayatını tahlil ve matbaanın programını ihtiva eden bir önsözü vardır (1734).

13-Tarih-i Naima, Müteferrika'nın önsözü ve matbaanın bastığı kitapların isimleriyle, kaç adet basıldıkları yazılıdır (1735).

14-Tarih-i Raşid Efendi, Vak'anüvis Raşid Efendi'nin bu eseri 3 cilt olarak basıldı (1740).

15-Tarih-i Çelebizade Efendi, Vak'anüvis Çelebi-zade Asım Efendi'nin eseri (1741).

16-Ahval-i Gazavat der diyar-ı Bosna, Bosna'da yapılan savaşları anlatır (1741).

17-Lisanü'l-Acem, 2 cilt halinde basılan bu eser Şuuri Hasan Efendi tarafından yazılan Türkçe-Fransızca bir lugattır (1742).

İbrahim Müteferrika bunların dışında Mecmua-i Heyetü'l-Kadime ve'l-Cedide adlı Latince'den bir coğrafya kitabı tercüme etti. İslamiyye adlı eserini de basamadı. İbrahim Müteferrika'nın beş de haritası vardır:

1-Marmara Denizi haritası, üzerinde "Benim devletlu efendim, eğer fermanınız olursa daha büyükleri yapılır. Sene 1132" yazılıdır.

2-Bahriye-i Bahr-i Siyah (Karadeniz haritası) (1724)

3-Memalik-i Iran (1729)

4-Mısır haritası

5-Ön Asya haritası

İbrahim Müteferrika yalnız ilk Türk matbaasını kurmakla kalmadı, yaşatmaya da çalıştı. Bastığı eserleri kendisi seçti, tercüme etti, toparladı, yazdı. Bazı eserleri önsöz, ek ve fihristlerle yeniden işledi. Haritaları kendisi çizdi, harflerin hakedilmesinde yardımcı oldu, teknik işlerle bizzat ilgilendi. Yalova'da bir kağıt fabrikası için çalıştı.

İbrahim Müteferrika Efendi'nin ölümünden sonra kalfası Kadı İbrahim ile oğlu İbrahim devam ettirdiler, sonra matbaa metruk hale geldi. Fakat III. Selim devrinde, Vasıf ve Raşid efendilerin gayretleriyle tekrar faaliyete geçip bir hayli kitap basıldı.

İbrahim Müteferrika'nın mezarı 1942'de Aynalıkavak Mezarlığı'ndan Galata Mevlevihanesi'nin haziresine nakledildi.

İBRAHİM PAŞA (MAKBUL, MAKTUL) (1495-1536)

Osmanlı sadrazamı.

Korfu Adası’nın karşısında Parga'da doğdu. Babası Cenevizli İtalyan bir gemicidir. Küçük yaşta korsanların eline geçip, Manisa'ya götürüldü. Burada zengin ve yaşlı bir hanıma satıldı. Çocuğa İbrahim adı verildi. Eğitimiyle ilgilenildi, Arapça, Farsça, İtalyanca, Hırvatça, Rumca öğrenen İbrahim Paşa kısa zamanda veliahdın gözüne girerek, Manisa Sarayı'na davet edildi. Burada önemli görevlere getirildi; Kanuni'nin padişah olması üzerine de, Enderun'da Hasodabaşı oldu. 27 Haziran 1523'te Piri Mehmed Paşa'nın yerine sadrazam oldu.

1526'da Mohaç Meydan Savaşı'na katıldı. Kanuni ile Budapeşte'ye gitti. 1532’de de Almanya seferine katıldı. 1583'te İran Seferi'nde bulundu. 1527 baharında Anadolu'da çıkan Safevi isyanlarını bastırdı. 1535 tarihinde Başdefterdar İskender Çelebi'yi haksız yere astırması yüksek nüfuzunun azalmasına sebep oldu.

Ayrıca Hürrem Haseki Sultan ve diğer harem adamlarının kıskançlıklarından kaynaklanan bir komplo ile Topkapı Sarayı'nda boğduruldu (15 Mart 1536).

Uzun iktidarı ve etkili hayatında kendisine Makbul denildi. Öldürüldükten sonra da Maktul lakabıyla anıldı.

İBRAHİM PAŞA (NEVŞEHİRLİ, DAMAT) (1660-1730)

Osmanlı sadrazamı.

Babası Ezdin Voyvodası Ali Ağa, annesi Fatma Hanım'dır. Nevşehir'in Muşkara kasabasında doğdu. 1689'da İstanbul'a gelerek saraya kapılandı. Şehzade Ahmed'in sevgisini kazanarak maiyetine girdi. III. Ahmed tahta çıkınca Darüssaade yazıcısı oldu. 1709'da Haremeyn muhasebeciliğiyle saraydan ayrıldı. Birkaç yıl Edirne'de oturdu. 1715 Mora Seferi'ne katıldı. 1716'da Petrovaradin seferinde bulundu. 1716'da vezirliğe, sonra sadaret kaymakamlığına yükseltildi. 1718'de de Sadaret'e getirildi.


1718 Pasarofça Antlaşması'yla başlayan Lale Devri'nin unutulmaz sadrazamıdır.

Patrona Halil İsyanı sonunda hayatını kaybetti. Şehzadebaşı'ndaki aile mezarlığına gömüldü (1730).

İÇ OĞLANI

Osmanlı Devleti'nin gelişme döneminde, daha büyük ve muvazzaf bir ordu teşkil etme ihtiyacı ile birlikte bu orduyu teşkil edecek insan kaynaklarını da tespit etme çalışmaları önem kazanmıştır. Aşiret kuvvetleri buna yetmediği için esirlerden faydalanma yönüne gidildi. İlk defa I. Murad zamanında Acemi Ocağı kurularak savaşlarda alınan esirlerin beşte biri vergi olarak devlet tarafından alınıp bu ocağa yerleştirildi. Bunlar, ocaklarda sınıflarına göre eğitilir ve çeşitli hizmetlerde kullanılırlardı. Daha sonraları bu ocağa yeni kaynaklar bulmak için birtakım yeni imkanlar aranmıştır ki, bunların başında devşirmelik gelir.

Devşirme, Hıristiyan tebaadan işe yarayacak erkek çocukların toplanmasıdır. Bir de kuloğulları vardır ki, bunlar da babaları yeniçeri olan çocuklardır. Yavuz Selim dönemine kadar Yeniçeriler evlenemezdi. Yavuz döneminde evlenme müsaadesi tedricen verilmiştir.

İşte bu esirlerden alınan pençikler (beşte bir) , devşirmeler ve kuloğulları, Acemi Ocağı'nda toplanır, burada İslam-Türk geleneğine göre eğitilir ve çeşitli hizmetlere gönderilirlerdi. Bunlardan bir kısmı da saray hizmetlerine verilirdi ki bunlara iç oğlanı denirdi. İç oğlanları çoğu zaman, özellikle padişah tarafından seçilirdi. M. Zeki Pakalın "Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü" adlı eserinde bu hususta şu bilgiyi verir:

"Saray için ayrılanların muayenesi saray ağasına aitti. Bu muayene yapılırken ağanın yanında Saray-ı amire hocası da bulunurdu. Kıyafet (fizyonomi) ilmine vakıf olan bu hoca çocuğun simasiyle harici ahvalini tetkik ederken hasseten alnındaki çizgilere ve diğer alametlere bakarak uygun olanları seçerdi".

Bunların yakışıklı ve boylu poslu olmalarına da özen gösterilirdi. Bunlar, eski ve yeni saraylara dağıtılır, burada geleneklere ve saray adabına uygun eğitilirlerdi. Enderun'a da iç oğlanlar alınırdı. Kabiliyet gösterenler saray hizmetinde alı konur, diğerleri derecelerine göre Kapıkulu süvari bölüklerine dağıtılırdı. Bunlar sıkı bir gözetim altında yetiştirildikleri için tam bir itaat ve terbiyeye sahip olurlardı.

İKBAL

Osmanlı padişahlarının duraklama ve gerileme devirlerinde, tahta çıktıktan sonra aldıkları hanımlardır.

İkballere hanım, hanımefendi de denirdi. Padişahın genellikle 4 ikbali olurdu. Ancak zaman zaman bu sayı 6'ya kadar çıkmıştır. Bunlar kıdem sırasına göre baş ikbal, ikinci ikbal, üçüncü ikbal gibi adlar alırlardı. İkballer Tanzimat'a kadar odalık, gözde durumunda idiler. Bu tarihten sonra padişahın meşru hanımları oldular. Protokolde hanım sultanlara eşit bir muamele görürlerdi.

XVIII. yüzyılın sonlarına doğru ikballer önem kazanmış, XIX. yüzyılda Haremin sayılı kadınları arasında yer almışlardır. İkballer, Kadınefendilerin ölümü halinde kadınlığa terfi ettikleri gibi, padişahtan çocukları olduklarında da yükselebilirlerdi. Ancak çocukları olduğu halde yükselemeyen ikballer de vardır. İkballerin belirli bir maaşları vardı.

Padişah ölünce veya tahttan indirilince, ikballer eğer isterlerse evlendirilirlerdi. İkbal, evlenmeyi istemezse, Eski Saray'a gidip bir dairede oturur veya şehirde bir konağa taşınırdı. İkballerden yaşayan çocukları bulunanlar evlenmeyi hanedana saygısızlık sayarlar ve evlenmezlerdi.

İKİNDİ DİVANI

Tanzimat'tan önceki dönemlerde, sadrazamların konaklarında yaptıkları divan için kullanılan bir deyimdir. Divan, ikindi namazından sonra toplandığı için bu ad verilmiştir. Divan-ı Hümayun belli günlerde toplandığı zaman sadrazamlar, bitirilemeyen veya arza gerek görülmeyen işleri konaklarında Salı ve Perşembe günleri haricinde hallederlerdi.

Sadrazam Divan'da dava dinler ve diğer konular ile mevsimine göre hava kararana kadar meşgul olurdu. Karara bağlanacak konuları tezkireciler okurlardı.

İkindi Divanı'nda Türkçe bilmeyenlere yardımcı olmak üzere tercümanlar da bulunurdu. Davacılar isteklerinin halli için sıra ile girerlerdi. Bu sırayı düzenleyen, ellerinde kamıştan asa bulunan kapıcılar ile muhafız yeniçerilerdi. Eğer dava sadrazamın halledeceği bir iş ise derhal yaptırılır veya yapılması için emir verirdi. Daha önemli ise Divan-ı Hümayun'a şer'i ve hukuki bir hükmü gerektiriyorsa kazaskere ve İstanbul kadısına havale olunurdu.

Verilecek kararları sadrazam kabul ederse kenarına ilan şeklinde yazılarak sadrazam tarafından da "buyuruldu" ile tasdik olunurdu. Sadrazam, Serdar-ı Ekrem sıfatıyla sefere çıktığı zaman ikindi ezanı okununca nöbet vurulur, bir tarafta çavuşlar, karşı tarafta da kapıcılar kethüdası ile kapıcılar dizilip dua edilir, daha sonra sadrazam kendi otağında divan kurardı.

İLTİZAM

Devlete ait bir mülkün kefil gösterilerek ve belirli bir süre için kiralanmasına iltizam, kiralayana da mültezim denirdi. İltizam devlete ait bir gelirin kesime bağlanmasıdır.

Fetih devrinde zapt edilen araziler tahrir defterlerine yazıldıktan sonra belirli isimlerle belirli kimselere verilirdi. Bunların gelirleri "has" ve "tımar" adıyla sipahi, zaim, emin ve vezirlere "arpalık" adıyla sancak beyleri ve kale dizdar ve muhafızlarına, "tahsisat" adıyla vakıf kuruluşlarına ve "hass-ı hümayun" adıyla devlete verilirdi. Devletin bu topraklarından alacağı vergi, başlangıçta bizzat devlet tarafından toplandığı halde Fatih devrinden itibaren iltizam usulü de kabul edilmiş, her ikisi birden devam etmiştir. Zamanla devletin para bulmakta zorluk çekmesi üzerine "aşar” ve "ağnam" da dahil olmak üzere bütün gelirler peşin alınan bedeller karşılığı mültezimlere verilmeye başlandı. XVII. yüzyıl ortalarından itibaren tımarlar da mültezimlere bırakıldı. Tımarlarının başında bulunup elde ettikleri gelirle düzenli asker beslemeleri gereken tımar sahipleri İstanbul'da oturup tımarlarının gelirlerini toplama işini mültezimlere bırakmaya başladılar. Bu durum giderek yaygınlık kazandı ve mali düzenin zararına genişledi. Mültezimler, kira aldıkları öşür ve vergi gelirlerini toplamada o kadar ileri gittiler ki, devlet içinde devlet haline geldiler. Mültezimler, devletten belli bir bedel karşılığı aldıkları mülkten verdikleri bedeli çıkarıp kara geçmek için çalışıyorlardı. İltizam usulünde kar için herhangi bir sınır konmadığından mültezimler kar hırsıyla fakir halkı alabildiğine eziyorlardı. Hatta çoğu mültezim, devletten kiraladığı bir mülkü daha alt mültezimlere vererek aracıların artmasına, dolayısı ile halkın daha çok ezilmesine sebep oluyorlardı.

Nihayet İltizam usulünün fenalıkları görülmüş, 1694'de bu usule bazı sınırlamalar getirilmiştir ama büsbütün ortadan kaldırılmamıştır. İltizam usulünün tamamen ortadan kalkması ancak Tanzimat'la mümkün olabilmiştir. Bu tarihten sonra, devlet kendi vergisini yeniden bizzat toplamaya başlamıştır.

İMARET

Osmanlılar döneminde çok yaygınlık kazanmış hayır kurumlarından biridir.

Başlangıçta her türlü halka açık kuruluşa imaret denildiği halde sonradan aşevlerine özel isim olmuştur. Aşevi demek olan imaret, talebelerin, fakirlerin ve yolcuların bedava yiyip-içmelerini sağlayan, onları ve yolcuların hayvanlarını barındıran ve çoğu kere zengin hayırseverler tarafından kurulmuş olan sosyal yardımlaşma müesseseleridir. Hemen hepsi vakıf olarak kurulmuştur.

İslam'da sadaka-ı cariye (kişi öldükten sonra da onu hayırla yad ettiren güzel işinin övülmüş olması birçok zengin hayırseverleri, cami, medrese, han köprü ve imaret gibi halkın yararına olan yapılar inşa etmeye sevk etmiştir ki bu, ahiret zahiresi kabul edilmiştir.

Her imaretin kendine has bir vakfiyesi ve nasıl hizmet göreceğini belirten bir vakıfnamesi bulunurdu Bu vakıfnamelere göre, bir imaretin en az 20-25 personeli vardı. Bunlar nazır-ı imaret (müdür), emin-i hazine (bütçe sorumlusu), emin-i sarf (imaretin alım-satım işlerine bakan, mutemet), kilavi (ambar memuru), mustakbil-i misafir (misafirleri karşılayıp, buyur eder), nakıb (dağıtıcı), nakkad-ı kendim (kalburcu), nakkad-ı erz (pirinç ayıklayıcı), seracu, (kandilleri yakan), ferraş (yatak görevlisi), hadim-i me'kel-i suhtegan (imarette talebelere ait yemekhanenin müstahdemi), mevvab (kapıcı), curubi (süpürgeci), kaşeşu (bulaşıkçı), hafız-ı tas (tabakçı), seyis (yolcuların hayvanlarına bakan), hammal-ı hatap (oduncu), hammal-ı lahm (et sorumlusu), hammal- i zehair (zahireci), sertabbah ve tabbah (başaşçı ve aşçı), serhabbaz ve habbaz (ekmekçi başı ve ekmekçi), mahi'n-nukuş (oraya-buraya çizilmiş münasebetsiz resimleri silen), vezzan-ı imaret (kantarcı).

XIX. yüzyıl sonlarında sadece İstanbul'da yirmi imaret mevcuttu. Her gün dört beş bin kişi bu imaretlerden yer içerdi. Meşrutiyet'in ilanından sonra 1911'de çıkarılan bir kanunname ile bu imaretlerin 18'i kapatılmış, yalnızca Laleli ve Üsküdar'da birer imaret bırakılmıştır. Ancak 1914'de duyulan ihtiyaç üzerine Şehzadebaşı, Fatih, Valide Atik ve Nuru Osmaniye imaretleri bir nizamname ile yeniden açılmıştır.

İMRAHOR

Has ahırın en büyük amiri.

Buna "Büyük imrahor" veya "Emir-i ahur-i evvel" de denirdi. Kendisinden sonra gelen amire ise "Küçük imrahor" veya "Emir-i ahur-ı sani" denirdi. Büyük imrahor, özengi veya rikab ağalarındandı. Istabl-ı amire mensuplarının amiri olduğu gibi has ahıra ait çayır ve korulardan da sorumluydu. Yardımcısı küçük imrahor, arabacıların idaresiyle ve içoğlanlarına verilecek atlarla meşgul olurdu. Has imrahorların ulufelerinden başka arpalık olarak gelirleri de vardı. Bunlar ilk dönemlerde tımar derecesinde iken sonraları zeamet derecesine çıkarılmıştır. XVI. yüzyılda dış hizmete çıktıklarında sancak beyliği, XVII. yüzyıldan sonra da beylerbeyliği hatta vezirlik payeleri verilmiştir.

İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI (1571)

Yunanistan'da, Korinthos Körfezi'ni (Korent) Yunan Denizi'ne bağlayan boğazın kuzey kıyısında İnebahtı kasabası vardır. Bu kasaba Osmanlılara karşı direnişi ile civarında yapılan deniz savaşından ün kazanmıştır.

Fatih, Ege ve Akdeniz için önemli bir üs olan İnebahtı'yı Venediklilerin elinden almak için bir sefer düzenledi. Bu 1. seferdir. Hadım Süleyman Paşa komutasındaki kırk bin kişilik bir ordu İnebahtı'yı kuşatmıştır (Mayıs 1476).

Osmanlı Ordusu yanında getirdiği malzeme ile bakır toplar döktüler. Dökülen toplarla atılan gülleler kalenin surlarında gedikler açtı. İlk hücumda askerler surlara atıldılar. Fakat Osmanlı askerleri düşman tarafından püskürtüldü. Venedik deniz filosu İnebahtı'ya gelerek Süleyman Paşa'nın ordugahını top ateşine tuttu. Durumu haber alan Fatih, kuşatmanın kaldırılmasını emretti. Osmanlı ordusu geri döndü (25 Temmuz 1476).

İkinci sefer ilk Osmanlı kuşatmasında alınamayan İnebahtı Kalesi'nin alınması için II. Bayezid tarafından yapıldı(31 Mayıs 1499- 28 Ağustos 1499). Kaleyi kuşatma görevi Rumeli Beylerbeyi Mustafa Paşa'ya verildi. Davud Paşa yönetiminde 300 gemi Mora sularına hareket etti (Haziran 1499). Osmanlı Do-nanması'na karşı direnişi de Antonio Grimani adındaki komutan yapıyordu.

Osmanlı donanması Barak Adası yakınlarında Venedik donanmasıyla karşılaştı. Yapılan savaşı Osmanlı donanması kazandı. Kaledekiler bir huruç hareketine giriştilerse de başarılı olamadılar. Sonuç alamayacağını anlayan kale komutanı İnebahtı'yı Osmanlılara teslim etti (28 Ağustos 1499).

İnebahtı Deniz Savaşı Avrupa dünyasının Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini kırmak için yaptığı deniz saldırısıdır. Bu saldırı Korent Körfezi'nin batısındaki Patras Körfezi'nin ağzında yapılmıştır (7 Ekim 1571).

Kıbns Adası'nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi Avrupalılar üzerinde büyük tepkilere yol açmıştı. Bunu gerekçe gösteren Papa, İspanya Kralı ve Venedik Dukası'nı, Osmanlılara karşı birleştirdi. Ayrıca bu birleşmeyi bir antlaşma ile de onayladılar (15 Mayıs 1571). Bu antlaşmayı haber alan Osmanlılar, Avrupa karşısına güçlü bir donanma ile çıkmaya karar verdiler.

Haçlı donanmasının durdurulması görevi Pertev Paşa'ya verildi. Osmanlı Donanması'nda bir vezir, dört paşa ve on beş beylerbeyi görev aldı. Ayrıca

Uluç Ali Paşa, Salih Paşazade Mehmed Bey gibi ünlü Türk denizcileri de donanmada idiler.

Haçlı donanmasının başında V. Karl'ın evlilik dışı oğlu Hollanda genel valisi Don Juan bulunuyordu. Papalık donanmasının başında Dük Marco Antonio Collonna, Venediklilerinkinde de Vaniero, Ceneviz donanmasında da Giovanni Andrea Doria görev yapıyordu. Bunlardan başka Avrupa'nın ünlü prens, amiral ve generalleri de Haçlı donanmasında idiler.

İki donanma arasında denizcilik tarihinin en büyük deniz savaşlarından biri başladı. Türk donanması büyük bir bozguna uğradı. 140 gemi yok oldu. 20.000 asker de şehid edildi. Ölenler arasında Müezzinzade Ali Paşa ile birlikte birçok komutan ve beylerbeyi de vardı. Yalnız Uluç Ali Paşa'nın komuta ettiği donanmanın sağ cenahı başarılı oldu. 42 gemiden ibaret olan bu cenah gemileri, Haçlı donanmasının sağ cenahını bozarak savaş alanından ayrıldılar.

Uluç Ali Paşa bu başarısından dolayı Kaptan-ı deryalığa getirildi. Savaş sonunda bu yenilgiyi yorumlayan Sokullu Mehmed Ali Paşa'nın: "Kıbns'ı ele geçirmekle sizlerin kolunuzu kestik. Donanmamızı İnebahtı'nda yakmakla sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez, ama kesilen sakal daha gür olarak yerine gelir" sözü ünlüdür.

İRAD-I CEDİD HAZİNESİ

III. Selim askerlikte köklü bir yenilik yapmak için Nizam-ı Cedid'i kurunca, bu yeni askerin masrafını karşılamak üzere meydana getirdiği bağımsız hazinenin adıdır.

İrad-ı Cedid Hazinesi'nin geliri, ayrı bir İrad-ı Cedid Nizamnamesi ile düzenlenmiş, bununla diğer devlet gelirlerinin karıştırılmaması ve Hattı-Hümayun olmadıkça bir akçesinin bile harcanmaması emredilmiştir.

İrad-ı Cedid Hazinesi'nin korunma ve kayıtlarına çok önem verilmiş, idaresi için Nizam-ı Cedid'in en büyük amiri, İrad-ı Cedid nazırı olarak görevlendirilmiştir. III. Selimin şehid edilmesi üzerine Nizam-ı Cedid bozulmuş, İrad-ı Cedid Hazinesi ve kuruluşu da kapatılarak, kalan parası darphane hazinesine aktarılmıştır.

İSMAİL SAFEVİ (ŞAH İSMAİL) (1487-1524)

Safevi Devleti'nin kurucusu ve hükümdarı.

Babası Şeyh Haydar, annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Halime Begüm'dür. Babasının Şirvan Şah Ferruh Yesar ile yaptığı mücadelede öldürülmesinden (1488) sonra Şah İsmail, kardeşleri ve annesi ile birlikte Akkoyunlu Yakup Bey tarafından Fars'daki İstahr Kalesi'nde beş yıl hapsedildiler. Yakup Bey'in ölümü ile Akkoyunlu hanedanı arasında devletin yıkılmasına sebep olan ayaklanmalar başlamıştı. 1492 yılında tahta geçen Uzun Hasan Bey'in torunlarından Rüstem Bey, Yakup Bey'in oğlu Baysungur'a karşı müridlerinden yararlanmak maksadıyla İstahr Kalesi'nde bulunan Haydar'ın çocuklarını hapisten çıkardı. Bir süre sonra Baysungur'un ölümü üzerine (1493) yerini daha büyük bir tehlike olan Sultan Ali aldı. Fakat Rüstem onu da ortadan kaldırmayı başararak Erdebil'e kaçmak isteyen Sultan Ali'yi yolda yakalayarak öldürttü. Sultan Ali öldürülmeden önce iki kardeşini müridlerine emanet ederek, Erdebil'e göndermiş bulunuyordu. Kardeşleri İsmail ve İbrahim, bir süre burada saklandıktan sonra Geylan'a geçtiler. Şah İsmail altı yılı geçen bir süre Lahican şehrinde kaldı. Fakat Anadolu da müridleri tarafından hiç unutulmadı. Bu arada geçen zaman onun lehine oldu. Akkoyunlular arasında kanlı saltanat kavgaları devam ediyordu. 1497'de Rüstem Bey'in Göde Ahmed Bey tarafından öldürülmesi ve Elvend Bey ile Sultan Murad'ın anlaşmazlıkları Şah İsmail'e beklediği fırsatı verdi. Önce Erdebil'e daha sonra Erzincan yakınlarına gelen Şah İsmail, çeşitli Türkmen oymaklarından olan Şumlu, Rumlu, Ustacalı, Tekeli, Dulkadirli, Avşar ve Kaçarlardan bir çok müridi çevresinde topladı. Bu sırada Osmanlı padişahı II. Bayezid'in Modon ve Koron'un fethiyle meşgul oluşu, Osmanlı topraklarında yaşayan binlerce kişinin hiçbir güçlükle karşılaşmadan hududa çok yakın olan Erzincan'daki mürşidlerinin, Şah İsmail'in yanına gitmelerini kolaylaştırdı.

Şah İsmail, 1501'de 7000 kişilik ordusuyla Erzincan'dan Şirvan'a hareket etti. Burada yapılan savaşta Şirvan Şah Ferruh Yesar, güçlü ordusuna rağmen yenilerek öldürüldü. Daha sonra 1502'de Akkoyunlu Elvend Bey Şurür'da yenildi; bu savaş Şah İsmail'e Azerbeycan'ı kazandırdı ve Tebriz'de Safevi Devleti'ni resmen kurarak şahlık tahtına oturdu.

Şah İsmail'in İran'da hakimiyetini sağlam temellere oturtabilmesi için Acem ve Arap Irak ile Akkoyunlular ve Sultan Murad ile savaşması gerekiyordu; 1503 yılında Hemedan yakınlarındaki karşılaşmalarında Sultan Murad'a karşı büyük bir zafer kazandı. Şah İsmail zaferden zafere koşarak hiçbir engel tanımıyordu. Bu dönemde İran halkının çoğu Sünni olup, bunlardan ve ileri gelenlerden karşı koyanlar oldu ise de hepsi öldürüldü ve Şah İsmail mezhebini yerli halka zorla kabul ettirdi.

1507'de Şah İsmail Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey'i yenip Elbistan'ı, Diyarbekir ve yöresi hükümdarı Emir Bey'i yenerek bu bölgeleri de ele geçirdi. Bunu 1509'da Bağdat'ın fethi izledi. 1510'da Özbek Şeybani Han'ın Şah İsmail tarafından öldürülmesiyle Horasan da Safevilere katıldı.

1512'de Osmanlı tahtına I. Selim'in geçtiğini öğrenen Şah İsmail, Anadolu'da bulunan Sofuları toplamak üzere Rumlu Nur Ali Halife'yi görevlendirdi. Bu sırada Konya'da bulunan Şehzade Ahmed, kardeşi Selim'in hükümdarlığını kabul etmeyerek, onunla mücadeleye girişti. Bu durum Nur Ali Halife'nin işini kolaylaştırdı ve Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum halkının bir kısmını ayaklandırdığı gibi Tokat'ta Şah İsmail adına hutbe okuttu. Çok geçmeden şehzade Ahmed ve oğulları yok edilerek Selim Osmanlı ülkesinin tek hakimi oldu.

Bu gün İran'da bulunan Hoy şehrinin yakınlarında Çaldıran'da karşılaşan Şah İsmail ile Sultan Selim'in ordusunun yaptığı savaş, Şah İsmail'in ağır yenilgisi ile sonuçlandı (23 Ağustos 1514). Bu savaşta Şah İsmail'in değerli beylerinden bir çoğu öldü; Şah İsmail ise kaçtı.

Bundan sonra yirmi yıl Osmanlı-Safevi ilişkileri son derece sakin geçti.

Şah İsmail, 1520'de Selim'in ölümünden sonra rahatladı ve 1523'te Osmanlılara karşı Avrupalıları kışkırtmak istediyse de bir sonuç alamadı. Azerbaycan'ın Serap şehrinde öldü; cenazesi Erdebil'e getirilerek, ceddi Şeyh Safi'nin yanına gömüldü.

Şah İsmail, çok cesur ve prensip sahibi olduğu gibi ayrıca teşkilatçı ve kültürlü bir hükümdardı.

Hatayi mahlası ile Farsça şiirlerinden başka, Türkçe gazel, mesnevi ve rubailerden oluşan bir Divan'ı vardır.

İSTANBUL AĞASI

Yeniçeri Ocağı subaylarındandır.

Asıl vazifesi Acemi oğlanlarının komutanlığıdır. Maiyetinde Rumeli Ağası ve Anadolu Ağası adlı iki yardımcısı vardı. Rumeli ağası Rumeli, Anadolu ağası Anadolu acemilerinin komutanıydı. İstanbul Ağası'nın bir vazifesi de İstanbul'un merkez komutanlığıdır. Diğer vazifeleri saray ile saray mutfağının odununu temin etmekti. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra İstanbul Ağası unvanı Hatap Emini'ne çevrildi.

İstanbul Ağası'nın vazifeleri de 1826'da İhtisap nazırlarına devredilmiştir.

İSTANBUL ANTLAŞMALARI

İstanbul (Ferhad Paşa) Antlaşması (1509): Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalandı.

Osmanlı-Rus Antlaşması (1700): Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra İstanbul'da yapılan antlaşma.

Antlaşma, Çar Petro'nun İstanbul'a gönderdiği Oukraintzow ile Reisülküttab Rami Mehmed ve Divan-ı hümayun Baştercüman Mavrokordato efendiler arasında; beş ay süren müzakereler sonunda imzaladı.

Başlıca hükümleri şunlardır:

1-Azak Kalesi ve Kale'nin Kuban yönündeki 50 km.lik arazi Rusya'ya bırakıldı;

2-Son savaşta Rusya'nın Dinyeper boyunda işgal ettiği Togan, Gazi-Kirman, Şahin-Kirman ve Nusret-Kirman kaleleri tahrip edildikten sonra, arazisi Osmanlılara bırakılacaktı;

3-Rus Kazakları Karadeniz'e inemeyecekler ve Kırım Tatarları da Rus topraklarına saldırmayacaklardı;

4-Çarlığın son savaşa kadar Kırım hanlığına verdiği haraç kaldırıldı. Ve Rusya'nın bağımsızlığı kabul edildi;

5-Esirler değiştirilecekti. Böylece bağımsız bir devlet olan Rus Çarlığı'nın Karadeniz'e inmesi kolaylaştı.

Osmanlı-Rus Antlaşması (1724): Osmanlı Devleti'yle Rusya arasında, İstanbul'da yapılan antlaşma.

İran'da hüküm süren karşılıklardan istifade etmeyi düşünen Osmanlı orduları Güney İran ve Kafkasya'yı işgal ettiler. Aynı amaçla yola çıkan Rus Çarı Petro da, Hazar Denizi'nin güney ve kuzey sahillerine asker çıkarttı. Rusya'nın bu hareketi Osmanlı Devleti'nin menfaatine aykırıydı. Bu yüzden Kafkasya'da ilerlemeye başlayan Rusya'ya savaş ilan edildi. Osmanlı ordularıyla savaşmak istemeyen Çar Petro, İstanbul'daki Fransız sefirinin aracılığıyla, Osmanlı Devleti'yle bir antlaşma imzaladı (1724).

Bu antlaşmaya göre, Aras ırmağının aşağısından itibaren, Hazar Denizi'nin güney sahilleriyle kuzey sahili; Geylan ve Mazenderan Rusya'ya bırakılacak, İran'ın batı vilayetleri Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girecek. Şah Tahmasp bu antlaşmayı kabul ederse, iktidarı devam edecek, reddederse hükümdarlığı tanınmayacaktır. Gerektiği zaman da Rusya ve Osmanlı Devleti, İran'a birlikte müdahale edeceklerdir. Bu antlaşmayla Anadolu yolu Rusya'ya, açılmış oldu.

Osmanlı-Bulgar Antlaşması (1913): Balkan Harbi'nden sonra İstanbul'da yapılan antlaşma.

Osmanlı Devleti'ni Dahiliye nazırı Talat Bey, Bahriye nazırı Çürüksulu Mahmud Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Halil Bey Bulgaristan'ı General Savef, M. Nacoviç M. Toşef temsil etti.

Antlaşma hükümlerine göre:

1-Tırnavacık ve Mustafa Kasabası Bulgarlara verilecek; Ayestefanos Osmanlılarda kalacak.

2-Her iki taraf antlaşmanın imzalanmasından on gün sonra, bulundukları bölgeleri boşaltacaklar; üç hafta içerisinde de ordularını terhis edecekler.

3-Taraflar arasında siyasi ilişki yeniden kurulacak.

4-Antlaşmanın imzalanmasından itibaren bir sene içerisinde, 1911 yılında yapılan ticaret antlaşması yeniden yürürlüğe konulacak.

5-Esirler bir ay içerisinde değiştirilecek.

İstanbul Protokolü (8 Eylül 1862) :

Osmanlı Devleti'yle Sırbistan arasındaki "Belgrad Kalesi" meselesini görüşmek üzere, Fransa'nın öncülüğüyle toplanan konferans. Ve bu konferans sonucu imzalanan protokol.

29 Ağustos 1829 tarihinde yayınlanan Hatt-ı Şerif'le Sırbistan'a muhtariyet verildi. Söz konusu fermanla, Müslümanların, şehirlerde oturmaları yasaklanarak; Osmanlı kuvvetlerinin işgali altında bulunan kalelerde oturmalarına izin veriliyordu. Ancak Belgrad şehri bu kararın dışında tutulmuştu. Sırplar bu ayrıcalığı kaldırarak, Müslümanları şehir dışına çıkartmak istiyorlardı.

Fransa'nın araya girmesiyle İstanbul'da toplanan konferans (29 Ağustos 1829) sonunda, imzalanan protokol şu hükümleri taşıyordu:

1-Osmanlı hakimiyetinde bulunan Sırp kalelerinden Sokod ve Ujitza Sırbistan'a bırakılmıştır.

2-Böğurdelen, Semendire ve Gladova Osmanlı hakimiyetinde kalacaktır.

3-Müslümanlar yalnız kalelerde oturabileceklerdir.

4-Belgrad şehrindeki Osmanlı karakolları kaldırılmıştır.

5-Belgrad şehri gibi varoş istihkamları Sırplara bırakılmıştır.

İSTANBUL KADISI

İstanbul'un hukuk ve ceza davalarına bakan memur.

İstanbul Kadısı'nın Tanzimat'tan önce vazifesi oldukça önemliydi. Dava işlerinden başka şehrin ihtisap işlerine de bakardı. İstanbul'un surları içinde bulunan kısmı, İstanbul Kadısı'nın idaresi altında bulunurdu. İstanbul kadılarına daha sonraları İstanbul Efendisi denilmiştir.

İstanbul Kadısı Divan-ı Hümayun'a dahil ilmiye ricalindendi. Fatih döneminde fetva hizmeti de İstanbul Kadısı'nın vazifeleri arasındaydı. Tanzimat'tan sonra bir kısım işler yeniden teşkil olunan memurlara verildiği gibi İstanbul kadıları da nizami mahkemelerin kuruluşundan sonra yalnız şer'i işlerle uğraşmaya başlamışlardır.

1908'den sonra İstanbul Kadılığı diğer vilayetlerdeki kadılıklardan farksız bir hale getirilmiştir. Mahkemelerin kurulmasıyla İstanbul Kadılığı unvanı kaldırılmıştır.

İSTANBUL KONFERANSI (23 ARALIK 1876)

Osmanlı Devleti'ne, ıslahat hareketlerini kabul ettirmek için yapılan konferans.

Paris Antlaşması'nı imzalamış olan devletler, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya ile Osmanlı Devleti 23 Aralıkta Kasımpaşa'daki Bahriye nezareti binasında biraraya geldiler. Konferansta devletler İstanbul elçileri olmak üzere, ikişer delegeyle temsil edildiler. Osmanlı Devleti'ni Hariciye nazırı Saffet Paşa ve Berlin elçisi Ethem Paşa temsil ettiler.

Konferans'ın gündemi görüşülürken, duyulan top sesleri üzerine, Saffet Paşa ayağa kalkarak "Efendiler duymuş olduğunuz top sesleri, Padişah tarafından Devlet-i aliyye'de tatbikine gerek görülen, yeni idarenin ilanıdır. Meşrutiyet idaresi, Osmanlı kavimlerinin bütününün şahsi hürriyetlerini kefalet altına aldığından bu inkılap karşısında toplantımız gereksiz kalır" diyerek, Ethem Paşa'yla birlikte konferansı terk etti. Ertesi günkü toplantıda, Osmanlı Devleti'ne kabul ettirilmek istenen ıslahat maddeleri görüşüldü. Söz konusu maddeler arasında, Bosna-Hersek ve Bulgaristan valilerinin, altı devletin oyu ile seçilmesi, Bulgaristan valisinin, Hıristiyanların arasından seçilmesi gibi maddeler vardır. Osmanlı Meclis-i Umumi'sinde görüşülen teklifler, şeref meselesi yapılarak reddedildi. Bunun üzerine elçiler ve delegeler İstanbul'u terk ettiler.

İSTANBUL KUŞATMALARI

İstanbul, II. Mehmed'in (Fatih) fethine kadar, Avarlar ve Araplar tarafından alınmak istenmiş, kuşatılmış, ancak 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiştir.

Bununla beraber İstanbul, II. Mehmed'den (Fatih) önce, Osmanlılar tarafından birçok defa kuşatılmış, ortaya çıkan başka sebepler yüzünden bu kuşatmalar kaldırılmıştır.

Bunlardan I. Bayezid'in (Yıldırım) Kuşatmaları:

Birinci kuşatma, imparator II. Manuel Paleologos zamanında başlamış ve yedi ay sürmüştür (1391). I. Beyazid (Yıldırım), şehir surlarına hücumla ordusunu yıpratmak istemediğinden, İstanbul'a bağlanan yolları tutarak şehrin teslim olmasını beklemiştir. İmparatorun Papa'dan ve Avrupa krallarından yardım istemesi üzerine, Papa'nın da teşvikiyle Osmanlılara karşı büyük bir Haçlı ordusu hazırlanmış birçok Avrupa devletlerinden gelen gönüllülerin de katıldığı kuvvetler, Macaristan'da toplandığı sırada I. Bayezid (Yıldırım) kuşatmayı kaldırmıştır.

İkinci kuşatma ise, Niğbolu zaferinden sonra olmuştur (1397). Anadolu Hisarı da bu sıralarda yaptırılmıştır. Yıldırım Bayezid, uzun bir kuşatma ile şehri iktisaden zor durumda bırakıp kendiliğinden teslim olmasını istiyordu. Teslim teklifi, imparator tarafından reddedildi. Ancak, Anadolu'da Timur tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Yıldırım Bayezid, kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.

Musa Çelebi’nin kuşatması:

Edirne'de tahta çıkan Musa Çelebi, ağabeyi Süleyman Çelebi tarafından Bizans'a terk edilen yerlerden Teselya'yı geri aldıktan sonra İstanbul'u kuşattı (1410). Bu durum karşısında Bizans İmparatoru, Musa Çelebi'ye karşı Mehmed Çelebi ile anlaştı. Rumeli beylerinin bir çoğunun Mehmed Çelebi'ye taraftar olduklarını anlayan Musa Çelebi, kuşatmayı kaldırdı.

II. Murad'ın kuşatması:

II. Murad, Bizans imparatoru Manuel'in Mustafa Çelebi ile Teselya ve Gelibolu Yarımadası'nın kendilerine bırakılması hakkında yaptığı anlaşmanın intikamını almak üzere İstanbul'u kuşattı (1422). 64 gün süren bu kuşatmada, çoğunlukla şehrin kara cihetindeki surlarına saldırıldı. Şehzade Mustafa'nın ayaklanması üzerine II. Murad kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmıştır.

II. Mehmed'in kuşatması:

II. Mehmed tarafından kuşatılan İstanbul uzun bir direnme ve zorlu savaşlar soncu Osmanlıların eline geçmiştir.

İSTANBUL'UN FETHİ (29 Mayıs 1453)

II.Mehmed, gerekli olan bütün hazırlıkları tamamladıktan sonra Edirne'den hareket etti (23 Mart 1453). Keşan mevkiinde kendisine katılan Anadolu kuvvetleriyle birlikte 5 Nisan 1453 günü İstanbul surları önüne geldi. Ertesi günü, Haliç'teki Ayvansaray mevkiinden Yıldızkapı'ya kadar olan bütün suru kuşattı. Bu kuşatmanın önceki kuşatmalardan farkı, Osmanlı donanmasının da kuşatmaya katılması idi.

Kuşatma esnasında surların hali:

Kuşatma öncesinde İstanbul surları tamir görmüş, müstahkem bir duruma getirilmişti. Haliç kısmındaki surlar ise tek kat olduğu için zayıftı. Fakat Haliç, Sirkeci'den Galata'ya kadar zincir gerilerek kapatılmıştı. Bu sebeple Osmanlı donanmasının Haliç'e girmesi mümkün olmadığı için buradaki surlar emniyet altında bulunuyordu. Kara surları ise, çift duvarlı olup önlerinde 7 metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı. İç taraftaki ikinci sur da sağlam ve yüksekti.

İmparator, bu çift surlardan hangisinin savunma hattı yapılması gerektiği hakkında bir karara varamamıştı. Sonunda, surların her ikisinin de kullanılmasına karar verildi.

Bizans İmparatoru, savunmada bir taraftan surların tahkimi ile meşgul oluyor, diğer yandan da Cenevizlilerden gelecek yardımı bekliyordu.

Cenevizlerden İstanbul kuşatmasına katılmak üzere 700 cenkçi ile iki kadırga geldi. Bunlardan ayrı olarak Papa üç büyük kadırga ile 200 asker ve erzak gönderildiğini bildirmişti. Ayrıca Sakız Cenevizlileri 2 gemi ile 700 asker, Venediklilerden de bir gemi ile 300 asker gelmişti, İspanya ile adalardan da kuvvetler geldi.

II. Mehmed'in Edirne'de döktürdüğü büyük toplar, surları dövmek için Tekfur Sarayı ile Edirnekapı ve Topkapı karşılarına yerleştirilmişlerdi. En büyük top da Eğrikapı karşısına konulmuştu. Fakat bu kısımdaki surların çok kuvvetli olması sebebiyle bu top buradan kaldırılarak Topkapı'nın kuzeyine yerleştirilmiştir.

On dört gruba ayrılan topçulardan üç grubu Tekfur Sarayı kısmında, ikişer grubu da Eğrikapı ve Edirnekapı, dört grup Topkapı, üç grup ise Silivrikapı mıntıkasına yerleştirilmiştir. II. Mehmed'in karargahı ise, Topkapı'nın gerisindeki sahada bulunan Maltepe tarafında idi.

Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Paşa komutasındaki birlik, kara sularının sol cenahını, Padişahın merkez kolu da Edirnekapı ile Topkapı arasını teşkil ediyordu.Topkapı'dan Yedikule'ye kadar olan bölgede Anadolu beylerbeyi İshak Paşa ile Mahmud Paşa'nın komutasındaki birlikler bulunuyordu.

Osmanlı kara ordusu mevcudunun Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu tımarlı sipahileri, azaplar ve gönüllüler olmak üzere 100.000 ile 120.000 arasında olduğu sanılmaktadır.

Osmanlı donanması mevcudunun, nakliye gemileri dahil olmak üzere büyük, küçük 150 parça kadar olduğu söylenir. Bu donanma, Baltaoğlu Süleyman Bey komutasında idi. Donanma, Haliç tarafı dışında İstanbul surlarının tamamını denizden kuşatmıştı.

Bizans'ın kara ve deniz kuvvetleri:

Bizans İmparatorluğu ordusunun hazır kuvvet mevcudu 5.000 idi. Kuşatmadan önce İmparator'un şehirde topladığı kuvvet sayısı ise 4973'dü. Buna yabancı yardım kuvvetleriyle surlarda hizmet gören yabancı Rum donanmasından 2000 gemi mürettebatının eklenmesiyle Bizans'ın savunma kuvveti 15.000'i buluyordu. Surlar, 27 savunma bölgesine ayrılarak her bir bölge ayrı bir komutana verilmişti. Jüstinyen ve Kantakuzen Topkapı mıntıkasını savunuyorlardı.

Bizans'ın donanma mevcudu 7 Bizans kadırgası, 8 Ceneviz, 15 Venedik ile 6 İtalyan gemisi ve muhtelif yerlere ait olmak üzere toplam 39 gemi idi.

6 Nisanda başlayan kuşatma tertibatı 11 Nisanda tamamlanmıştı.

II. Mehmed, kuşatma tertibatını tamamladıktan sonra, İslam geleneklerine göre uygun olarak Mahmud Paşa'yı Bizans İmparatoru'na göndererek savaşmadan şehrin teslim edilmesini teklif etmiştir. Kostantin ise, "şehri savunacağına yemin etmiş olduğu" cevabını vererek padişahın teklifini reddetmiştir.

Bunun üzerine büyük topların ateşlenmesiyle asıl savaş başlamıştı (12 Nisan 1453). Bu topların çıkardığı gürültü, şehir halkının maneviyatını sarsmıştı.

Tunçtan yapılmış olan, uzun menzilli bu toplarla büyük çapta taştan gülleler atılıyordu. Bizanslılar, halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem'in resmini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar da atışa başlamışlardı.

Kuşatmanın onuncu günü idi. Büyük toplardan birinin parçalanması etrafındakilerin ölmelerine sebep oldu. Bu top kısa sürede tamir edilerek atışa devam edildi. Topların surlarda açtığı gedikler, Bizanslılar tarafından hemen onarılıyordu. İmparator ise, surları her gün dolaşıyor, savunmadaki askerlere cesaret veriyordu.

İlk Hücum:

18 Nisana kadar yapılan topçu atışından, padişahın bulunduğu Bayrampaşa Deresi tarafındaki surların zayıf noktasında bir gedik açıldı. Buradan gece, dört saat süren bir yürüyüş yapıldı. Hücuma büyük savaş kuleleri katıldı ise de bu müteharrik kuleler düşmanın grejuva ateşiyle yakıldı. Askerin surlara merdivenleri dayayarak çıkmak istemeleri de bir sonuç vermedi. Böylece birinci hücum başarılı olamadı. Ayrıca Sirkeci-Galata arasındaki zinciri kararak Osmanlı donanmasının Haliç'e girme teşebbüsü de başarılamadı.

Deniz Savaşı:

Bu başarısızlığı 20 Nisan günü yapılan deniz savaşı başarısızlığı izledi.

Papa, Bizans'a yardım olarak İstanbul'a üç Ceneviz gemisiyle 1200 cenkçi göndermiş, sonra da 30 gemi daha göndereceğini bildirmişti. Bu gemilere yolda Mora'dan içerisi savaş malzemesi, zahire ve şarap yüklü olan bir Bizans gemisi de katılarak İstanbul'a gelmekte oldukları, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı. Padişahın emri üzerine Baltaoğlu Süleyman Bey, 18 gemi ile Papa tarafından gönderilen gemilere karşı gitti. Osmanlı donanması ile düşman gemileri Yeşilköy açıklarında karşılaştılar. Savaş başladı. Osmanlı donanması Haçlı gemilerini sarmıştı. Haçlıların Türk askerlerine attıkları ok, taş ve grejuva ateşi karşısında Osmanlı donanması sahile doğru çekilmek zorunda kaldı. Savaş, Yedikule önünde tekrar başladı. Bu defa Osmanlı donanması, yabancı gemileri bir hayli sıkıştırdı ise de Bizanslıların Haliç'te çıkardıkları iki Venedik kadırgası, yardımcı gemileri alarak Haliç'e girmeyi başardı. Baltaoğlu, bu başarısızlığı üzerine görevinden alındı. Yerine Hamza Bey tayin edildi.

Karada yapılan hücumda başarı sağlanamaması ve denizde donanmanın mağlup olması Osmanlı askerinin maneviyatım sarsmıştı. Bunun üzerine bir savaş meclisi kurularak durum görüşüldü. Halil Paşa, düşmana dışardan asker ve malzeme yardımı yapılmasının kuşatmayı uzatacağını söyleyerek, bu durum karşısında Bizans İmparatoru'ndan yılda 70.000 duka altın vergi almak suretiyle kuşatmanın kaldırılmasını teklif etti. Mecliste bulunan diğer zevat, Halil Paşa'nın teklifini uygun görmediler, savaşa devam edilmesine karar verdiler.

Haliç'e karadan donanma indirilmesi:

Zağanos Paşa, maiyetindeki 15.000 kişilik kuvvetle Beyoğlu, Kasımpaşa ve Hasköy taraflarında Haliç ile karşı sahilde Ayvansaray'a kadar olan kısmı gözetlemekle görevli idi. Paşa, Hasköy ile karşı sahili birbirine bağlayacak bir köprünün yapılması ile de görevli idi. Yapılacak bu köprü sayesinde surlarla Beyoğlu arasında irtibat kurulacaktı. Bunun için Haliç'teki düşman donanmasının Haliç'e sokulacak bir kısım Osmanlı donanmasıyla yok edilmesi için yapılacak köprünün emniyet altına alınması şarttı.

Galata Cenevizlileri, hem Osmanlılara, hem de Bizanslılara dost görünme siyasetini güdüyordu. Bir taraftan imparatora yardımda bulunurlarken, diğer taraftan Osmanlılara istedikleri savaş malzemesini, toplar için gerekli olan zeytin yağını ve diğer ihtiyaçlarını veriyorlardı.

Padişah, yaptırdığı top makinelerini Beyoğlu sırtlarına koydurdu. Amacı, Haliç'teki düşman gemilerini top atışına tutmaktı. Bununla beraber bir kısım Osmanlı donanmasının Haliç'e karadan indirilmesi şart olmuştu. Buna göre hazırlık başladı. Önce gemilerin karadan geçirileceği güzergah tespit edildi. Gemilerin geçeceği yol, Tophane sahilinden başlayarak Boğazkesen'den geçecek, güneybatıya dönülerek Lebon Pastanesi tarafını izleyerek Perapalas yanından Kasımpaşa'ya yani Haliç'e iniyordu. Bu tespitten sonra yol tesviye edildi. Ağaçtan yuvarlak kızaklar yapıldı. Kızaklar, Cenevizlilerden alınan zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağlarıyla iyice yağlandı. Bu hazırlıkların da tamamlanmasından sonra, donanmadan ayrılan iki, üç ve beş kürekli 67 ve 72 gemi, Tophane sahilinden itibaren bir gece içinde (21/22 Nisan 1453) tesviye edilen yoldan Kasımpaşa'ya indirilmiştir. Gemiler indirilirken herhangi bir düşman taarruzuna uğranılmaması için, topçular ile okçu ve arkebuzcular (tüfekliler) tarafından himaye edilmiştir. Gemilerin Haliç'e indiğini gören düşman, hayrette kaldı.

İlk iş olarak, fıçılan birbirine bağlayarak, üstüne tahta döşemek suretiyle Hasköy-Ayvansaray arasında bir köprü yapıldı. Köprünün üzerine toplar yerleştirildi. Bu toplarla ve Haliç'teki Osmanlı donanmasından atılan toplarla sular dövülmeye başlandı. Diğer taraftan Galata'da Aios Teodoris Tepesi'ne yerleştirilen toplarla da Haliç'teki düşman donanması dövülmeye başlandı. Düşmanın en büyük gemisi batırıldı. Haliç sırtlarındaki düşman topçusunun atışı ile iki Türk gemisi batırıldı.

İkinci Hücum:

Surlara karşı top atışı aralıksız devam ediyordu. Eğrikapı tarafına konulmuş olan büyük toplardan birisi, o kısmın sağlam olması sebebiyle Topkapı cihetine getirilerek sonucun buradan alınması kararlaştırıldı. Surların devamlı olarak dövülmesi sonucu padişah, tahribatın yeterli derecede yapıldığına kanaat getirdi.

Güneşin batmasından dört saat sonra, yine Bayrampaşa Deresi vadisindeki surlara ikinci bir taarruz yapıldı (6 Mayıs 1453). Bunun üzerine Venedik gemisinden alınan 400 gemici, bu kısımdan alınarak Topkapı surları tarafına nakledilerek burası takviye edildi.

12 Mayıs taarruzu:

Bu taarruz, Tekfur Sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. Surlarda açılan gediğe taarruz edildi. İlk hamlede başarı sağlanır gibi oldu ise de, düşman kuvvetleri tarafından püskürtüldü. Bundan sonra top savaşı, ok, kurşun atışları, lağım kazıları ve müteharrik savaş kulelerinin surlara taarruz etmeleri ile günler geçiyordu.

II. Mehmed'in imparatora son teklifi:

II. Mehmed, genel hücumun yapılması zamanının geldiğini hesap ederek hücuma kalkmadan önce imparatora sulh teklifinde bulunmaya karar verdi. İmparator'a elçi olarak İsfendiyaroğlu Kasım Bey'i gönderdi (23 ve 24 Mayıs). Padişah teklifinde, genel hücumdan doğacak olan feci sonuca sebep olmamasını istiyor ve isteklerini aşağıdaki üç maddede özetliyordu:

1-Şehrin kendisine teslim edilmesi,

2-İmparator'un ve maiyetinin tümü, hazinesi ile sağ olarak istediği yere gitmesi ya da Mora despotluğunu kabul etmesi,

3-Bizans ahalisinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor. Aksi halde şehir savaşarak alınacak olursa, halkın savaş esiri sayılacağı tebliğ ediliyordu.

İmparator, padişahın bu teklifine cevap vermek üzere bir elçi gönderdi.

Cevabında: Ne kadar vergi isterse vereceğini ancak şehri teslim etmeyeceğini bildirdi.

Padişah: "Buradan gitmem mümkün değildir. Ben, bu şehri ya zapt ederim ya da beni ölü veya diri olarak zapt eder. Eğer, şehri sulh yolu ile teslim ederse imparatora Mora'yı kardeşlerine başka eyaletleri vereceğim. Şehre savaşla girdiğimiz takdirde impatoru ve etrafındakileri öldürüp, halkı esir ederek malları yağma ettiririm" cevabını verdi.

Macar Kralının elçisi:

25, 26 Mayıs tarihlerinde bir Macar heyeti padişahın karargahına geldi. Kral bu heyetle: Jan Hunyad'ın naiplikten çekildiğini, Ladislas'ın kral olduğunu bildiriyordu. Jan Hunyad Sultan Mehmed'le yaptığı üç yıl süreli mütarekeyi, idareyi krala devrettiği gerekçesiyle geri istiyor, Osmanlı hükümdarına ait olan anlaşmayı da iade ediyordu.

Macar heyeti, İstanbul kuşatmasının kaldırılmasını padişahtan rica etti. Aksi halde Macarların Rumlar lehine hareket edeceklerini bildirdi.

II. Mehmed, 27 Mayıs akşamı bir meclis toplayarak son durumu görüştü. Halil Paşa, önceden gördüğü üç Haçlı seferinin tehlikeler yarattığından söze-derek, "İmparatorun ağır bir vergiye bağlanarak kuşatmanın kaldırılmasını" teklif etti. Zağanos Paşa ile bazı alimler ve Akşemseddin, Halil Paşa'nın, teklifini kabul etmeyerek genel hücumun yapılmasına karar verdiler.

Genel Hücum Hazırlığı:

Sultan Mehmed, deniz ve kara kuvvetleri komutanlarını toplayarak onları gayrete getirecek yollu bir konuşma yaptı. Onlara, şimdiye kadar gösterdikleri gayretlerinden dolayı teşekkür ettikten sonra "İstanbul'u fethetmeden geri dönmeyeceklerini, yapılacak olan son hücumda da kendilerinden büyük fedakarlıklar beklediğini, kazanılacak zaferin sağlayacağı faydaları ve şehrin tüm servetini kendilerine bırakacağını, İstanbul'un zaptının zorunlu bulunduğunu, pek yakında hücuma kalkacaklarını ve gayeye ulaşmadıkça sulh yapılmayacağını" beyan ederek kendilerini cesaretlendirdi.

Genel Hücum ve Şehrin Zapt edilmesi:

28 Mayısı 29 Mayısa bağlayan gece yapılacak hücum için alınan tedbirler gözden geçirildi. Padişah, sabaha karşı iki rekat namaz kıldıktan sonra kılıcını kuşanıp, atına bindi. Bu anda kuşatma ordusu da harekete geçti. O anda yoğun bir top atışı başladı. Sancak-ı şerif kılıfından çıkarıldı ve herkesin görebileceği bir noktaya dikildi. Genel hücum başladı (29 Mayıs 1453 Sah sabaha karşı). Asıl sonuç alınacak kısım, Topkapı-Edirnekapı arasında açılan gedikti. Padişahın merkez kolu bu gedikten hücum ediyordu. Birinci hücum iki saat, ikinci hücum ise 1,5 saat devam ettiği halde bir sonuç alınamamıştı.

Bu hücumlardan sonra, merkez kolundaki Yeniçerilerle ihtiyat kuvvetleri ileri sürüldü, padişah da bizzat Yeniçerilerle beraberdi. İmparator da cephede idi. Surları büyük bir azimle savunan başkumandan Jüstinyen, elinden ve kolundan yaralanması üzerine geri çekilmek zorunda kaldı. Hücum esnasında hendek önüne kadar giden Yeniçeriler, padişah tarafından orada durduruldu.

Okçuların ve arkebozcuların attıkları ok ve kurşunların himayesinde birliği hücuma kaldırdı. Yeniçeriler hendeği atlayarak surlara tırmandılar. Ulubatlı Hasan adındaki Yeniçeri, kalkanını sol eliyle başı üstünde tutarak, sağ elinde palası olduğu halde surun üstüne çıktı ve Türk sancağını tepeye dikti. Bunu 30 arkadaşı Yeniçeri takip etti ise de bunlardan 8'i öldürüldü. Ulubatlı Hasan yaralandı. Bu haliyle diğer arkadaşlarına yardım etti ise de onlar da öldürüldüler. Ayağı büyük bir taşa takılan Ulubatlı Hasan surdan aşağı düştü, düşmanın yukarıdan attıkları ok ve taşlarla şehid oldu. Surlara ilk sancağı dikenlerden biri de İstanbul'un ilk Sancakbeyi Karıştıran Süleyman Bey'di.

Yeniçeriler bundan sonra, topla tahrip edilen gedikten içeri girerek iki sur arasındaki sahayı işgal ettiler. Bizanslılar geri çekilmek zorunda kaldılar. Suru savunan Bizans askerleri paniğe kapılarak kaçarlarken Bizans İmparatoru yere düşerek çiğnenip öldü.

Haliç tarafındaki donanma askerlerimiz de Odun Kapısı'ndan içeri girdiler.

Topkapı-Edirnekapı arasından girilerek surların işgal edileceği bir sırada, Karaca Paşa kolunda bulunan elli kadar Türk askeri, Canbazhane Kapısı'ndan içeri girmişler ve arkadaşlarına katılarak Rumlara baskınlar yaparak kaçırmışlardır. Böylece bu tarafın surları da işgal edilerek surlara Osmanlı sancaklarını dikmişlerdir.

II. Mehmed, öğle vaktine doğru gösterişli bir alayla at üstünde Topkapı'dan şehre girdi.

Roma İmparatorluğu'nun 1125 yıllık başşehri olan İstanbul, 54 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453 Sah günü Fatih Sultan Mehmed tarafından zapt edilmiştir.

İSTİBDAT DEVRİ

Sultan Abdülaziz'in saltanatı zamanında 1870'den itibaren başlayan ve II. Abdülhamid'in padişahlığı süresince devam eden mutlakiyet rejiminin adıdır.

II. Abdülhamid devrinde "istibdat" adı verilen şahsi yönetim, Meclis-i Mebusan'ın süresiz kapatıldığı 13 Şubat 1878'den II. Meşrutiyet'in ilanına yani 23 Temmuz 1908'e kadar devam etti.

30 yıl 5 ay 9 gün devam eden bu zaman içerisinde II. Abdülhamid, siyasi ve kanuni hakları kaldırmak için yeni kanun çıkarılması teşebbüsünde bulunmadığı gibi, bu hakları koruyan kanunların da yürürlükten kaldırılması için teşebbüste bulunmadı. Buna rağmen hürriyetleri baskı altında tuttu, özellikle Meclis-i Mebusan'ı süresiz olarak kapattıktan sonra, ilk işi basın hürriyetini kaldırarak ağır sansür koymak oldu. Kendi yönetimini benimseyen bir kısım gazete sahipleri ve gazetecilere çıkarlar sağladı. Mizah gazeteleri ve karikatür yayımı yasaklandı. Toplanma hürriyeti yok edildi. Hatta devlet adamlarının birbirlerinin evlerine gitmeleri bile yasaklandı. Hükumetin yetkilerini büyük ölçüde şahsında topladı. Kurduğu hafiye teşkilatı ile devlet memurları arasında tam bir korku ve endişe havası estirdi.

II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan'ın tüm yetkilerini şahsında topladı. Hal'inden sonra 23 Temmuz 1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet'le istibdat devri kapandı.
Osmanlı-Karadağ Savaşı'ndan sonra yapılan antlaşma.

Rieka denilen yerde, Karadağ ordusunu bozguna uğratan Serdar Ömer Paşa, Çetine istikametinde ilerlemeye başladı. Avrupa devletlerinin araya girmesiyle İşkodra Antlaşması imzalandı (31 Ağustos 1862).
Serdar Ömer Paşa'nın imzasını taşıyan antlaşma hükümleri şunlardır:

1-Karadağ'ın idaresi eskisi gibi kalacak;

2-Sınır değişmeyecek;

3-Prens Nikola Petroviç'in babası Sırp ordusu komutanı Mikro, Karadağ'dan çıkartılacak;

4-Karadağ dışarıdan silah satın alamayacak;

5-Hersek, İşkodra yolunun, Karadağ kesimi Osmanlı askeri tarafından denetlenecek;

6-Karadağ, sınır komşularıyla çıkacak anlaşmazlıklarını halledemezse, Babıali'ye başvuracaktı.

İTTİHAD VE TERAKKİ CEMİYETİ

II. Meşrutiyet döneminin önemli bir kuruluşudur.

Cemiyet, "İttihad-ı Osmani" adıyla İstanbul Demirkapı'daki (bugünkü Sirkeci), Askeri Tıbbiye mektebinde kuruldu (3 Haziran 1889).

Kurucuları, Askeri Tıbbiye öğrencilerinden Ohrili İbrahim Temo, Arapgirli Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sukuti, Kafkasyalı Mehmet Reşid, Bakülü Hüseyinzade Ali'dir.

Cemiyet, çeşitli kişi ve kuruluşlarla münasebetleri sonucu, kısa zamanda ülke içinde ve dışında şubeler kurarak örgütlendi. Bu şubelerin en önemlisi Paris şubesiydi. Osmanlıca "Meşveret" ve Fransızca "Mechveret Supplement Françaiş” (Meşveret'in Fransızca eki) gazeteleriyle, yüksek öğrenim gençliği üzerinde etkin oldu. Cenevre şubesinin Mizan ve Osmanlı gazeteleri, Kahire şubesinin Kanun-ı Esasi ve Hak gazeteleri aynı görevi yerine getirerek, cemiyetin büyüyüp, yaygınlaşmasını sağladılar.

Ülke dışındaki Jön Türkler, sayıca fazla değildi. Aralarındaki fikir ayrılıkları, Sultan II. Abdülhamid'in bu rahatsız kitleyi kolaylıkla bölmesini sağladı. Sultanın ser hafiyesi Ahmed Celaleddin Paşa, Cenevre grubu lideri Mizancı Murad Bey'le anlaşarak İstanbul'a dönmesini sağladı. Aynı girişim 1899 yılında da tekrar edilerek, Ahmet Rıza Bey'in çevresi hemen hemen boşaltıldı. Bu sırada II. Abdülhamid'in eniştesi Damat Mahmud Paşa, iki oğlu Prens Sabahattin ve Lütfullah beylerle Paris'e kaçtı.

Bu sayede, biraz olsun maddi problemlerini halleden Jön Türkler, kişisel rekabetler yüzünden gelişen fikir ayrılıklarını bertaraf edemediler. Paris'teki 1902 Kongresi, Cemiyet'i ikiye böldü. Ahmet Roza Bey'in başkanlığında toplananlar "Terakki ve İttihad Cemiyeti"ni kurdular. İdeolojik çizgileri, Auguste Comte taraftarı ve pozitivizm yanlısıdır. Prens Sabahatin Bey'in başkanlığında toplananlarsa, "Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurdular. İdeoloik çizgileri Le Play taraftarlığıdır.

Bu iki grup, aralarında bitmek bilmez mücadelelerle didişirken 1906 yılı Eylül ayında, Selanik'te, 3. Ordu subayları tarafından "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" kuruldu. Kurucuları: Bursalı Tahir Bey (Yarbay), Naki (Yücekök) Bey (Binbaşı), Edip Servet (Tor) Bey (Yüzbaşı), Kazım Nami (Duru) Bey (Yüzbaşı), Ömer Naci Bey (Yüzbaşı), İsmail Canbolat Bey (Yüzbaşı), Hakkı Baha Bey (Yüzbaşı), Mehmed Talat Bey (Posta ve Telgraf İdaresi Başkatibi), Rahmi Bey, Midhat Şükrü Bey.

Cemiyet, ordu içinde hızla yayıldı. Kısa sürede asker ve sivil üyeleri artarak, gizli, ihtilalci bir güç oldu. Gizlice Selanik'e gelen Ahmet Rıza Bey grubunun temsilcisi Dr. Nazım Bey birleşmeyi sağladı ve "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti", "Terakki ve İttihad" adını aldı (27 Eylül 1907).

9 Haziran 1908 sabahı Reval'de bir araya gelen İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı Nikola, Rumeli'nin paylaşılmasını görüştüler. Aralarında imzaladıkları Mürszteg Anlaşması'nı şereflerine hakaret sayan subaylar harekete geçerek, Rumeli'de II. Meşrutiyet'i ilan ettiler. (23 Temmuz 1908)

Sultan II. Abdülamid yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı. Böylece 3. Ordu yeni bir devir açtı. Selanik'ten İstanbul'a gelen İttihad ve Terakki (Merkez-i Umumi) üyeleri, fiili bir iktidar ve başvuru makamı oldu. 1908'de yapılan genel seçimi büyük bir ağırlıkla İttihad ve Terakki namzetleri kazandı. 1911 seçimlerinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın adayı bir oy farkla seçilince 1912 seçimleri İttihad ve Terakki baskısıyla yapıldı. Ezici bir çoğunlukla seçimin kazanılmasına rağmen Meclis feshedildi.

Halaskar Zabıtan hareketi ile kısa bir süre iktidarı terk eden İttihad ve Terakki, "Babıali Baskını" ile yeniden iktidarı elde etmiştir. 1914 genel seçimlerinden sonra, tek parti olarak, 1918 yılına kadar iktidarı sürdürdü. Bu tarihten sonra bütünlüğünü kaybetmeye başladı.

Cemiyet, 1908-1918 döneminde dokuz kongre yaptı. Genellikle Ağustos-Ekim aylarında toplanan kongrelerin ilki, 1908 yılında gizli olarak yapıldı. Yayınlanan 13 maddelik kararla Cemiyet'in fırkalaştığı ilan edildi. 1909 Kongresi'nde, Cemiyet'in siyasi hayattan çekildiği ve halkın yükseltilmesi için kulüplerin aracılığıyla çalışacağı açıklanmıştır. Bu kongre de gizli olarak Selanik'te yapıldı. 1910 Kongresi'nde muhalefetin suçlamaları cevaplandırıldı. 1911 Kongresi, tartışmalı geçti. Merkez-i Umumi üyelerinin sayısı yediden on ikiye yükseltildi.

1912 Kongresi'nde Cemiyet- Fırka ikiliği üzerinde duruldu. Bu kongre, İttihad ve Terakki'nin muhalefete geçtiği zaman, İstanbul'da yapıldı. 1913 Kongresi'nde Cemiyet iktidardadır ve muhalefeti susturmuştur. Bu kongrede, Cemiyet'in siyasi partiye dönüştüğü kesin olarak açıklandı.

İttihad ve Terakki I. Dünya Savaşı sebebiyle 1914 ve 1915 Kongrelerini yapamadı. 1916 Kongresi'nde İttihad ve Terakki, muhalefetsiz bir Meclisle ülkeyi yönetmektedir. Bu kongrede ideolojisini değiştirdi. Osmanlıcı niteliğini terk ederek, Türkçü ve milliyetçi görüşü savunmaya başladı. Siyasi programda yapılan değişiklikle dini ve şer'i mahkemeler birbirlerinden ayrıldı. Laiklik ilkesi kabul edildi. Milli iktisadı geliştirecek önlemler alınması kabul edildi. 1917 Kongresi'nde belirtilen gayelere doğru ilerlendiği vurgulandı.

1918 Kongresi'nde İttihad ve Terakki kendisini feshettiğini açıkladı.

İZNİK'IN FETHİ (2 MART 1331)

Bursa'yı ele geçiren Orhan Gazi, İznik şehrinin önemini göz önüne alarak Osmanlı topraklarına katmayı düşündü. Çünkü İznik, Bizanslıların hakimiyetinde, önemli bir şehirdi. Ayrıca, İznik Gölü'ne hakimiyet, İznik Körfezi ile Kocaeli Yarımadasında da hakimiyet sağlıyordu.

Önce çevredeki kaleleri ele geçiren Osmanlılar, 1331'de İznik'e girdiler. Osmanlıları İznik Gölü çevresinden uzaklaştırmak ve şehri almak için Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos, kuvvetleriyle Orhan Gazi'nin üzerine yürüdü. Gebze-Darıca civarında Pelekanon denilen yerde yapılan savaşta, Bizans ordusu bozguna uğratıldı. Bu savaşla İznik, Osmanlı topraklarına katılmış oldu (2 Mart 1331).

JÖN TÜRKLER

Osmanlı İmparatorluğu'nda XIX. yüzyılın ikinci yarısında meşruti bir hukuk düzeni kurmak, Kanun-ı Esasi ilanıyla serbest seçimlere gitmek ve böylece kurulacak meclise, millet ve memleketin geleceğini teslim etmek fikrini savunan imparatorluğun kurtuluşunun da ancak bu şekilde olabileceğine inanan kişilere verilen ad.

Jön Türk (Fr. Jennes Turcı) adı, ilk defa Mustafa Fazıl Paşa'nın yayınladığı bir mektupta kullanıldı. Daha sonra Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından da benimsenerek Yeni Osmanlılar karşılığı olarak kullanıldı. Birinci ve İkinci Meşrutiyet'i hazırlayan ve Osmanlı İmparatorluğu'nda değişiklikler yapılmasını isteyen, bütün ihtilalciler için kullanılmıştır.

1865'te İstanbul'da kurulan, Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Jön Türk hareketinin öncüsü sayılır. Cemiyetin kurucuları: Sağır Ahmed Bey'in oğlu Mehmed Bey, Komiser Nuri, Kayazade Reşad, Suphi Paşazade Ayetullah ve Namık Kemal'dir. Kısa zamanda Şinasi, Ziya Paşa, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Mir'at Mecmuası sahibi Refik ve Agah efendilerin katılmasıyla gelişti.

Cemiyetin faaliyete geçmesi, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın, Paris'ten Sultan Abdülaziz'e gönderdiği Fransızca ariza ile başladı. Bu arizada Meşrutiyet'in ilanı Sultan Abdülaziz'den rica ediliyordu. Ariza, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik ve Sadullah beyler tarafından Osmanlıca'ya çevrilerek Tasvir-i Efkar Gazetesi mensupları tarafından halka dağıtıldı. Bunun üzerine sadrazam Ali Paşa, Ziya Bey'i Kıbrıs mutasarrıflığına, Namık Kemal'i de Erzurum vali muavinliğine tayin etti. Ziya Paşa ve Namık Kemal, kısa bir süre sonra, Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın davetine uyarak, Fransız bandıralı bir vapurla Paris'e gittiler (17 Mayıs 1867).

Cemiyet üyelerinden Kayazade Reşad, Menapirzade Nuri, Çapanoğullarından Agah, Sağır Ahmed Beyzade Mehmed Bey ve daha önce Kastamonu'ya sürgün edilen Ali Suavi Efendi de aynı tarihte Paris'e hareket ettiler. Mısır Hıdivliği yüzünden İstanbul'a karşı kindar olan Prens Mustafa Fazıl Paşa, Paris'e gelen bu ihtilalcilerin koruyuculuğunu üstlendi.

Ali Suavi Bey "Muhbir", Namık Kemal ile Ziya Paşa "Hürriyet" gazetelerini yayımlamaya başladılar.

Bu yayın organlarında savunulan başlıca düşünceler şunlardır:

1-Osmanlı Devleti'nde meşruti idareyi kurmak;

2-0smanlı Devleti idaresinde bulunan bütün fertlerin hak, hürriyet ve eşitliklerini kanunların teminatı altına almak.

Sultan Abdülaziz'in Fransa seyahatinde Marsilya'da Sultan'dan af dileyen Prens Mustafa Fazıl Paşa, Ali ve Fuad paşalarla barışarak İstanbul'a döndü. Adliye ve Maliye nazırlıklarına getirilen Mustafa Fazıl Paşa, yurtdışındaki Jön Türklerden desteğini çekti. Bunun üzerine Jön Türkler, aralarındaki görüş ayrılıklarının da etkisiyle dağılmak zorunda kaldılar.

Ali Paşa'nın sadareti zamanında, altı ay kadar Viyana'da kalan Namık Kemal, Zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'dan aldığı izinle 1871'de İstanbul'a döndü. Agah Efendi'nin dönüşü de bu tarihtedir. Reşad ve Nuri beyler 1872'de, Sağır Ahmed Beyzade Mehmed Bey 1874'te, Ali Suavi ise 1876'da İstanbul'a geldiler.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin fiilen dağılmasından sonra, Jön Türklerden bazıları yeniden devlette görev aldılar. Namık Kemal arkadaşlarıyla birlikte "İbret" Gazetesi'ni çıkardı (14 Haziran 1872). 1872 yılının Ağustos ayında sadarete getirilen Midhat Paşa, iki buçuk aylık iktidarı sırasında Jön Türkleri etrafına topladı. Midhat Paşa azledildikten 4 yıl sonra (1876) Fatih, Bayezid ve Süleymaniye medreseleri öğrencileri, Midhat Paşa'yı tekrar sadrazam yapmak için ayaklandılar, ancak başarılı olamadılar. Midhat Paşa, Meclis-i Vükela'ya getirildi. Sonra da Şura-yı Devlet reisi oldu.

Bu arada Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Midhat Paşa ile birlikte Harbiye Mektebi nazırı Süleyman Paşa'nın hazırladığı askeri kuvvetlerle, Şeyhülislam Hasan Hayri Efendi'nin verdiği fetvaya istinaden Saray kuşatılarak, Sultan Abdülaziz hal 'edildi (10 Haziran 1876); 5 gün sonra da ölümü vuku buldu. Harbiye nezareti binasında Sultan Murad'a biat edildi. Ancak Murad'ın akıl hastalığı ortaya çıkınca Midhat Paşa'nın Meşrutiyet'in ilanı için vaad aldığı Veliaht Abdülhamid Efendi tahta çıkarıldı. Üç ay sonra sadarete getirilen Midhat Paşa, Ziya Paşa ve Kemal beylerle birlikte hazırladıkları Kanun-ı Esasi ilan edildi (23 Aralık 1876).

Meclis-i Mebusan açılışından kısa bir süre sonra II. Abdülhamid tarafından kapatıldı. Bu gelişme, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin de sonu oldu.

Sultan Abdülaziz devrinde mutlakiyet idaresine karşı verilen mücadele, yurt içi ve yurt dışındaki ilk Jön Türk hareketini teşkil eder. 1878 yılından, İkinci Meşrutiyet’in ilanı olan 23 Temmuz 1908 tarihine kadar yurt içi ve yurt dışındaki mücadeleler de İkinci Jön Türk hareketi adını alır.

4 Şubat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız senatörü La Feuvre Contalis'in evinde çalıştı. Mısır, Kıbrıs ve Bulgaristan'dan gelen değişik milliyetler ve dinlerden delegeler, aralarındaki görüş ayrılıklarını tekrarlayarak dağıldılar. Bu kongreden beklenilen sonuç elde edilemedi.

İkinci Jön Türk Kongresi, 27- 28- 29 Aralık 1907 günlerinde Paris'te toplandı. Bu kongreye İttihad ve Terakki Cemiyeti ile Prens Sabahattin Bey'in, Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ve Ermeni Taşnaksutyan Komitesi katıldılar. Toplantı sonunda yayınlanan beyannamede en çok Müslümanların, Abdülhamid rejiminden zarar gördüğü, kötü yönetimin sorumluluğunun Müslümanlar üzerine atılmaması gerektiği belirtilmiştir.

İhtilalci bir ortam içerisinde yapılan kongre şu kararları almıştır:

1-İran Mebusan Meclisi'ne bir dostluk telgrafı çekilmesi;

2-0smanlı ülkesi içerisinde teşkilatı olan cemiyetlerin gizli ve devamlı bir müşterek icra komitesi kurmaları;

3-Makedonya'daki çetelerin halka dokunmadan yalnız hükumete karşı mücadeleye çağırılmaları;

5-Davaya ihanet edenlerin ikinci maddede anılan komitece cezalandırılması;

6-İhtilalci yayınlar yapılarak bunların her seviyedeki kişilere

ulaştırılması;

7-Gelecek kongrenin 1908 yılında toplanması.

Jön Türklerin bundan sonraki faaliyetleri içerisinde Ahmed Rıza Bey'in de bulunduğu İttihad ve Terakki Cemiyeti bünyesinde devam etmiştir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 2 ziyaretçi (90 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=