Selâmün_aleyküm
  izmir
 

İZMİR İLİ TANITIM

İZMİR İLİ TANITIM
Yüzölçümü : 1.973 km²
Nüfus : 3.868.308 (2009)
Il Trafik No : 35
Türkiye'nin üçüncü büyük şehri olan İzmir, çağdaş, gelişmiş, ayni zamanda işlek bir ticaret merkezidir. Cıvıl cıvıl olan alışveriş merkezinde dolaşmak oldukça keyiflidir. İzmir'in batısında nefis renkli denizi, plajları ve termal merkezleriyle Çeşme Yarımadası uzanır. 
Antik çağların en ünlü kentleri arasında yer alan Efes, Roma devrinde dünyanın en büyük kentlerinden biriydi. Tüm Ion kültürünün zenginliklerini bünyesinde barındıran Efes, yoğun sanatsal etkinliklerle de adini duyuruyordu.
Akdeniz iklim kuşağında kalan İzmir'de yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlı geçmektedir. Dağların denize dik uzanması ve ovaların İç Batı Anadolu eşiğine kadar sokulması, denizel etkilerin iç kesimlere kadar yayılmasına olanak vermektedir. Ancak, İl bütününde yükseklik, batı ve kıyıdan uzaklık gibi fiziksel coğrafya farklılıkları, yağış, sıcaklık ve güneş açısından önemli sayılabilecek iklim farklılıklarına da yol açmaktadır.
İl bazında yıllık ortalama sıcaklık, kıyı kesimlerde 14-18 ºC arasında değişmektedir. En sıcak aylar Temmuz (27.3 ºC ) ve Ağustos (27.6 ºC ), en soğuk aylar ise Ocak (8.6 ºC) ve Şubat (9.6 ºC)'tır. Yazın kıyı kesiminde sıcaklık, deniz melteminin (İmbat) etkisiyle iç kesimlere göre 1-2 ºC daha düşük olmaktadır. Kış mevsiminde ortalama 7 ºC olan sıcaklık zaman zaman kuzey ve kuzeybatıdan sokulan denizel hava kütlesi nedeniyle düşmektedir.
İzmir'de yağışın aylara ve mevsimlere göre dağılımında önemli farklar vardır. İzmir'de yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm. olup yıllık yağışın % 50'den fazlası kış mevsiminde %40- 45'i ilkbahar ve sonbaharda , % 2-4'ü ise yaz aylarında düşmektedir. Kar yağışlı günler sayısı, alçak kesimlerde yok denecek kadar azdır. Yüksek kesimlerde gerek kar yağışlı günler sayısı, gerekse karın yerde kalma süresi artmaktadır.
İZMİR İLİ TARİH
Tarihi
Eski İzmir kenti (Smyrna) körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu. Son yüzyıllar boyunca Meles Irmağı Sipvlos (Yamanlar) Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık bir tepe haline dönüştü.
Şimdi Tepekule adını taşıyan bu höyüğün üzerinde Tekel Müdürlüğü'nün İzmir Şarap ve Bira Fabrikasına ait numune bağı bulunmaktadır. 1955'ten beri yoğun gecekondu bölgesi olan bu çevrede İzmir'deki ilk yerleşim yeri olarak tespit edilen İzmir Höyüğü bulunur. Buradaki ilk kazılarda Türk Tarih Kurumu ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü”nün katkıları büyük olmuştur.
Batı Anadolu kıyılarındaki ilk yerleşimler genelde ki bunlar Troya Savaşlarını sonra kurulan Aiol, Ion ve Dor kökenlidir, küçük yarımadalar üzerinde kurulmuştur. Bunlar, Çandarlı, Foça, İzmir, Klazomenai, Miletos ve İasos gibi yerleşimlerdir. Bunun nedeni yerleşim yerlerini kuran ve oturan insanların daha çok Hellenli olmalarıdır.
 Böylece yarımada yerleşikleri hem iki limana sahiptiler, hem de kara denizden gelecek saldırılara karşı güvence içindeydiler. Elverişsiz havalarda limanlardan biri uygun olmadığı taktirde gemiciler diğer limanı kullanma şansına sahiplerdi. Bayraklı Höyüğü körfezin kuzeydoğu köşesinde,
 kuzeyine sarp kayalı Yamanlar Dağı'nı da alarak karadan gelecek saldırılara karşı rahat bir konumdaydı. Güneyi imbata açıktı. Eski İzmir yerleşimi yaklaşık 3000 yıl boyunca bu yarımada üzerinde ver aldı. M.Ö. 4. Yüzyılın ikinci yarısında büyük nüfus artışı yüzünden bugünkü Kadifekale eteklerine taşındı.
İZMİR İLİ COĞRAFYA
Coğrafya
İzmir, Türkiye'nin üçüncü büyük kentidir. İzmir, Ege kıyı bölgesinin tipik bir örneği gibidir. Kuzeyde Madra Dağları, güneyde Kuşadası Körfezi, batıda Çeşme Yarımadası'nın Tekne Burnu, doğuda ise Aydın, Manisa il sınırları ile çevrilmiş İzmir, batıda kendi adıyla anılan körfezle kucaklaşır.
İzmir ili içinde Ege Bölgesi'nin önemli akarsularından olan Gediz Nehri'nin aşağı çığırı ile Küçük Menderes Nehri bulunur. Girintili ve çıkıntılı kıyı bandı doğal olarak sayısız güzellikte koy ve plajların oluşumu ile sonuçlanır. 
Gümüldür, Özdere, Foça, Karaburun, Çeşme sahil ve plajları İzmir için büyük bir turistik önem taşımaktadır. Öte yandan aynı doğal yapı, bir çok balıkçı barınağının veya yat yanaşma yerlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu özellikleriyle İzmir doğal bir turizm ve liman kentidir.
Akdeniz iklim bölgesinde yetişen geniş, sert ve iğne yapraklı, sürekli yeşil kalan, kuraklığa dayanıklı ağaç ve çalılar, yaygın doğal bitki örtüsünü oluşturur.
İZMİR MERKEZ GEZİLECEK YERLER
Saat Kulesi
Kızlarağası Hanı
Kadifekale
Asansör
Vali Konağı
Hükümet Konağı
Kemeraltı
Kültürpark
Bayraklı-Tepekule (Smyrna)
Ahmet Piriştina Kent Arşivi Müzesi
İZMİR İLİ İKLİM
İklimi
Akdeniz iklim kuşağında kalan İzmir'de yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçmektedir. Dağların denize dik uzanması ve ovaların İçbatı Anadolu eşiğine kadar sokulması, denizel etkilerin iç kesimlere kadar yayılmasına olanak vermektedir.
İzmir'de bazında yıllık ortalama sıcaklık, 16ºC (Bergama) ile 17ºC (Bayındır) arasında değişmektedir. İzmir'de ölçülen uç değerler göz önüne alındığında, sıcaklığın maksimum 45.1ºC (Torbalı) ile minimum -13ºC (Ödemiş) arasında değiştiği anlaşılır.
İzmir'de bağıl nem oranı sıcaklığın yüksek, bulutluluğun az olduğu yaz aylarında düşüktür. Buna karşılık nemli hava akımlarının etkisine girildiği yılın soğuk döneminde artış görülmektedir. Yıl içinde Mart ayından itibaren azalmaya başlayan değerler en düşük oranına Temmuz ayında ulaşmaktadır. Bu ayda aylık ortalama bağıl nem Bergama'da %52, İzmir kent merkezinde %50'dir. Kış mevsiminde ise aylık ortalama %70 civarındadır.
İzmir'de iklim elemanları içinde en büyük değişkenliği yağış miktarı göstermektedir.Yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm. olmasına karşın, genel atmosfer dolaşımında görülen değişmelere bağlı olarak bazı yıllarda yağış toplamı 1000 mm'ye yaklaşmakta, bazı yıllarda ise 300 mm civarına düşmektedir. Yıl içinde yağış miktarı ekim ayının ikinci yarısından itibaren artış göstermekte ve Mayıs ayına kadar devam etmektedir.
 Aylık ortalama yağış miktarının en yüksek olduğu aylar Aralık, Ocak, Şubat'tır. Ortalama yağış değerlerine göre, sadece Aralık ayında düşen yağışların yıllık toplama katkısı % 20 civarındadır. Yaz aylarında aylık yağış miktarının yıllık toplam içindeki payı ise, % 2 düzeyine düşmektedir.
İzmir ilinde en yüksek rüzgar hızları ve yönleri incelendiğinde, Güzelyalı istasyonunda, 41.2 m/sn ile güneydoğu yönüne, Seferihisar'da 32.1 m/sn ile güneydoğu, Ödemiş'te 26.7 m/sn ile kuzeydoğu, Bornova'da 25.0 m/sn ile kuzeydoğu ve Çiğli istasyonunda 31.8 m/sn ile kuzeydoğu yönüne ait olduğu görülür.
İZMİR İLİ BİTKİ ÖRTÜSÜ
Bitki Örtüsü
İzmir bitki örtüsü yönünden Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Akdeniz bitkilerinin her türü bulunmaktadır. Yüzyıllar boyu aşırı otlatma, yangın ve tarla açma nedenleriyle ormanların ortadan kalktığı yerlerde, maki florası kendini göstermektedir. Maki florasına ardıç, pırnal,
 kermes meşesi, yabani zeytin, çitlembik, sakız, akçakesme, tesbih, katırtırnağı, gibi kuraklığa dayanıklı ağaççıklar girer. Makilik alanlar, denizden 600 m. yüksekliğe kadar çıkmaktadır.
Dağlık kesimlerin büyük kısmı ormanlıktır. Ormanlar il içerisinde 431786 hektar bir alanı kaplar. Ormanların kapladığı alan, il arazisinin % 41'idir. Denizden 600 m. yüksekliğe kadar kızılçam, daha yukarılarda karaçam ormanları vardır. Bergama'nın Kozak, Cumaovası'nın Güner, Torbalı'nın Helvacı Köyü çevresinde doğal olarak yetişmiş fıstıkçamı ormanları bulunur. 
Toprağı elverişli, kuytu ve nemli dere yataklarında çınar, kestane, dişbudak, söğüt, kavak, akçaağaç, karaağaç ve kızılcık gibi yapraklı ağaçlar yayılış gösterir. Palamut meşesi de ilimiz ormanlarının karakteristik ağaçlarından birisidir.

 
İZMİR İLİ TARİHİ VE TRAİHİ ESERLERİ
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İZMİR
izmir tarihi
izmir tarihi eserleri
izmir tarihi mekanları
izmir tarihi yerleri
izmir türkiye
türkiye izmir
izmir
 

İZMİR İLİ TARİHİ VE TARİHİ ESERLERİ

Tarihi
 

Eski İzmir kenti (Smyrna) körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu. Son yüzyıllar boyunca Meles Irmağı Sipvlos (Yamanlar) Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık bir tepe haline dönüştü.
 

Şimdi Tepekule adını taşıyan bu höyüğün üzerinde Tekel Müdürlüğü'nün İzmir Şarap ve Bira Fabrikasına ait numune bağı bulunmaktadır. 1955'ten beri yoğun gecekondu bölgesi olan bu çevrede İzmir'deki ilk yerleşim yeri olarak tespit edilen İzmir Höyüğü bulunur. Buradaki ilk kazılarda Türk Tarih Kurumu ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü”nün katkıları büyük olmuştur.
 

Batı Anadolu kıyılarındaki ilk yerleşimler genelde ki bunlar Troya Savaşlarını sonra kurulan Aiol, Ion ve Dor kökenlidir, küçük yarımadalar üzerinde kurulmuştur. Bunlar, Çandarlı, Foça, İzmir, Klazomenai, Miletos ve İasos gibi yerleşimlerdir. Bunun nedeni yerleşim yerlerini kuran ve oturan insanların daha çok Hellenli olmalarıdır. Böylece yarımada yerleşikleri hem iki limana sahiptiler, hem de kara denizden gelecek saldırılara karşı güvence içindeydiler. Elverişsiz havalarda limanlardan biri uygun olmadığı taktirde gemiciler diğer limanı kullanma şansına sahiplerdi. Bayraklı Höyüğü körfezin kuzeydoğu köşesinde, kuzeyine sarp kayalı Yamanlar Dağı'nı da alarak karadan gelecek saldırılara karşı rahat bir konumdaydı. Güneyi imbata açıktı. Eski İzmir yerleşimi yaklaşık 3000 yıl boyunca bu yarımada üzerinde ver aldı. M.Ö. 4. Yüzyılın ikinci yarısında büyük nüfus artışı yüzünden bugünkü Kadifekale eteklerine taşındı.
 

Günümüzde İzmir olarak kullandığımız isim, Smyrna kelimesinin dönüşmüş biçimidir. Smyrna kelimesinin daha erken biçimlerinin Smira, Lesmira, Zmirra, İsmira, Samorna veya Smurna olduğu da iddia edilmektedir. Smyrna kelimesinin kullanılmasında, kentin kurulduğu yerin yakınında bir kutsal alanın bulunmasının etkili olduğu sanılmaktadır. Bu kutsal alanın, Halkapınar kaynağı ve bu kaynağın oluşturduğu gölcük olduğu iddia edilmektedir. Smyrna / İzmir adının, Ana Tanrıça Kaynağı / Gölcüğü veya en azından Ana Tanrıça / Kutsal Ana anlamlarıyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Sözcük büyük olasılıkla Hitit kökenlidir.
 

İzmir'in kuruluş tarihi ve yeri konusunda bilgiler tartışmalı olmakla birlikte, bugün Bayraklı semtinde yer alan ve Tepekule olarak tanınan ören yerinin, eski İzmir'in kuruluş yeri olduğu kabul görmektedir. Eski İzmir'in kuruluş tarihi ve kurucularının kim olduğu hakkındaki bilgilerimiz bir kaç kategoride toplanabilir.
 

Bu söylencelerden birisi, İzmir'in ilk kurucularının Amazonlar olduğuna ilişkindir. Bir diğeri ise, efsanevi Frigya kralı Tantalos'un ismi etrafında gelişir. Söylencelerdeki bir başka anlatıda ise, kentin kurucularının Lelegler olduğu dile getirilmektedir.
 

Bayraklı'da yapılan kazılarda elde edilen buluntular, İzmir'in kuruluşunun İ.Ö. 3000 yıllarına kadar indiğini açıklamakta; yapılan araştırmalar, İzmir'in bir Aiol kenti olduğunu göstermektedir. Bir dönem Hitit İmparatorluğu'nun nüfuz alanı içine girse de (İ.Ö. 2000-1200), Aiol kenti olma özelliğinin İonialıların kenti ele geçirmelerine kadar sürdürdüğü bilinmektedir. İ.Ö. 800 dolaylarında ticari faaliyetlerini İzmir Körfezi'nin son noktasına kadar yaymak isteyen İonialılar sınırlarındaki bu Aiol kentini ele geçirdiler. Deniz ötesi kolonileri aracılığıyla iyi işleyen bir ticaret ağına sahip olan İonialıların İzmir'i ele geçirmeleri, kentin tarihinde hızlı bir dönüşüme neden oldu. Kent, ticaret aracılığıyla kısa sürede zenginleşti ve gelişti.
 

Kentin zenginliği komşu Lydialıları harekete geçirdi ve İzmirlilerle savaşa girdiler. İÖ. 610-600 yıllarında Lydia orduları, kenti ele geçirmeyi başardı. Lydialılar daha sonra kenti yıkıp tahrip ettiler. Ancak İzmirliler kentlerini yeniden kurmayı başardılar.
 

Eski İzmir'in çöküşü, Anadolu'da Pers istilasının sonuçlarındandır. Pers ordularının saldırısı sonucu, İ.Ö. 545 yılında İzmir tahrip edildi. Bu tahribattan sonra, Bayraklı'daki yerleşim alanında bir daha kent düzeninde bir yerleşim oluşamadı. İzmir'in bu ilk döneminden geriye kalan en önemli miras, kentin kendisidir. Bayraklı'da bulunan ören yeri, yapılan kazılarla her geçen gün biraz daha açığa çıkartılmaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda kentin ızgara planlı, (birbirini dik kesen sokaklarla örülü bir yapıda) olduğu anlaşılmıştır.
 

İzmir'in yeniden kurulması, Büyük İskender olarak anılan Makedonyalı Alexandros'a bağlanır. Büyük İskender İran seferinin başlarında, İ.Ö. 334 yılında Pers İmparatorluğu'nun Anadolu'daki ordusunu yendikten sonra, ordularıyla Efes üzerine ilerlemişti. Bu harekat sırasında İzmir yöresine geldiğinde, söylenceye göre şimdiki Kadifekale (Pagos Dağı) civarında gördüğü bir rüya üzerine yeni İzmir'in Pagos Dağı'nda kurulmasını ister.
 

Yeni kent, Kadifekale yamaçlarından, denize doğru uzanıyordu. Kentin varlığı yine deniz ticaretiyle yakından ilgiliydi. Çünkü kentin konumlandığı alan, Kadifekale'nin bulunduğu yer ile küçük bir koydan oluşan doğal liman arasında bulunuyordu. Kent esas olarak bu doğal limanın var ettiği bir yerleşim olacak ve geleceği bu limanın canlılığına göre şekillenecektir.
 

İzmir, İ.Ö. III. yüzyıl başlarında Efeslilerin tavsiyesi üzerine on üçüncü üye olarak Ion kentleri arasındaki birliğe kabul edildi. Daha sonra Bergama Krallığına bağlanan İzmir, İ.Ö. 133'de Bergama kralı III. Attalos'un vasiyeti gereğince, Roma İmparatorluğu'na katılınca, diğer Ion kentleriyle birlikte Roma topraklarının bir parçası oldu. İzmir'in Roma döneminde giderek önem kazandığı ve ticaret kenti olma özelliğini geliştirmeye başladığı görülmektedir.
 

Roma İmparatorluğu İ.S. 395 yılında ikiye ayrıldı. Bu bölünmede Anadolu, dolayısıyla İzmir, Doğu Roma toprakları içinde yer aldı. İ.S.476 yılında Batı Roma'nın yıkılmasıyla birlikte Doğu Roma, bölgenin hakimi oldu. İzmir, önemli bir ticaret kenti olarak varlığını sürdürdü.
 

608 yılındaki Sasaniler'in saldırılarını, 637 yılından başlayarak bir süre devam edecek olan Arap akınları izledi. 665 yılındaki Emevi seferinde, İzmir Arapların eline geçti.
 

İzmir, XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihinde yaşadığı önemli dönüşüm evrelerinden birisine daha girdi. Kentteki Doğu Roma egemenliği tartışmalı hale geldi. Bu dönemde Doğu Roma İmparatorluğu ile bölgeye ulaşan Türkler arasında İzmir'in birkaç kez el değiştirdiği bilinmektedir.
 

1071 yılında Büyük Selçuklu Ordusu'nun Doğu Roma Ordusu karşısında kazandığı zafer, Anadolu tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim 1071'den kısa bir süre sonra 1076 yılında, İzmir önlerinde Türk kuvvetleri görülmeye başlamıştır. Aynı yıl, İzmir kısa bir zaman sürecek olan Türk egemenliğini de tanıyacaktır. Bu dönemi, büyük Türk denizcisi Çaka Bey'in 1095 yılına kadar devam edecek olan egemenlik yılları izler. İzmir'deki bu ilk dönem Türk egemenliği, yaklaşık yirmi yıl sürer. Bu olaydan sonra ilk haçlı seferini (1096) izleyen günlerde, Doğu Roma kuvvetleri kenti ele geçirirler. Türklerin kısa bir dönem yönettikleri İzmir, yeniden bir Doğu Roma kenti haline gelir ve 1317 yılına kadar kentin bu konumu değişmeden kalır.
 

XIV. yüzyılda İzmir, Doğu Roma yönetiminde olmakla birlikte, 1261 Nif antlaşmasıyla İzmir'de yerleşim hakkını elde eden Cenevizliler ve Venedikliler, kentte ticari açıdan etkin bir konuma yükselmişlerdir.
İzmir, 1317 yılında bir Türkmen Bey'i olan Aydınoğlu Umur Bey'in denetimi altına girer.
 

1344 yılında Papa VI. Clement'in örgütlediği, Venedik, Kıbrıs ve Rodos şövalyelerinin katıldığı bir Haçlı seferinde Liman Kalesi Latinlerin eline geçer ve Pagos Dağı'nın zirvesindeki Kadifekale ise Türklerin egemenliğinde kalır. Böylece kent, uzun bir süre devam edecek olan bu yapısına kavuşmuş olur, yukarıda "Türk İzmir" ve aşağıda "Hıristiyan İzmir" olmak üzere ikiye bölünür.
 

XV. yüzyılın başında Timur İzmir'e bir sefer düzenleyerek, Rodos şövalyelerinin egemen olduğu Liman Kale'yi ele geçirir ve onu yıktırarak, Türkmen Aydınoğlu Beyliği'nin canlanmasını sağlar ve İzmir'i Umur Bey'in torunu Aydınoğlu Cüneyt Bey'e verir.
 

1426'da Osmanlılar, Aydınoğlu Beyliği'ne son vererek, Batı Anadolu ve İzmir'i egemenlikleri altına aldılar. Böylece, Osmanlı egemenliğine dek süren İzmir'in yönetsel belirsizliği de sona ermiştir. Osmanlı egemenliğine girdiği dönemde küçük bir kasaba konumunda olan İzmir, Osmanlı Barışıyla birlikte nüfusu artmaya başlayınca, 1528-1529 yıllarında Türkler, tepedeki yerleşim yerlerinden limana doğru yönelerek, Yukarı Kale ile Liman Kalesi arasında kesintisiz bir Türk yerleşim kuşağı oluşturmuşlardır.
 

İzmir'in ticaret merkezi olarak yükselişinin ardında, Doğu Akdeniz ticaretinde egemen olan Fransa ve Venedik ile rekabete girişen İngilizlerin Yakın Doğu'da yayılma çabalarının etkisi büyüktür. 1610 ile 1630 yılları arasında İngilizler ve Fransızlardan sonra Hollandalılar da İzmir'e gelerek, Batı Anadolu'daki ticareti yeniden biçimlendirmeye başladılar. Böylece İzmir Doğu Akdeniz'in en önemi liman kentlerinden biri haline geldi.
 

XIX. yüzyıla girilmesiyle, İzmir ve Batı Anadolu'nun tarihsel serüveninde çok önemli dönüşümler yaşanmaya başlamıştır. 1838 yılında Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan serbest ticaret antlaşmasıyla, İmparatorlukta yabancılara ticaret yapma hakkının tanınmasıyla, Sakız Adası'nda ticaretle uğraşanlar İzmir'e gelip, yerleşmeye başladılar. Böylece İzmir, Batılı devletlerle olan ticari hacmine paralel olarak büyük bir gelişim ve dönüşüm içine girdi. 1850'li yıllardan itibaren hız kazanan bu değişim, I. Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılına kadar aralıksız devam etmiştir.
 

I. Dünya Savaşı'nın yitirilmesi, İzmir ve Ege için bir sonun başlangıcı oluyordu. 15 Mayıs 1919'da başta İzmir olmak üzere, tüm Ege Bölgesi Yunan işgali altına giriyor ve bölgede yeni bir yapılanma başlıyordu. I. Dünya Savaşı'nın galip devletleri, işgalle, Osmanlı Devleti'ne Sevr Antlaşması'nı imzalatmayı hedefliyorlardı. Sevr Antlaşması, başta İzmir olmak üzere, Ege Bölgesi'nin Yunanistan'a bağlanmasını öngörüyordu. İzmir'in işgaliyle birlikte, Ege'de işgalci Yunanlılara karşı Türk ulusal direniş hareketi başlar. İzmir'de Gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılan ilk kurşun Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcını simgeler.
 

İzmir'in işgali ve bu işgalden kurtuluşun Türkiye'nin siyasi tarihi açısından çok önemli sonuçları olmuştur. İzmir'in kurtuluşuyla birlikte; monarşik, teokratik ve çokuluslu bir imparatorluktan, ulusal, laik ve çağdaş bir Cumhuriyet'e geçişin kapıları ardına kadar açılmıştır.
 

9 Eylül 1922'de Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesi ile Yunan işgali sona erer. Ancak, İzmir 13 Eylül sabahı tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşamaktan kurtulamaz. Basmane semtinde başlayan yangın, 2.600.000 metrekarelik bir alanda 20.000'den fazla ev ve işyerini yok eder. İzmir, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrası "Zümrüdü Anka" kuşu gibi kendi külleri içinden adeta yeniden doğar.


İZMİR İLİ TARİHİ YERLERİ
izmir ili tarihi eserleri
izmir tarihi mekanları

 

Şirince Evleri (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesine 7 km. uzaklıkta, deniz seviyesinden 350 m. yükseklikteki Şirince’nin ilk yerleşimi MS. V. Yüzyıla kadar inmektedir. Köyün dağlık ve savunmaya elverişli bir alanda olmasından, Efes ve Ayasuluk halkının zaman zaman zarar gördüğü sıtmadan uzak oluşu ve suyunun bol, toprağının bereketli, havasının da güzel oluşu bu yerleşimin kurulmasında başlıca etken olmuştur.
Bazı kaynaklarda köyün Aydınoğulları döneminde önem kazandığı belirtilmiştir. Yöredeki bir söylenceye göre; köyün ilk ismi olan Çirkince isminin bir grup halk tarafından derebeylerince azad edilmesinden sonra buraya verilmiştir. Derebeyinin kendilerine “yerleştiğiniz yer güzel mi” diye sorması üzerine “Çirkince” diye yanıt vermişler ve bundan ötürü de Çirkince ismi buraya verilmiştir. Bazı kaynaklarda da çevredeki kırka yakın kilise ve manastır bulunmasından dolayı da buraya Kırkınca denildiği belirtilmektedir.
Kurtuluş Savaşı öncesinde burada yaşayan insanların çoğu bağcılık ve şarapçılıkla geçinen Rumlardı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra mübadele sırasında buradaki halk Yunanistan’a gönderilmiş, Selanik ve çevresinden gelen Türk halkı da buraya yerleştirilmiştir. İzmir Valisi Kazım Dirik bu mübadeleden sonra burayı ziyarete gelmiş, köyün muallimi Suat Bey’in yazıp bestelediği marş ile karşılanmış, buna duygulanan vali köyün ismini Şirince olarak değiştirmiştir.
Ünlü Yunan yazarı Dido Sotiriu da “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” isimli kitabında Şirince’den ve buradaki yaşantıdan uzun uzun söz etmiştir.
Şirince’de günümüze gelebilen yapılar XIX. yüzyıla tarihlendirilmektedir. XX. yüzyılın ilk yarısında da bunlara yenileri eklenmiştir. Günümüzde yeni yapılanmalar yok denilecek kadar azdır. Yerleşim topografyaya uygun olarak yamaçlara yayılmıştır. Köyün batısında İstiklâl, doğusunda da İstihlas mahalleleri bulunmaktadır.
Oldukça geniş bir araziye, yamaca yayılan bu tarihi doku dar sokaklar, Arnavut kaldırımlar ve merdivenlerin çevresinde kurulmuştur. Evler çoğunlukla iki katlı olup, alt katları moloz taştan, üst katlar da hımış tekniğinde, kâgir olarak yapılmıştır. Dolgu malzemesi olarak kerpiç ve tuğlaya yer verilmiştir. Evler pencereler ve cumbalarla dışa yöneliktir. Balkonlar çekmeler üzerine oturtulmuştur.
Şirince evlerinde bodrum katlar mutfak, depo ve kiler olarak kullanılmıştır. Üst katlarda sofanın çevresinde iki veya üçlü odalardan oluşmaktadır. Bunlardan caddeye bakan oda başoda olup, en geniş olanıdır. Üzerleri alaturka kiremitle kaplı çatılarla örtülüdür. Evlerin bazılarında pencere kenarlarında, saçaklarda ve tavanlarda bezemelere rastlanmaktadır. Pencere kenarları ve saçaklarda çeşitli resimler ve kuş motifleri bulunmaktadır. Kapılarda maden işçiliğinin en güzel örneklerinden olan, başta Meryem Ana’nın eli olmak üzere çeşitli kapı tokmağı örnekleri dikkati çekmektedir.
Şirince’de günümüze gelebilen evlerden en önemlileri kâgir bir yapı olan Doktorun Evi ile yanındaki Hastane binasıdır. Günümüzde bu evlerin bazıları pansiyona dönüştürülmüş, çarşısı turistik amaçlı olarak yeniden düzenlenmiştir.

 
Birgi Evleri (Ödemiş)
Ödemiş’in Birgi bucağında günümüze gelebilen sivil mimari örnekleri bulunmaktadır. XV. yüzyılda Gazi Sasa Bey tarafından Bizans’tan alınan, önce Menteşeoğullarının sonra da Aydınoğullarının egemenliğine giren Birgi bu beyliklerin merkezi konumuna gelmiştir. Bu nedenle de Selçuklu mimarisini yansıtan, Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi ve Türbesi başta olmak üzere yapılar burada bulunmaktadır. XVI. yüzyılda Osmanlının büyük ilim âlimlerinden Birgivi Mehmet Efendi’nin burada yaşamış olması kentin bilim, eğitim ve kültür yönünden bir merkez olmasını sağlamıştır.
Osmanlı dönemindeki kültürel bir merkez oluşu Birgi’nin mimarisini etkilemiştir. Ayrıca iklim koşullarının yumuşaklığı ve tarımsal yönetim ile yapılanmaya uygun topografya da mimariyi biçimlendirmiştir. Birgi XV.-XVII. yüzyıllarda kültürel alanda çok gelişmiş ancak, XVII. yüzyıldan sonra önemini yitirmeye başlamıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Aydın Sancağına bağlanmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından işgal edilmiş ve savaş sonrasında da Yunanlılar tarafından tahrip edilmiştir. Cumhuriyet döneminde ise büyük bir gelişim göstermemiştir. Bununla beraber Birgi’de Çakırağa, Sandıkoğlu ve Kerimağa konakları gibi büyük konutların yanı sıra sivil mimariyi yansıtan örnekler günümüze gelebilmiştir.
Birgi sivil mimarisi de yöredeki malzeme ile bağlantılıdır. Yakın çevreden kolayca elde edilebilen taş ve ahşap yapılarda kullanılmıştır. Ayrıca çatı örtüsünde kullanılan alaturka kiremidin yapımı için de elverişli olan killi toprak çevrede bulunmaktadır.
Sivil mimari örnekleri Birgi Deresi’nin doğu ve batısındaki yamaçlara yayılmıştır. Buralardaki eski mahalleler köprülerle birbirine bağlanmıştır. Doğu yamacının kuzeyinde bulunan Cami-i Kebir Mahallesi son derece gelişmiş sokakları ile Osmanlı kent dokusunun karakteristik örneklerini günümüze yansıtmıştır. Bu mahalle içerisinde çıkmaz sokaklar, dar sokakların çevresinde yüksek duvarlarla birbirlerinden ayrılan evlerde dış sofalı planlar yaygın olarak kullanılmıştır. Buradaki yapıların zemin katları taş, üst katları ise ahşaptan yapılmıştır. Zemin katlar pahlı köşeleri olan sağır duvarlardır. Evlere giriş iki kanatlı ve geniş ahşap kapılardandır. Evlerin alt katları ahşap hatıllı, yığma taş duvarlardan yapılmış, üst katlar ise tamamen hımış dolgulu ahşap karkastır.
Evlerin asıl plan şemaları üst katlarda görülmektedir. Üzeri örtülü veya açık olan sofanın bir, iki ve bazen de üç yönünde odalar sıralanmıştır. Bu odalara ana sofadan veya büyük evlerde ise yan sofalardan girilmektedir. Üst katlar çıkmalar, sofalar ve dışa yönelik kafesli pencereler ve bunların üzerini örten geniş saçaklı çatılarla dikkati çekmektedir. Türk evlerinin tipik örnekleri bu evlerde karşımıza çıkmaktadır.
Birgi’nin batı yamacındaki Kurtgazi Mahallesi eğimli ve dik sokaklardan oluşmuştur. Buradaki evler de diğer mahallelerdeki evlerle hemen hemen aynı plan düzenindedir. Kurtuluş Savaşı sonrasında yanan ve yeniden düzenlenen şehrin güney kesimindeki Cumhuriyet Mahallesi’nde yapılan evler geometrik plan düzeni ile diğer bölgelerden ayrılmaktadır. Bu bölgede daha mütevazı ve diğerlerinden farklı yapılar bulunmaktadır. Bununla beraber evlerin yapımında taş zemin katları ve ahşap malzemeler diğer bölgelerdeki evlerde olduğu gibi aynen kullanılmıştır.
Birgi’de günümüze gelebilen evlerden en tanınmışı XVIII. yüzyılın sonunda yapılmış olan Çakırağa Konağı’dır. Kendine özgü bir yapı olan bu konak üç katlı olup, iki yanı sokağa, bir yanı da bahçeye bakmaktadır. Evin yer katında mutfak, kiler, ambar ve ahır bölümleri bulunmaktadır. Taşlık biçiminde düzenlenen bu kat aynı zamanda bahçe ile bağlantılıdır. Giriş kapısının karşısındaki dik basamaklarla bir ara katına çıkılmaktadır. Buradaki alçak tavanlı odaların kış aylarında kullanıldığı sanılmaktadır. Ara kat sofasından bir merdivenle üst kata çıkılmaktadır. Bu katta boydan boya uzanan sofanın bir yanında iki büyük oda, bahçe yönünde de dışarıya çıkıntılı iki küçük oda bulunmaktadır. Odalar birbirlerine bitişik olmayıp, aralarına eyvanlar yerleştirilmiştir. Duvarları moloz taş, kerpiç, üst katlar ağaç çatkılı olup, sıva üzerine kalem işleri yapılmıştır. Bu kalem işleri konağın en belirgin özellikleridir. Burada barok ve ampir üslupta kitabeler, madalyonlar, çiçekli saksılardan oluşan motifler tekrarlanmıştır. Sofanın duvarları, pencere üzerleri raflarla doldurulmuştur. Tavan süslemeleri ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini sergilemektedir. Buradaki tavanlarda çarkıfelek, göbekler ve geometrik motifler bütün yüzeyi doldurmuştur.
Birgi evleri kentsel koruma kapsamı içerisine alınmıştır. Sit alanı olarak ilan edilen bu bölgede ÇEKÜL Vakfı da çalışmalar yapmakta ve korumaya yönelik yeni arayışlar içerisindedir. ÇEKÜL Vakfı, İzmir Valiliği, Birgi Belediyesi ve Mimar Sinan Üniversitesi iş birliğiyle Küçük Menderes Havzası içerisinde Birgi beldesinin kaybolmakta olan doğal ve kültürel zenginliğini koruma çalışmalarını 1997 yılından beri sürdürmektedir.

 
Ödemiş Evleri
Ödemiş evleri daha çok tarım kültürünün meydana getirdiği yapılardır. Bu evler bahçe avlular ve sofalar ile çevresindeki odalardan meydana gelmiştir. Günümüze gelebilen XIX. yüzyıl evlerinde Türk mahalleleri ile ticaretle uğraşan azınlıkların evleri arasında bazı ayrıntılar bulunmaktadır. Azınlıkların evleri daha çok kâgir olarak yapılmış, cephelerde bezemelere yer verilmiştir. Cumbalı olan bu evlerin cephelerine sütun başlıkları, üçgen alınlıklar bitkisel ve hayvansal motifler işlenmiştir. Bu yapılar genellikle oldukça yüksek bir bodrum üzerindedir. Kapı ve pencere kanatları zemin katta madenden, üst katlarda da ahşaptan yapılmıştır. Gayrimüslimlerin mahalleleri belirli bir plan düzenine göre yapılmıştır.
Müslümanların mahalleleri ise dar ve çıkmaz sokakları ve duvarlardaki çeşmeleri ile ayrı bir görünümdedir. Ne yazık ki bu tür sivil yapıların imar adı altında yapılan çalışmalar sırasında bir kısmı yıkılmış, bir kısmı da özelliğini kaybetmiştir. Müslüman kesimindeki evlerin iki kanatlı demir kilitli, demir kabaralı ahşap kapıları bulunmaktadır. Evlerin dış yüzlerine Arapça yazılmış Maşallah yazıları görülmektedir.
Çoğunlukla bu evlerin bodrum katları bulunmamakta, zemin kata avludan girilmektedir. Evlerin bahçeleri çeşitli çiçeklerle, meyve ağaçları ile kaplıdır. Zemin katlarda kilerlere, depolara yer verilmiştir. Buradaki mutfak ve kilerin önünde bulunan taşlığa köşeli fıskiyeli bir de havuz yerleştirilmiştir. Bazı örneklerde bu havuzun karşısına gelen duvara da ayrı bir çeşme yerleştirilmiştir. Mutfağın yanında odunluk, duvarlarında raflar ve yöresel olarak oyma denen gözler bulunmaktadır. Buradaki taşlığın yan tarafından bir basamaklı merdivenle yapının önünü boydan boya kaplayan camekânlı bir odaya girilmektedir. Odanın bahçeye bakan pencerelerinin önüne sedirler konulmuştur. Ayrıca bu oda içerisinde de yüklük ve raflar bulunmaktadır.
Taşlıktan bir merdivenle üst katın sofasına çıkılmaktadır. Bu sofanın sokağa ve avluya bakan, üzeri kemerli kafesli pencereleri bulunmaktadır. Merdivenin karşısına gelen büyük oda misafirlere ayrılmıştır. Bu odanın tavanları ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri ile süslenmiştir. Bu bezemelerde kündekâri tekniği uygulandığı gibi çeşitli geometrik motiflere de yer verilmiştir. Sofada, merdivenin arkasına gelen yönde de iki oda, tuvalet ve banyo bulunmaktadır. Bu odaların kapı, yüklük ve dolaplarında da ahşap işçiliği en güzel şekli ile yansıtılmıştır. Üst kat odalarında kapıların üst kısmı tek veya üçlü kemerlerle hareketlendirilmiştir. Sokağa bakan pencerelerde kafesler bulunmasına karşılık arka cephede bahçeye bakan pencerelerde ise kafeslere yer verilmemiştir. İki veya üç katlı olarak yapılmış olan bu evlerin üzerleri geniş saçaklı ahşap çatılarla örtülmüştür. Ödemiş evlerinin sokağa bakan cepheleri çoğunlukla sarı renkte badanalanmış, saçakların altına da siyah çerçeveler içerisinde genellikle mavi renkte bir friz çepeçevre evi dolanmıştır.
Ödemiş evlerinden günümüze gelebilenlerin büyük bir kısmı koruma altına alınmıştır. Bununla beraber Ödemiş sivil mimari örneklerini yansıtan evlerin büyük kısmı da açılan yollar, imar çalışmaları sırasında yıkılmıştır. Ödemiş Katırcılar Sokağı’ndaki evler 1970’li yıllarda yıkılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında adliye binası olarak kullanılan Hacı Mümtaz evi de yıkılanlar arasındadır. Ayrıca Akıncılar Mahallesi Kahramanlar Sokağı’nda Hüseyin Emmioğlu’na ait ev ile bugünkü İnönü İlköğretim Okulu’nun bulunduğu yerdeki konağı Ödemiş’in en tipik sivil mimari örneklerinden birisi idi. Bu evlerin yanı sıra Saraçoğlu Caddesi’nde bitişik nizamdaki evlerin bir kısmı ile Mustafa Çağlayan evi de yıkılanlar arasındadır.
Günümüzde Bozyakalı evi ile Uzun Sokak’taki evler XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başındaki sivil mimariyi yansıtan örneklerdir.

 
Foça Evleri
İzmir ili ilçelerinden Foça’daki ilk yerleşim MÖ. VI. yüzyılda başlamış, Klasik, Helenistik, Pers egemenliği, Makedonya Krallığı, Roma ve Bizans dönemlerinden sonra XIII. yüzyılda Çaka Bey tarafından Selçuklu topraklarına katılmıştır. Beylikler döneminde Saruhan Beyliği yönetiminde kalan bu bölgeyi Fatih Sultan Mehmet 1455’te Osmanlı topraklarına katmıştır.
Foça 1867’de Manisa eyaletine bağlanmış, 15 Mayıs 1919–11 Eylül 1922’ye kadar Yunanlıların işgali altında kalmış, 11 Eylül 1922’de de Türkiye Cumhuriyeti tarafından işgalden kurtarılmıştır. Bu dönemde yapılan sivil mimari örneklerinden bazıları günümüze kadar gelebilmiştir.
Foça’da Prof.Dr.Ömer Özyiğit’in yapmış olduğu kazılarda Arkaik, Klasik, Helenistik ve Roma dönemlerine ait yerleşimler ortaya çıkarılmıştır. Bunların arasında MS. IV. Yüzyıl sonu ile V. Yüzyıl başlarına tarihlenen Roma dönemine ait bir villanın taban mozaikleri ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde bu mozaik İzmir Arkeoloji Müzesinde teşhir edilmektedir. Bunun yanı sıra Roma dönemine ait çeşitli yapıların temel kalıntıları da ortaya çıkarılmıştır.
Foça’da günümüze gelebilen sivil mimari örnekleri XIX. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Osmanlı döneminden günümüze gelebilen evler deniz kıyısı ile arkasındaki yamaçlara kadar yayılmıştır. Bunlar bitişik düzende veya tek ev olarak bahçe içerisinde yapılmış evlerdir. Ayrıca Kule Evler diye tabir edilen evlere de rastlanmaktadır.
Yöredeki yerleşim toplu durumda veya dağınık olarak yapılmışlardır. Bazılarının yükseklikleri cephe genişliğinden daha fazla olmasından ötürü de Kule Ev olarak isimlendirilmişlerdir. Bitişik düzende yapılan evler sokağın iki yanında, karşılıklı olarak yapılmıştır. Bu tür evlerde ön bahçeler olmadığı gibi yapılar doğrudan doğruya sokağa açılmaktadırlar. Tek ev olarak isimlendirilen sivil mimari örnekleri ise geniş bir bahçe ortasında yer almıştır.
Evlerde yapı malzemesi olarak temellerde taş, üst katlarda da hımış kâgir ve ahşap kullanılmıştır. Bazı Rum evleri ise kâgir ve taş yapılardır. Bütün bu evlerin üzerleri ahşap çatı ile örtülüdür. Evlerin giriş katlarında mutfak, kiler ve depo gibi birimlere yer verilmiştir. Buradaki bir taşlıktan çıkılan merdivenle de karnıyarık düzeninde, sofanın çevresinde odalar sıralanmıştır. Bu odaların cepheye bakan kısmında çıkmalara oturtulmuş şahniş ve balkonlar dikkati çekmektedir. İlk bezemede ahşaba geniş yer verilmiştir. Ayrıca tavanlar, kapılar, yüklük ve dolap kapakları çeşitli motiflerle bezenmiştir.
Foça’da günümüze gelebilen sivil mimari örneklerinin en önemlilerinin başında Ağalar Konağı gelmektedir. Ancak 1992 yılında geçirdiği yangın sonucunda büyük ölçüde tahrip olmuştur. Atatürk 1933 yılında Foça’ya geldiğinde bu konakta kalmıştır.
Ağalar Konağı yığma taş zemin üzerine ahşap karkaslı olarak yapılmıştır. Dış görünüşü ile Batı Anadolu’da sık sık uygulanan Sakız Tipi ev özelliklerini taşımaktadır. İki katlı olan bu konağın ikinci katı çıkmalarla dışarıya taşırılmış ve buraya başodalar yerleştirilmiştir. Bu odaları taş destekler taşımaktadır.
Foça’da günümüze gelebilen ve iyi korunmuş üç yel değirmeni bulunmaktadır. Antik Çağdaki Kyble Kutsal alanının bulunduğu yerdeki bu yel değirmenleri XVIII.-XIX. yüzyıllara tarihlendirilmektedir

 
Çeşme Evleri
Çeşme evleri deniz kıyısında, Çeşme Kalesi’nin arkasına doğru uzanan alanda ve denize karşı sıralanmışlardır. Bu evler XIX. yüzyılın başlarından günümüze kadar gelebilmiş örneklerdir. Evlerin en başta gelen özellikleri ön bahçeleri olmayan ve bitişik düzende yapılmış olmalarıdır. Bu evlerde kapılar doğrudan doğruya önlerinden geçen sokağa açılmaktadır. Zemin katta sokağa bakan kepenkli pencereleri bulunmaktadır. Bazı örneklerde de zemin katlara dükkânlar yerleştirilmiştir.
Çeşme’nin sıcak bir iklime sahip olmasından ötürü evler dar sokaklar üzerinde sıralanmış ve böylece sıcağa karşı önlem olarak bu tip bir mimari uygulanmıştır. Evlerin pek azında yüksek duvarlı, gölgelikli küçük ön bahçeler veya avlular bulunmaktadır. Bununla beraber bu evlerin tümündeki ortak özellik arkalarındaki bahçelerdir. Evlerin girişleri ve avlu kapıları yuvarlak kemerlidir. Bazen de alt kat pencerelerinde yuvarlak kemerler kullanılmıştır.
Çoğunluğu iki kat, nadir olarak da üç katlı olan Çeşme evlerinin dükkânlı olanları merkezdeki çarşıda yoğunlaşmıştır. Bunlarda giriş katının bütünü dükkân olarak ayrılmış, yanlarındaki veya ortalarındaki kapıdan içeriye girilmektedir. Bazı evlerde dükkânların yerine çeşmeler yapılmıştır. Bu çeşmelerin üzerindeki kitabeler ve tarihler evlerin yapımı ile ilgili bilgiler vermektedir. Ayrıca Hıristiyan mahallelerinde ise evlerin alınlıklarına birer arma yerleştirilmiş ve bu armalar üzerine de yapım tarihleri yazılmıştır.

 
Bazı evlerin alt ve üstü mesken olarak kullanılmıştır. Bunlar kasaba merkezinin dışında kalan ve arkadaki tepelerde yapılmış evlerdir. Bu tür evlerin hepsinde de ortak özellik cephelerinin süslemeli oluşudur. Evlerin üst katlarında kendilerine özgü cumbalara yer verilmiştir. Bunlar ya evlerin ortasına ya da içerideki sofanın sonuna yerleştirilmiştir. Burada konsollara fazla ağırlık vermemek amacı ile daha hafif malzemeler kullanılmıştır. Köşe başındaki bazı evlerde ise dışarıya doğru 45 derecelik diyagonal çıkmalar yapılmıştır. Böylece bu çıkmalardan evin dışındaki üç taraf da rahatlıkla izlenebilmektedir. Bu cumbalar çoğunlukla üçgen alınlıklarla sona ermektedir. Cumbalar profilli taş konsollara, dökme demirden çıkmalara ve dövme demirden yapılmış payandalar üzerine oturtulmuştur. Bununla beraber bazı örneklerde cephe boyunca çıkmaların olduğu evler de görülmektedir. Özellikle köşe başlarındaki evlerde köşe dönüşleri yumuşatılmış, bunun için de köşe kırmaları yapılmıştır.
Çeşme evlerinde havalandırmaya büyük özen gösterilmiş, orta sofanın önü ve arkası tamamen pencerelidir. Çoğunlukla simetrik olarak yapılan evlerin bazılarına Sakız Tipi evler de denilmektedir.
Yapılanmada yumuşak köfeki taşından yararlanılmıştır. Evlerin bütünü taştan olduğu kadar, alt katları kâgir, üst katları ahşap karkaslı ve bağdadi sıvalı olanlar da görülmektedir. Bu tür yapıların döşeme kirişleri kalın ahşaptan ya da demir putrellerden yapılmıştır. Bunların üzerleri ahşap döşemelerle örtülmüştür. Evlerin giriş katlarında Malta taşından veya desenli karolardan avlular bulunmaktadır. Dış yüzeylerin çoğu sıvanmamış ve böylece taş işçiliğinin en güzel örnekleri burada sergilenmiştir. Bunun yanı sıra cepheleri sıvalı, kireç badanalı ve sarı ile yeşil renklerle boyanmış evler de görülmektedir. Genellikle de kapı ve pencere kenarlarının çivit rengi maviye boyanması da adet olmuştur. Bunun da nedeni halkın mavi boyalı yerlerden sivrisineklerin geçmediğine inanmalarıdır.
Cephede süslemelere geniş yer verilmiştir. Özellikle dar saçaklar, cumbalar, çeşitli çinko saç ve ahşap bordürlerle çevrelenmiştir. Bunların yanı sıra kabartma sıva ve kalem işi süslemelerine de yer verilmiştir. Ayrıca dövme demirden parmaklıklar, alçı tepe pencereleri, pencere üzerlerindeki ince taş plakalardan oluşmuş küçük gölgelikler ve saçaklar da Çeşme evlerinin başlıca özelliğidir.
Çeşme’nin Alaçatı Nahiyesi’ndeki evler de orijinal şekillerini koruyarak günümüze gelebilmiştir. Alaçatı evleri yöredeki diğer ilginç yapılanmayı göstermektedir. Günümüzde Çeşme’de görülemeyen mimari özellikler burada daha az bozulmuş olarak karşımıza çıkmaktadır. Alaçatı’nın en başta gelen özelliği de buradaki tepe üzerinde sıralanmış Yel Değirmenleridir. Günümüzde bu yel değirmenleri restore edilerek park içerisinde koruma altına alınmışlardır. Moloz ve kesme taştan, yuvarlak gövdeli olarak yapılan bu değirmenlerin içerisine yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Üzerleri de konik bir çatı ile örtülmüştür.

 
Buca Evleri
İzmir ili Buca ilçesinde bulunan sivil mimari örneklerinden günümüze gelebilenler XIX. yüzyılda yapılmış olan eserlerdir. Bunların büyük bir kısmı XIX. yüzyılda İzmir’de ticari yaşamlarını sürdüren Avrupalı aileler ile konsoloslara ait yapılardır. Bunların yanı sıra benzerlerine Safranbolu, Kula ve Milas’ta rastlanan iki veya üç katlı Türk evleri de bulunmaktadır.
XIX. yüzyılın Başlarından itibaren İzmir’de iş merkezleri bulunan İngiliz, İtalyan, Fransız ve Rumların kendilerine özgü yaptırmış oldukları evler daha çok malikâne ve köşk niteliğindedir. Günümüze bunların büyük bir kısmı iyi bir durumda gelebilmiştir. Bu yapıların arasında George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr. Aliberti, De Jongh, Dimostanis Baltacı Malikaneeri, tarihi İngiliz Protestan Kilisesi bulunmaktadır.
Buca’da sivil mimari örneklerinin bulunduğu Heykel Mevkii, bugünkü Belediye Binası çevresi ve Eğitim Fakültesi civarını kapsamaktadır. Bu tarihi yapıların bulunduğu 150 dönümlük alanın tarihi dokusunu koruma amacına yönelik İmar - Plan - Proje çalışmaları D.E.Ü. Mimarlık Fakültesi Şehircilik Bölümü tarafından yapılmıştır. Proje için Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan da onay alınmıştır.
Buca’daki Dutlu Sokak günümüzde Barış Manço Kültür Sokağı olarak isimlendirilmektedir. Burada Buca’nın iki ve üç katlı dışarıya cumbalı evleri iyi korunmuştur. Bu sokaktaki evler Buca sivil mimarisini en güzel şekilde yansıtmaktadır.
Buca’da XIX. yüzyılda yapılmış olan Rees Malikânesi yaşamları boyunca burada yaşamış olan Rees ailesi tarafından yaptırılmıştır. I.Dünya Savaşı sırasında İzmir Valisi Rahmi Bey tarafından bu malikâneye el konulmuş ve yatılı kız öğretmen okulu olarak kullanılmıştır. Günümüzde Buca Eğitim Fakültesi’dir.
Malikâne taş ve tuğladan yapılmış, üzeri sıvanmıştır. Yapının bazı bölümleri iki, bazı bölümü de üç katlı olup, iki ayrı bölümden meydana gelmiştir. Yan tarafında kule şeklinde ayrı bir bölüm bulunmaktadır. Cephe düzenindeki pencereler bir birlik göstermemektedir. Bazıları ince uzun yuvarlak kemerli, bazıları dikdörtgen söveli, çatı katındakiler de küçük kare pencerelerdir. Geniş bahçe içerisinde bulunan malikânenin üzeri kiremitli çatı ile örtülüdür.
Buca’nın en eski yapılarından biri olan Dimostanis Baltacı Malikânesi de XIX. yüzyılda yapılmıştır. Yüzyılın ikinci yarısında Yunan Milli Bankası tarafından satın alınmış ve kimsesiz çocuklar için kullanılmak üzere bağışlanmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra sahibi Rum olan bu malikâne mübadele hükümleri uyarınca Türk Hükümetine geçmiştir.
Malikâne içerisinde havuz ve heykellerin bulunduğu geniş bir bahçe içerisinde iki katlı bir yapıdır. Dikdörtgen planlı yapının üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Cephe görünümünde altlı üstlü iki sıra pencere bulunmaktadır. Bunlar dikdörtgen sövelidir. Ayrıca katlar silmelerle birbirlerinden ayrılmış ve bunlarla da cepheye hareketlilik kazandırılmıştır. Malikânenin girişi sütunlu olarak yapılmıştır. Buradan geniş bir salona geçilmektedir.
Günümüzde Buca Lisesi’nin bir bölümünü oluşturmaktadır.
Buca’nın en eski yapılarından olan De Jongh Malikânesinin 1800’lü yıllarda yapıldığı sanılmaktadır. Malikâneyi yaptıran De Jongh ailesi XX. yüzyılın başlarında Buca’dan ayrılmış ve malikâneyi de bir İtalyan işadamına satmıştır. Bundan sonra bahçesi bir süre İzmir’de Levantenlerin kurduğu Tenis kulübünün kortlarına dönüşmüştür. Daha sonraları yapılan eklerle sanatoryum olarak kullanılmıştır.
Yapı kesme taş, moloz taş ve tuğladan dikdörtgen planlı bir yapı olup, üzeri ahşap çatı ile örtülüdür. Tek katlı yapının altında dışa pencerelerle açılmış olan bir bodrumu bulunmaktadır. Yapının cephesi sütunlu bir revak şeklindedir. Zemin katın üzerinde aynı plan düzeninde bir de çatı katı eklenmiştir. Günümüzde Sosyal Sigortalar Kurumu mülkiyetindedir.
Buca’dak, Gavrili Konağı’nı Mimar Vafiyedis XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapmıştır. Yakın zamanlara kadar Pengelli ailesinin yaşadığı bu konak moloz taş ve tuğladan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Cephesi tuğla frizler, pencere üzerlerindeki yarım daire kemer ve alınlıklarla hareketlendirilmiştir. Ayrıca cephenin ortası üçgen bir alınlıkla sona erdirilmiştir. Üzeri ahşap çatı ile örtülü olan konağın kemer alınlıklarında ve pencere altlarına rozetler yerleştirilmiştir.
XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyılın başında Russo Köşkü ise diğer yapılardan farklı bir mimari özellik yansıtmaktadır. Bu köşkte değişik mimari formlar ve motifler kullanılmıştır. İki katlı olan köşkün kısa kenarı üçgen alınlıkla sona ermekte olup, üzeri ahşap çatı ile örtülüdür. Evin sokağa bakan yan cephesi dışarı çıkıntılı, çatıya kadar yükselen cumba şeklindedir. Ayrıca kısa kenarın bir köşesine camekânlı balkon şeklinde bir başka cumba yerleştirilmiştir.
Buca’da Levantenlere ait malikâneler arasında en dikkat çekici örneklerden biri olan Forbes Malikânesinin 1908 yılında yaptırıldığı sanılmaktadır. Yapımından bir yıl sonra yanan malikâne 1910 yılında yeniden yapılmıştır. Forbes ailesinin buradan ayrılmasından sonra Whittall ailesi bu köşkte yaşamıştır.
Köşk kesme taş ve tuğladan dikdörtgen planlı olup, iki katlı olarak yapılmıştır. Giriş dört sütunun taşıdığı üçgen bir alınlık ile gösterişli bir konumdadır. Bunun yanında dikdörtgen planlı üç katlı kule şeklinde bir bölüm bulunmaktadır. Alt kattaki bölüm sağır nişli olup, üzerindeki iki bölüm dışarıya taşırılmış kornişlerle birbirlerinden ayrılmıştır. İnce uzun pencereleri ile cephesi oldukça hareketlendirilmiş, adeta küçük bir saray görünümünü almıştır.
Ormanlık bir tepe üzerinde bulunan köşk günümüzde SSK Hastane içerisinde iyi bir durumdadır.
XIX. yüzyılda yapılmış olan, Buca eşrafından Davut Farkoh’un Konağı dikdörtgen planlı, iki katlı İstanbul’daki konaklara benzer şekilde, karnıyarık plan türünde yapılmıştır. Ortadaki sofa etrafında odalar simetrik olarak sıralanmıştır. Cephe görünümünde üç kemerli ana girişi ile dikkati çekmektedir. Girişin üzerinde yine üç kemerli olarak bir balkona yer verilmiştir. Cephedeki pencereler ince uzun dikdörtgen söveli olup, yalnızca kemerli balkon içerisindeki pencereler yuvarlak kemerlidir.
Buca Belediyesi’nin hizmet binası olarak kullanılan bu konak günümüzde Buca Belediyesi Kültür Sanat Merkezi ve Kütüphane olarak kullanılmaktadır.
Buca’daki Papazlar Okulu’nun yapım tarihi ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla beraber yapı üslubundan XIX. yüzyılın sonlarında veya XX. yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır.
İki katlı olan bu yapı üç bölümden meydana gelmiş, bölümler birbirlerinden kornişlerle ve silmelerle ayrılmıştır. İç plan düzeninde ise, sofaların çevresindeki koridorlara odalar yerleştirilmiştir. Moloz taş ve tuğladan yapılmış olan bina ahşap kırma çatı ile örtülüdür.
Buca’da zeytinlik alanda bulunan, günümüzde şehir içerisinde kalan Levantenlerden Hacı Andoniyadis’e ait olan kule evin ilginç bir mimarisi vardır. Halk arasında bu yapıya Kız Kulesi ismi verilmiştir. Geniş bir taban üzerine oturtulmuş, moloz taş ve tuğladan yapılmış konik formdaki bu yapının üst kısmına dıştan bir merdivenle çıkılmaktadır. Bunun üzerinde yuvarlak balkonu andıran bir teras ve konik bir çatı ile örtülü olduğu izlerden anlaşılmaktadır. Bu yapı Buca’nın kendine özgü mimari örneklerinden birisidir.

 
Bornova Evleri
XIX. yüzyılın sonlarında ve Kurtuluş Savaşı öncesinde İzmir’de yaşayan yabancı koloniler ve tüccarlar çoğunlukla Buca ve Bornova’da yaşamayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle de bu bölgelerde İngiliz, Fransız ve İtalyan mimarisinin özelliklerini yansıtan konutlar yapılmıştır. Bunlar İngiliz malikânelerinde olduğu gibi büyük bahçeler içerisindedir. Bahçelerinde de yabancı bahçe mimarisinin özellikleri görülmektedir. Bu evlerin başında Bornova’da Belhomme Evi, Peterson Köşkü, Murat Evi, Paggy Köşkü, Pandespanian Köşkü, Maltas Evi, Steinbuchel Evi, Chamaud Evi, Charlton Wittal Evi, Well House, Edmund Giraud Evi, Donald Giraud Evi, Kanalaki Evi, Aliotti Evi, Bari Evi gelmektedir.
Bu evlerden Belhomme Evi İngiliz Mimar Clark tarafından 1880 yılında yapılmıştır. Sonraki yıllarda Belhomme ailesine geçen köşk UNESCO’da görev yapan Helena Arman tarafından restore edilmiştir. Bu yapının restorasyonu Prof.Dr.Aysel Bayraktar tarafından yapılmıştır.
Oldukça gösterişli dış cephe mimarisine sahip olan bu evin merdivenle çıkılan ikinci katının girişi dört sütunun taşıdığı üçgen bir alınlıkla bir Yunan mabedini anımsatmaktadır. Günümüzde Bornova Belediyesi’nce Atatürk Kitaplığı olarak kullanılmaktadır.
Paterson Köşkü bugün Mustafa Kemal Caddesi üzerinde olup, İngiliz Tüccarlarından John Paterson tarafından 1859 yılında yapılmıştır. Geniş bir bahçe içerisindeki köşkün ayrı bir mutfak, hizmetkârlar bölümü ile seraları ve ahırları bulunmaktadır. Köşkün yapı malzemesinin büyük bir kısmı Avrupa’dan, özellikle İngiltere’den getirilmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında bir süre karargâh olarak kullanılmıştır.
Köşk 38 odalı olup, cephe görünümü zaman içerisinde değişikliğe uğramış, 1963 yılında bir süre halı atölyesi olarak kullanılmış, 1991 yılında da İzmir Valisi Kutlu Aktaş’ın girişimleri ile restore edilmiştir.
Fevzi Çakmak Caddesi ile Gençlik Caddesi’nin kesiştiği caddede bulunan Murat Evi, İngiliz ailelerinden Edvards tarafından 1880 yılında yapılmıştır. İzmir Büyük Şehir Belediyesi tarafından restore edilmiştir. İki katlı kesme taştan olan evin alt kat cephesi sütunlarla hareketli bir görünüme sokulmuş, üst katı da sıra halinde pencerelerle hareketlendirilmiştir.
Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlük binası olarak kullanılan Paggy Köşkü Fransız tüccarlarından Fontan d’Escalon tarafından 1800 yıllarında yaptırılmıştır. İki katlı olan bu köşkün cephe görünümü son derece hareketli olup, üniversite tarafından restore edilmiştir.
Ege Üniversitesi’nin sosyal tesisi olarak hizmet veren Pandespanian Köşkü, Pandespanian ailesi tarafından 1880 yılında yaptırılmıştır. Ege Üniversitesince restore edilen köşk üç katlı olup, alınlıklı çatısı ve hareketli pencereleri ile görkemli bir dış cepheye sahiptir.
Bornova’da Uzun Sokak’ta bulunan Maltas Evi La Fontaine ailesinden Geoffrey Maltas’ın eşi Audrey Maltas tarafından XIX. yüzyılın ikinci yarısında yaptırılmıştır. Fransız mimari üslubunda olan bu yapı da hareketli cephe görünümü ile dikkat çekmektedir. Günümüzde Anaokulu olarak kullanılmaktadır.
Bornova Hürriyet Caddesi’nde bulunan Steinbuchel Evi İngili John Maltass tarafından 1860 yılında yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında kısa bir süre Atatürk tarafından karargâh olarak kullanılmış ve bu arada John Maltass’ın kızı Eugenie Wood da Türk ordusunca koruma altına alınmıştır. İngiliz mimari üslubundaki bu yapı da dış cephe görünümü ile dikkati çekmektedir.
Bornova Gençlik Caddesi üzerinde bulunan Charlton Whitttal Evi XIX. yüzyılda İngiliz Whittal Şirketinin kurucusu Charlton Whittal tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra Giraud ailesine satılan ev bir süre Hollandalı rahibelerin manastırı olarak kullanılmıştır. Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılmaktadır. Yine Bornova Gençlik Caddesi üzerinde bulunan Charton Whittal Evi XIX. yüzyılda yapılmış bir süre Bornova’da yaşayan İngiliz kolonisinin kulübü olarak kullanılmıştır. Günümüzde Ege Üniversitesi’nin kütüphanesidir.
Bornova Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde bulunan Giraud Evleri, William Giraud tarafından 1860 yılında yapılmıştır. Türkiye’deki ilk tekstil fabrikasının kurucularından olan Giraud’un bu evi Venedik Konsolosluğu olarak kullanılmıştır. Aynı aileden Edmund Giraud’un Naldöken’de bulunan evi geniş bir bahçe içerisinde bulunuyordu. Gençlik Caddesi üzerindeki ev C.Ballian’ın ölümünden sonra Donald Graud’a satılmıştır. Günümüzde Ege Üniversitesi’nin mülkiyetindedir.
Bornova’da, Suphi Koyuncuoğlu İlköğretim Okulu’nun bahçesinde bulunan Kanalaki Evi İzmirlilerin prenses olarak isimlendirdikleri bir Rus kadın tarafından 1840 yılında yaptırılmıştır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Bayan Kanalaki Bornova’da yirmiye yakın bina ve golf sahası yaptırmıştır. Bu ev Rus sahiplerinin ölmesinden sonra uzun süre boş kalmıştır. Günümüzde Suphi Koyuncuoğlu İlköğretim Okulu’nun yönetim binası olarak kullanılmaktadır.
Bornova Gençlik Caddesi üzerinde bulunan Aliotti Evi, Floransalı soylulardan Aliotti ailesi tarafından 1800’lü yıllarda yaptırılmıştır.
Ege Üniversitesi’nin girişinin yanında bulunan Barry Evi, Barry ailesi tarafından XIX. yüzyılda yaptırılmıştır. Günümüzde Ege Üniversitesi’nin lokali olarak kullanılmaktadır.
Bornova’daki yabancı kolonilerin evlerinden Charnaud Evi 1830’lu yıllarda yapılmıştır. Oldukça gösterişli olan bu ev XX. yüzyılın ikinci yarısında yol çalışmaları yüzünden yıkılmıştır. Bu evi Harold Charnaud 1919 yılında satın almış, Kurtuluş Savaşı sırasında da bir süre karargâh olarak kullanılmıştır.

 
Bergama Evleri
Bergama’da Türk döneminde yapılmış evlerin hemen hemen çoğunda Helenistik dönem evlerinin izleri görülmektedir. Bu evler dikdörtgen planlı, sütunlu avlulu ve dört yönden galerilerle çevrilmiştir. Günümüze gelebilen en eski Bergama evleri XVIII. yüzyılın sonlarına tarihlendirilmektedir.
Bergama evleri dış sofalı evler, iç sofalı evler olmak üzere iki ayrı grupta mütalaa edilmektedir. Dış sofalı evler XVIII. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmekte olup, bunlarda iki cepheli direkli olan hayat kısmı bulunmaktadır. Bergama evlerinin odalarında biri büyük, diğeri de küçük olmak üzere pencereleri bulunmaktadır. Bazı örneklerde iki büyük oda arasında eyvan olarak da nitelendirilen alana küçük bir oda yerleştirilmiştir. Böylece hayat ve odalar tek dizili plan şeması göstermektedir. Büyük odaların girişleri pahlı, hayatın uzun cephesi de direklidir. Odaların iki kısa cephesi ise duvarla kapatılmıştır. Evin iki büyük odasında duvar kalınlığı içerisine dolaplar, yüklükler ve nişler yerleştirilmiştir. Hayatın bulunduğu yere de sedirler ve ocaklar yerleştirilmiştir. Aydınlatma ve havalandırma dış sofaya açılan pencerelerle yapılmıştır. 
Bergama’da geleneksel Türk evleri arasında Sakız Tipi denilen evler de bulunmaktadır. Eski Hastane Caddesi’nde bulunan bu tür evlerin uzun cepheleri simetrik planlıdır. Ahşap panjurlu pencereler, ahşap cumbalar dikkati çekmektedir. Bu tür evlere örnek olarak Eski Hastane Caddesi ile Karaveliler Çıkmazı’ndaki Hacı Rıza Evi, Gazi Mahallesi’nde bulunan ev, Hacı İsmail Ağa’nın Konağı gösterilmektedir.
İç sofalı evlerde odalar sofanın iki yanına dizilmiş ve böylece iç sofalı plan tipi ortaya çıkarılmıştır. İklimden ötürü daha korunaklı olan bu evlerin iki cephesi sağır, odalar arasında kalan sofanın bir kenarı kapalı diğer yüzü de direklidir. Bu tip evlere örnek olarak Harputlu Hacı Mustafa Ağa Konağı, Şefik Evcimen Evi, Dr.Abdürrahim Bilimer Evi, Hacı Rıza Evi ile Akıncı Pansiyon gösterilmektedir.
Bergama evleri arazinin eğimine paralel olan yollar ve bunları birbirine bağlayan kısa yollar arasına yerleştirilmiştir. Çoğunlukla hımış tekniği uygulanmıştır. Bununla beraber Avrupa mimarisinin etkisinde kalınarak kâgir evler de yapılmıştır. Evlerin bodrum katları moloz taş, kaba taştan yapılmış üst katlarda taşların arasında yer yer tuğla kullanılmıştır. Bunların cepheleri bazen sıvanmış, bazen de sıvasız bırakılmıştır. Üst katların dış duvarlarında taş ve tuğlalar almaşık düzende örülmüştür. Bunların arasına da yer yer hatıl konulmuştur.
Bergama evlerinde geleneksel Türk evlerine özgü olan kırma çatılar ile ahşap saçaklara pek rastlanmamaktadır. Çatıların tümü alaturka kiremit ile örtülü olup, iki yana doğru eğimlidir. Cepheleri sıvanmamış evlerde çatılar çoğunlukla iki üç sıra tuğlanın birbiri üzerinden aşırtılması ile basit bir saçak yapılmıştır. Bazı örneklerde de dişli tasarımlara, konsollara yer verilmiştir. Bu çıkıntıların üzerine 12–25 cm. arasında değişen profilli silmeler veya ahşap saçaklar yapılmıştır. Evlerin kat silmeleri düz taştan veya yarım tuğladan silmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Diğer Anadolu evlerinden farklı olarak bezemeli çıkma ve balkonların altında dekoratif motiflerle bezenmiş dökme demir konsollar (paraçoller) bulunmaktadır. Bu destekler 4–5 adet olmak üzere belirli aralıklarla alt kısımlara yerleştirilmiştir. Evlerin sokak kapıları bir niş içerisine yerleştirilmiş ve bu niş bir söve ile çevrelenmiştir. Evlerin büyük çoğunluğunun bahçe kapıları demirdendir. Çift kanatlı büyük bahçe kapılarının bazıları yavru kanatlar halindedir. Doğrudan doğruya evin içerisine açılan sokak kapıları masif olup, üzerlerinde taşlığı aydınlatmak amacı ile demir parmaklıklı pencere boşlukları bulunmaktadır.
Evlerin pencereleri taş söveli olup, hepsi demir parmaklıklı veya kepenklidir. Bunların üzerlerinde bezemeli alınlık ve taş konsollara da yer verilmiştir. Bazılarında düz taş lento da görülmektedir. Zemin ve bodrum kat pencereleri bazen üst katlardakilerin benzeri, bazıları da yükseklik olarak üsttekilerden daha kısa ölçüdedir.
Bergama’da bu evlerin yanı sıra tek katlı ve Rum evleri de günümüze gelebilmiştir. Bunlarda giriş nişi cephenin bir köşesine yerleştirilmiş, birkaç basamakla çıkıldıktan sonra dikdörtgen planlı bir hole, oradan da L şeklindeki odalara geçilmektedir. İki katlı çıkmasız evlerde alt ve üst katlar birbirinin benzeridir. Bu evlerde cepheyi sınırlayan veya yalnızca giriş kapısını çevreleyen plasterler katları birbirinden ayıran kornişler bulunmaktadır.
Bergama’da dikkati çeken sivil mimari örneklerinden birisi de iki katlı Sakız Evleridir. Bu tür evleri diğerlerinden ayıran en tipik özellik ise düz ve yalın görünümlerine hareket veren çıkmalardır. Cumba veya balkon şeklindeki bu çıkmalar ev halkının dışarısını izlemesini sağlamaktadır. İki katlı balkonlu Sakız Evleri, iki katlı cumbalı Sakız Evleri gibi Bergama’ya özgü evler de bulunmaktadır.

 
İzmir Sivil Mimarisi
İzmir tarih boyunca geçirdiği 1654, 1664 ve 1723 depremleri ve 1825 yangını nedeni ile yapılarının büyük çoğunluğu yok olmuştur. Günümüze gelebilen sivil mimari örneklerinin çoğu XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarına tarihlendirilmektedir. Bununla beraber İzmir’in sivil mimari örnekleri konusunda gezginlerin yazmış olduklarından ayrıntılı bilgi edinilmektedir. XVII. Yüzyılda kente gelen Evliya Çelebi İzmir’de yerleşimin kale sırtlarında ve ovada kıyı boyunca yayıldığını ve bu evlerin 2000 civarında olduğundan söz etmektedir. C.Texier daha ayrıntılı bilgi vermekte, İzmir’in sivil mimari örneklerinin ve devlet yapılarının mimari yönden çok fazla özellik taşımadığını, evlerin kaldırımlı dar sokaklar çevresinde kurulduğunu belirtmiştir. Ayrıca evlerin şahnişlerindeki üst kat pencerelerinin ve saçakların yakınlığının güneşi azalttığını da ileri sürmüştür.
Türk döneminde İzmir’de yerleşim daha çok Kadifekale’den denize doğru uzanan alanda olmuştur. Özellikle bu yerleşimler İzmir Kalesi dışındadır. Gezginlerin notlarında bu yerleşim ortaklaşa aynı sözcüklerle ifade edilmiştir:
“Kadifekale’nin bulunduğu tepeye yaslanan İzmir’in denizden görünüşü gerçekten çok güzeldir. Kıyı boyunca evler sıralanmıştır. Bu ev dizilerinin çıkıntılı balkonları, yeşil selvi ağaç kümelerinin ortasında camiler bulunmaktadır”.
General Moltke de “Eğer gökten bir avuç küçücük kırmızı ev, birkaç cami ve çeşme düşse imar planı bu şehirdekinden daha karmaşık olamazdı” demektedir.
İzmir’de 1845 yangınından sonra Sultan Abdülmecit bütün yangın yerlerinin yeniden düzenlenmesini istemiş ve şehir eskiye oranla daha düzgün bir şekilde yapılmıştır. Bu arada önceki şehrin dolambaçlı ve dar yolları düzeltilmiş ve bu tür şehircilik çalışmaları 1940 yılına kadar sürmüştür. Bu arada yeni açılan Fevzipaşa Bulvarı’nın Kadifekale yönündeki Türk mahalleleri değişmemiştir. XIX. yüzyılda sivil mimari yönünden önemli olan Türk mahalleleri Tilkilik, Namazgâh, Keçeciler, Çorakkapı, Mezarlıkbaşı, İkiçeşmelik, Selvili Mescit, Ballıkuyu, Arapfırını Sokağı ve Kemeraltı’nda bulunmaktadır. Bu mahallelerin hemen hepsi meyilli bir arazide kurulmuş, yapılanma da ona göre uygulanmıştır.
İzmir’in en eski evleri çoğunlukla iki katlıdır. Zemin katı depo işlevi için ayrılmış, oturma ve yatak odaları da ikinci kattadır. Bu evler de Anadolu’nun diğer bölgelerinde olduğu gibi geniş ve uzun hollerden meydana gelmiştir.
XIX. yüzyılda batılılaşma sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil mimari de değişime uğramıştır. Bu dönemde Neo-Klasik üslup kentin hemen hemen tüm yapılarında uygulanmıştır. Ancak bu dönemde İzmir’in batılı tüccarların ve kolonilerin etkisi ile kıyı boyunda ticarete dönük bir yapılanmaya gidilmiştir. Bununla beraber yine de Göztepe, Karantina ve Karşıyaka’da kıyı boyunda evlerin yapıldığı da görülmüştür. XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başlarında Alsancak’a kadar uzanan Kordonboyu’nda iki ve üç katlı Neo-Klasik üslupta ticari yapılar ve Rum evleri sıralanmıştır. Şehrin Tilkilik ile Namazgâh semtlerinin birleştiği bölgede gelirleri yüksek olan Türk ve Musevi ailelerin konutları bulunmaktadır. Kentin orta tabaka insanları Namazgâh ile Tilkilik semtlerinin arkasına gelen bölgelerine, özellikle Mezarlık başına yerleşmişlerdir. Bunun yanı sıra Eşref Paşa ve İkiçeşmelik semtlerine de yine gelir düzeyleri düşük Müslüman aileler yerleşmişlerdir. Kentin Müslüman olan orta ve üst tabakası da Karantina, Göztepe ve Kokaryalı’daki dar sahil şeridi ile oraya kadar uzanan tepelerde konutlarını yapmışlardır. Bunlar yalı dizileri ve köşklerdir.
Bu dönemde İzmir’de yapılan sivil mimari örneklerinin çoğu yüksek avlu duvarlarının arkasında olup, bu duvarlar saçaklıdır. Bunların arkasındaki evlerin cepheleri cumbalarla hareketlendirilmiştir. Üzerleri beyaz veya renkli sıvanmış taş duvarlı, ahşap kapıdan mermer avluya geçilmektedir. İzmir evlerinin hemen hepsinde bir avlu bulunmaktadır. Bu avlu içerisinde eve girişi sağlayan merdivenler, duvarlarda nişler, avlu ortasında fıskiyeli havuz ve kuyular bulunuyordu. Çoğunlukla içe dönük, dışa kapalı olan bu evlerin bazıları harem ve selamlık olarak iki ayrı bölümden meydana gelmiştir. Bu evlerin ahşap saçakları, ahşap doğramaları, kirişleri ve payandaları bulunmaktadır. Zemin kat ile üzerindeki kat arasında çoğu kez ara katlar oluşturulmuştur. Evlerin belirli bir yüksekliğe kadar altları taştan, üst kısımları da ahşap karkastan yapılmıştır. Dolgu kısımlarında ve bölmelerde tuğlaya yer verilmiştir. Bu tür karkas sistemi depreme karşı bir önlemdir.
Evlerin birinci katları kış, ikinci katları da yaz şartlarına göre hazırlanmıştır. Çoğunlukla iki katlı olan ve dış sofalı plan düzeninin uygulandığı bu evlerde Başodalar ahşap payandalarla desteklenmiş, dışarıya doğru çıkıntılıdır. Ancak tümünde ışıklandırmaya ve havalandırmaya önem verilmiştir. Evler birbirlerinin görüntüsünü bozmayacak şekilde yapılmıştır.
İzmir’deki sivil mimari örneklerinin başında Uşakizadeler Köşkü gelmektedir. Beyaz Köşk veya Latife Hanım Köşkü olarak tanınan bu köşkü XIX. yüzyılda Uşakizade Muammer Bey’in babası Sadık Bey yaptırmıştır. Atatürk 14 Eylül 1922–27 Eylül 1924 tarihleri arasında bu köşke beş kez gelmiş ve kalmıştır. İzmir Göztepe semtinde eğimli bir arazide bulunan bu köşk üç katlı olup, geni bir bahçe içerisinde taş ve ahşap kaplamalı bir yapıdır.
XIX. yüzyılda yapılmış olan Halil Rıfat Paşa Köşkü, ana yapı ve müştemilat binasından meydana gelmiştir. İki katlı olan yapının yanında tek katlı müştemilat binası bulunmaktadır. XX. yüzyılın sonlarında orijinal durumuna uygun olarak restore edilen köşk TULOV Vakfı tarafından Kültür ve Eğitim Merkezi olarak kullanılmaktadır.
Alsancak Gar Binası İzmir-Aydın demiryolunun 1856’da hizmete girmesinden sonra 1858 yılında yaptırılmıştır. Gar binası tek katlı olup kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Dikdörtgen planlı olan yapı kırma çatı ile örtülüdür. Giriş holünün çevresindeki koridorlarda çeşitli odalar sıralanmıştır.
Basmane Gar Binası XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Kesme taştan dikdörtgen planlı gar binasının orta bölümü üç katlı olup, burası istasyonun ana salonudur. Yapının üzeri kırma çatı ile örtülmüş, iki kenarın ortasına da üçgen alınlıklar yerleştirilmiştir. Böylece yapının düz cephe görünümüne hareketlilik sağlanmıştır. Yapı alt sırada dikdörtgen, üst sırada ise yayvan yuvarlak dizi halinde pencerelerle aydınlatılmıştır. Köşelere kesme taştan köşebentler oturtulmuştur.
Konak Meydanı’nda bulunan Hükümet Konağı 1868–1872 yıllarında yapılmıştır. XX. yüzyılın sonlarına doğru yanan bu yapı yeniden orijinaline uygun olarak yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir yeri olan bu binada Türk ordusunun şehre girmesi sırasında balkonda asılı olan Yunan bayrağı indirilerek yerine Türk bayrağı çekilmiştir.

Yapı kesme taştan iki katlı ve dikdörtgen planlı olarak yapılmış, üzeri kırma çatı ile örtülmüştür. Merdivenle çıkılan giriş dört sütunun taşıdığı üçgen bir alınlıkla dışarıya taşırılmıştır. Cephesinde iki sıra halinde altlı üstlü pencereler sıralanmıştır.

Hisarönü semtinde bulunan Eski Belediye Binası Kurtuluş Savaşı sırasında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin merkezi olarak kullanılmıştır. İzmir’in kurtuluşundan sonra Belediye Binası olarak kullanılmış 1997 yılından itibaren de TBMM Egemenlik Evi olarak İzmir’in kültür ve sanat merkezi olarak kullanılmaktadır.
Mithatpaşa Caddesi’nde 1925 yılında Y.Mimar Necmettin Emre’nin yapmış olduğu Türk Ocağı Binası Neo-Klasik üslupta bir yapıdır. İki katlı üzeri kubbeli olan yapı günümüzde İzmir Devlet Tiyatrosu olarak kullanılmaktadır.
Beyler Sokak’ta bulunan Salepçizade Konağı’nın selamlık bölümü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmaları doğrultusunda 1912 yılında İzmir Milli Kütüphanesi’ne dönüştürülmüştür. Milli Kütüphane’nin yanındaki Elhamra Sineması 1922–1926 yıllarında yapılmıştır. Neo-Klasik üsluptaki bu yapı günümüzde İzmir Devlet Opera ve Balesi olarak kullanılmaktadır.
İzmir Muallim Mektebi’nin yapımına İzmir Valisi Rahmi Aslan Bey tarafından XX. yüzyılın başlarında başlanmış, Yunan işgali nedeni ile yapı tamamlanamamıştır. Yunan işgal komiserliği burada İonia Üniversitesi kurmak amacıyla yapıyı tamamlamıştır. İzmir’in kurtuluşundan sonra 1923 yılından itibaren Erkek Muallim Mektebi olarak kullanılmıştır. Muallim Mektebi’nin 1926 yılında Kızılçullu’ya taşınmasından sonra da burası İzmir Kız Lisesi olmuştur.
Yapı Neo-Klasik üslupta dikdörtgen planlı kesme taştan yapılmış, üzeri kırma çatı ile örtülmüştür. İki katlı olan yapının girişinde dört sütunun taşıdığı dışarıya taşkın merdivenli bir giriş bölümü bulunmaktadır. Yapı zeminden yüksek bir kaide üzerine oturtulmuştur. Cephe boydan boya iki kat sıra halindeki pencerelerle hareketlendirilmiştir.
İzmir yangını sırasında İzmir’in yarısı yanmış, dini ve sivil mimari örneklerinden çoğu da bu yangından kurtulamamıştır. Hacı Franco, Ermeni Mahallesi, Fransızların yaşadığı St. George Sokağı tümü ile yanmıştır. Bu arada İzmir Tiyatrosu, Sporting Kulüp, Kramer Palas, Poseidon, Haylayf, İzmir Palas, İtalyan Konsolosluğu, İngiliz Konsolosluğu, Bonmarşe, Sitein, Luvr, Şarm, Ektayolo gibi mağazalar, Atina, Selanik, Osmanlı bankaları, Amerikan Koleji ile okullar, ticarethaneler, kütüphaneler ve fotoğraf stüdyoları da yanmıştır.

 
Kemeraltı Çarşısı
İzmir il merkezinde Anafartalar Caddesi ve Mezarlıkbaşı semtinden başlayarak deniz kıyısını da kapsamına alan ve Konak Meydanı’na kadar ulaşan Kemeraltı Çarşısı 1650–1670 yılları arasında kurulmuştur. Deniz kıyısı kısmen doldurulmuş ve bu nedenle de yeni yerleşim alanları ile ticarethaneler açılmıştır. Ticarethanelerin başında 1744 yılında yapılan Kızlarağası Hanı gelmiş, daha sonra bunu diğer hanlar izlemiştir.
İlk yapıldığı yıllarda Kemeraltı Çarşısı üzeri tonoz ve kiremit örtülü, sokakları kapsayan bir kapalı çarşı görünümünde idi. Çarşı XX. yüzyılın sonlarına kadar bu özelliğini korumuştur. Bugün üzeri açık olan ara sokakların bir bölümünün de üzeri beşik tonozla örtülü idi.
XIX. yüzyılda İzmir’in ticaret hayatının can noktası olan bu çarşı eski hanlar ve bedestenleri kapsamakta idi. Buradaki dükkânlar daha çok yerli halka ve dar gelirli ailelerin gereksinimini sağlıyordu. Çarşı demirciler, kömürcüler, çiviciler, baharatçılar ve saman pazarı gibi ticarethaneleri kapsamakta idi. Çarşıda her ticarethane gruplar halinde ayrı bölümleri oluşturmuştu.
Günümüzde Kemeraltı Çarşısı bu özelliğinden oldukça uzaklaşmış ve İzmir’in önemli bir alış veriş merkezi haline gelmiştir. Tonoz ve kubbeli bazı dükkânlar özelliğini korumuş olmalarına rağmen çoğunlukla modern iş merkezleri, mağazalar, kafeteryalar ve sinemalar burada toplanmıştır. Bunların yanı sıra Türk el sanatları örneklerini yansıtan seramiklere, çini panolara, ağaç eserlere, madeni eserlere, düz dokuma yaygıları ile halı ve kilimlerin satışının yapıldığı dükkânlar da burada bulunmaktadır.

 
Bedesten (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesi Şadırvan Caddesi’nde bulunan bedestenin kitabesi günümüze gelemediğinden ve kaynaklarda da yeterli bilgiye rastlanmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Yapı üslubundan XV.-XVI. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.
Kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmış olan bedesten dikdörtgen planlıdır. İç mekân payelerle üç bölüme ayrılmıştır. Bunlarda ortadaki bölüm diğerlerinden daha geniştir. Üzeri iki sıra halinde altı tuğla kubbe ile örtülüdür. Kemer ayakları da birbirleri ile ve duvarlarla yuvarlak kemerlerle bağlanmıştır.

 
Su Fabrikası (Konak)
İzmir ili Konak ilçesi Halkapınar Semtinde bulunan su fabrikası İzmir’in su sorununu çözmek amacı ile 1895 yılında Halkapınar içme suyunun kente getirilmesi nedeniyle yaptırılmıştır. XX. yüzyılın başlarında da elektriğin kente gelmesi ile de fabrikanın çalışması daha hızlanmıştır.
Belçika Kral II.Leopold’ın tahta çıkması ile ekonomik ve siyasi yönden yayılma siyaseti izlemiştir. Bu arada İzmir’de elektrik şirketi, tramvay, körfezde vapur işletmesi ve su fabrikası gibi yatırımlara girişmiştir. İzmir Osmanlı Su Şirketi’nin h.1310 (1892) yılında kurulması ile birlikte kentin su sorununu çözmeye yönelik adımlar atılmıştır. İzmir Osmanlı Su Şirketi ile Belçika ortaklığının kuruluşu ile şehre sağlıklı su getirilmesi sağlanmıştır.
Su fabrikasının bulunduğu yerde XIX. yüzyılın ortalarında kâğıt fabrikası bulunuyordu. Osmanlı Devletinin 1867’de kurmuş olduğu Şavk Kâğıt Fabrikası daha sonra kapanmış ve yüzyılın sonunda da buraya Su Fabrikası yapılmıştır. Fabrikanın kuruluşunun bir nedeni de Limana yakınlığının yanında Halkapınar’a yakın çevresinde Çınarlı, Mersinli, Değirmendağ gibi yerleşim alanlarının bulunmasıdır. Ayrıca ticaretin ve sanayin yoğunlaştığı bu bölgede su fabrikasının kurulması daha da önem kazanmıştır.
Su fabrikasının İzmir’de sanayi yapıları arasında kurulması ve su dağıtma düzeni ile şehri tarih boyunca salgınlardan korumuş, bunun yanı sıra sanayi verdiği paydan ötürü de önem kazanmıştır. Fabrikada mekanik araç ve düzeneklerle üretime geçilmiştir.
Fabrika taş ve tuğladan dikdörtgene yakın planlı bir yapı olup, ortasında sekizgen su toplama havuzu bulunmaktadır. Dışarıya yuvarlak kemerli dikdörtgen pencerelerle açılan ve üzeri çatı ile örtülü olan bir yapıdır. Yapı iki ayrı bölümden meydana gelmiş olup, bunlardan bir bölümü şehre su dağıtmak amacı ile kurulan pompa istasyonudur.
Su fabrikasının yakınındaki kuyu üzerinde bulunan XIX. yüzyıl üslubunda bir şadırvan-çeşme yaptırılmıştır. Çeşme XIX. yüzyıl özelliklerini yansıtmasına rağmen yer yer XVI.-XVII. Yüzyıl form ve bezemelerine de yer verilmiştir.
Yapının çevresinde Helenistik ve Geç Roma dönemlerinden kalma bazı kalıntılar bulunmaktadır. Bütün bu alan ve su fabrikası İzmir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararı ile koruma altına alınmıştır.

 
Hafsa Hatun Çeşmesi (Tire)
İzmir ili Tire ilçesinde bulunan Hafsa Hatun Çeşmesi’nin yapım tarihini ve banisini belirten bir kitabeye rastlanmamıştır. Halk arasındaki söylentiye göre Hafsa Hatun tarafından yaptırılmıştır. Yapı üslubundan XVII. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.
Çeşme moloz taş ve tuğlaların alternatifli olarak dizilmesinden meydana getirilmiştir. Tek cepheli dikdörtgen planlı çeşmenin önünde yuvarlak bir kemerin içerisine ayna taşı yerleştirilmiştir. Kemerin üst noktası uzatılarak sivri bir kemer şekline dönüştürülmüştür. Üstü kırma bir çatı ile örtülmüştür. Çeşmenin yalak taşı Helenistik döneme ait bir lahittir. Günümüzde kullanılmamakta olup, harap bir durumdadır.
Tire ilçesinde bu çeşme dışında XVII.-XVIII. yüzyıllara tarihlendirilen çeşmeler bulunmaktadır. Bu çeşmelerin bazılarının kitabeleri bulunmadığından kimin tarafından ve ne zaman yapıldıkları konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır.

 
Traian Çeşmesi (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesi, Ephesos antik kentinde Kuretler Caddesi’nin kuzeyinde, Skolastikia Hamamı’nın sonundaki yan sokak içerisinde bulunan bu çeşme kazılar sırasında ele geçen bir kitabeye göre MS.102–114 yıllarında yapılmış ve İmparator Traianus’a (MS.98–117) adanmıştır.
Çeşme 5.20x11.90 m. ölçüsünde olup, ortasında bir havuz ve üç tarafında iki katlı sütunlardan oluşan bir cephe mimarisine sahiptir. Mermerden yapılmış çeşmenin sütunları arasında içlerine heykellerin konulduğu büyük nişler vardı. Bunlardan ortadaki nişin içerisinde İmparator Traianus’un heykeli bulunuyordu. Bu heykel çeşmenin iki katı yüksekliğinde idi. Günümüzde bu heykelin kaidesi ile ayağının bir parçası yerinde durmaktadır. Havuzun suyu imparator heykelinin altındaki geniş bir kanaldan akıyordu. Kitabesi ise çeşmenin yanındaki büyük bir kornişin üzerindedir.
Çeşme ele geçen kalıntılarına dayanılarak, genel yapısı hakkında da bir fikir vermek üzere küçülterek onarılmıştır. Kazı çalışmaları sırasında burada bulunan heykeller günümüzde Efes Müzesi’ndedir. Çeşmenin korniş taşları, korinth üslubunda başlıkları olan sütunları ve üçgen alınlığının rekonstrüksiyonu küçük ölçüde yapılmıştır.

 
Şadırvan (Urla)
İzmir ili Urla ilçesi Yenice Mahallesi, Kapan Sokak’ta bulunan Hacı Turan (Kapan) Camisi’nin önündeki meydanda bulunan bu şadırvan Ahmet Bey isimli bir kişi tarafından 1818 yılında yaptırılmıştır.
Cami avlusunda bulunan bu şadırvan, caminin avlusu önünde açılan yol ve meydandan ötürü yıkılmış ve şadırvan yolun kenarında kalmıştır. XIX. yüzyıl üslubundaki şadırvan sekiz sütunu birbirine bağlayan kemerler Bursa kemerlerine benzemektedir. Şadırvanın üzeri ahşap bir çatı ile örtülüdür. Şadırvanın ahşap tavanının içerisinde XIX. yüzyıl sivil mimarisinde sık sık rastlanan resimlere yer verilmiştir. Burada XIX. yüzyıl Urla’sına ait çeşitli görünümler bulunmaktadır.

 
Hekim Hamamı (Tire)
İzmir Tire ilçesinde bulunan bu hamamın kitabesi günümüze gelemediği gibi kaynaklarda da onunla ilgili yeterli bilgiye rastlanmamıştır. Günümüzde oldukça harap durumda olan hamamın mimari yapısından XIII. yüzyılın sonunda Aydınoğulları döneminde yapıldığı sanılmaktadır.
Moloz taş ve tuğladan yapılmış olan hamam dikdörtgen planlıdır. Soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelen hamamın soğukluk kısmı kare planlı olup, üzeri kubbe ile örtülüdür. Ilıklık tonoz örtülü ve dikdörtgen şekildedir. Sıcaklık kare planlıdır. Üzeri soğuklukta olduğu gibi yüksek yuvarlak kasnaklı, tuğla kubbe ile örtülüdür.

 
İsa Bey Hamamı (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesinde, Ayasuluk Kalesi ile St. John Kilisesi’nin bulunduğu tepenin yamacında bulunan bu hamam İsa Bey Camisi ile birlikte yapılmıştır. Kitabesi günümüze gelemediğinden, yapım tarihi kesinlik kazanamamakla beraber caminin yapım kitabesine dayanılarak h. 776 (1375) yılında Aydınoğlu İsa Bey tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır.
Hamam kesme taş ve tuğladan yapılmış olup, klasik Türk hamamlarının özelliklerini yansıtmaktadır. Soğukluk, ılıklık ve sıcaklıktan meydana gelmiştir. Bütün bu bölümler pandantifli kubbelerle örtülmüş olup, kubbe kasnaklarında stalaktitli bir friz çepeçevre dolaşmaktadır.
Hamam günümüzde iyi bir durumdadır.

 
Küplü Hamam (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu hamam, kaynaklardan öğrenildiğine göre 1427 yılında yapılmıştır. Banisi bilinmemektedir. XIX. yüzyıla kadar hamamda bulunan ve yurtdışına kaçırılan ve bugün Paris Louvre Müzesi’nde bulunan antik mermer bir küp nedeni ile Küplü Hamam olarak anılmıştır.
Hamam kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Değişik zamanlarda yapılan onarım ve ekler nedeni ile orijinalliğinden tamamı ile uzaklaşmıştır.
Klasik Osmanlı hamam mimarisinde olduğu gibi soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Soyunmalık kısmı yakın tarihlerde yapılan ilaveler ve duvarlara yerleştirilen resimler nedeni ile de alışılagelen soyunmalıklardan farklıdır.

 
Tabaklar Hamamı (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde Ulu Cami karşısında bulunan bu hamamın kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Karşısında bulunan Ulu Cami’den ve yapı üslubundan hamamın XIV.-XV. yüzyıllarda yapıldığı sanılmaktadır. Hamam 1842 yılındaki sel baskınında hasar görmüş, bundan sonra da kullanılmamıştır.
Klasik Osmanlı mimari plan tipinde yapılmış olup, kaba yontma taş ve tuğladan düzensiz bir duvar işçiliği göstermektedir. Hamam soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Kareye yakın dikdörtgen planlı olan hamamın soğukluk kısmının üzeri tonoz örtülü olup, sıcaklık bölümü kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Kubbe Türk üçgen ve mukarnasları ile ana duvarlar üzerine oturtulmuştur. Hamam içerisinde XV. yüzyıl bezemelerine benzer süslemelere rastlanmıştır.
Hamam günümüzde harap bir durumdadır.

 
Hacı Hekim Hamamı (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu hamamın kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Ancak, Hacı Hekim isimli bir kişi tarafından 1513 tarihinde Cami ve arasta yaptırılmıştır. Hamamın da cami ile birlikte bu tarihte yaptırıldığı sanılmaktadır.
Hamam moloz taş ve tuğladan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Soyunmalık bölümünün ortasında dikdörtgen silmeli çerçeve içerisine alınmış yuvarlak kemerli mermerden giriş kapısı bulunmaktadır. Hamam soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Soğukluk bölümü kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri kasnaklı kubbe ile örtülüdür. Sıcaklık bölümü dikdörtgen planlı ve kubbelidir. Çevresinde halvet hücreleri, ortasında da göbek taşı bulunmaktadır. Külhan kısmı hamama bitişik olarak eklenmiştir.
Hamam değişik zamanlarda yapılan onarımlar nedeniyle özgünlüğünden oldukça uzaklaşmış olup, günümüzde kullanılmaktadır.

 
Çeşme Kanuni Kervansarayı
İzmir ili Çeşme ilçe merkezinde, deniz kıyısında bulunan bu kervansaray kitabesinden öğrenildiğine göre h.935 (1528) yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile yapılmıştır.
Kitabenin mealen anlamı:
“Tanrı tarafından korunulan bu binanın yapılmasını kara ve denisin sultanı Sultan Selim oğlu Sultan Süleyman 935 (1528) yılı tarihinde emretti. Bunu Babuçcuoğlu Ali yaptı”.
Bu kitabeden öğrenildiğine göre kervansarayın mimarı Ali Babuçcuoğlu Ömer’dir. Ancak, Osmanlı kaynaklarında bu mimarın başka bir eserine rastlanmamıştır. Evliya Çelebi bu kervansarayla ilgili bazı bilgiler vermektedir:
“Kıblesi tarafındaki varoşu ile Çeşme Kalesi Sığla sancağı hükmünde Cezayir kaleminde yüz elli akçe kazadır ve nahiyesi kırk köydür. Yüz elli toprak örtülü bağlı bahçeli evlerdir. Sahilde bir cami, karşısında bir han-ı azimi var. Cümle yetmiş ocaktır. Çatısındaki kurşunu kâfirler almıştır ve imareti vardır. Bu imaretler Süleyman Hanın veziri iken maktül olan İbrahim Paşa’nın hayratıdır”.
Evliya Çelebi’ye dayanılarak kervansarayın Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı makbul ve maktül İbrahim Paşa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.
Kervansarayın dış cephe görünüşü farklılıklar göstermektedir. Batı cephesi karışık olarak yontma taş ve tuğla sıraları ile yapılmış olduğu halde yan cepheler moloz taş ve tuğla parçaları ile örülmüştür. Orta kısımda bulunan ve asıl yapıdan dışarıya bir çıkıntı meydana getiren giriş ve onun iki yanında da dükkânlar bulunuyordu.
Kervansaray Kuşadası’ndaki Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’na benzemekte olup, onun gibi dış görünüşü bir kaleyi andırmaktadır. Kervansarayın üst örtüsü ve merdivenleri kısmen yıkılmış ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1971 yılından sonra orijinal kalıntılarına dayanılarak restore edilmiştir. Kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmış olan kervansarayın iç avlusu 18.60x18.40 m. ölçüsünde dikdörtgen planlı olup, avlu etrafında yolculara ayrılan bölümler, depolar ve bir de mescidi bulunmaktadır. Avlunun güneydoğu köşesinde ve doğu-batı yönünde uzanan bir yağhane binası vardır. Ayrıca kuzey-güney yönüne de üzeri tonozlu üç oda yerleştirilmiştir. Kervansarayın giriş kapısı yanından çıkılan 28 odalı ikinci bir katı bulunmaktadır. Klasik Osmanlı kervansaray mimarisi örneklerinden olan bu yapıda her iki kat birbirinin eşi plan düzenindedir.
Kervansarayın yuvarlak bir giriş kapısı olup, bu kapı iki renkli taşlarla örülmüş ve dikdörtgen kesme taştan bir çerçeve içerisine alınmıştır. Girişin üst kısmında dışa açılan mazgal pencereler bulunmaktadır. Cephe görünümü kirpi saçaklı bir kornişle sonuçlanmakta olup, yapının tümü ahşap bir çatı ile örtülmüştür.
Kervansarayın arkasında da Çeşme Kalesi bulunmaktadır. Kervansaray günümüzde otel olarak kullanılmaktadır.

 
Yoğurtluoğlu (Yavukluoğlu) Medresesi (Tire)
İzmir ili Tire ilçesinde, Turan Mahallesi, Beyler Deresi semtinde bulunan Yoğurtluoğlu Camisi ve medresesinin yapım tarihini ve banisini belirten kitabesi günümüze gelememiştir. Vakıf kayıtlarında da vakfiyesine rastlanmayan bu yapı topluluğunun XV. yüzyılda Yoğurtluoğlu Mehmet Bey tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Halk arasında Yavukluoğlu Külliyesi olarak tanınmaktadır.
Yapı topluluğunun bir bölümünü oluşturan medrese cami avlusunun doğu ve batı yönlerini çevirmektedir. Doğu ve batı yönünde yedişer odadan meydana gelen medresenin kuzeydoğusunda kare planlı, kubbeli ve imaret denilen bir bölüm bulunmaktadır. Bunun yanı sıra cami çevresinde bazı yapı kalıntılarına rastlanmışsa da bunların ne olduğu anlaşılamamıştır.
Medrese kesme taştan ve tuğla hatıllı olarak yapılmıştır. Medrese hücrelerinin önünde yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlı bir revak bulunmaktadır. Bunun arkasındaki on dört medrese hücresi yuvarlak kemerli bir kapı ve dikdörtgen söveli birer pencere ile avluya açılmaktadır. Medrese hücrelerinin içerisinde ocak ve nişlere yer verilmiştir.
Medrese uzun yıllar harap durumda kalmış, bir ara yoksullar barınağı olarak kullanılmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2005 yılında restore edilmiştir.

 
Allionai Köprüsü (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesine 22 km. uzaklıktaki Allionai Asklepion alanındaki bu köprünün kitabesi günümüze gelememiştir. Yapı üslubundan MS. II.-III. Yüzyıllarda yapıldığı sanılmaktadır.
Köprü kesme taştan yapılmış olup, üç yuvarlak gözden meydana gelmiştir. Bunlardan ortadaki göz diğerlerinden daha geniştir. Günümüzde iyi bir durumdadır.

 
Su Kemerleri (Selçuk)
Ephesos’ta yapılan kazılar sırasında çeşitli dönemlere ait çeşmeler ile evlere su sağlayan su kanalları ortaya çıkarılmıştır. Su kaynaklarının kente uzaklığından ötürü de ilk zamanlarda su gereksinimi kuyu ve sarnıçlardan karşılanmıştır. Sonraki dönemlerde Kuşadası’nın güneyindeki Değirmendere (Kençherios) ile Keltepe’deki su kaynaklarından yararlanılmıştır. Efes’e 42.5 km. uzaklıkta bulunan bu kaynaklardan su 0.8 m. genişliğinde, 0.9 m. yüksekliğinde; 0.65 m. genişliğinde ve 0.45 m. yüksekliğindeki kanallarla getirilmiştir. Bu kanallar Bülbül Dağı’nın çevresini dolaşmıştır.
Bunun dışında İzmir yolu üzerindeki Pranga Suyu (Klaseas) 10 km. uzunluğundaki kayalara oyulmuş kanallar ve taş duvarlardan yapılmış terasların aracılığı ile şehre getirilmiştir. Bunun için yer yer kemerlere gereksinim duyulmuştur. Böylece sular Ayasuluk Tepesi’ne kadar ulaştırılmıştır.
Günümüzde Selçuk ilçesinde Bizans döneminde yapılmış su kemerleri bulunmaktadır. Bu kemerler doğu yönünden gelerek Ayasuluk Tepesi’ne kadar uzanmaktadır. Oldukça yüksek kesme taş ve tuğladan yapılmış, yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış olan kemerler günümüze kısmen iyi bir durumda gelebilmiştir.

 
Kızılçullu Su Kemerleri (Buca)
İzmir Buca ilçesi bugün Şirinyer olarak bilinen Kızılçullu (Paradiso) Mevkiinde bulunan Melez Çayı üzerindeki su kemerleri İzmir’e Aydın yönünden girişte dikkati çekmektedir. İzmir Kadifekale ve çevresinde kurulan ilk şehre su taşımak amacı ile MÖ. 133-MS.395 yıllarında, İmparator Agutus döneminde Romalılar tarafından yaptırılmıştır.
Gaius Sextillius Pollio Aquaduct’ü olarak da tanınan bu su kemerleri kesme taştan ve tuğladan iki sıra halinde olup, duvarların işlenmesinde Roma harcı kullanılmıştır. Harcın içerisine büyük ölçüde yumurta akı katılmıştır. Böylece kemerlerin dayanıklılığı sağlanmıştır. Kemerler iki sıra halinde üst üste yapılmıştır. Ortadaki kemer diğerlerinden daha geniş ve yuvarlaktır. İki kenarlarında kesme taştan sel yaranlarla desteklenmiştir. Diğer kemerler daha küçük ölçüde olup, hafif sivridirler.
Kemerleri Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar da onararak kullanmışlardır. Su kemerleri günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir.

 
İzmir Asansörü
İzmir Mithat Paşa Caddesi ile Halil Rıfat Paşa Semti arasındaki yükseklik farkından ötürü her iki semt arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak amacı ile İzmirli Yahudi iş adamlarından Nesim Levi tarafından bir asansör yaptırılmıştır. Günümüzde İzmir’in simgesi olan ve her iki semti birleştiren kulede iki asansör bulunmakta olup, bunlardan sol taraftaki buharla, sağ taraftaki de elektrik ile çalışıyordu.
İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasından sonra asansör sosyal gereksinimi karşılayacak bir konuma sokulmuş, burada 1930 yılında tiyatro sahnesi, sinema salonu ve gazino açılmıştır.
Asansör kesme kırmızı taştan olup, oldukça yüksek beyaz taş bir kaide üzerine dört katlı olarak yapılmıştır. Katları birbirinden ayıran silmeler bulunmaktadır. Her katın cephesinde dikdörtgen planlı altlı üstlü sekiz pencere bulunmaktadır. Asansörün en üst katı dışarıya taşkın bir saçakla sona ermektedir. Bu saçaklı bölümün üzerinde de daha küçük ölçüde ikişer pencere daha bulunmaktadır.
Asansörde 1985 yılında yapılan restorasyon sonucu her iki asansör de elektrikle çalışır duruma getirilmiştir. Asansör İzmir Büyük Şehir Belediyesi tarafından1992–1994 yılında yeniden restore edilmiş, Halil Rıfat Paşa semtindeki çevre düzenlemesi sırasında da asansörün üzeri teras ve restoran haline getirilmiştir.

 
İzmir Saat Kulesi (Konak)
İzmir Konak Meydanı’ndaki Saat Kulesi, eski Sarıkışla önünde bulunuyordu. Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında eski sadrazamlardan ve İzmir Valisi Kıbrıslı Kamil Paşa tarafından h.1307 (1901) tarihinde yaptırılmıştır. Kıbrıslı Kamil Paşa’nın oğlu Bahriye Mirlivası Sait Paşa ve Belediye Reisi Eşref Paşa’dan oluşan bir komisyon kulenin yapımını üstlenmiştir. Kulenin yapımından önce İstanbullu kuyumcu Zingulli Usta tarafından kulenin küçük bir maketi yapılmıştır. Buradaki Fransızca bir kitabeden mimarının İzmirli S.Raymond olduğu öğrenilmektedir. Kulenin il ismi Hamidiye Kulesi idi.
Saat Kulesi’nin kaidesi beyaz mermerden, diğer bölümleri kesme taştan yapılmıştır. Dört basamaklı, haç biçiminde bir platform üzerinde 25 m. yüksekliğinde, sekizgen kaideli ve dört katlı bir yapıdır. Buradaki sekizgenin dar kenarlarında dörder küçük sütun üzerine oturan sebillere yer verilmiştir. Bu sebiller at nalı kemerli olup, baldaken biçimindedir ve üçer çeşmesi ile kurnası, ortasında da fıskiyeleri bulunmaktadır. Bu fıskiyelerden iki tanesi günümüze gelememiştir. Baldakenlerin üzeri kubbelerle örtülmüştür. Sebiller arasında kalan dört cepheye de at nalı şeklinde kemerler ve demir şebekeli açıklıklar bırakılmıştır. Ayrıca tümünün üzerini bir saçak örtmüştür.
Saat Kulesi’nin sekizgen kaidesi üzerinde sütunlu bir galeri ile onun da üzerinde köşeleri pahlanmış kare prizma şeklinde gövde bulunmaktadır. Bu gövde oldukça zarif başlıklı küçük kubbeli kaideli sütunların birbirlerine bağlanması ile üç dilimli bir görünüm kazanmıştır. Buradaki galeri ve çeşmelerde kullanılan yeşil ve pembe renkli sütunlar Marsilya’dan getirilmiştir. Bu sütunların başlıkları ve köşeleri bitkisel süslemelerle bezenmiştir.
Gövdenin dört bir yönüne at nalı kemerli küçük pencereler açılmıştır. Bunların üzerinde doğu ve batı yönlerinde küçük birer Osmanlı arması, kuzey ve batı yönlerinde de Sultan II. Abdülhamit’in tuğraları kabartma olarak yerleştirilmiştir. Bununla beraber Cumhuriyetin ilanından sonra, 1927 yılında çıkan “Milli ve Resmi binalarda kullanılan tuğra ve methiyelerin kaldırılmasını” içeren kanun nedeni ile buradaki tuğra ve armalar kaldırılmış, yerlerine ay yıldız kabartmaları konulmuştur.
Kulenin 12 küçük sütun üzerine oturan dördüncü katı ana gövdeden çok daha dardır ve üzerini ay şeklinde alem olan metal bir kubbe örtmektedir. Bu bölümde günümüzde çalışmayan saatin çanı bulunuyordu. Ancak bu bölüm 1974 depreminde yıkılmış ve 1976’da onarılmıştır.
Saat Kulesi’nin gövdesi içlerinde beş kollu yıldızların bulunduğu baklava dilimleri ile doldurulmuştur. Gövdenin üst bölümü üç sıra mukarnasla genişletilmiş ve buraya 75 cm. çapında, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in hediyesi olan dört saat konulmuştur. Bu saatlerin mekanik bölümleri demir köşebentler ve döküm ayaklar üzerine oturtulmuştur. 22 dişli çarktan oluşan saat parçaları üzerinde 1901 tarihi görülmektedir.
Topkapı Sarayı Müzesi’nde bu saat kulesinin gümüş bir maketi bulunmaktadır.
Saat Kulesi’nin önüne 1974 yılında İlk Kurşun Anıtı yapılmıştır.

 
Metropolis Kalesi (Torbalı)

 
İzmir ili Torbalı ilçesi, Yeniköy ve Özbey köyleri arasında ovaya hâkim bir tepede bulunan Metropolis antik kentinde ilk yerleşim Helenistik dönemde başlamıştır. Roma ve Bizans döneminde daha da gelişen şehirdeki antik yapılar tiyatro ve kalesi günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir. Buradaki kale Helenistik çağda yapılmış, Bizans döneminde Arap akınlarına karşı önlem olarak daha güçlendirilmiş ve genişletilmiştir. Kalede İzmir 9 Eylül Üniversitesi tarafından kazı çalışmaları yapılmıştır.
Kale kesme taş ve moloz taştan yapılmış olup, yerleşim alanının büyük bir kısmını çevreleyen surlarla desteklenmiştir. Duvar örgülerinde antik yapılara ait mimari parçalar ve heykeller kullanılmıştır. Kale dikdörtgen planlı olup burçlarla desteklenmiştir. Büyük kulenin kuzeydoğu köşesinde büyük taş blokları ile savunma tesisleri kurulmuştur. Buradan da anlaşılacağı gibi Bizans döneminde yapılan ilavelerle Bizans kalesi Helenistik surlarla birleştirilmiş ve kuzeye doğru yöneltilmiştir.
Kale içerisinde çeşitli yapılara ait tonozlu galeriler bulunmaktadır. Kale çevresinde çok sayıda seramik, küpe, sikke, bronz eser, cam, toprak ve seramik eşya bulunmuştur. Kente adını veren Ana Tanrıça’ya ait kült mağarası üzerine yapılan araştırmalar ve Metropolis’teki kazı çalışmaları Prof.Dr. Recep Meriç başkanlığında halen devam etmektedir.

 
Keçi Kalesi (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesine 9 km. uzaklıktaki Alaman Dağı’nda 300 m. yükseklikte bulunan bu kaleye çıkışın çok güç olmasından ötürü Keçi Kalesi ismi verilmiştir. Kızılhisar diye de anılan bu kale Menderes Ovası’na hâkim bir noktada Sardes yolunu kontrol altında tutan bir gözetleme ve kontrol kalesi niteliğindedir. Tarihi kaynaklarda bu kalenin Helenistik dönemde, daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerindeki ismine rastlanmamıştır.
Kale Helenistik dönemde (MÖ.300-MS.20) yapılmış, daha sonra Roma, Bizans ve Selçuklular tarafından da kullanılmıştır.
Kesme taştan dikdörtgen planlı olarak yapılan kalede yer yer moloz taş ve tuğla da kullanılmıştır. Duvar örgüsünde Bizans döneminde kireç harcı kullanılmıştır. Kale iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir. Giriş kapısının iki yanına dikdörtgen planlı kuleler yerleştirilmiştir. İç kalenin kuzeyinde depolar bulunmaktadır.

 
Ayasuluk Kalesi (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesinde St. Jean Bazilikası ve İsa Bey Camisi’nin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nde bulunan kale VII.-VIII. yüzyıllarda Arap akınlarının yörede etkili olması üzerine Bizanslılar zamanında yapılmış ve şehir koruma altına alınmıştır. Bu nedenle de St.Jean Kilisesi’nin bulunduğu alanın çevresi 20 kule ve onları birbirine bağlayan surlarla çevrilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar da bu kaleyi onarmış ve daha güçlendirerek kullanmışlardır.
Kesme taş ve moloz taştan yapılan kale ve surların Ephesos antik kentine yönelik bir de görkemli bir kapısı bulunmaktadır. Bu kapıdan içerisine girilen kilisenin duvarlarında ise Troia kahramanlarından Achileus’un yaşamı ile ilgili bir friz bulunuyordu ki bu friz günümüzde Abbey Galeri’sinde bulunmaktadır. Kapıdan sonraki Atrium 34.70x47.00 m. ölçüsünde olup, arazi konumu buradaki duvarların yükseltilmesi ile giderilmiştir.
Kalenin anıtsal giriş kapısı dışında biri güneyde, diğeri de batıda olmak üzere iki giriş kapısı daha bulunuyordu. Kalenin ana giriş kapısı yöredeki Roma yapılarından alınmış taşlarla yapılmıştır. Surlar on beş burçla sağlamlaştırılmış olup, günümüzde büyük bir bölümü restore edilmiştir.

 
Beş Kapılar Kalesi (Foça)
İzmir ili Foça ilçesinde bulunan bu kalenin Doğu Roma İmparatoru Michael Paleologos tarafından 1275 yılında Cenevizli Manuel Zacharna’ya verildiği kaynaklardan öğrenilmektedir. Cenevizliler de kaleyi onarmıştır.
Kalenin yapım tarihi kesinlik kazanamamakla beraber XI. Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan yapılan kale dikdörtgen planlı olup, köşelerindeki dikdörtgen kulelerle desteklenmiştir. Kale içerisinde Bizans döneminde yapılmış yapı kalıntıları bulunmaktadır.

 
Çeşme Kalesi (Çeşme)
İzmir ili Çeşme ilçesinde deniz kıyısında bulunan kaleyi Sultan II. Beyazıt zamanında, 1508 yılında, Aydın Valisi Mir Haydar tarafından Mimar Ahmet oğlu Mehmet’e yaptırmıştır. Bazı kaynaklarda kalenin XIV. yüzyılda Cenevizliler tarafından ilk defa yaptırıldığı yazılı ise de bunu belirten herhangi bir kaynağa rastlanmamıştır. XVII. yüzyılda Çeşme deniz savaşı burada olmuş, kale tahrip edilmiş ve XVIII. yüzyılda restore edilmiştir.
İlk yapılan kale deniz kıyısında idi. Sonraki yıllarda denizin doldurulması ile kale denizden kısmen uzaklaşmıştır. Kale kesme taştan yapılmış olup, ikisi sırtlarda bulunan dört burçlu bir kaledir. Kalenin h.914 (1508) tarihli kitabesi günümüze gelebilmiştir.
Kitabe:
“Hisar-ı Aynı cedid kıldı bünyad
Müverrih dedi tarihin hoş âbâd”.
Bu kitabedeki hoş âbâd sözcüğünün harfleri ebced hesabına göre h.914’ü göstermektedir. Ayrıca kitabenin altında da rakamla h.914 (1508) tarihi yazılıdır.
Evliya Çelebi bu kale ile ilgili Seyahatnamesi’nde bilgiler vermektedir:
“Çeşme kalesi denizin dudağında bir alçak kaya üzerine yapılmıştır. Batı tarafı deniz, doğu tarafı bayırlı bir sahra ve dağlardır. Dağların üstleri tamamen bağdır. Kalenin içindeki bütün evler, batı tarafında, Sakız Adası’na ve denize bakan yerlere yapılmıştır. Elli kadar olan bu evlerin damları toprak örtülüdür. Kalenin dizdarı ve 185 kale muhafızı erler bu evlerde otururlardı. Dört köşeli kalesi safi taştan yapılmış çok güzel hoş âbâdır. Kale doğudan batıya doğru uzunca yapılmıştır. Uzunluğu yokuş aşağı hendek kenarınca 200, eni 150 adımdır.
Kalenin çepeçevre yüzölçümü 700 adımdır. Üç tarafı derin ve büyük hendektir. Lâkin batı tarafını teşkil eden kayaları deniz dövdüğü için burada hendek yoktur. Kalenin kıbleye bakan çok sağlam demir kapısı varoşa açılır. Kapı önünde hendeğin üstünde zemberekli bir asma köprüsü vardır. Bu kapıdan sonra içeride bir kat demir kapı daha vardır. İç Kaleye iki kapıdan girilmiş olur. İkinci kapı kuzeye açılır. Bu kapının üzerinde Sultan Beyazıt Veli’nin fevkâni camii vardır. Venedik gemileri buraya gelmiş, kaleyi boş bulmuş ve işgal etmişlerdi. Kalenin demir kapılarını camiinin altın âlemlerini almışlar ve kaleyi yer yer yıkarak savuşup gitmişlerdi. Sonra padişahın fermanı ile Ak Mehmet Paşa Sakız Adası muhafızı iken bu çeşme kalesini tamir etmiş bir ak inci haline getirmiştir. Bu sırada camiyi esaslı bir şekilde tamir ettirmiş, altın âlemlerle süslemiştir. Kale kapılarını da 50’şer kantar ağırlığında yeniden demirden yaptırmıştır. Hendekleri 20’şer arşın derinleştirmek sureti ile temizlettirmiştir. Kalenin deniz tarafına bakan yerine iki büyük tabya yaparak her birine balyemez topu yerleştirmiştir. Mahzenlerini de binlerce kantar siyah barutla doldurmuştur.
Kalenin kaçan muhafızlarının gelirlerini keserek yeniden muhafızlığa tayin etmiştir. Kale böylece çok sağlam olmuş, yeniden can bulmuştur. Fakat cami henüz kiremit örtülüdür. Ama kale inci gibidir. Bembeyaz kuğu gibi tepeye kurulmuştur. Bir defa kaleye saldırmak isteyen küffarın kapudane gemisi kaleden atılan bir topla suyun dibine batmıştır. Bundan sonra küffar gemileri bir daha çeşmeden sulanmaya tövbe etti. Mağlup ve perişan dönüp gitti. Sonra sömbeki dalgıçları batan düşman gemisinden birçok para, cephane, iki yatırtma tunç top ve daha başka toplar çıkardırlar. Bütün toplarla çeşme kalesini zenginleştirdiler. Allah evvelce düşmanın kaleden aldıklarının on mislini ihsan etmiş oldu.
Çeşme Kalesinin çok güzel limanı vardır. Bütün büyük Barca ve Karavala kalyonlar burada yatarlar. Zira bu liman gayet iyi demir tutar. Çok güzel yatak limandır. Fakat batı ve karayel ve yıldız rüzgârlarından sakınmak gerektir. Böyle havalarda demir atarken dikkat etmek lazımdır. Zira limanın ağzı bu üç rüzgâra karşı açıktır. Bu rüzgârlar burasını çok şiddetli tutar ama hamis rüzgârından çok emindir. Bir mürsel paresi (gemi) ip ile bir kalyon yatsa korkulmaz.”
Sonraki yıllarda kaleye bir takım ekler yapılmış, antik yerleşim alanlarından taşlarla takviye edilmiştir. Çeşme Kalesi günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetiminde 1965 yılında müze konumuna getirilmiştir. Müzede teşhir edilen eserlerin büyük çoğunluğu İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nden getirilen ateşli ve kesici silahlardan oluşmaktadır. Başlangıçta Kale Müze olan bu yapı çevredeki 1964 yılından beri kazısı devam eden Erythrai (Ildırı) antik kentinden getirilen buluntu ve kalıntılarla arkeoloji müzesine dönüşmüştür.
Günümüzde Türkiye’nin Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nden sonra ikinci sualtı müzesidir. Ayrıca her yıl düzenlenen Uluslararası Çeşme Müzik Yarışması Çeşme Kalesi’nde yapılmaktadır.

 
Pergamon Surları (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde akropolü kuşatan surlar MÖ. V.-IV. yüzyılda yapılmıştır. Antik Pergamon şehri kurulurken yerleşimin topografyası göz önüne alınmış, engebeli yerleşim alanları teraslarla düzleştirilmiştir. Akropol 275 m. yüksekliğinde bir tepe üzerinde kurulmuş olup Pergamon Kralları Attaloslar kenti iki ayrı sur ile çevirmişlerdir.
Surların yapımında buradaki dağdan çıkarılan ve işlenmesi çok kolay olan gri-mavi renklerde Andezit taşı kullanılmıştır. Bu taşların yüzleri de düzgün biçimde yontulmuştur. Surlar dikdörtgen taş bloklarından oluşmuş ve harç olmadan kendi ağırlıkları ile birbirlerinin üzerine demir zıvanaların tardımı ile oturtulmuştur. Attaloslar devrinde yapılan bu surlar II. Eumenes döneminde kentin güneye doğru yayılması ile genişletilmiştir. MS. II. yüzyılda, Roma döneminde Helenistik dönem surları moloz ve kaba taş ile tuğladan oluşan yeni sur duvarları ile tamamlanmıştır. Bizans döneminde bunlara yeni eklemeler yapılmış olup, bugün akropolün kuzeyinde Bizans’ın tuğla ve taş örgü tekniği ile yapılan surlarının bir bölümü açıkça görülmektedir.
Bergama surlarının bulunduğu akropol aynı zamanda bir kale görünümündedir. İçerisindeki mabet ve diğer yapıların yanı sıra kentin korunmasına yönelik silah depoları akropolün kuzeyinde yer almıştır. Kalenin güney yönüne ovadan çıkılması olanaksız olduğundan buraya ince uzun, yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır. Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları da taştandı. Burada yapılan kazılarda Andezit taşından yapılmış değişik büyüklükte mancınık gülleleri bulunmuştur.

 
Kadifekale
İzmir Körfezi’ne hâkim, şehrin güneyinde bulunan 186 m. yüksekliğindeki Pagos Dağı eteklerinde bir tepe üzerinde bulunan kale ilk defa MÖ.334 yılında Anadolu’yu Pers egemenliğinden kurtaran Makedonya Kralı Büyük İskender’in (MÖ. 356–323) isteği ile yapılmıştır.
İskender’in komutanlarından Lysimachos’un İmparator’un emri ile yaptığı bu kalenin bulunduğu yerde daha önce bir Leleg yerleşmesi olduğu Antik kaynaklarda belirtilmektedir. Bununla beraber burada yapılan kazılarda bu iddiayı kanıtlayacak herhangi bir buluntuya rastlanmamıştır.
Tarih boyunca İzmir çeşitli saldırılara uğramış bu yüzden de şehrin surlarla kuşatılmasına gereksinim duyulmuştur. Bu nedenle de Kadifekale’de izleri ile karşılaşılan, Akropolden bugünkü Basmane semtindeki Sart yoluna ve Eşrefpaşa’daki Efes yolundan denize kadar uzanan iki sur yapılmıştır.
Kale Roma döneminden sonra Ortaçağda Timur orduları tarafından 1402’de tahrip edilmiş, bunu İzmir’deki 1668 yılında olan deprem izlemiştir. Kaleden günümüze pek az kalıntı gelebilmiştir. Günümüze gelebilen kalıntılar daha çok Ortaçağ’a aittir. Ortaçağ kale duvarlarının altında yapılan araştırmalarda ise Helenistik döneme (MÖ. 330-MS. 20) ait duvar kalıntıları ile karşılaşılmıştır.
XIX. yüzyılda İzmir’e gelen gezginlerin sözünü ettiği bu kalenin büyük bir bölümü ortadan kalmıştır. Günümüze gelen kalıntılardan kalenin moloz taş, kesme taş ve tuğladan yapıldığı anlaşılmaktadır.
Kadifekale’den günümüze yalnızca kalenin batısındaki beş kulesi ile güneyindeki duvarlarından bir bölümü ayakta durmaktadır. Bunlara dayanılarak kalenin uzunluğunun 6 km. olduğu ve sur duvarlarını destekleyen kulelerin 20–35 m. yüksekliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Kalenin bunun dışında kalan doğu ve kuzey kısımları tamamen yıkılmıştır. Kale içerisinde ise bir dehliz ve bir de su sarnıcı kalıntısı görülmektedir.
Sarnıç moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Üzeri toprak dolgu olan sarnıcın içerisi birbirleri ile tuğladan yuvarlak kemerli payelerle bölümlere ayrılmıştır. XX. yüzyılın ikinci yarısında yapılan kazılar sonucunda sarnıcın bütünü iyi bir durumda ortaya çıkarılmıştır.
Kadifekale surlarının bir bölümü Çelebi Mehmet tarafından yıktırılmıştır. Yalnızca doğu yönündeki surlardan rektangonal (çok iri taşlar) parçalardan bir iki adedi Basmane Garı’ndan Tilkilik’e uzanan ve Altınpark’a giden yolun başında görülmektedir.

 
Taşhan (Menemen)

 
İzmir ili Menemen ilçesi, Şehit Kemal Caddesi’nde bedestenin, Mahkeme Camisi’nin ve hamamın karşısında bulunan Taşhan’ın kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Ancak Taşhan’ın yapımında görevlendirildiği söylenen Şeyh Kamil’in hanın bitişiğinde türbesi bulunmaktadır. Şeyh Kamil’in yaşadığı dönem XVI. yüzyılın sonları ile XVII. Yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bu bakımdan Taşhan’ın da bu dönemde yapıldığı sanılmaktadır. Bazı kaynaklarda hanın Saruhanlılar döneminde yapıldığı belirtilmişse de bunu kanıtlayacak yeterli bilgiye rastlanmamıştır.
Taşhan kesme taş, moloz taş ve tuğladan kare planlı ve iki katlı olarak yapılmıştır. Menemen’de yapılmış hanların ilk örneklerinden olan hanın kare şeklindeki avlusunun dört çevresinde tuğla kemerli revak ve bunun karşısında da üzeri tonoz örtülü hücreler bulunmaktadır.
Girişin sağından 13 basamaklı bir merdivenle ikinci kata çıkılmaktadır. Üst katta 24 oda bulunmakta olup, bu odaların içlerinde 2–3 niş, bir ocak ve dışarıya açılan yuvarlak kemerli pencere ile birer kapısı bulunmaktadır. Hanın dış cephesi iki sıra kirpi saçakla çepeçevre kuşatılmıştır. Taşhan 1997 yılında restore edilmeye başlanmıştır.
İzmir’de tarihi kaynaklardan yalnızca isimlerini öğrenebildiğimiz hanlar bulunmaktadır. Bunların başında Acem Hanı, Akasoğlu Hanı, Akasoğlu Büyük Hanı, Akasoğlu Küçük Hanı, Altıparmak Hanı, Balyaoz Hanı, Barbaris Hanı, Barut Hanı (Küçük Han), Batak Hanı, I.Bey Hanı, II. Bey Hanı, Bostancı Hanı, Bölükbaşı Hanı, Cezayir Hanı, Eski Cezayir Hanı, Çoya Hanı, Çamur Hanı, Çavuşzade Hanı, Çercioğlu Hanı, Çukur Han, Demir Hanı, Dervişoğlu Hanı, Dolma Han, Ekmekçi Hanı, Dremsiz Süleyman Hanı, Eşref Paşa Hanı, Evliyazade Hanı, Küçük Fincancı Hanı, Hacı Hüseyin Hanı, Hacı Ali Paşa Hanı, Hacı Mehmet Hanı, Hacı Ömer Hanı, Hastane Hanı, Hüseyin Beşe Hanı, Hacı Sadullah Hanı, İbrahim Paşa Hanı, İki Kapılı Han, Kamil Bey Hanı, Ispartalı Hanı, İmam Hanı, Kantarcıoğlu Hanı, Karamanoğlu Küçük Hanı, Kara Mustafa Paşa Hanı, Kurşunlu Han, Keten Hanı, Kemahlı İbrahim Efendi Hanı, Kuzuoğlu Küçük Hanı, Kuzuoğlu Büyük Hanı, Leblebici Hanı, Laz Hanı, Malkoç Zade Hanı, Küpecioğlu Hanı, Mehmet Efendi Hanı, Mısırlıoğlu Hanı, Küçük Mehmet Hanı, Menzil Hanı, Osmanzade Hanı, Muhtesip Hanı, Pederi Hanı, Paşa Hanı, Piyaleoğlu Hanı, Pirinç Hanı, Rıza Bey Hanı, Rauf Paşa Hanı, Sadık Bey Hanı, Sakız Hanı, Salepçioğlu Küçük Hanı, Salepçioğlu Büyük Hanı, Salepçioğlu Hanı, Şalvarlıoğlu Hanı, Süleyman Efendi Hanı, Tavşanlı Hanı, Tabur Efendi Hanı, Tütün Hanı, Tercüman Hanı, Tellal Başı Hanı, Uzun Han, Büyük Vezir Han, Küçük Vezir Han, Yandevi Hanı, Yusufoğlu Hanı, Yemişçizade Hanı, Yuvanoğlu Hanı bulunuyordu.

 
Taşhan (Bergama)

 
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu han 1432 yılında yapılmıştır. Banisinin ismi bilinmemektedir.
Han kesme, moloz ve antik yapılardan derlenen taşlardan yapılmıştır. Orta avlunun çevresinde hanın odaları sıralanmıştır. Günümüzde çok harap durumda olan bu hanın üst örtüsü belirlenememiştir. Yalnızca revakların önündeki sütunlardan birkaç tanesi ayakta kalabilmiştir.

 
Çukur Han (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu hanın kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber yapı üslubundan XIV.-XV. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.
Han moloz taş, kesme taş ve tuğladan yapılmış olup, iki katlı, orta avlulu plan tipindedir. Yakın tarihlerde restore edilen bu han dikdörtgen planlı bir orta avlunun çevresinde yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlanmış sütunların oluşturduğu revaklardan meydana gelmiştir. Alt kattaki odaların üzerleri tonoz, üst kattakiler de kubbe ile örtülüdür.
Giriş kapısının üzerinde büyük bir oda bulunmaktadır. Bu odaya Başodası ismi verilmiştir. Hanın cephesinde üst katta pencereler sıralanmış bunların üzeri de saçak frizi ile sonuçlanmıştır.

 
Mehmet Bey Türbesi (Ödemiş)
İzmir ili Ödemiş ilçesi Birgi Ulu Camisi’nin kuzeybatı duvarına bitişik olan bu türbeyi Aydınoğlu Mehmet Bey ile oğulları İsa Bey, İbrahim Bahadır Bey ve Aydın Beyi Gazi Umur Bey için 1333 yılında yaptırılmıştır.
Türbe kalker taşından kare planlı olup, üzeri sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Üç pencereli olan türbenin köşelerine lacivert ve firuze renkte yıldız biçiminde çiniler yerleştirilmiştir. İç kısmı çinilerle süslenmiştir. Kubbenin ortasına da mozaik çinilerden meydana gelen bir madalyon yerleştirilmiştir. Kubbe kasnağında ve kubbede kullanılan mozaik kakma tekniğindeki çinilerin büyük bir kısmı da rutubet nedeni ile dökülmüştür.
Türbe günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir.

 
Hatuniye (Sultan Şah-Ümmü Sultan) Türbesi (Ödemiş)
İzmir ili Ödemiş ilçesi, Birgi Bucağı’nda bulunan bu türbe, Birgi Ulu Camisi’nin güneyinde bulunmaktadır. Aydınoğulları döneminden Birgi’de kalan en eski yapılardan biri olan bu türbenin giriş kapısı üzerindeki kitabesinden öğrenildiğine göre, Aydınoğlu Mehmet Bey’in kız kardeşi Sultan Şah için h.710 (1310) tarihinde yaptırılmıştır.
Sultan Şah’ın vakfı olan, günümüze ulaşamayan medrese ile birlikte yaptırılan bu türbenin etrafı daha sonra hazireye dönüşmüşse de çevre düzenlemesi sırasında buradaki mezar taşları kaldırılmıştır.
Türbe moloz taş ve tuğladan, altıgen planlı yapılmış olup, üzeri kubbe ile örtülmüştür. Son yıllarda yapılan onarımlar sırasında özgünlüğünü büyük ölçüde yitiren türbenin üzeri kasnaksız basık bir kubbe ile örtülüdür. Kubbe doğrudan doğruya duvarlar üzerine oturtulmuştur. Türbeye güney yönündeki bir kapıdan girilmekte olup, her cephesine de yuvarlak kemerli birer pencere açılmıştır. Günümüzde kuzey duvarındaki pencere örülmüş ve burası sağır duvar haline getirilmiştir.
Türbenin girişi ileriye doğru uzanmış ve bu yüzden de giriş cephesi eyvan biçimine dönüşmüştür. Hafif sivri kemerli bu eyvanın içerisine ve yan yüzlerine karşılıklı birer niş yerleştirilmiştir. Geçmeli basık kemerli girişin kilit taşı üzerine kabara ve iki yanına da madalyonlu basit süslemeler yapılmıştır. Türbenin iki satırlık sülüs yazılı kitabesi giriş kemerinin üzerine yerleştirilmiştir.
Türbe içerisinde buraya sonradan konulduğu anlaşılan bir mezar bulunmaktadır. İbrahim Hakkı Uzunçarşılı’nın yayınladığı Şah Sultan’ın mezarın ne olduğu bilinmemektedir.

 
Yoğurtluoğlu (Yavukluoğlu) Camisi (Tire)
İzmir ili Tire ilçesinde, Turan Mahallesi, Beyler Deresi semtinde bulunan bu caminin yapım tarihini ve banisini belirten kitabesi günümüze gelememiştir. Vakıf kayıtlarında da vakfiyesine rastlanmayan bu caminin XV. yüzyılda Yoğurtluoğlu Mehmet Bey tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Halk arasında Yavukluoğlu Camisi olarak anılan bu caminin doğusunda muvakkithane, doğu ve batısında medrese odaları, kuzeyinde de rasathanesi bulunmaktadır. Hamamından hiçbir iz günümüze gelememiştir.
Cami yakın tarihe kadar harap bir halde iken, restore edilmiş ve 2005 yılında törenle ibadete açılmıştır. Cami bu restorasyon sırasında kısmen de olsa orijinalliğinden uzaklaşmıştır.
Cami kesme taştan 10.50x10.50 m. ölçüsünde kare planlı olup, üzeri tromplu ve on ikigen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbe dışarıdan köşe kuleleri ile desteklenmiştir. Caminin önündeki son cemaat yeri altı yuvarlak sütunun yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlanması ile beş bölüm halindedir. Bunlardan ortadaki kubbe diğerlerinden daha yüksek ve daha da geniştir.
Giriş kapısı mermer söveli olup, yuvarlak kemerlidir. Taş ve tuğladan bezeme ile görkemli bir konuma getirilmiştir. Mihrap ve minber mermerden olup restorasyon sırasında buraya yerleştirilmiştir. Caminin yanındaki minare taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

 
Derviş Ağa Camisi (Ödemiş)
İzmir ili Ödemiş ilçesi Birgi Bucağı’nda bulunan bu cami, Derviş Ağa tarafından h.1074 (1663) tarihinde yaptırılmıştır. Evliya Çelebi’den öğrenildiğine göre caminin yanında 70 hücreli Derviş Ağa Medresesi ile 200 dükkân, iki han ve bir de hamam bulunuyordu. Giriş kapısı üzerinde de kitabesi bulunmaktadır.

 
Kitabe:
“Bu mâbedi tâ haşrederek ger hayrüşer a’mâlinâ
Makbûlü dergâh âmeden tâkı bülendi rûşinâ
Âkil odur hayrat idüb makdurini sarfeyliye
Sâdi merkûn der rûzü şeb bâki değil dâr-i fenâ
Âlid kisbile câmii şâdan iden Derviş ağa
Bâğı vücûdun sebzter lütfunla kıl Yârab teba
Dahî bunun emsâline vâsıl ide bâri Huda
Her ruz duâdır mâcerâ bî-iştibah subhu mesâ
Tûbâ bihişt-âsâ demek lâyıkdürür bu câmie
Zâri begüft târihini kalûbelâ hayrulbina Sene 1074 (1663).”
Cami kesme taştan kare planlı olup, üzeri pandantifli merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Dört paye üzerine oturan sekizgen kasnaklı kubbe köşe kuleleri ile takviye edilmiştir. Caminin önünde iki sütunlu ve duvar uzantıları ile de üç bölüme ayrılan bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Son cemaat yeri geç devirde yapılmış bir saçakla üzeri örtülmüştür. İbadet mekânı giriş kapısının iki yanında altlı üstlü birer, iki yan duvarda yine altlı üstlü ikişer, mihrabın iki yanında da birer pencere ile aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıra pencereler dikdörtgen söveli, üst sıra pencereler de yuvarlak kemerli alçı şebekelidir.
Mihrap niş şeklinde olup, XVIII. yüzyıl üslubunda bezelidir. Caminin yanındaki minaresi kesme taş kaide üzerinde, yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

 
Birgi Ulu Camisi (Ödemiş)

 
İzmir ili Ödemiş ilçesi Birgi Bucağı’nda bulunan Birgi Ulu Camisi medrese, hamam ve türbeden oluşan bir külliye olarak yapılmıştır. Günümüze cami ve Aydınoğlu Mehmet Bey’in türbesi gelebilmiştir.
Yapı topluluğunu Aydınoğlu Mehmet Bey h.712 (1312–1313) yılında yaptırmıştır. Bunu belirten iki kitabe caminin kuzey ve doğu giriş kapıları üzerinde bulunmaktadır. Birgi’nin simgesi durumundaki bu cami, şehrin ortasından geçen derenin sol tarafında, hafif eğimli bir arazi üzerinde yapılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda, arazinin eğimi dikkate alınarak yapılan cami kare planlı olup, mihraba dikey beş sahınlıdır. Kesme taştan yapılmış olan caminin üzeri çift eğimli bir çatı ile örtülmüştür. Yalnızca mihrap önü kubbelidir. Arazi konumundan ötürü ibadet mekânını aydınlatan iki katlı pencereler farklı konumda olduğu gibi bu durum duvar örgülerine de yansımıştır. Caminin doğu cephesinin önemli bir bölümü devşirme büyük bloklardan yapılmıştır. Ayrıca bu duvar işçiliği ile tezat gösterecek şekilde de kaba moloz taştan yararlanılmıştır.
Doğu yönündeki girişin iki yanında üstte ikişer, altta da ikişer pencere bulunmaktadır. Çatının hemen altındaki üst sıra pencereler dıştan şebekeli basit dikdörtgen şekildedir. Bunlardan girişe doğru olanlar hafifçe birbirlerine kaydırılmış, alt pencereler uzaktan tek pencere görünümünü vermekte iseler de bu durum büyük bir dikdörtgen pencerenin dilimli kemerle dekoratif bir şekle dönüşmesinden meydana gelmiştir. Bu pencereler iki yandan burmalı gövdeli, volütlü başlıklı birer sütuncukla sınırlandırılmıştır. Bunların üzeri de yekpare mermer blokların oyulması ile beş dilimli bir kemer şekline sokulmuştur. Bu kemerin ortasında da basit bir düğüm ve geçmeler meydana getirilmiştir. Köşelerde asma yaprağı, üzüm salkımı, çiçekler ve rozetlerden oluşan bir kompozisyon da onları tamamlamıştır. Pencerenin üzerinde tek satır halinde bir ayete yer verilmiştir. Girişin sağındaki üst pencere ise ondan biraz daha farklıdır. Burada yedi dilimli kemer iki ayrı mermer bloğun oyulmasından meydana getirilmiştir. Burada da basit bir düğümlü geçme dikkati çekmektedir. Bu pencerenin üzerinde yine tek satırlı bir başka ayete yer verilmiştir. Caminin bu cephesindeki en dikkati çeken nokta güney cephesi ile birleştiği yerdeki köşelere yerleştirilmiş devşirme arslan heykelidir. Dikdörtgen bir niş içerisinde bulunan bu arslan heykelinin yüz kısmının hatları belli olmayacak şekilde aşınmıştır.
Caminin doğu cephesinin ortasında giriş kapısı bulunmaktadır. Ahşap bir sundurma içerisine alınan ve yüksekliği çatı seviyesine kadar ulaşan bu kapıya birkaç basamaklı merdivenle çıkılmaktadır. Mermerden özenli bir işçilikle yapılan bu kapının yan duvarlarını üç sıra, çevresini de tek sıra halinde bir çerçeve çevirmiştir. Girişin üzeri geçmeli, basık bir kemer şeklinde olup, kilit taşının üzerine buket şeklinde bir palmet motifi ile küçük bir kabara, kemer köşelerine de küçük rozetler, çiçek motifleri işlenmiştir. Kemerin üzerinde tek satır halinde sülüs yazılı yapım kitabesi bunun üzerinde de yine bir ayetten alınma iki satırlık bir başka kitabe daha bulunmaktadır. Yapım kitabesinde ismi geçen (El Emiru’l Kebir) unvanı Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1312–1313 yıllarında yöreye hâkim olduğunu yansıtmaktadır.
Caminin mermerden devşirme bloklarla kaplı olan güney cephesine üstte dört, altta da üst üste oturtulmuş ikişer pencere açılmıştır. Üstteki pencereler doğu yönündeki pencerelerin hemen hemen eşidir. Alt sıra pencereler ise yine iki kat halindedir. Bunların üzerlerine sivri kemerli daha küçük pencereler yerleştirilmiştir. Üst pencerelerin kenar köşelerinde görülen çarkıfelek ve çiçek dolgulu rozetler bu cephedeki tek süsleme unsurlarıdır.
Caminin batı cephesinin bütününde moloz taş duvar işçiliği görülmektedir. Ancak yapımından sonra bu kısmın değişik zamanlarda onarıldığını gösteren izler de görülmektedir.
Cami ile ilgili olarak Evliya Çelebi, Fuat Köprülü ve İbrahim Hakkı Uzunçarşılı ayrıntı vermemekle beraber üç kapısı olduğunu belirtmişlerdir. Konuyu araştıran Selda Kalfazade köylülerle yaptığı konuşmalarda 1930’lu yıllarda batı cephesinin güney köşesindeki pencerenin kapı olarak kullanıldığını öğrenmiştir. Böylece yapının üç kapılı olduğu da ortaya çıkmıştır.
Caminin kuzey girişi yapı işçiliği ve kompozisyon bakımından doğu girişinin hemen hemen bir tekrarıdır. Yalnızca giriş açıklığını geçmeli taş sivri bir kemer örtmektedir. Bu kemerdeki her taşın üzeri küçük rozetlerle süslenmiştir. Kilit taşının üzerinde bitkisel bir motif, köşelerde içleri dolgulu iri madalyonlar bulunmaktadır. Kapının üzerindeki kitabelik bölümünde de iki satır halindeki sülüs yazılı kitabe caminin yapımı ile ilgilidir. Burada Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1312–1313 yıllarında bu camiyi yaptırdığı yazılıdır. Bunun dışında kapı üç yönden sülüs yazılı bir ayetle geniş bir çerçeve içerisine alınmıştır.
Ahşap sundurmadan birkaç basamak merdivenle inilen ibadet mekânı kuzey-güney doğrultusunda dört sıra halinde kemerlerle birbirine bağlı sütunların oluşturduğu beş nefli bir plan şekli göstermektedir. Bunlardan orta nef daha geniş tutulmuş ve özellikle mihrap önü kubbe ile örtülerek daha belirgin bir şekle sokulmuştur. Mihrap önündeki kubbeye pandantiflerle geçilmektedir. Doğudan batıya doğru dörderli olmak üzere üç sıra halindeki bu sütunlardan batıdaki dördüncü sırada üç tane sütun bulunmaktadır. Ancak orijinal yapıda on altı sütun olduğu Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde belirtilmiştir. Tayin edilemeyen bir dönemde belki de deprem sonucu caminin iç düzeninde bir farklılık meydana gelmiştir.
Mihrap ve mihrap önü mekânı ile orta nefe yönelik kemerin üst bölümü mozaik çini ile kaplıdır. Kakma tekniğindeki bu çiniler koyu mor, firuze renklerinde olup, geometrik bezemelidir. Mihrabın yanındaki ceviz minber Muzaferiddin Bin Abdülvahid’in eseri olup, kündekâri tekniğinde yapılmıştır.
Caminin batı cephesinin güney köşesinde yer alan minare kesme taştan bir kaide üzerine oturtulmuştur. Silindirik gövdeli tuğla minarenin üzeri firuze renkte sırlı tuğlalarla kaplanmıştır. Minare gövdesinin alt kısmını sırlı ve sırsız tuğlaların zikzaklı bir örgü, şerefe altına rastlayan üst bölümün de firuze sırlı tuğlalardan baklavalı örgü şeklinde yapıldığı da dikkati çekmektedir. Buradaki baklavalı örgü minarenin petek kısmında da tekrarlanmışsa da günümüze yalnızca bezemenin alt kısmı gelebilmiştir.

 
Ulu Cami (Aydınoğlu Camisi) (Ödemiş)
İzmir ili Ödemiş ilçesinde bulunan bu camiyi Aydınoğlu Mehmet Bey 1312 yılında yaptırmıştır. XIV. yüzyılda Ödemiş ve çevresi Aydınoğulları’nın egemenliği altında bulunuyordu.
Selçuklu üslubunu yansıtan cami kesme taştan kare planlı olarak yapılmıştır. İbadet mekânı dörder sütundan oluşan üç dizi sütunla beş sahna ayrılmıştır. İbadet mekânının önünde sekiz sütunun taşıdığı, üzeri çatılı bir son cemaat yeri bulunmaktadır.
Mihrabı Selçuklu geleneğini yansıtan çinilerle bezelidir. Mozaik kakma tekniğinde yapılan mihrap firuze ve koyu mor renkte geometrik yıldız ve geçmelerden meydana gelmiştir. Ayrıca kıvrık dal ve Rumiler mihrabı çepeçevre kuşatmıştır. Selçuklu ustası Muzaferiddin Bin Abdülvahid’in eseri olan minber Selçuklu üslubunda, ceviz ağacından çivi kullanılmadan geçme tekniği ile yapılmıştır. Üzerindeki kitabeden minberin sekiz yıl sonra tamamlandığı anlaşılmaktadır. Caminin içerisindeki pencere kapakları da yine aynı ustanın eseridir.
Caminin güneybatı köşesinde kesme taş kaideli, yuvarlak gövdeli, tek şerefeli minaresi bulunmaktadır.

 
Karakol Yanı Camisi (Selçuk)
İzmir Selçuk ilçesinde bulunan bu caminin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Yakın tarihlerde onarılan caminin mimari üslubundan Aydınoğulları döneminde, XIV. yüzyılda yapıldığı, sonraki yıllarda da onarıldığı anlaşılmaktadır.
Cami kesme taştan tuğla hatıllı, kare planlıdır. Önünde iki sütun ve iki payenin yuvarlak kemerlerle birbirine bağlandığı üç bölümlü bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Yuvarlak kemerli bir kapıdan içerisine girilen caminin üzeri yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Kasnağın üzerine sağır nişler yapılmıştır. Bu nişlerin içerisine de yuvarlak kemerli küçük vitraylı pencereler yerleştirilmiştir.
Caminin iki yan duvarında dikdörtgen söveli, sağır kitabelikli ikişer pencere bulunmaktadır. Bunların üzerinde de yuvarlak kemerli vitraylı pencereler yerleştirilmiştir.
Mihrap yuvarlak bir niş şeklinde olup, çağına uygun bezemesi günümüze gelememiştir. Caminin ibadet mekânının duvarına bitişik olan minaresi kesme taş kaideli, tuğladan silindirik gövdeli ve tek şerefelidir. Şerefe altına baklava motifleri ile bezeme yapılmıştır.

 
İshak Bey Camisi (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesinde, Aydın-İzmir yolu kavşağında bulunan bu caminin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber yapı üslubundan XIV. yüzyılın başlarında Aydınoğulları döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Oldukça harap olan bu cami İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2005–2006 yılında onarılarak ibadete açılmıştır.
Cami kesme taştan tuğla hatıllı, kare planlıdır. İbadet mekânının üzeri sekizgen kasnaklı kiremitli bir kubbe ile örtülüdür. İbadet mekânının iki yan duvarında altlı üstlü birer pencere ile aydınlatılmıştır. Mihrap yuvarlak bir niş şeklinde olup, dışarıya dikdörtgen çıkıntı yapmıştır. Caminin son cemaat yeri sonradan eklenmiştir.
Cami içerisinde bezeme elemanına rastlanmamıştır. Caminin yanındaki minaresi yapıdan ayrı olup, dikdörtgen taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Şerefe altında dönemine uygun mukarnaslar görülmektedir.

 
İsa Bey Camisi (Selçuk)
İzmir ili Selçuk ilçesinde, Ayasuluk Kalesi ile St. John Kilisesi’nin bulunduğu tepenin batı yamacında olan bu cami, kapı üzerindeki kitabesinden öğrenildiğine göre h.776 (1375) tarihinde Aydınoğlu İsa Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Ali Bin Müşeymeş ed-Dımışki’dir. Aydınoğlu İsa Bey’in vakfiyesi günümüze gelemediğinden bu cami ile ilgili bilgiler eski gezginlerin yazdıklarından öğrenilmektedir. Evliya Çelebi bu yapıdan söz ederken kitabesini de kaydetmiştir.
Kitabe:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, Millet fertlerinin maliki, İslam’ın ve Müslümanların sultanı, Devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkünü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu Şevval ayının 9’unda ve 776 (1375) senesinde yazdı”.
Cami Selçuk’un (Ayasuluk) Osmanlı yönetimine girmesinden sonra önemini yitirmiş ve cami de kendi haline terk edilmiştir. Zamanla harap olan bu yapı XIX. yüzyılın sonlarında çok bakımsız duruma gelmiştir. XIX. yüzyılın sonlarında bir süre kervansaray olarak kullanılmış, bu sırada da yapıda bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Örneğin; güney duvarındaki mihrap sökülmüş ve yerine bir kapı açılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarında kırılan, parçalanan mihrabın üst kısmı İzmir Kestanepazarı Camisi’ne götürülmüş ve oradaki mihrabın üzerine yerleştirilmiştir. Mihrap üzerindeki kitabe frizi de yine İzmir’e götürülmüştür. Ayrıca kuzey ve doğu yönlerindeki kapılardan kitabeler başta olmak üzere mimari parçaları da yerlerinden sökülmüştür. Bu kapıların kitabelerin XIX. yüzyılın sonlarında İzmir’e götürüldüğü kaynaklardan öğrenilmektedir. Yalnızca doğu kapısındaki kitabe Çorapkapı Camisi’nin mihrabı üzerine, kuzey kapısı üzerindeki kitabe de Kestanepazarı Camisi’nin son cemaat yerindeki pencere üzerine yerleştirilmiştir.
İsa Bey Camisi Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün Efes’te yaptığı kazı çalışmaları sırasında G.Niemann 1895’te bu yapıyı da incelemiş ve küçük çapta da olsa düzenleme çalışmaları yapılmıştır. Sonraki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı ve İzmir Vakıflar Müdürlüğü 1934 yılında ortaklaşa bir restorasyon çalışması yapmıştır. 1988 yılında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü yapıyı bir kez daha restore etmiş ve düzenlemiştir.
Yapının bulunduğu alanın bir yamaçta olması, kuzey ve doğu cephelerini büyük ölçüde etkilemiştir. Bu nedenle de kuzey ve doğu cephelerinde çok az sayıda pencere açılmıştır. Ancak yapının anıtsal görünümü düz bir arazide bulunan güney ve batı cephelerinde açıkça görülmektedir. Batı cephesinde diğer cephelerdeki kesme taş, kireç taşı ve devşirme malzeme uygulanmamış, bütün yüzey düzgün devşirme bloklarla kaplanmıştır. Bezeme yönünden de bu cephe diğerlerinden daha farklı görünümdedir.
Cami enine gelişen iki nefli bir ibadet mekânı ile buna kuzey yönünde eklenen revaklı bir avludan meydana gelmiştir. Batı cephesinde cami ile avlu duvarlarının birleştiği noktada anıtsal bir giriş kapısı bulunmaktadır. Kapının iki yanında, zemin kısmında sıra halinde nişler görülmektedir. Günümüzde camekânla kapatılan bu nişlerin aslında aptes alma muslukları olarak kullanıldıkları sanılmaktadır. Bu nişlerin üzerinde bulunan pencereler iki sıra halinde tüm cepheyi kaplamaktadır. Böylece yapıya, alt sırada nişler, üst sırada da pencerelerle cephe üçlü bir görünüm verilmiştir. Buradan iki yandaki merdivenlerle çıkılan mermerden bir taç kapı yer almaktadır. Bunun üzerine de günümüzde şerefeden yukarısı yıkılmış olan minare yerleştirilmiştir. Doğu kapısının üzerinde de bu minarenin bir benzerine yer verilmiştir. Ancak bu minare günümüze ulaşamamış, XVII. Yüzyıldaki gravürlerde de görülmemektedir.
Giriş kapısından dikdörtgen planlı, ortasında sekizgen bir havuz olan avluya girilmektedir. Avlunun üç yönden revakla kuşatıldığı günümüze gelebilen izlerden anlaşılmaktadır. Antik yapılardan buraya getirilmiş 12 sütun bu bölümün revaklarla kuşatıldığının kanıtıdır. Geniş kemerlerle birbirine bağlanan bu sütunlar ve duvarlardaki konsollar, tuğla kemer izleri, revaklarının üzerinin örtülü olduğunu da göstermektedir.
Caminin ibadet mekânı 18.00x48.00 m. ölçüsünde dikdörtgen planlı olup, ortasındaki sekizer metre aralıklarla dizilmiş dört granit sütunla iki eşit sahna ayrılmıştır. Bunlar mihrap yönünde dik bir sahınla (transept) kesilmiş ve ortaya çıkan birbirine eşit iki mekân yan yana 9.00 m. çapında yüksek kasnaklı birer kubbe ile örtülmüştür. Sekizgen kasnaklı olan bu kubbelerden birincisine Türk üçgenleri ile diğerine de pandantiflerle geçilmiştir. Buradaki büyük sütunların antik limanın yanındaki hamamdan getirildiği sanılmaktadır. Bu kubbelerin dışında kalan bölümler çift meyilli çatılarla örtülmüştür.
İsa Bey Camisi Aydınoğulları dönemini yansıtan mimarisinin yanı sıra bezemeleri ile de dikkati çekmektedir. Batı cephesindeki pencere ve giriş kapısı üzerinde zengin ve renkli taş bezemelerle karşılaşılmaktadır. Ayrıca pencerelerde geçme örnekleri ile düğümlü geçmeler birlikte kullanılmıştır. İbadet mekânında mihrap önü kubbesi mozaik çini tekniğinde yapılmış pandantifleri firuze, kahverengi ve koyu mavi renkte çinilerle kaplanmıştır. Bu çinilerin arasına tuğlaların yardımı ile altı köşeli yıldızlar ve altıgenlerden meydana gelen geometrik bir bezeme meydana getirilmiştir.

 
Hafız Süleyman Mescidi (Foça)
İzmir ili Foça ilçesinde bulunan bu cami kitabesinden öğrenildiğine göre Foça Kalesi Dizdarı Kurt Hacı Mustafa tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Günümüze gelemeyen bu yapının yerine eski kalıntılarından da yararlanılarak XIX. yüzyılın sonunda Hafız Süleyman isimli bir kişi tarafından yeni bir cami yaptırılmıştır.
Cami I. Dünya Savaşı sırasında ibadete kapatılmış, uzun süre harap bir durumda kalmış, 1992 yılında onarılarak yeniden ibadete açılmıştır.
Bugünkü cami kesme taş ve moloz taştan kare planlı olarak yapılmış olup, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Giriş kapısı önüne ahşap bir sundurma eklenmiştir. İçten düz tavanlı olan ibadet mekânı içerisinde sanat tarihi yönünden önemli herhangi bir bezeme bulunmamaktadır. İbadet mekânı altlı üstlü pencerelerle aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıradakiler dikdörtgen söveli olup, üst sıradakiler ise yuvarlaktır.

 
Kayalar Camisi (Foça)
İzmir ili Foça ilçesinde, Fatih Camisi’nin 200 m. kuzeydoğusunda bulunan bu caminin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi ve banisi konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır. Bununla beraber yapının mimari üslubundan XV.-XVI. yüzyılda yapıldığı, XIX. yüzyılda da minaresinin yenilendiği anlaşılmaktadır.
Cami moloz taştan ve antik çağa ait devşirme taşlardan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. İçten düz tavanlı olan yapı değişik zamanlarda yapılan onarımlarla orijinalliğinden oldukça uzaklaşmıştır.
Mihrap ve minberi sanat tarihi yönünden herhangi bir özellik taşımamakta olup, geç devir bezemeleri ile süslenmiştir. Yanındaki taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli tek şerefeli minaresi XIX. yüzyıl mimari üslubunu yansıtacak biçimde soğan kubbelidir.

 
Fatih Camisi (Foça)
İzmir ili Foça ilçesinde bulunan bu caminin üzerinde iki ayrı kitabe bulunmaktadır. Avlu kapısı üzerindeki kitabeden öğrenildiğine göre Mustafa Ağa isimli bir kişi tarafından 1531 yılında, Fatih Sultan Mehmet’in isteği üzerine Foça’nın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra yaptırılmıştır. Sonraki yıllarda Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile, ancak padişahın ölümünden sonra 1569–1570 yılında yeniden yaptırıldığı ibadet mekânına giriş kapısı üzerindeki kitabeden öğrenilmektedir.
Cami bir sıra kesme taştan bir sıra tuğla hatıllı ve dikdörtgen planlı olarak yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Caminin önünde yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış altı sütunun taşıdığı bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Bu son cemaat yeri ibadet mekânını örten çatının devamı ile örtülüdür. İbadet mekânına giriş kapısı yuvarlak kemerli ve mermerden olup, üzerinde sağır bir kemer ve Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği ile yapıldığını belirten kitabe bulunmaktadır. İbadet mekânı altlı üstlü iki sıra halinde ikişer pencere ile aydınlatılmıştır. Bu pencerelerin alt sırasındakiler dikdörtgen, üst sıradakiler de alçı vitraylıdır.
Mihrap yuvarlak bir niş şeklindedir. Caminin yanındaki minaresi kesme taş kaideli, yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

 
Şadırvanlı Cami (Bergama)
İzmir Bergama ilçesinde bulunan bu cami 155o yılında yaptırılmıştır. Önündeki şadırvandan ötürü halk arasında Şadırvanlı Cami olarak tanınmaktadır.
Kesme taştan yapılmış olan cami kareye yakın dikdörtgen planlı olup, ibadet mekânının üzeri tromplu sekizgen kasnağa oturan merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Caminin önünde üç kubbeli bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Mihrap ve minberi sanat tarihi yönünden herhangi bir özellik taşımamaktadır.
İbadet mekânı altlı üstlü iki sıra halindeki pencerelerle aydınlatılmıştır. Yanındaki minaresi kesme taştan yuvarlak gövdeli ve tek şerefeli olup, 1952 yılında yenilenmiştir.

 
Kulaksız Cami (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu caminin banisi bilinmemektedir. 1803 yılında eski bir yapının kalıntısı üzerine yapılmıştır. Caminin batı yönündeki duvar eski yapıya aittir. Değişik dönemlerde yapılan onarımlarla ve yakın tarihlerde önüne yapılan ilavelerle özelliğinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır.
Cami kesme ve moloz taştan dikdörtgen planlı olarak yapılmış olup, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Mihrap ve minberi bir özellik taşımamaktadır.
Caminin yanındaki minaresi kesme taş kaide üzerinde yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

 
Kurşunlu Cami (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu cami kaynaklardan öğrenildiğine göre 1439 yılında yapılmıştır. Değişik zamanlarda yapılan onarımlarla XV. yüzyıl mimari özelliğinden oldukça uzaklaşmıştır. Bu arada da caminin önüne mimarisini gölgeleyen geniş saçaklıklı, ahşap bir son cemaat yeri eklenmiştir.
Cami kesme taştan yapılmış olup, kare planlıdır. İbadet mekânının üzeri 9.20 m. çapında kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Mihrap yuvarlak bir niş şeklinde olup, minberi ahşaptandır.
Yanındaki minaresi taş kaide üzerine tuğladan yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

 
Ansarlı Cami (Bergama)
zmir Bergama ilçesi, Selçuk Mahallesi’nde bulunan bu caminin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Kaynaklardaki bilgiye ve yapının mimari üslubuna dayanılarak 1544 yılında yapıldığı sanılmaktadır.
Kesme taştan yapılmış olan cami kare planlı olup, üzeri tromplu ve sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Caminin önündeki son cemaat yeri iki sütunun ve yan duvar uzantılarının taşıdığı üç kubbe ile örtülmüştür. Buradaki sütunlar birbirlerine sivri kemerlerle bağlanmıştır.
Son cemaat yerinden girilen giriş kapısı yuvarlak kemerli olup, beyaz mermerdendir. Caminin yanındaki minaresi taş kaide üzerine kesme taştan yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.
Caminin önündeki şadırvanı Roma dönemine ait bir lahitten yapılmıştır.

 
Selçuklu Minaresi (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan minare XIII.-XIV. yüzyıl başlarında yapılmış bir mescide aittir. Mescit günümüze gelememiştir. Bu bakımdan banisi ve yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber minare Selçuklu üslubunun tüm özelliklerini yansıtmaktadır.
Taş kare kaide üzerine yuvarlak tuğla gövdeli olan minare lacivert, firuze ve yeşil renkli sırlı tuğlalarla örülmüştür. Şerefe altı mukarnaslı olup, petek kısmı taş ve tuğlalar karışık olarak örülmüş, 3–6 sıra tuğla tüm petek gövdesini kaplamıştır.

 
Laleli Cami (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde, Viran Kapı yanında bulunan bu cami 1534 yılında yapılmıştır.
Kesme taş, moloz taş ve antik yapılardan getirilmiş taşlardan yapılan cami kare planlıdır. Caminin önünde üç bölümlü, üzeri kubbeli son cemaat yeri bulunmaktadır. İbadet mekânı kare planlı olup, üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. İbadet mekânı altlı üstlü iki sıra halinde pencerelerle aydınlatılmıştır. Ancak bu pencere düzeni yapılan onarımlar sırasında özelliğinden uzaklaşmıştır. Mihrap ve minberi sanat tarihi yönünden bir özellik taşımamaktadır.
Son cemaat yerinin yanında bulunan minaresi kare kaide üzerine yuvarlak tuğla gövdeli, tek şerefelidir.

 
Parmaklı Mescit (Bergama)
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan bu caminin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi ve banisi kesinlik kazanamamıştır. Yapı üslubundan XIV. yüzyılın sonunda veya XV. yüzyılın başında yapıldığı sanılmaktadır.
Moloz, kesme taş ve tuğla hatıllı olarak yapılmış olan bu mescit, kare planlı olup, üzeri sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Duvar işçiliğinde yer yer antik yapılardan getirilmiş taşlar da kullanılmıştır. Mescidin doğu cephesinde altıgen ve baklava dilimleri şeklinde duvar bezemesi yapılmıştır. Bunlar Selçuklu mimari geleneğinin devamı niteliğindedir.
İbadet mekânını örten kubbe Türk üçgenlerinin yardımı ile sekizgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Kubbenin ve trompların üzerleri kiremit örtülüdür. Duvarlarındaki izlerden değişik zamanlarda onarım gördüğü ve duvarların yenilendiği anlaşılmaktadır. Bunu belirten ilk yapıya ait yuvarlak tuğla kemer izleri görülmektedir.
İbadet mekânı iki sıra halinde düzensiz pencere dizileri ile aydınlatılmıştır. Yuvarlak niş şeklindeki mihrabında bezeme bulunmamaktadır. Caminin yanındaki taş kaide üzerinde olduğu sanılan minarenin yalnızca kaidesi günümüze gelebilmiştir.


 

Ulu Cami (Bergama)

 
İzmir ili, Bergama ilçesinde bulunan Ulu Cami’yi Sultan Yıldırım Beyazıt 1399 yılında yaptırmıştır. Cami 1905 yılında ve 1949 yılında onarılmıştır.
Kesme taştan dikdörtgen planlı yapılmış olan caminin ibadet mekânı dört payenin taşıdığı, sekizgen kasnaklı, aynı eksen üzerinde üç kubbe ile örtülmüştür. İbadet mekânına giriş kapısı yan tarafta olup, dikdörtgen çerçeve içerisine alınmış, yuvarlak kemerlidir. İbadet mekânı her duvarda ikişer tane altlı üstlü dörder pencere ile aydınlatılmıştır. Bunlardan üst sıradakiler alçı şebekelidir.
Mihrap yuvarlak niş şeklinde olup, Selçuklu sülüsü ile yazılmış girift bir kitabesi bulunmaktadır. Aynı zamanda mihrap geometrik bezemelerle ve alçı kabartmalarla süslenmiştir. Minber mermerden olup, geometrik bezemelidir.
Yanındaki 38 m. yüksekliğindeki minaresi taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli, tek şerefelidir. Minare 1949 yılında onarılmıştır.
Kemeraltı Camisi
izmir Anafartalar Caddesi’nde, Kemeraltı Çarşısı içerisinde 853. Sokak’ta bulunan bu camiyi Yusuf Çamazade Ahmet Ağa 1671 yılında yaptırmıştır. Cami dükkânlar ve yapılar arasında sıkışmış durumdadır.
Kesme taştan yapılan caminin önünde üç kubbeli bir son cemaat yeri bulunmaktadır. İbadet mekânı kare planlı olup, üzerini merkezi tromplu bir kubbe örtmektedir.Caminin dış kenarları saçak hattından yüksek yuvarlak kemerli dışa taşkın birer pencere ile aydınlatılmıştır. Bunun dışında ibadet mekânı iki sıra halinde pencerelerle aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıradakiler yuvarlak kemerli olup, ikinci sıra pencereler daireler halindedir.
Minber ve mihrabı bir özellik taşımamaktadır. Caminin içerisi XVIII. yüzyıla tarihlenen kalem işleri ile bezenmiştir. Bu bezeme XX. yüzyılın ikinci yarısında yapılan onarımlar sırasında eski izlere dayanılarak yenilenmiştir.
Kesme taş kaideli minaresi yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Caminin bitişiğinde XVIII. yüzyılda yapılmış bir sebil bulunmaktadır.
Konak (Yalı) Camisi (Konak)
İzmir Konak Meydanı’nda, Hükümet Konağı’nın önündeki bu camiyi Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım 1754 yılında yaptırmıştır. Depremde zarar gören camiyi I. Dünya Savalı sırasında Rahmi Bey h. 1336 (1920) onarmıştır. Bu onarımı belirten bir kitabe giriş kapısı üzerinde bulunmaktadır. Cami 1964 yılında bir kez daha onarım geçirmiştir.
Klasik Osmanlı mimarisi üslubunda yapılmış olan cami sekizgen planlıdır. Pencerelerin etrafını çeviren çinilerle dikkati çekmektedir. Yapımında taş ve tuğla birlikte kullanılmıştır. İbadet mekânını sekizgen bir kasnak üzerine oturmuş küçük bir kubbe örtmektedir. Caminin içerisi çinilerle bezenmiştir.
Kesme taş kaide üzerine tek şerefeli, yuvarlak gövdeli minaresi bulunmaktadır.
Caminin yanında Saat Kulesi ile 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından şehit edilen Tahsin Bey için dikilen İlk Kurşun Anıtı





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 71 ziyaretçi (132 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=